Yazar: apilexlegal

  • Frankfurt’ta Uyuyan Veriler: Yurt Dışına Aktarım 

    Saat gece 01.32. İzmir’de e-ihracat yapan bir şirketin operasyon müdürü Meltem Hanım,  günün son müşteri kaydını sisteme girer ve bilgisayarı kapatır. Ekran kararır; ama veri  uyumaz. O kayıt birkaç saniye içinde Frankfurt’taki bir sunucuya yazılır, Dublin’de  yedeklenir, sabaha karşı Kaliforniya’daki bir analitik motorunun tablolarına düşer. Meltem  Hanım evine varmadan, müşterisinin adı, adresi ve sipariş geçmişi üç sınır geçmiştir.  Pasaportsuz, damgasız, sessizce. 

    Geçen yazıdaki Nadir Bey’in «tamamlandı» klasöründe bu yolculuğun tek satırlık kaydı bile  yoktur; çünkü o klasör hazırlanırken kimse şu soruyu sormamıştır: Verilerimiz geceleri  nerede uyuyor? 

    Bu yazının peşine düştüğü üç soru şu: 

    – Sıradan bir müşteri kaydı, siz farkında olmadan kaç sınır geçer? 

    – Sekiz yılda tek bir güvenli ülke ilan etmeyen eski rejim, herkesi neden hukuken kırılgan  bir yola mahkûm etti? 

    – Beş iş günlük bir bildirim süresi, nasıl başlı başına bir ceza sebebine dönüştü?

    Eski Rejim: Kâğıt Üzerinde Kapı, Fiilen Duvar 

    KVKK’nın ilk hâlindeki 9. madde, yurt dışına aktarım için özünde iki yol tanıyordu: ya ilgili  kişinin açık rızası ya da Kurulca güvenli ilan edilmiş bir ülke yahut taahhütname üzerine  verilmiş bir Kurul izni. Sorun şuydu ki Kurul, sekiz yıl boyunca tek bir ülkeyi dahi güvenli  ilan etmedi; taahhütname izinleri ise istisna olarak kaldı.  

    Kapı kâğıt üzerinde vardı, fiilen duvardı. Piyasa da tek çıkışa yığıldı: açık rıza. Oysa açık rıza  her an geri alınabilir bir beyandır; on binlerce müşterinin rızası üzerine kurulan bir bulut  altyapısı, hukuken kumdan bir kaledir. Herkes bunu biliyordu; kimse başka çare  bulamıyordu. 

    Yeni Mimari: Üç Basamaklı Merdiven 

    7499 sayılı Kanun, 1 Haziran 2024 itibarıyla 9. maddeyi baştan yazdı ve GDPR’dan tanıdık,  üç basamaklı bir merdiven kurdu.  

    Birinci basamak yeterlilik kararı: Kurul artık bir ülkeyi, ülke içindeki belirli bir sektörü veya  uluslararası kuruluşu yeterli ilan edebiliyor. İkinci basamak uygun güvenceler: kamu kurum  ve kuruluşları arasındaki anlaşmalar, Kurul onaylı bağlayıcı şirket kuralları, Kurulca  yayımlanan standart sözleşme ve Kurul izniyle geçerlilik kazanan taahhütnameler. Üçüncü  basamak ise arızi hâller: süreklilik taşımayan, tek seferlik durumlar. Açık rıza da artık burada,  yani kural değil istisna olarak yaşıyor.  

    Geçici 3. madde uyarınca açık rızaya dayalı eski usul 1 Eylül 2024’te kapandı; o tarihten  sonra rızaya yaslanmaya devam eden aktarımlar, dayanağını kaybetti.

    Uygulamanın ağırlığı ise beklendiği gibi standart sözleşmeye kaydı. Kurulun yayımladığı  metin olduğu gibi kullanılmak zorunda; pazarlık edilemez, budanamaz. Kurumun duyuruları  iki tuzağa ayrıca işaret ediyor:  

    İmzalar mutlaka Türkçe metin üzerinde bulunmalı ve sözleşmeye geriye dönük yürürlük  kaydı düşülemez. 

    Beş İş Günü ve Yeni Kabahat 

    Merdivenin en sivri çivisi bir usul hükmünde saklı: Standart sözleşme, imzalanmasından  itibaren beş iş günü içinde Kuruma bildirilmek zorunda; bildirim fiziki olarak, KEP  üzerinden veya Kurumun çevrim içi modülüyle yapılabiliyor.  

    Bildirmemenin kendisi, 18. maddeye eklenen yepyeni bir kabahat: 2024’te 50.000 ila  1.000.000 TL bandında ihdas edilen ve her yıl yeniden değerleme oranıyla büyüyen bir idari  para cezası. Daha da kritik olan şu:  

    Bu ceza yalnızca veri sorumlusuna değil, veri işleyene de kesilebiliyor; Türk veri koruma  hukukunda veri işleyenin doğrudan idari para cezasının muhatabı yapıldığı ilk hâl bu.  

    Nasılsa kimse fark etmez diyenlere hatırlatalım: Bir veri ihlali veya tek bir çalışan şikâyeti  geldiğinde Kurulun ilk bakacağı yer, bu bildirim kayıtlarıdır. 

    Aktarım Haritası: Savunmanın İlk Delili 

    Meltem Hanım’ın şirketi için yapılacak ilk iş sözleşme imzalamak değil, harita çıkarmaktır:  Hangi veri, hangi sistem üzerinden, hangi ülkeye gidiyor ve hangi hukuki dayanağa  yaslanıyor? Bulut ofis yazılımları, CRM, insan kaynakları sistemi, e-posta altyapısı, hatta  kurumsal yazışmaların döndüğü mesajlaşma uygulamaları; her biri potansiyel bir aktarım  kanalıdır.  

    Harita çıkınca tercihler netleşir: Grup şirketleri arasında bağlayıcı şirket kuralları mı, tekil  tedarikçilerle standart sözleşme mi? Ardından veri işleyen sözleşmeleri elden geçirilir,  aydınlatma metinlerine aktarımın ülkesi ve dayanağı işlenir, beş iş günlük bildirim için  içeride bir sistem kurulur. Gün geldiğinde bu harita, Kurul önünde şirketin ilk ve en güçlü  delili olur. 

    Veriler geceleri uyumaz; sınırları sessizce geçerler.  

    Hukukun sorusu artık şu: Her birinin cebinde imzalı bir sözleşme var mı?

    Kaynakça 

    6698 sayılı Kanun m. 9 ve geçici m. 3 (7499 sayılı Kanun ile değişik).  

    7499 sayılı Kanun (RG 12.03.2024, S. 32487). 

    Kişisel Verilerin Yurt Dışına Aktarılmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik (RG  10.07.2024, S. 32598).

    Kişisel Verileri Koruma Kurumu, Standart Sözleşmeler ve ilgili duyurular, www.kvkk.gov.tr.

  • WhatsApp Yazışmaları Mahkemede Delil Olarak Kullanılabilir mi?

    Günümüzde kişiler arasındaki iletişimin önemli bir bölümü WhatsApp ve benzeri dijital mesajlaşma uygulamaları üzerinden gerçekleştirilmektedir. Günlük konuşmaların yanı sıra borç ilişkileri, ticari anlaşmalar, iş ilişkileri, aile içi uyuşmazlıklar ve hatta suç teşkil edebilecek eylemlere ilişkin birçok iletişim de bu platformlar üzerinden gerçekleşebilmektedir. Bu nedenle uygulamada sıkça karşılaşılan sorulardan biri, WhatsApp yazışmalarının bir dava veya ceza soruşturmasında delil olarak kullanılıp kullanılamayacağıdır.

    Örneğin bir kişi, kendisine gönderilen tehdit veya hakaret içerikli mesajların ekran görüntüsünü alarak savcılığa sunabilir mi? Bir alacaklı, borçlunun WhatsApp üzerinden yaptığı borç ikrarını mahkemede kullanabilir mi? Eşler arasındaki yazışmalar boşanma davasında delil olarak kabul edilir mi? Ya da bir kişinin rızası olmadan telefonundaki WhatsApp mesajlarına erişilerek elde edilen bilgiler yargılamada kullanılabilir mi?

    Bu soruların tek ve her olay için geçerli bir cevabı bulunmamaktadır. WhatsApp yazışmalarının delil niteliği değerlendirilirken yalnızca mesajın içeriğine değil, mesajın nasıl elde edildiğine, kime ait olduğunun tespit edilip edilemediğine ve içeriğin güvenilirliğine de dikkat edilmesi gerekmektedir.

    1. Dijital Yazışmalar Hukuken Delil Olabilir mi?

    Türk hukukunda dijital ortamda elde edilen verilerin kategorik olarak delil sayılamayacağına ilişkin bir kural bulunmamaktadır. Aksine, günümüz yargılama pratiğinde elektronik postalar, SMS kayıtları, sosyal medya mesajları ve WhatsApp yazışmaları çeşitli uyuşmazlıklarda delil olarak mahkemelerin önüne getirilebilmektedir.

    Ancak bir mesajın dava dosyasına sunulabilmesi ile o mesajın tek başına kesin ispat gücüne sahip olması aynı anlama gelmez.

    Örneğin bir tarafın mahkemeye sunduğu ekran görüntüsünde şu şekilde bir mesaj bulunduğunu varsayalım:

    “Borcu gelecek ay ödeyeceğim.”

    Bu mesaj, borç ilişkisinin varlığı açısından önemli bir delil niteliği taşıyabilir. Ancak karşı taraf, mesajın kendisi tarafından gönderilmediğini, hesabın başkası tarafından kullanıldığını veya ekran görüntüsünün değiştirildiğini ileri sürebilir.

    Bu durumda mahkeme yalnızca ekran görüntüsüne dayanarak değerlendirme yapmak zorunda değildir. Gerekli görülmesi hâlinde telefon incelemesi, bilirkişi incelemesi, dijital verilerin incelenmesi veya diğer delillerin değerlendirilmesi yoluna başvurulabilir.

    Dolayısıyla WhatsApp mesajlarının ispat gücü, her somut olayın özelliklerine göre belirlenmektedir.

    2. En Önemli Konu: Yazışma Hukuka Uygun Şekilde Elde Edilmiş Olmalıdır

    WhatsApp yazışmalarının delil olarak kullanılmasında en önemli meselelerden biri, delilin hukuka uygun şekilde elde edilmesidir.

    Anayasa’nın 38. maddesinde kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edilemeyeceği düzenlenmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda da yüklenen suçun hukuka uygun şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebileceği belirtilmektedir.

    Bu nedenle bir kişinin özel yazışmalarına hukuka aykırı yollarla erişilerek elde edilen verilerin yargılamada kullanılması ciddi hukuki sorunlar doğurabilir.

    Örneğin bir kişinin telefonunun şifresini gizlice öğrenerek WhatsApp hesabına erişmek, mesajları başka bir cihaza aktarmak veya kişinin rızası olmadan özel yazışmalarını ele geçirmek; olayın özelliklerine göre hem delilin hukuka uygunluğu hem de farklı hukuki ve cezai sorumluluklar bakımından değerlendirilmelidir.

    Anayasa Mahkemesi de özel hayat ve haberleşmenin gizliliği kapsamında dijital iletişimlere yapılan müdahalelerin somut olayın koşullarına göre dikkatle incelenmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Özellikle işverenin, çalışanın WhatsApp yazışmalarına erişmesi konusunda; çalışanın önceden açık şekilde bilgilendirilip bilgilendirilmediği ve müdahalenin gerekli ve ölçülü olup olmadığı önem taşımaktadır.

    Bu nedenle “elimde ekran görüntüsü var, istediğim davada kesin delil olarak kullanabilirim” şeklindeki yaklaşım hukuken doğru değildir.

    3. Kişinin Kendi Tarafı Olduğu Yazışmalar

    Uygulamada en sık karşılaşılan durumlardan biri, kişinin bizzat tarafı olduğu bir WhatsApp konuşmasını dava dosyasına sunmasıdır.

    Örneğin A ve B arasında gerçekleşen bir konuşmada A’nın, B tarafından kendisine gönderilen mesajların ekran görüntüsünü alarak mahkemeye sunması mümkündür. Çünkü A, söz konusu iletişimin taraflarından biridir.

    Ancak burada da her mesajın otomatik olarak ve hiçbir inceleme yapılmadan hukuka uygun delil sayılacağı sonucuna varılamaz.

    Mahkeme tarafından;

    • Yazışmanın gerçekten ilgili kişilere ait olup olmadığı,
    • Mesajların değiştirilip değiştirilmediği,
    • Yazışmanın tamamının mı yoksa yalnızca belirli bölümlerinin mi sunulduğu,
    • Mesajların hangi olayla bağlantılı olduğu,
    • Yazışmanın diğer delillerle uyumlu olup olmadığı

    değerlendirilebilir.

    Özellikle yalnızca belirli mesajların seçilerek sunulması, konuşmanın bütünlüğü açısından sorun yaratabilir. Bir mesaj, kendisinden önce veya sonra gönderilen içeriklerle birlikte farklı bir anlam taşıyabilir.

    Bu nedenle dijital yazışmaların değerlendirilmesinde yalnızca tek bir ekran görüntüsüne değil, olayın bütününe bakılması önemlidir.

    4. Ekran Görüntüsü Tek Başına Yeterli midir?

    WhatsApp konuşmalarının ispatı açısından en sık kullanılan yöntem ekran görüntüsü almaktır. Ancak ekran görüntüleri üzerinde teknik olarak değişiklik yapılabilmesi mümkün olduğundan, bu tür belgelerin ispat gücü somut olayın koşullarına göre değerlendirilir.

    Karşı tarafın ekran görüntüsünü kabul etmesi durumunda ayrıca bir incelemeye ihtiyaç duyulmayabilir. Ancak mesajların inkâr edilmesi hâlinde, yazışmanın gerçekliğinin araştırılması gündeme gelebilir.

    Bu noktada;

    • Mesajların bulunduğu telefon,
    • Uygulama içerisindeki kayıtlar,
    • Yedekleme verileri,
    • Dijital inceleme sonuçları,
    • Bilirkişi raporları,
    • Tanık beyanları ve
    • Diğer yazılı veya elektronik deliller

    birlikte değerlendirilebilir.

    Dolayısıyla ekran görüntüsü, birçok olayda önemli bir başlangıç delili olabilir; ancak her durumda tek başına kesin ve tartışmasız bir ispat aracı olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

    5. WhatsApp Mesajlarının Ceza Davalarında Kullanılması

    Ceza yargılamasında hukuka aykırı delil yasağı özel bir önem taşımaktadır.

    Bir kişinin özel haberleşmesine kanuna aykırı biçimde müdahale edilerek elde edilen verilerin mahkûmiyet hükmüne esas alınması mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi de ceza yargılamasında hukuka aykırı şekilde elde edilen delillere dayanılmasının adil yargılanma hakkı bakımından ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirtmektedir.

    Bununla birlikte bir ceza soruşturması veya kovuşturması kapsamında, kanunda öngörülen usullere uygun şekilde elde edilen dijital veriler delil olarak değerlendirilebilir.

    Örneğin soruşturma kapsamında hukuka uygun bir arama ve el koyma işlemi sonucunda ele geçirilen bir telefondaki dijital verilerin, ilgili usul kurallarına uyulmak suretiyle incelenmesi mümkündür. Ancak bu incelemenin hukuki sınırlar içerisinde gerçekleştirilmesi gerekir.

    Bu nedenle ceza dosyalarında WhatsApp mesajlarının varlığı kadar, mesajlara hangi yöntemle ulaşıldığı da büyük önem taşır.

    6. İş ve Boşanma Davalarında WhatsApp Yazışmaları

    WhatsApp mesajları özellikle iş ve aile hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıklarda sıklıkla gündeme gelmektedir.

    İş hukukunda çalışan ile işveren arasındaki mesajlaşmalar; fazla çalışma, ücret, mobbing, iş sözleşmesinin feshi veya işyerindeki olayların ispatında önem taşıyabilir.

    Ancak işverenin çalışanın özel WhatsApp yazışmalarına sınırsız şekilde erişebileceği kabul edilemez. Anayasa Mahkemesi, işverenin çalışan tarafından kullanılan iletişim araçlarını denetlemesi bakımından önceden bilgilendirme yapılması ve temel haklara yönelik müdahalenin gerekli ve ölçülü olması gerektiğine dikkat çekmiştir.

    Boşanma davalarında ise eşler arasındaki mesajlaşmalar, sadakat yükümlülüğünün ihlali, hakaret, tehdit veya evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan diğer olayların ispatında gündeme gelebilmektedir.

    Ancak eşlerden birinin diğer eşin telefonuna gizlice erişerek elde ettiği tüm yazışmaların otomatik olarak hukuka uygun kabul edileceğini söylemek mümkün değildir. Delilin elde edilme şekli her somut olay bakımından ayrıca değerlendirilmelidir.

    7. WhatsApp Yazışması Sunulurken Nelere Dikkat Edilmelidir?

    Bir WhatsApp yazışmasının hukuki bir uyuşmazlıkta delil olarak kullanılmasının düşünülmesi hâlinde, öncelikle delilin elde edilme yöntemi değerlendirilmelidir.

    Bunun yanında mümkün olduğunca;

    • Yazışmanın tamamının korunması,
    • Mesajların tarih ve saat bilgilerinin muhafaza edilmesi,
    • Karşı tarafın telefon numarası ve hesap bilgilerinin görülebilmesi,
    • Orijinal cihazın korunması,
    • Ekran görüntülerinde sonradan değişiklik yapılmaması,
    • Gerekli hâllerde dijital inceleme veya bilirkişi değerlendirmesi talep edilmesi

    ispat açısından önem taşıyabilir.

    Özellikle ciddi hukuki veya cezai sonuçlar doğurabilecek uyuşmazlıklarda, yalnızca ekran görüntüsüne güvenerek hareket etmek yerine dijital verinin bütünlüğünün korunması daha sağlıklı olacaktır.

    Sonuç

    WhatsApp yazışmaları Türk hukukunda kategorik olarak geçersiz veya kullanılamaz deliller değildir. Uygun koşullar altında hukuk ve ceza yargılamalarında önemli bir ispat aracı olarak değerlendirilebilirler.

    Ancak bir WhatsApp mesajının mahkemeye sunulabilmesi, onun otomatik olarak kesin delil kabul edileceği anlamına gelmez.

    Mahkeme tarafından yazışmanın gerçekliği, taraflara aidiyeti, içeriğin bütünlüğü ve diğer delillerle ilişkisi değerlendirilebilir. Bunun yanında, özellikle delilin hukuka uygun şekilde elde edilmiş olması büyük önem taşır.

    Kısacası, “WhatsApp mesajı mahkemede delil olur mu?” sorusunun cevabı somut olayın özelliklerine göre değişmektedir. Mesajın içeriği kadar, mesajın kimden geldiği, gerçek olup olmadığı ve hangi yöntemle elde edildiği de hukuki değerlendirmede belirleyici olabilir.

    Dijital iletişimin hayatın merkezine yerleştiği günümüzde, WhatsApp yazışmaları birçok hukuki uyuşmazlığın önemli bir parçası hâline gelmiştir. Bu nedenle dijital verilerin delil olarak kullanılması sürecinde hem ispat kurallarının hem de özel hayatın ve haberleşmenin gizliliğine ilişkin temel hakların birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

    Kaynakça

    1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m. 20, 22 ve 38.
    2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, özellikle hukuka aykırı delillere ilişkin hükümler.
    3. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, özellikle m. 206 ve m. 217.
    4. Anayasa Mahkemesi, Samet Ayyıldız, B. No: 2018/34548, 28.12.2021.
    5. Anayasa Mahkemesi, hukuka aykırı delillere ilişkin bireysel başvuru kararları ve ceza yargılamasında hukuka uygun delil ilkesi.
    6. Anayasa Mahkemesi, Alper Erarslan, B. No: 2018/16857, 29.09.2022.
  • İnternette Yapılan Olumsuz Yorum Hakaret Suçu Oluşturur mu?

    Günümüzde bir restorana gitmeden, bir ürünü satın almadan ya da bir hizmetten yararlanmadan önce ilk işimiz internetteki yorumları okumak oluyor. Sosyal medya platformları, Google Haritalar işletme profilleri ve şikâyet siteleri tüketiciler için önemli bir rehber. Ancak işletmeler veya hizmet verenler açısından bakıldığında, her olumsuz yorum aynı tepkiyle karşılanmıyor.

    Peki, internette yapılan olumsuz bir yorum hakaret suçu oluşturur mu? Hangi paylaşımlar “tüketici eleştirisi” sayılır, hangileri yargı konusu olur?

    1. Hakaret Suçu Nedir ve Şartları Nelerdir?

    Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 125. maddesine göre hakaret suçu; bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat edilmesi ya da sövmek suretiyle işlenir.

    Buradaki kritik nokta şudur: Bir ifadenin olumsuz, sert, kaba veya nezaket dışı olması tek başına hakaret suçunun oluşması için yeterli değildir. Yargı mercileri, söz konusu paylaşımın doğrudan kişinin veya kurum yetkilisinin saygınlığını hedef alıp almadığına bakar.

    2. Olumsuz Tüketici Eleştirisi Hakaret Değildir

    İfade özgürlüğü ve tüketici hakları kapsamında, kişilerin aldıkları hizmet veya ürünle ilgili olumsuz deneyimlerini paylaşma özgürlüğü vardır. Doğrudan yaşanan deneyime dayanan şu tarz ifadeler kural olarak hakaret sayılmaz:

    • “Yemekler buz gibi geldi ve lezzetsizdi.”
    • “Çalışanlar ilgisizdi, tavırlarından hiç memnun kalmadım.”
    • “Ürün kalitesi fotoğraflardaki gibi değil, tavsiye etmiyorum.”
    • “Siparişim belirtilen teslimat süresinden 3 gün sonra geldi.”

    Bu yorumlar, hizmetin veya ürünün niteliğine odaklandığı sürece eleştiri sınırları içinde kalır. Ancak eleştiri olmaktan çıkıp kişiliği hedef alan küfür, hırsızlık/dolandırıcılık gibi dayanaksız suçlamalar veya aşağılayıcı sıfatlar (örneğin “dolandırıcı bunlar”, “hırsız firma”, “ahlaksızlar”) eleştiri sınırını aşar ve hakaret suçunu gündeme getirir.

    3. İnternet Yorumlarında “Aleniyet” Artırımı (TCK 125/4)

    TCK 125/4. maddesi uyarınca hakaret suçunun alenen (herkesin görebileceği şekilde) işlenmesi durumunda verilecek ceza 1/6 oranında artırılır.

    Google Maps, Şikayetvar veya herkese açık sosyal medya hesapları üzerinden yazılan yorumlar doğrudan aleniyet unsurunu taşıyabilir. Buna karşın, yalnızca belirli kişilerin erişebildiği kapalı gruplar veya özel mesaj (DM) yoluyla yazılan olumsuz ifadelerde aleniyet unsurunun ayrıca incelenmesi gerekir.

    4. Gerçeğe Aykırı Yorumlar ve Tazminat Riski

    Sadece cezai boyutuyla değil, hukuki boyutuyla da dikkatli olunmalıdır. Hiç yaşanmamış bir olay üzerinden bir işletmeyi karalamak veya asılsız iddialarla ticari itibarını zedelemek:

    • Türk Borçlar Kanunu: Manevi tazminat yükümlülüğü doğurur.
    • Ticari İtibarın Zedelenmesi: İşletmenin yorumu kaldırtma ve doğan zararını talep etme hakkı bulunur.

    5. Anonim veya Takma Adlı Hesaplar Sizi Korumaz

    İnternette sahte veya anonim hesaplar arkasına saklanarak yapılan yorumlarda faillerin bulunamayacağı algısı yanlıştır. Savcılık soruşturmaları kapsamında IP adresleri, bağlantı zamanları ve teknik veriler incelenerek hesabın kullanıcısı tespit edilebilir.

    Özetle;

    İnternette yorum yaparken veya hizmet eleştirirken ceza ya da tazminat riskiyle karşılaşmamak için “kişiye değil, olaya” odaklanmak gerekir. Yaşadığınız somut aksaklığı küfür, hakaret ve aşağılama içermeyen ifadelerle aktardığınız sürece olumsuz yorum yapma hakkınız kanunen koruma altındadır.

  • Apilex Bülten #16

    Apilex Bülten #16

    17 – 23 Ağustos tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    SPK’dan Sürdürülebilir Finansmanda İki Yeni Rehber

    Sermaye Piyasası Kurulu, 13 Ağustos 2026 tarihli i-SPK 128.29 sayılı İlke Kararı ile “Yeşil, Sürdürülebilir ve Sosyal Sermaye Piyasası Araçları Rehberi” ve “Sürdürülebilirlik Bağlantılı Sermaye Piyasası Araçları Rehberi”ni kabul etti. Rehberler, 2022 tarihli önceki düzenlemenin yerini aldı.

    İlk rehber kapsamında sosyal temalı sermaye piyasası araçlarının ihracına imkân tanındı. Sürdürülebilirlik bağlantılı araçlar için oluşturulan çerçevede ise temel performans göstergelerinin seçimi, sürdürülebilirlik performans hedeflerinin belirlenmesi, araçların özellikleri, raporlama ve doğrulama olmak üzere beş temel bileşen öngörüldü.

    Düzenlemeyle yeşil, sosyal ve sürdürülebilirlik bağlantılı araçlarda Kurul ücretleri yüzde 50 indirildi. Rehberler, Ulusal Yeşil Finans Stratejisi kapsamında hazırlandı.

    Kaynak

    Halka Açık Ortaklıklara İngilizce Açıklama Zorunluluğu

    Sermaye Piyasası Kurulu, 13 Ağustos 2026 tarih ve 49/1489 sayılı kararı uyarınca, 1 Ekim 2026’dan itibaren payları borsada işlem gören tüm halka açık ortaklıkların özel durum açıklamalarını Türkçenin yanı sıra eş zamanlı olarak İngilizce yayımlamasını zorunlu hale getirdi. 

    Karara göre İngilizce açıklamanın doğruluğuna ilişkin sorumluluk ilgili ortaklıkta bulunacak. Ayrıca İngilizce açıklamada Türkçe açıklamanın esas kabul edileceğine yönelik çekince bildiriminin de yer alması gerekecek. Düzenleme 1 Ekim 2026’ya kadar mevcut uygulamanın sürmesini öngörüyor. 

    Karar, Kurulun 2026/51 sayılı haftalık bülteninde yer aldı. Yükümlülük, yabancı yatırımcıya açık pay piyasasında bilgiye eş zamanlı erişimi hedefliyor ve kamuyu aydınlatma rejiminde açıklama dili bakımından yeni bir standart getiriyor. 

    Kaynak

    Türkiye Yapay Zeka Eylem Planı yürürlüğe girdi

    Türkiye Yapay Zeka Eylem Planı (2026-2030) ile İlgili Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Genelge, 2021-2025 dönemini kapsayan Ulusal Yapay Zeka Stratejisi’nin yerini alıyor. 

    Plan, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı koordinasyonunda kamu, özel sektör, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının katkısıyla hazırlandı. Temel yaklaşımında insan odaklılık, güvenilirlik, etik sorumluluk, dijital egemenlik ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri öne çıkarıldı. 

    Genelgeyle kamu kurum ve kuruluşlarından, Eylem Planı kapsamında kendilerine verilen görev ve sorumlulukları yerine getirmeleri ve uygulama sürecinde ihtiyaç duyulan desteği sağlamaları istendi. Eylemlerin takibi ve koordinasyonunda Ulusal Yapay Zeka Kurulu’nun merkezi rol üstlenmesi bekleniyor; düzenleyici deney alanları (regulatory sandbox), yeni teknolojilerin kontrollü biçimde test edilmesi açısından öne çıkan araçlar arasında yer alıyor. 

    Eylem Planı’nın tam metni, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının resmi internet adresinde yayımlanacak. 

    Kaynak

    Patent ve Marka Vekilliği Sınavı Duyurusu

    Türk Patent ve Marka Kurumu (TÜRKPATENT), Patent Vekilliği ve Marka Vekilliği Sınavlarının 17 Ekim 2026 tarihinde Ankara ve İstanbul’da gerçekleştirileceğini duyurdu. Kurum, sınav başvurularının 24 Ağustos–7 Eylül 2026 tarihleri arasında Kurum’un internet sitesi üzerinden alınacağını bildirdi.

    Sınavlar, Patent Vekilliği ve Marka Vekilliği Sınav, Sicil ve Disiplin Yönetmeliği uyarınca iki yılda bir, patent vekilliği ve marka vekilliği için ayrı ayrı düzenleniyor. Bir önceki sınav 11 Mayıs 2024’te yapılmıştı. Sınav, tek oturumlu ve çoktan seçmeli olarak uygulanıyor.

    Yönetmelik gereği başvuru şartları, istenecek belgeler, başvuru yeri ve yöntemi, başvuru ücreti, son başvuru tarihi ile sınavın şekli, konuları ve ağırlık puanları sınav ilanında yer alıyor. Sınava katılmak için dört yıllık lisans mezunu olmak, Türk vatandaşı olmak ve fiil ehliyetine sahip bulunmak gibi şartlar aranıyor. Sınavda başarılı olan adaylar, vekillik siciline kayıt yaptırarak unvanı kullanmaya hak kazanıyor.

    Kaynak

    “Suça Sürüklenen Çocuk” İbaresi Mevzuattan Kaldırıldı

    Çocuklara ilişkin adli düzenlemeleri içeren 7593 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 18 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

    Düzenlemeyle mevzuatta yer alan “suça sürüklenen” ibaresi “adli süreçteki” olarak değiştirildi. Kanun; Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu, Çocuk Koruma Kanunu, Kabahatler Kanunu ile infaz mevzuatı başta olmak üzere çok sayıda kanunda değişiklik getiriyor.

    Türk Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliğe göre, fiili işlediği sırada 12-15 yaş grubunda olup işlediği fiilin anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya davranışlarını yönlendirme yeteneği yeterince gelişmemiş çocuklar için ceza sorumluluğu doğmayacak; bunun yerine çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmedilecek. Ayrıca çocuğun bir suçun işlenmesinde araç olarak kullanılmasına ilişkin yaptırımlar ağırlaştırıldı.

    Kanunla, ateşli silahını gerekli özeni göstermeden muhafaza ederek çocuğun silaha ulaşmasına neden olan kişiye hapis cezası öngörüldü. Ruhsatlı yerler dışında bıçak ve kesici alet satışını yasaklayan hüküm ise 1 Aralık 2026’da yürürlüğe girecek.

    Kaynak


    GLOBAL RADAR

    Çevrim İçi Pazaryerlerinde Üçüncü Taraf İçerik Sorumluluğu: Shein–Temu

    Shein, 13 Ağustos 2026’da Temu aleyhine Londra’da açtığı telif hakkı davasını kaybetti; karar, üçüncü taraf satıcılara ev sahipliği yapan çevrim içi pazaryerleri bakımından emsal niteliği taşıyor. Dava, Temu’nun İngiltere platformundaki 2.559 ürün sayfasına ilişkindi ve 2.200’den fazla fotoğrafı kapsıyordu. 

    Yargıç Bacon, Temu’nun web sitesi kullanıcılarınca yapılan telif ihlaline izin vermediğini ve yüklenen görsellerin hak ihlali oluşturduğuna dair bilgisi bulunmadığını belirtti. Mahkeme, Temu’nun yalnızca pasif bir aracı olduğunu ve söz konusu görsellerin İngiltere dışındaki sunucularda barındırıldığını tespit etti. Kararda, ihlal gerçekleşmiş olsaydı dahi Temu’nun aracı konumu nedeniyle “hosting” (barındırma) savunmasına dayanabileceği ifade edildi. Mahkeme ayrıca Temu’nun haksız kaldırma bildirimlerinden doğan zararına ilişkin karşı talebini kabul etti; tazminat tutarı ayrı bir yargılamada belirlenecek. 

    Kaynak: Roadget Business Pte Ltd v Whaleco UK Ltd, England and Wales High Court (13.08.2026)


    LEGALTECH SAHNESİ

    Federal Circuit’in Yazılım Patentlerine Yaklaşımı

    ABD Federal Temyiz Mahkemesi (Federal Circuit), Columbia Üniversitesi’nin Norton antivirüs yazılımının üreticisi Gen Digital aleyhindeki davasında, ihlal hükmünü bozdu ve kasıtlı ihlal nedeniyle hükmedilen 185 milyon dolarlık tazminatı iptal ederek dosyayı yerel mahkemeye iade etti. Uyuşmazlık, Columbia’nın bilgisayarları virüslere ve kötü amaçlı etkinliğe karşı korumaya ilişkin 8.601.322 ve 8.074.115 sayılı patentlerini konu alıyordu.

    Mahkeme, Alice testinin ilk aşamasında istemlerin soyut bir fikre yönelik olduğunu tespit etti. Kararda, birden çok bilgisayarın tek bir görevde iş birliği yaptığı “böl-yönet” yaklaşımının soyut bir fikir olduğu ve çoklu bilgisayar kullanımından doğan verimlilik kazanımının bu soyut fikri aşmadığı belirtildi.

    Belirleyici olan, Columbia’nın ileri sürdüğü teknik iyileştirmelerin istem dilinde yer almamasıydı; mahkeme, bu iyileştirmelerin istemlerin gerektirdiği unsurlar olmadığını vurguladı. Yerel mahkeme, dosyayı iade üzerine, Alice testinin ikinci aşamasında istemlerin buluş basamağı içerip içermediğini değerlendirecek.

    Kaynak: Trustees of Columbia University v. Gen Digital Inc., No. 2024-1243 (Fed. Cir. 11.03.2026)

    ABD’de Yapay Zekayla Hazırlanan İşten Çıkarma Beyanı 

    ABD Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu’nun (NLRB) idari hukuk yargıcı, oto parça şirketi Autofit Inc.’in bir çalışanını ücreti hakkında iş arkadaşıyla konuştuğu için işten çıkararak federal çalışma hukukunu ihlal ettiğine hükmetti. Çalışan, Houston’daki işine başladıktan birkaç gün sonra maaşını bir iş arkadaşına söyledi ve on altı gün sonra işten çıkarıldı.

    Çalışan işsizlik başvurusu yaptı. Şirket, Texas Workforce Commission’a sunduğu yazılı açıklamada işten çıkarma gerekçesi olarak ücret konuşmasını gösterdi. Duruşmada ise şirket, çalışanın komisyon hırsızlığı ve uyum sorunları nedeniyle çıkarıldığını; açıklamayı hazırlayan çalışanının metni ChatGPT ile oluşturduğunu ve gerçek gerekçeleri bilmediğini öne sürdü.

    Yargıç bu savunmaları reddetti. Açıklamayı sunan çalışanın şirketin görünürdeki yetkisiyle hareket ettiğini, komisyon hırsızlığına ilişkin tanıklığın tutarsız ve doğrulanmamış olduğunu, işten çıkarma kararını veren yöneticinin tanıklık etmemesinin ise şirket aleyhine yorumlandığını belirtti. Karar; işe iade, geriye dönük ücret ödemesi, maddi zararların tazmini ve altmış gün süreyle işyerinde bildirim asılmasını öngörüyor.

    Kaynak


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    Tarım Arazilerinde Yapılaşmada Yeni Dönem (4 Nisan 2026 Tarihli “Arazi Kullanım Planlaması Uygulama Yönetmeliği”)

    Av. Gökhan BİLGİN

     “… Yeni düzenleme ile birlikte, tarım arazilerinde özellikle “tiny house” kooperatifleri benzeri yapılar üzerinden gerçekleştirilen tarım dışı ve fiilî bölünmeye dayalı kullanım biçimleri açıkça yasaklanmış, izin sistemine aykırı her türlü kullanım bir yaptırıma bağlanmıştır.

    Ayrıca, belediye ya da il özel idaresi tarafından yıkım yükümlülüğünün yerine getirilmemesi hâlinde yıkım yapma yetkisinin doğrudan Bakanlığa geçmesi ve sürecin resen tamamlanması öngörülerek yaptırımın uygulanabilirliği güvence altına alınmıştır. Bu çalışmada, söz konusu Yönetmelik ile tarım arazilerinde yapılaşma ve amacı dışında kullanıma ilişkin getirilen temel kriterler incelenecektir…”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Anayasa Mahkemesi Kararları Işığında Unutulma Hakkının Sınırları

    “Unutulma hakkı”, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin özel ve aile hayatına saygı hakkını düzenleyen 8. maddesi kapsamında değerlendirilmektedir. Her ne kadar 1982 Anayasası’nda “unutulma hakkı” müstakil bir temel hak olarak açıkça düzenlenmemiş olsa da, Anayasa Mahkemesi kararlarında da bu haktan açıkça temel bir insan hakkı olarak söz edilmekte ve hakkın somut olaylarda uygulanabilmesi bakımından belirli ölçütler ortaya konulmaktadır.1

    1. N.B.B. Başvurusu

    N.B.B. adlı şahsın uyuşturucu kullandığına ilişkin ceza yargılaması sonucunda adli para cezasına hükmedilmiş, bu konuda ulusal nitelikteki bir gazetenin internet sitesinde 1998 ve 1999 yıllarında toplam üç adet haber yayınlanmıştır. N.B.B., bu haberlerin ardından 2013 senesinde basın kuruluşuna, bu haber sebebiyle şeref ve haysiyetinin zedelendiğini belirterek ihtarname göndermiş, haberin iki gün içerisinde kaldırılmasını talep etmiştir. Herhangi bir yanıt alamayınca ve talebine uygun bir eylem göremeyince, N.B.B., içeriklerin kaldırılması için Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurmuştur. Sulh Ceza Mahkemesi, şahsın kamuya mal olmuş biri olmadığını, haberin üzerinden 14-15 sene geçmiş olmasından dolayı güncelliğini yitirdiğini, haberin şahsın özel hayatı hakkında herkese erişim olanağı verdiğini gerekçe göstererek talebi kabul etmiştir. Basın Kuruluşu, karara Asliye Ceza Mahkemesi’nde itiraz etmiş, itiraz, şeref ve haysiyeti ihlal edici bir haber içeriğinin bulunmadığı ve o dönem gerçek olan bir haber sebebiyle basın kuruluşunun sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle kabul edilmiştir. 2Bunun üzerine, N.B.B., konuyu Anayasa Mahkemesi’ne taşımış, Anayasa Mahkemesi de konuyu Anayasa’nın 20. Maddesi (kişisel verilerin korunması) ve Anayasa’nın 17. Maddesi (kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı) gereği ele almıştır. 3

    Anayasa Mahkemesi, Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararının aksine, geçmişte gerçek olan bir haberin, gerçekliğe aykırılığı ileri sürülmemiş dahi olsa, şahsın şeref ve itibarını zedeliyorsa hatırlanmasının engellenebileceğini kararında4 tartışmış, bu talebin unutulma hakkı kapsamında olacağını belirtmiştir. Mahkemeye göre unutulma hakkının iki ana unsuru “gerçekliğe aykırı olmayan bilgi” ve “olayın gerçekleşmesinin ardından geçen zaman” olmuştur.5

    Bu karar, Anayasa Mahkemesi’nin unutulma hakkına ilişkin verdiği ilk karar olma özelliğini taşımaktadır. Ayrıca bu karar ile unutulma hakkının sınırları da çizilmiş, unutulma hakkının her somut olayda ayrıca değerlendirilmesi gerektiğinin, güncelliğin, şahsın sıfatının, kamu yararının ve bunun gibi kriterlerin internet haberlerinde unutulma hakkının uygulanıp uygulanmayacağı konusunda önem arz ettiği vurgulanmıştır.6 

    2. G.D. Başvurusu

    2009 yılında, eski belediye başkanının, görevini icra ettiği dönemde kendisi ve aile bireylerinin örgüt kurduğu, örgüte üye olduğu, özel evrakta sahtecilik yaptığı ve ihaleye fesat karıştırdığı hakkında ceza yargılaması yapılmıştır. Yargılama sonucu eski belediye başkanının kardeşine suç örgütüne üye olmaktan 10 ay hapis cezası verilmiş, bu haber ulusal alanda haber yapan iki gazetenin internet sayfalarında yer almıştır. Yıllar sonra, Yargıtay tarafından hüküm bozulmuş, ardından Yerel Mahkeme, zamanaşımı sebebiyle düşme kararı vermiştir. Haberin üzerinden 4 yıl geçtikten sonra ve kamu davasında düşme kararının üzerinden 1 yıl geçtikten sonra, eski belediye başkanının kardeşi, haberin ilgili siteden kaldırılması için Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurmuş, ancak mahkeme talebi reddetmiştir. İtiraz üzerine Asliye Ceza Mahkemesi’nce de talep değerlendirilmiş, yine itiraz yerinde görülmemiştir. Bunun üzerine, tüm yargı yollarının tüketilmesi ile birlikte, eski belediye başkanının kardeşi Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi kararında7, bireysel başvuruya kadar, haberin yayım tarihinden itibaren 4 yıl 8 ay geçtiğini, davanın zamanaşımına uğramasının üzerinden ise 1 yıl 5 ay geçtiğini belirtmiş, somut olayda kamuya mal olmuş bir şahsın akrabası olması sebebiyle haberin güncelliğini kaybetmediğine, kamuoyunun bunu bilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Karardan anlaşılacağı üzere, somut olayda şahsın kamuya mal olmuş birinin akrabası olmasından ve haberin geçen süre itibariyle güncelliğini yitirmediğinden bahisle, ifade ve basın özgürlüğü ve kamuoyunun haber alma ve bilgiye ulaşma hakkı, unutulma hakkının üzerinde tutulmuştur.8

    3. Asım Bayar ve Veysel Bayar Başvurusu

    Kamuya mal olmuş şahıslardan Veysel Bayar, o dönem Melikgazi ilçesi Belediye Meclisi’nin Adalet ve Kalkınma Partisi başkan vekilidir. 2007 yılında kendisi ve kardeşi Asım Bayar, Doğru Yol Partisi ilçe yönetim kurulunda yer alan Y.Ç. ile etmiş oldukları kavga nedeniyle ulusal bir gazetenin internet sayfasındaki haberde yer almışlardır. Olayın ardından altı yıl geçtikten sonra haberin erişime engellenmesi amacıyla Sulh Ceza Mahkemesi’ne başvurmuşlar, ancak başvuruları reddedilmiştir. Karara itiraz da sonuç vermeyince, konu Anayasa Mahkemesi’ne intikal etmiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi, kararında9, G.D. kararında olduğu gibi, şahısların kimliklerini göz önünde bulundurarak haberin güncelliğini kaybetmediğini, geçen sürenin toplumun ilgisini yitirmesi konusunda yeterli olmadığını gerekçe göstererek bireysel başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.10

    4. Asli Alp ve Şükrü Alp Başvurusu

    Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak öğretmenlik yapan Asli Alp ve yurtdışında çalışan Şükrü Alp’in evinde M.Y. adlı öğretmen ölü olarak bulunmuş, bunun üzerine şahıslar hakkında internet sitelerinde sanık sıfatıyla yargılandıkları ceza yargılamasından dolayı haberler yer almıştır. Yargılamanın sonunda Asli Alp, kasten adam öldürmeye yardım etme suçundan beraat etmiş, Şükrü Alp ise on yıl hapis cezasına mahkûm edilmiştir. Olayın üzerinden beş yıl geçtikten sonra çift, hayatlarında yeni bir sayfa açmak istediklerini belirterek, haberin kişilik haklarını zedelediğini gerekçe göstererek, Sulh Ceza Hakimliği’ne başvurmuştur. Sulh Ceza Hakimliği, idari görevi sebebiyle haberin kamuoyunu ilgilendirdiğini belirterek talebi reddetmiş, karara yapılan itiraz da yerinde görülmemiştir. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunan çifte karşı Anayasa Mahkemesi de talebi reddederek11, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan kişinin kimliği gereği aradan geçen sürenin haberin güncelliğini yitirmesi için yeterli olmadığını belirtmiştir.12

    5. Fahri Göncü Başvurusu

    Fahri Göncü, akaryakıt, gemicilik ve inşaat sektöründe hizmet veren bir iş adamıdır. Yargıtayın, gözaltı süresinin 20 saati aşamayacağını vurguladığı bir davada, iftira suçu ile yargılanan Fahri Göncü hakkında yerel mahkeme beraat kararı vermiş, temyiz mahkemesi de bu kararı onamıştır. Olay 2003 yılında gerçekleşmiş, Yargıtay’ın gözaltına ilişkin yapmış olduğu uyarıyı başlığa koyarak ulusal ölçekte yayın yapan bir gazete, bu olayı internet sitesinde yayınlamış, ancak aradan geçen on bir yıla rağmen haber, arşivde kalmaya devam etmiştir. Bunun üzerine Fahri Göncü öncelikle Sulh Ceza Hakimliği’nden habere erişimin engellenmesini talep etmiş, ilk derece mahkemesi haberin kamuoyunu bilgilendirdiğini, haberde şeref ve haysiyeti zedeleyici ifadenin bulunmadığını ve haberin arşivde bulunmasının basın özgürlüğü kapsamında olduğunu vurgulayarak talebi reddetmiştir. Karara karşı yapılan itiraz da reddedilmiştir. Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi ise, kararında13, geçen on bir yıl kadar uzun süreye rağmen, Yargıtay’ın kişilerin gözaltı süresi hakkında bir konuda vurgu yaptığı haberin içeriğinden dolayı, haberin güncelliğini yitirmediğini, haberde yalnızca beraat ve onama kararlarının yer aldığını, kişinin şeref ve haysiyetine ilişkin yorum yapan bir değer yargısına yer verilmediğini gerekçe göstererek başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.14

    6. Gözde Yiğit Başvurusu

    Gözde Yiğit, bir süre İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin idari işleriyle ilgili görev almış, ardından siyasete atılmıştır. Bir gazeteci, Gözde Yiğit hakkında 2010, 2013 ve 2014 yıllarında birden fazla kez, birden fazla platformda büyükşehir belediyesi bünyesine kayırılarak, tanıdığı vasıtası ile getirildiğine, terfi ettirildiğine ilişkin haberler yayınlamıştır. Gözde Yiğit, ilk haberin yayınlanmasından yaklaşık 4 yıl sonra ve son haberden 6 ay sonra öncelikle Sulh Ceza Hakimliği’ne başvurmuş, kişilik haklarına saldırı niteliğinde olan ve şeref ve haysiyetine ilişkin iftiralardan oluşan haberlere erişimin engellenmesini talep etmiştir. Ancak Sulh Ceza Hakimliği, talebi reddetmiş, red kararına karşı yapılan itiraz da kabul görmemiştir. Anayasa Mahkemesine intikal eden davada15, Anayasa Mahkemesi ise, haberin üzerinden geçen sürelerin çok kısa olmasından bahisle (başvuru zamanı, ilk haberin üzerinden 4 yıl, son haberin üzerinden 7 ay geçmiştir) başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.16

    7. C.K. Başvurusu

    Olayın olduğu zaman mankenlik ajansı sahibi olan eski manken C.K.’nın ajansına kayıtlı bir manken, uyuşturucu sebebiyle hayatını kaybetmiş, C.K. ise süren ceza yargılamasında, konu ile ilgili tanıklık yapmıştır. Hayatını kaybeden mankenin tanınmış olmasından dolayı, ceza yargılaması basına da yansımış, C.K.’nın, ölen mankenin durumundan sorumlu tutulduğuna ilişkin C.K.’nın tam adının ve bilgilerinin yer aldığı haberler yayımlanmıştır. Haberin ardından 10 yıl geçtikten sonra, C.K., mankenin adı arama motorlarında aratıldığında kendi adı da çıktığı için rahatsızlık duymuş, olaydan sorumlu olmadığı halde böyle bir durum ile karşı karşıya kaldığı için şeref ve itibarının zedelendiğini gerekçe göstererek Sulh Ceza Hakimliği’ne başvurmuştur. Sulh Ceza Hakimliği, haberin, habere erişimin engellenmesi için gereken koşullardan biri olan kişilik hakkına saldırı niteliği taşımadığını belirterek talebi reddetmiş, reddedilen talebe ilişkin itiraz da olumsuz sonuçlanmıştır. Başvurucu (C.K.) tarafından konu Anayasa Mahkemesi’ne taşınmış, Anayasa Mahkemesi ise, kararında17, Sulh Ceza Hakimliği’nin erişimin engellenmesi kararı verebilmesi için, kişilik hakkı ihlalinin dışarıdan bakıldığında çok bariz ve net olması, müdahalenin gecikmeden ve bir an önce bertaraf edilmesi gereken bir durumun mevcut olması gerektiğini vurgulamıştır. Anayasa Mahkemesi’ne göre, Sulh Ceza Hakimliği’nin derhal çözüme kavuşturduğu bariz belli olan ve derhal bertaraf edilmesi gereken ihlaller son derece istisnaidir. Kararda ikincil olarak vurgulanan nokta ise, Sulh Ceza Hakimliği’nin talebi reddetmesinin ve talebi redde itirazın her durumda yargı yollarının tüketildiği anlamına gelmediğine ilişkindir. Şöyle ki; talebin reddedildiği halde, ihlalin giderilmesi için cezai ve hukuki yollara da başvurulmalı, bu yollar tüketildikten sonra Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru yoluna müracaat edilmelidir. Bu emsal karar, Avrupa Birliği’nde kolayca işleyen sistemi ve sonuçlanan başvuruları düşünürsek, başvuruculara son derece zorluklar getirebilecek niteliktedir.18

    Değerlendirme ve Sonuç

    Günümüzde dijital arşivlerin genişliği ve internetin oldukça yaygın kullanımıyla birlikte geçmişte meydana gelen olaylara ilişkin bilgi, belge ve haberler uzun yıllar boyunca erişime açık halde kalmaktadır. Bu durum ise bireylerin geçmişi ve bugünkü kimliğini arasındaki sınırı belirsizleştirmekte, geçmişte kalan bir olayın görünürlüğü internet nedeniyle kaybolmadığından, kişi yönünden olayın etkileri süresiz bir biçimde devam edebilmektedir. Unutulma hakkı da esas itibarıyla bu durum karşısında bireyin kişisel verilerinin, şeref ve itibarının ve özel hayatının korunması ihtiyacından doğmaktadır.

    Türk hukukunda unutulma hakkı Anayasa’da müstakil bir hak olarak düzenlenmediğinden, Anayasa Mahkemesi bu hakkı kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı ile özel hayatın ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin anayasal güvenceler kapsamında korumaktadır. Bu bakımdan N.B.B. kararı büyük bir öneme sahiptir. Anayasa Mahkemesi, geçmişte hukuka uygun şekilde yayımlanmış ve gerçekliği tartışma konusu olmayan bir bilginin dahi belirli koşullar altında sürekli erişilebilir tutulmasının hak ihlaline yol açabileceğini kabul etmiştir.

    Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi kararları birlikte değerlendirildiğinde, unutulma hakkının bireye geçmişine ilişkin her türlü içeriğin kaldırılmasını isteme konusunda mutlak bir yetki sağlamadığı görülmektedir. Mahkeme, kişinin unutulma yönündeki menfaati ile ifade ve basın özgürlüğü, toplumun haber alma hakkı ve basının arşiv oluşturma işlevi arasında her somut olay özelinde bir denge kurulmasını aramaktadır. Bu nedenle bir haberin eski olması veya ilgili kişinin bu haberden rahatsızlık duyması tek başına yeterli kabul edilmemektedir.

    İncelenen kararlar çerçevesinde özellikle haberin yayımlanmasının üzerinden geçen süre, güncelliğini koruyup korumadığı, kişinin kamuya mal olmuş olup olmadığı, haberin toplum bakımından taşıdığı önem, kamu yararına katkısı ve kişinin şeref ve itibarı üzerindeki etkisi belirleyici olmaktadır. Kararlar ayrıca yalnızca zaman unsurunun belirleyici olmadığını göstermektedir. Bir haberin üzerinden uzun süre geçmiş olması önemli olmakla birlikte, geçen süre tek başına haberin güncelliğini veya kamusal değerini ortadan kaldırmamaktadır.

    Kanaatimizce unutulma hakkının temel amacı geçmişin tamamen silinmesi değil, bireyin geçmişindeki tek bir olay veya bilgiyle süresiz biçimde tanımlanmasının önüne geçilmesidir. Bu nedenle değerlendirmede esas mesele yalnızca geçmişte yayımlanmış bilginin doğru olup olmadığı değil, bu bilginin bugün halen aynı yoğunlukta erişilebilir tutulmasının haklı bir sebebinin bulunup bulunmadığıdır. Bir bilginin yayımlandığı tarihte kamu yararı taşıması, onun sınırsız süre boyunca kişinin adıyla kolaylıkla ilişkilendirilebilir biçimde erişilebilir tutulmasını her durumda haklı kılmamalıdır.

    Öte yandan ifade ve basın özgürlüğü ile basın arşivlerinin korunması da demokratik toplum açısından önem taşımaktadır. Bu sebeple unutulma hakkı ile ifade özgürlüğü arasında bir üstünlük ilişkisi kurulması mümkün değildir. Bazı durumlarda içeriğin tamamen ortadan kaldırılması yerine, kişinin adıyla yapılan arama sonuçlarında görünürlüğünün azaltılması veya kişiyle içerik arasındaki doğrudan bağlantının sınırlandırılması gibi daha ölçülü çözümler tercih edilebilir.

    Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi kararları, unutulma hakkının Türk hukukunda anayasal koruma alanına sahip olduğunu; ancak bu hakkın uygulanmasının somut olayın özelliklerine bağlı ve sınırlı olduğunu göstermektedir. Geçen süre, güncellik, kişinin kamusal niteliği, haberin kamu yararına katkısı, şeref ve itibara etkisi ile ifade ve basın özgürlüğünün korunması birlikte değerlendirilmelidir. Bu çerçevede unutulma hakkı, bireyin geçmişini tamamen silmesine imkan veren sınırsız bir hak olarak değil, dijital hafızanın bireyin özel hayatı, kişisel verileri ve itibarı üzerinde yaratabileceği ölçüsüz etkileri sınırlayan bir denge aracı olarak ele alınmalıdır.

    1. Bilge, a.g.e., s. 195 ↩︎
    2. Bilge, a.g.e., s. 195-196 ↩︎
    3.  Kabadayı, a.g.e., s. 175 ↩︎
    4.  AYM, N.B.B. Başvurusu, Başvuru Numarası:2013/5653, Karar Tarihi: 03.03.2016 ↩︎
    5.  Bilge, a.g.e., s. 202 ↩︎
    6.  Kabadayı, a.g.e., s. 177 ↩︎
    7. AYM, G.D. Başvurusu, Başvuru Numarası:2014/1808, Karar Tarihi: 04.10.2017 ↩︎
    8. Yavuz, a.g.e., s. 151-153 ↩︎
    9. AYM, Asım Bayar ve Veysel Bayar Başvurusu, Başvuru Numarası:2014/4141, Karar Tarihi: 04.10.2017 ↩︎
    10.  Yavuz, a.g.e., s. 154 ↩︎
    11.  AYM, Asli Alp ve Şükrü Alp Başvurusu, Başvuru Numarası: 2014/18260, Karar Tarihi: 04.10.2017 ↩︎
    12.  Yavuz, a.g.e., s. 155 ↩︎
    13. AYM, Fahri Göncü Başvurusu, Başvuru Numarası: 2014/17943, Karar Tarihi: 05.10.2017 ↩︎
    14.  Yavuz, a.g.e., s. 156-157 ↩︎
    15. AYM, Gözde Yiğit Başvurusu, Başvuru Numarası: 2014/16026, Karar Tarihi: 05.10.2017 ↩︎
    16.  Yavuz, a.g.e., s. 160 ↩︎
    17. AYM, C.K. Başvurusu, Başvuru Numarası: 2014/19685, Karar Tarihi: 15.03.2018 ↩︎
    18.  Yavuz, a.g.e., s. 161-165 ↩︎

  • Yürütmenin Durdurulması Kararı: Nedir, Nasıl Talep Edilir ve Hangi Hallerde Verilir?

    İnsanın bulunduğu her yerde eşitsizlik vardır; ancak devlet ile birey aynı tahterevalliye çıktığında bu eşitsizlik çok daha belirgin hâle gelir. Anayasalar, bu dengesizliği sınırlamak ve bireyi devlet karşısında güçlendirmek için vardır. En azından özgürlükçü ve bireyci bir anayasadan beklenen budur.

    İdari işlemler kural olarak kamu yararı amacıyla tesis edilmelidir. Ancak uygulamada hata, şahsi menfaat, mesleki yetersizlik veya benzeri sebeplerle hukuka aykırı işlemler ortaya çıkabilmektedir. Bu işlemlerin durdurulması ise ancak yargı kararıyla mümkündür. Yürütmenin durdurulması kurumu, kamu hizmetinin yürütülmesi ile yurttaşların anayasal hak ve özgürlüklerinin korunması arasındaki dengeyi sağlayan temel yargısal güvencelerden biridir.

    İdareler eylem ve işlemlerinin denetlenmesinden hoşnut olmasalar da hukuk devletinde idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır.

    Kamu gücü; kanunla yetkilendirilmiş, devlet otoritesini temsil eden idari makamlar ve kamu görevlileri tarafından kullanılır. Bu güç yalnızca karar alma yetkisini değil, alınan kararların resen ve gerektiğinde zor kullanılarak uygulanabilmesini de içerir.

    İptal davası, idari işlemlerin idare mahkemeleri tarafından hukuka uygunluk denetimine tabi tutulmasını sağlar.

    Yürütmenin durdurulması, iptal davasına eşlik eden sıradan bir ara karar değildir. Çoğu zaman davanın gerçek etkisini belirleyen, hakkın fiilen korunup korunamayacağını tayin eden asli güvencedir. Zira bazı idari işlemler vardır ki sonradan iptal edilseler dahi uygulanmış olmaları hâlinde geride yalnızca maddi zarar bırakmaz; kaybedilmiş bir eğitim imkânı, dağılmış bir aile düzeni, sarsılmış bir mesleki statü, yıkılmış bir yapı veya kapanmış bir işyeri bırakırlar. Bu tür durumlarda sonradan verilen bir iptal kararı gecikmiş bir hukuki tespitten ibaret kalır.

    I.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARININ HUKUKİ NİTELİĞİ

    Yürütmenin durdurulması kararı, dava konusu idari işlemi ortadan kaldıran nihai bir hüküm değil; onun icrailiğini geçici olarak askıya alan koruyucu nitelikte bir yargı kararıdır. Bu kararın etkisi, işlemi yok etmek değil; işlemin yargılama süresince doğuracağı sonuçları geçici olarak durdurmaktır.

    “Danıştay’ın otuz seneyi aşan istikrar kazanmış içtihatlarına göre yürütmenin durdurulması kararları dava konusu idari işlemin uygulanmasını durduran, başka bir deyimle onun icrailik niteliğini askıya alan ve söz konusu işlemin tesisinden önceki hukuki durumun geri gelmesini sağlayan geçici nitelikte kararlardır. Eğer bireysel bir idari işlemin yürütülmesi durdurulmuş ise, idare bireyin eski hukuki durumunu kazanması için gereken işlemleri yapmakla yükümlüdür.” (Danıştay 5. D., E. 1996/2957 K. 1997/546 T. 11.03.1997)

    Bu nedenle:

    • Yürütmenin durdurulması kararı, idari işlemin hukuki sonuçlarını doğurmasına engel olur ve işlemden önceki hukuki durumun devamını sağlar.
(Danıştay 5. D, T. 11.03.1997, E:1996/2957, K:1997/546)
    • Karar geçici niteliktedir; davanın esastan karara bağlanmasıyla birlikte etkisini yitirir.
    • Geçici nitelikte olması, bağlayıcılığını ortadan kaldırmaz. Yürütmenin durdurulması kararı, nihai karar gibi uygulanması zorunlu bir yargı kararıdır.
    • Kararın gereğinin en geç otuz gün içinde yerine getirilmesi yasal zorunluluktur; fiili veya hukuki imkansızlık halleri dışında bu yükümlülüğe uyulmaması, ilgililerin hukuki ve cezai sorumluluğunu gündeme getirir.
(Danıştay 13. D., E. 2007/15262 K. 2009/1606 T. 10.2.2009)

    II.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI TALEBİNİN USULÜ

    Yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için öncelikle ortada bir iptal davası bulunmalıdır. Bağımsız ve soyut bir yürütmenin durdurulması başvurusu, idari yargı sistemimizde kabul edilmemektedir.

    Bu çerçevede:

    • Yürütmenin durdurulması ancak açılmış bir iptal davası içinde talep edilebilir.
    • Talebin yazılı olarak ileri sürülmesi gerekir; dava dilekçesinde istenebileceği gibi ayrı bir dilekçeyle de sunulabilir.
    • İptal davası açılmadan yapılan yürütmenin durdurulması talepleri reddedilir.
(Danıştay 8. Dairesi E. 2010/6088 K:2011/321)
(Muğla 1. İdare Mahkemesi, T. 20.03.2008, E:2008/596, K:2008/545)
    • Aynı sebeplere dayanılarak ikinci kez yürütmenin durdurulması istenemez.
(Danıştay 3. Dairesi 26.05.2014)
    • Buna karşılık yeni bir hukuki veya fiili sebep ortaya çıkmışsa yeniden yürütmenin durdurulması talep edilmesi mümkündür.
    • Yürütmenin durdurulması kararına yapılan itirazı inceleyen merciin verdiği karar kesindir; aynı konuda yeniden yapılan itirazlar incelenmeksizin reddedilir.
(Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu E. 1997/612 K. 1997/2)
    • Bununla birlikte, itiraz üzerine yürütmenin durdurulması kaldırılmış olsa dahi, yeni şartlar oluşmuşsa ikinci kez yürütmenin durdurulması kararı verilmesinin önünde mutlak bir engel yoktur.
(Danıştay 5. Dairesi 18.06.1993 E. 1992/3747)

    III. YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARININ ETKİSİ

    Yürütmenin durdurulması kararı yalnızca ileriye dönük koruma sağlayan bir geçici tedbir değildir. Yargı kararlarında kabul edildiği üzere, bu karar dava konusu işlemin tesis edildiği tarihten itibaren sonuç doğurur ve işlemin o tarihten sonraki etkilerini askıya alır.

    Bu nedenle:

    • Yürütmenin durdurulması kararı geçmişe etkili sonuç doğurur; dava konusu işlemin tesis edildiği tarihten itibaren hüküm ifade eder.
(Danıştay 2. D. 06.10.2010, E. 2010/672, K. 2010/3699)
    • Yürütmesi duran bir işleme dayanılarak yeni bir uygulama işlemi tesis edilemez. Örneğin yürütmesi duran bir ecrimisil ihbarnamesine dayanılarak ödeme emri gönderilemez.
(Muğla 1.İdare Mahkemesi, T. 14.08.2009, E:2009/772, K:2009/1593)
    • Göreve son verme, çekilmiş sayılma veya benzeri işlemlere karşı açılan iptal davalarında yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde; kişi yalnızca görevine dönmez, fiilen görev yapmadığı süreye ilişkin aylık ve özlük haklarını da talep edebilir.
(Danıştay 1. Dairesi 1983/116 E. 1983/144 K.)
    • Davacı memur, dava konusu işlem tarihinden yürütmenin durdurulması kararının kaldırılmasına veya davanın reddine kadar eski görevinin bütün hak ve yetkilerine sahip kabul edilir. Bu dönemde yapılan ödemeler yasal dayanağını yürütmenin durdurulması kararından alır; sonradan dava reddedilmiş olsa bile bu ödemeler geri alınamaz.
(Danıştay 1. Dairesi 16.06.1983 E.1983/124 K.1983/153)

    IV.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI İÇİN GEREKEN ŞARTLAR

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesine göre yürütmenin durdurulmasına karar verilebilmesi için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir:

    1. İdari işlemin açıkça hukuka aykırı olması
    2. İşlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zarar doğması

    Bu iki unsurdan yalnızca birinin varlığı yeterli değildir. Kurumun koruyucu niteliği, ancak bu şartların birlikte gerçekleşmesi halinde devreye girer.

    Ayrıca, uygulanmakla etkisi tükenecek işlemlerde, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere, davalı idarenin savunması beklenmeksizin de yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.

    V.TELAFİSİ GÜÇ VEYA İMKANSIZ ZARAR KRİTERİ

    Telafisi güç veya imkansız zarar, işlemin uygulanmasından sonra verilecek nihai kararın artık fiilen veya hukuken etkili biçimde uygulanamayacağı yahut işlem nedeniyle kişinin geri dönülmesi çok güç bir sonuca maruz kalacağı hallerde ortaya çıkar.

    İşlem uygulandıktan sonra eski hale dönüş imkanı ortadan kalkıyor veya son derece güçleşiyorsa, bu şart gerçekleşmiş sayılır. Bu anlamda telafisi güç zarar, yalnızca fiziksel veya maddi zararla sınırlı değildir; ekonomik, mesleki, ailevi, eğitsel, sosyal ve manevi zararlar da bu kapsama girebilir.

    Bu konuda:

    • Hakkında işlem tesis edilen kişinin telafisi güç veya imkansız zarara uğrayacağı anlaşılıyorsa, yürütmenin durdurulması kararı verilmesinde kamu yararı bulunduğu kabul edilir. (Danıştay 5. Dairesi, ,E 1992/3747)

    Telafisi güç veya imkansız zarar sayılan hallere örnekler

    • Yapının yıkımına ilişkin işlemlerde, yıkım gerçekleştikten sonra verilecek iptal kararı çoğu zaman etkisiz kalacağından telafisi güç zarar şartı gerçekleşir. (Ankara 12. İdare Mahkemesi E. 2021/401)
    • Öğretmenin naklen atanması işlemi, aile birliğini ve manevi bütünlüğü etkilediği için telafisi güç zarara yol açabilir. (İzmir BİM. 1. İDD. 08.08.2017, E. 2017/381, K.)
    • Sınır dışı işlemi, uygulanmakla etkisi tükenecek işlem niteliğindedir. (Hatay 1. İdare Mahkemesi, T. 05.04.2018, E. 2018/606, K.) Benzer bir karar: Konya 1. İdare Mahkemesi, T. 12.11.2014, E. 2014/1238, K.
    • Polis Meslek Eğitim Merkezi’nin “öğrenci olamaz” kararı eğitim hakkı yönünden telafisi güç zarar doğurur. (Ankara 9. İdare Mahkemesi, T. 25.04.2018, E. 2018/945, K.)
    • Üniversite öğrencisinin üst sınıftan ders alma başvurusunun reddi, uygulanmakla etkisi tükenecek işlem sayılmıştır. (İstanbul 5. İdare Mahkemesi, T. 22.02.2018, E. 2017/2439, K.)
    • İşyerinin mühürlenip kapatılmasına dair belediye encümeni kararının uygulanması telafisi güç zarar doğurur. (Danıştay 8. Dairesi, T. 25.06.2012)
    • Öğrenciye yükseköğretim kurumundan çıkarılma cezası verilmesi telafisi güç zarar kapsamında değerlendirilmiştir. (Samsun Bölge İdare Mahkemesi 3. İDD., T. 28.08.2019)
    • Yapı kullanma izin belgesi/iskan talebinin reddi telafisi güç zarar sayılabilir. (Konya Bölge İdare Mahkemesi T. 07.12.2011)
    • Lojmanda oturma süresi dolduktan sonra maaştan işgaliye bedeli kesilmesi ekonomik yönden telafisi güç zarar doğurabilir. (Danıştay 2.Dairesi T. 20.03.2014, E. 2013/5756)
    • Öğrenim kredisi alan öğrencinin, okul değiştirdiği gerekçesiyle ödeme emrine muhatap olması halinde ekonomik telafisi güç zarar ortaya çıkabilir. (Konya Bölge İdare Mahkemesi, 3. İDD., T. 03.12.2019)
    • Düzenleyici işlemlerde de hukuka aykırı kuralın uygulanmasının telafisi güç veya imkansız zarar doğuracağı kabul edilebilir. (Danıştay 15. Dairesi 06.11.2018)

    VI.AÇIKÇA HUKUKA AYKIRILIK KRİTERİ

    Açık hukuka aykırılık, davanın sonunda verilecek hükmün peşinen kurulması anlamına gelmez. Burada aranan, dosyanın mevcut haliyle ilk bakışta görülebilen, ciddi, belirgin ve savunulması güç bir hukuka aykırılığın varlığıdır.

    İşlemin:

    • yasal dayanağının bulunmaması,
    • yetki, şekil, sebep, konu veya amaç unsurlarında açık sakatlık taşıması,
    • kamu yararı amacı dışında tesis edilmiş olması,
    • hukuki güvenlik, kazanılmış hak, eşitlik, ölçülülük veya idari istikrar ilkelerini ağır biçimde ihlal etmesi,

    açık hukuka aykırılık kapsamında değerlendirilebilir.

    Bu çerçevede:

    • İlk puanlama sonucu hak kazandığı kursa katılan, kursu başarıyla tamamlayıp komiser yardımcısı olarak atanan kişinin aradan uzun süre geçtikten sonra tenzili rütbe ile yeniden polis memurluğuna atanması; kazanılmış hak, idari istikrar ve hakkaniyet ilkelerine aykırı bulunmuş ve açık hukuka aykırılık kabul edilmiştir. (Danıştay 2. D., E. 2021/1156 K. 2021/3289 T. 11.10.2021)
    • ÖSYM tarafından soruların yalnızca %20’sinin yayımlanmasına ilişkin karar, temel hak ve özgürlükler yönünden açık hukuka aykırılık taşıdığı kabul edilerek yürütmesi durdurulmuştur. (Danıştay 8. Dairesi 08.12.2014)
    • Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Staj Yönetmeliği’nde yazılı sınav ve benzeri hükümler getiren düzenlemeler hukuka aykırı bulunmuş ve uygulanmaları halinde telafisi güç zarar doğuracağı kabul edilmiştir. (Danıştay 8. Dairesi 31.10.2014)
    • Aday adayı olmak için gerekli niteliklerden birini taşımadığı halde seçimlere katılan ve daha sonra üniversite rektörü olarak atanan kişinin göreve devamı; hem diğer adaylar hem kamu hizmeti bakımından telafisi güç zarar doğurabilecek nitelikte görülmüştür. (Danıştay 5. Dairesi 18.06.1993 E. 1992/3747)

    VII.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARLARINDA GEREKÇE ZORUNLULUĞU

    Yürütmenin durdurulması kararları geçici nitelikte olsa da mahkeme kararıdır; bu nedenle gerekçeli olmaları anayasal bir zorunluluktur.

    Anayasa’nın 141. maddesine göre bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır. Bu zorunluluk yürütmenin durdurulması talepleri hakkında verilen kararlar bakımından da geçerlidir.

    • Tekrara düşen, fiili ve hukuki nedenleri somut biçimde ortaya koymayan, ikna edicilikten uzak ve yetersiz ifadeler kanunun aradığı anlamda gerekçe sayılamaz. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2010/602, K. 2010/602)

    Bu nedenle yürütmenin durdurulması kararlarının soyut, klişe ve denetlenemez biçimde kurulması; adil yargılanma hakkı ve etkili başvuru hakkı bakımından sorun doğurur.

    VIII. TEMYİZ VE İSTİNAF AŞAMALARINDA YÜRÜTMENİN DURDURULMASI

    İYUK’un 52. maddesine göre temyiz veya istinaf yoluna başvurulmuş olması, mahkeme kararlarının yürütülmesini kendiliğinden durdurmaz. Ancak yetkili merci tarafından şartların oluştuğu kabul edilirse, mahkeme kararının yürütmesinin de durdurulmasına karar verilebilir.

    Bu çerçevede:

    • İstinaf veya temyiz aşamasında yalnızca idari işlemin değil, mahkeme kararının yürütmesinin durdurulması da talep edilebilir.
    • Şartların oluşması halinde, temyiz veya istinaf mercii mahkeme kararının yürütmesini durdurabilir. (Danıştay 2. Dairesi 22.11.2016 E. 2016/13131)
    • İlk derece mahkemesince bir işlemin iptaline karar verildikten sonra üst merci tarafından bu kararın yürütmesinin durdurulmasına karar verilirse, iptal kararının yarattığı hukuki sonuçlar askıya alınır; bu karara göre ödenen bedeller geri istenebilir. (Danıştay 8. Dairesi E. 2002/732 K. 2002/5670)
    • Kararı temyiz etmeyen taraf, temyiz aşamasında yürütmenin durdurulması talebinde bulunamaz. (Danıştay 3. Dairesi 04.04.2016 E. 2015/795)
    • Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalarda verilen yürütmenin durdurulması kararlarına itiraz mümkündür; buna karşılık Danıştay’ın temyiz mercii olarak verdiği yürütmenin durdurulması kararlarına itiraz edilemez. (Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu 11.01.1991)
    • Temyiz aşamasında da telafisi güç zarar ve açık hukuka aykırılık şartları somut olayda gerçekleşmişse yürütmenin durdurulması kararı verilebilir. Başka yerde tedavi imkanı bulunmadığından sağlık özrü nedeniyle İstanbul iline atanma talebi reddedilen memur hakkında bu yönde karar verilmiştir. (Danıştay 5. Dairesi 28.02.2014)
    • Kendi lehine verilen karara karşı yalnızca itiraz aşamasında yürütmenin durdurulması istenemez. (Danıştay 6. Daire 23.01.2001)

    IX.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARINA RAĞMEN İDARE GEREĞİNİ YAPMAZSA

    Yürütmenin durdurulması kararı tavsiye niteliğinde değildir. İdarenin bu karara uyup uymama, geciktirme, etkisizleştirme veya dolaylı biçimde boşa çıkarma yönünde bir takdir hakkı bulunmamaktadır.

    Anayasa’nın 138. maddesine göre yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu kararları değiştiremez ve yerine getirilmesini geciktiremez.

    İYUK’un 28. maddesi de Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının gereğinin tebliğden itibaren en geç otuz gün içinde yerine getirilmesini zorunlu kılar.

    Bu alandaki temel yargısal kriterler şunlardır:

    1. Mahkeme kararını tazminat ödeyerek bertaraf etmek mümkün değildir

    “T.C. Anayasasının 125., 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 28. maddeleri uyarınca hukuken asıl olan, yargı kararlarının yerine getirilmesidir. Başka bir deyişle, tazminat ödemek suretiyle yargı kararlarının bertaraf edilmesi mümkün değildir.” (Danıştay 6. Dairesi 19.02.1992 tarih 1990/848 E. ve 1992/632 K.)

    1. Kararın uygulanmaması ağır hizmet kusuru oluşturabilir

    “Anayasa hükümlerini hiçe sayarak yargı kararlarını uygulamama kastı ile hareket ettiği ve bu şekilde ağır bir hizmet kusuru işlediği açık olup, ağır hizmet kusuru nedeniyle davacının uğradığı manevi zararın idare tarafından tazmini gerekmektedir…” (Danıştay 5. Dairesi 29.09.2004 tarih 2000/3316E. ve 2004/3372 K.)

    1. Kararı etkisiz bırakmaya yönelik yeni işlemler de hukuka aykırıdır

    Yürütmenin durdurulması kararını uyguladıktan sonra görevine dönen davacının, önceki görevinden farklı işlerle görevlendirilmesi mahkeme kararını etkisiz bırakmaya yönelik kabul edilir. Bu durum yeni işlemin iptalini ve manevi tazminatı gerektirir. (Danıştay 5. D., E. 2001/2787 K. 2005/522 T. 2.2.2005)

    1. Kararın uygulanmaması kamu görevlileri yönünden cezai sorumluluk doğurabilir

    “Yargı kararlarını hiçe sayan bir tutum ile mahkemenin uygulanamaz hale getirecek şekilde suç teşkil eden bir emri yerine getiren kamu görevlisinin bu keyfi hareketi ile, ilgili kişinin haklarını ihlal ederek onun zarara uğramasına sebep olur.” ve “bu eylemi dolayısıyla Türk Ceza Kanunu’nun (765 sayılı) 228. maddesi uyarınca cezalandırılması gerekir” (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2003/4-63E. ve 2003/37K.)

    Yürütmenin durdurulması kararının gereğini yerine getirmeyen, mahkeme kararını sonuçsuz bırakmaya çalışan kamu görevlilerinin cezalandırılmaları gerektiği kabul edilmiştir. (Yargıtay CGK E. 2005/4 K. 2005/166)

    “Yürütme organı ile idarenin, mahkeme kararına uymak zorunda bulunmasına ilişkin anayasa buyruğunun anılan organlara, takdir hakkı tanımadan uyulması zorunlu bir görev yüklediği, bu görevin yerine getirilmesinde ihmal gösterilmesi veya ısrarla bundan kaçınılması halinde, derecesine göre, görevi savsaklamak veya kötüye kullanmak suçlarının oluşacağı, bakılan davada yürütmenin durdurulması kararının 6 aydan fazla bir zaman geçtiği halde uygulanmamasının görevi ihmal suçunu oluşturduğu…” (Yargıtay CGK, T. 25.9.1978, E:1978/4230, K:1978/303, C. 5, S. 8, s. 1202)

    1. Uygulamama, tek başına tazminat sorumluluğu için yeterli olabilir

    “Yürütmenin durdurulması veya iptal kararlarının yalnızca uygulanmamasının, bu kararları uygulamayan kamu görevlilerinin tazminatla sorumlu tutulabilmesi için yeterli olduğuna, sorumluluk için ayrıca kin, garaz, husumet, ve benzeri duyguların etkisi altında hareket etmelerinin araştırılmasına ve yürütmenin durdurulması kararını yerine getirmeyen kamu görevlisinin hukuki yönüne gidilebilmesi için, ilgilinin açmış olduğu iptal davası sonucunun beklenmesine gerek olmadığına…” (Yargıtay İBBGK, T. 22.10.1979, E:1978/7, K:1979/2, R.G, T. 29.11.1979, S.16824,)

    1. İdarenin ödediği tazminat sorumlu kamu görevlisine rücu ettirilmelidir

    İdarenin, yargı kararının uygulanmaması nedeniyle ödediği tazminatı kusuru saptanan kamu görevlisine rücu etmesi anayasal bir zorunluluktur. (Danıştay 5. D, T. 24.02.1999, E:1998/2184, K:1999/465)

    X.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARI VERİLDİĞİNDE İDARENİN YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜN KAPSAMI

    Yürütmenin durdurulması kararının uygulanması, yalnızca işlemin görünürde durdurulması anlamına gelmez. İdare, kararın doğurduğu hukuki sonucu tam anlamıyla gerçekleştirmek ve kişiyi karar öncesindeki hukuki statüsüne kavuşturmakla yükümlüdür.

    Bu nedenle:

    • Karar yalnızca kağıt üzerinde yerine getirilmiş gibi gösterilemez.
    • İdare, kararı etkisizleştiren dolaylı tasarruflarla sonuca ulaşamaz.
    • Eski statüye dönülmesi gerekiyorsa buna bağlı mali, mesleki ve idari sonuçlar da sağlanmalıdır.
    • Mahkeme kararının görünürde uygulanıp esas etkisinin ortadan kaldırılması, karara uyma sayılmaz.

    XI.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI TALEBİ ÜZERİNE VERİLEBİLECEK KARARLAR

    Yürütmenin durdurulması talepleri hakkında verilen kararlar, idare mahkemelerinin dosyanın niteliğine ve uyuşmazlığın özelliklerine göre farklı yöntemler izleyebildiğini göstermektedir. Mahkemeler kimi zaman davalı idarenin savunmasını beklemekte, kimi zaman savunma alıncaya kadar geçici yürütmenin durdurulmasına karar verebilmekte; bazı durumlarda ise keşif yapılmasını veya bilirkişi raporu alınmasını gerekli görerek incelemeyi bu aşamalardan sonraya bırakabilmektedir.

  • Apilex Bülten #15

    Apilex Bülten #15

    10 – 16 Ağustos tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    Grup Şirketleri Arasında Rızasız Veri Paylaşımına Ceza

    Kişisel Verileri Koruma Kurulu, iş başvurusunda bulunan bir adayın kişisel verilerinin, açık rızası alınmaksızın aynı şirketler topluluğu bünyesindeki veri sorumluları arasında ortak veri tabanı kullanılmak suretiyle paylaşılmasına ilişkin incelemeyi karara bağladı. Şikâyet, adayın başvurusu kapsamında verdiği bilgilerin grup içindeki diğer şirketlerce de erişilebilir olması üzerine gündeme geldi.

    Kurul, bir şirketler topluluğu bünyesinde yer alan birden çok veri sorumlusu arasında gerçekleştirilen veri aktarımının, üçüncü kişiye aktarım olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Bu kapsamda, aynı topluluk içindeki veri sorumluları arasındaki aktarımda dahi 6698 sayılı Kanun’un 8’inci maddesi hükümlerinin esas alınması gerektiği vurgulandı.

    Kurul, adayın açık rızası olmadan verilerinin ortak veri tabanı üzerinden paylaşılmasını Kanun’un 12’nci maddesinin birinci fıkrasına aykırı buldu ve ilgili şirket hakkında Kanun’un 18’inci maddesi uyarınca idari para cezası uygulanmasına karar verdi.

    Kaynak 

    Kripto Varlık Merkezi Kayıt Sistemi MKK Faaliyet İzni Kapsamına Alındı

    Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası tarafından hazırlanan “Merkezi Kayıt Kuruluşu A.Ş.’nin Menkul Kıymet Mutabakat Sistemi İşleticiliği Faaliyetlerine İlave Olarak Yürütebileceği Diğer Faaliyetlere İlişkin Karar” Resmî Gazete’de yayımlandı. Kararla, Merkezi Kayıt Kuruluşu A.Ş. bünyesinde yürütülecek Kripto Varlık Merkezi Kayıt Sistemi faaliyeti, MKK’nın gerçekleştirebileceği diğer faaliyetler kapsamında onaylandı.

    Karar uyarınca söz konusu faaliyet, menkul kıymet mutabakat sistemi işletmek üzere MKK’ya 12/6/2015 tarihli ve 10160/19759 sayılı Karar ile verilmiş olan faaliyet izninin kapsamına alındı. Böylece kripto varlıklara ilişkin merkezi kayıt işlemlerinin yürütülmesine ilişkin idari çerçeve genişletildi.

    Kararda, düzenlemenin 20/6/2013 tarihli ve 6493 sayılı Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemleri, Ödeme Hizmetleri ve Elektronik Para Kuruluşları Hakkında Kanun ile Ödeme ve Menkul Kıymet Mutabakat Sistemlerinin Faaliyetleri Hakkında Yönetmelik’in 17’nci maddesi uyarınca alındığı belirtildi.

    Kaynak

    İlaç Sektörü Ön Raporunda Patent ve Rekabet Analizi

    Rekabet Kurumu, ilaç sektöründeki yapısal rekabet sorunlarının tespiti amacıyla yürüttüğü sektör incelemesinin ön raporunu yayımladı. Rapor, Rekabet Kurulu’nun 8 Aralık 2021 tarihli ve 21-59/844-M sayılı kararı doğrultusunda hazırlandı ve kamuoyu görüşüne açıldı.

    İnceleme, üretim, pazara giriş ve dağıtım aşamaları üzerinden yürütüldü. Üretim aşamasında patent koruması ile fikri mülkiyet hukuku ve rekabet hukuku arasındaki ilişki değerlendirildi; fikri mülkiyet korumasının sağladığı teşvikler ile pazara giriş serbestisi arasındaki denge ele alındı. Pazara giriş aşamasında düzenleyici çerçevenin rekabetçi yapıyla kesiştiği noktalar incelendi.

    Raporda; atipik rekabet ihlalleri, münhasırlık uygulamaları, kamu ilaç tedarikinde rekabetçi süreçlerin geliştirilmesi ve düzenleyici çerçevenin manipülasyonu yoluyla ortaya çıkabilecek rekabet sorunları analiz edildi. İyileştirmeye açık alanlarda uygulanabilir çözüm önerileri sunuldu. Görüşler ilac@rekabet.gov.tr adresine iletilebilecek.

    Kaynak

    Emsal Arsa Talebinde Denkleştirici Adaletle Bedel İadesi

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, resmî şekilde yapılmadığı için geçersiz sayılan taşınmaz satış sözleşmesi nedeniyle ödenen bedelin iadesine ilişkin uyuşmazlığı karara bağladı. Kararda, resmî biçimde düzenlenmeyen satış sözleşmesinin taraflara hak ve borç doğurmadığı, ödenen bedelin sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde geri istenebileceği belirtildi.

    Daire, davacının ödenen bedelin denkleştirici adalet ilkesi gereğince hesaplanarak iadesini açıkça talep etmemiş olsa dahi, emsal bir arsa verilmesini talep ettiğinden, “çoğun içinde azı da vardır” kuralı uyarınca bedelin güncellenerek hükmedilmesi gerektiğini belirtti.

    Kararda, ödenen satış bedelinin satış tarihinden dava tarihine kadar enflasyon, üretici ve tüketici fiyat endeksleri, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur maaşı ve işçi ücretlerindeki artışlar gibi ekonomik etkenlerin ortalaması alınarak ulaşacağı alım gücünün belirlenmesi ve bu miktara hükmedilmesi gerektiği belirtildi. Bu yönler göz ardı edilerek kurulan hüküm bozmayı gerektirmiştir.

    Kaynak: Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, E. 2025/3317, K. 2026/169, T. 15.01.2026

    Sadakat Kartı İlke Kararında Uyum Süresi 28 Ağustos’ta Doluyor

    Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun sadakat kartı uygulamalarına ilişkin 11.02.2026 tarihli ve 2026/266 sayılı İlke Kararı ile veri sorumlularına tanınan altı aylık uyum süresi 28 Ağustos 2026 tarihinde sona eriyor. Karar, 28 Şubat 2026 tarihli ve 33182 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştı.

    İlke Kararında, sadakat kartı sahibine ait cep telefonu numarası veya kart numarasının, üçüncü kişilerce kasa aşamasında beyan edilmesi suretiyle, kart sahibinin bilgisi ve rızası olmaksızın ve herhangi bir doğrulama yapılmaksızın işlem yapılabilmesine ilişkin ihbar ve şikâyetlere dikkat çekilmişti. Kurul, bu uygulamanın 6698 sayılı Kanun’un 5’inci maddesindeki işleme şartlarına dayandırılamayacağını belirlemişti.

    Karar kapsamında veri sorumlularının, işlemin ilgili kişinin bilgisi ve onayı dahilinde yapıldığını doğrulayan mekanizmaları hayata geçirmesi gerekiyor. Süre sonunda önlem almayan veri sorumluları hakkında Kanun’un 18’inci maddesi çerçevesinde işlem tesis edilecek.

    Kaynak

    Reklam Yönetmeliğinde Ödül Kullanımına Sınırlama

    Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliği’nde değişiklik yapan düzenleme 1 Ağustos 2026 tarihinde yürürlüğe girdi. Değişiklik Yönetmeliği, 1 Temmuz 2026 tarihli ve 33297 sayılı Resmî Gazete’de yayımlandı.

    Düzenlemeyle, tüketicilere yönelik mal veya hizmet reklamlarında, önceden ilan edilen objektif kriterlere dayanmayan ve bir menfaat karşılığında verilen ödüllere ilişkin bilgilere yer verilemeyeceği hükme bağlandı. Böylece, ödemeye veya bağışa dayalı olarak verilen ve ölçülebilir bir dayanağı bulunmayan ödüllerin reklamlarda tüketici güveni oluşturmak amacıyla kullanılmasının önü kapatıldı.

    Reklam Kurulu’nun Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğine ilettiği bildirimde; “ödül”, “itibar”, “kariyer” ve “tüketici güveni” gibi adlarla düzenlenen bazı organizasyonlarda ödeme veya bağış karşılığında ödül ve berat verildiği, objektif kritere dayanmayan bu ödüllerin reklamlarda kullanıldığı belirtildi. Değişiklik öncesinde de Reklam Kurulu tarafından bu organizasyonlar ve ilgili reklamlar hakkında incelemeler yürütüldü; konu değişiklikle Yönetmelik hükmüyle açıkça düzenlendi.

    Kaynak


    GLOBAL RADAR

    IP5 PPH Programı Üç Yıl Daha Uzatıldı

    Çin Ulusal Fikri Mülkiyet İdaresi (CNIPA), Avrupa Patent Ofisi (EPO), Japonya Patent Ofisi (JPO), Kore Fikri Mülkiyet Ofisi (KIPO) ve ABD Patent ve Marka Ofisi (USPTO) tarafından alınan ortak kararla, IP5 Hızlandırılmış Patent İnceleme (Patent Prosecution Highway – PPH) pilot programı üç yıl daha uzatıldı. Program, 6 Ocak 2026 ile 5 Ocak 2029 tarihleri arasında yürürlükte kalacak.

    PPH, farklı ülke veya bölgelerdeki patent inceleme makamları arasında iş paylaşımına dayanan hızlı inceleme mekanizma sunuyor. Buna göre, bir başvurunun ilk inceleme ofisinde en az bir isteminin patentlenebilir bulunması hâlinde, başvuru sahibi diğer ofisteki karşılık gelen başvurusu için hızlandırılmış inceleme talep edebilir.

    Uzatma kapsamında başvuru sahiplerinin PPH talebi için izleyeceği şartlar ve prosedürler değişmeden korundu. Mekanizma, aynı patent ailesindeki başvurular bakımından inceleme süreçlerinin hızlandırılmasına ve tescilin öne çekilmesine imkân tanıyor.

    Kaynak

    Almanya’da Reklam Etiketlemesine Rekor İdari Para Cezası

    Almanya’da Baden-Württemberg İletişim Eyalet Kurumu (LFK), Instagram’da reklam etiketleme yükümlülüğünü tekrar tekrar ihlal eden Stuttgart merkezli bir influencer’a 36.000 euro idari para cezası kesti. Usul masrafları ve giderlerle birlikte toplam tutar 37.803,50 euroya ulaştı. LFK’ya göre bu, ülkede bir influencer’a verilmiş en yüksek bu tür ceza. Cezaya konu influencer’ın Mayıs–Temmuz 2025 arasında Instagram hikâyelerinde sunduğu, karşılığında para ve önemli ekonomik değerde ayni menfaat aldığı ücretli iş birlikleri oldu. LFK, ilgili kişiyi 2020 ve 2022’de reklam etiketleme kurallarına ilişkin birkaç kez uyarmıştı; buna rağmen etiketlemesiz veya güç fark edilir etiketli içerikler yayımlandı. Cezanın belirlenmesinde tekrarlanan ihlaller, hesabın yüksek erişimi (yaklaşık 750.000 takipçi), iş birliklerinin ekonomik değeri ve önceki uyarılar dikkate alındı. Karar kesinleşmiş olup, influencer bunun ardından iflas süreci başlattı.

    Kaynak: LFK – Die Medienanstalt für Baden-Württemberg


    LEGALTECH SAHNESİ

    GEMA–Suno Kararında AI Eğitimi ve Telif İhlali

    Münih I Eyalet Mahkemesi (Landgericht München I), Alman meslek birliği GEMA’nın ABD merkezli yapay zeka müzik platformu Suno aleyhine açtığı telif hakkı davasında 31 Temmuz 2026 tarihinde GEMA’nın taleplerini büyük ölçüde kabul etti (E. 42 O 763/25). Karar, üretken yapay zeka ile müzik üretimine ilişkin Avrupa’daki ilk mahkeme kararı niteliğinde.

    Mahkeme, hem ABD’de yürütülen model eğitimini hem de Almanya’daki çıktı üretimini telif hakkı ihlali saydı. Korunan eserlerin model bünyesinde ezberlenmesini (memorization), Alman Telif Hakkı Kanunu’nun (UrhG) 16’ncı maddesi anlamında çoğaltma olarak değerlendirdi. Eğitimin AB dışında gerçekleşmesinin sorumluluğu ortadan kaldırmadığına; meslek birliklerine tanınan özel yetki kuralı uyarınca ABD’de işlenen fiiller bakımından da uluslararası yargı yetkisinin bulunduğuna hükmetti. Ayrıca ihlalden, sistemi kullanan kişinin değil, yapay zekâ sistemini sunan sağlayıcının sorumlu olduğunu belirtti.

    Karar; ihlalin men’i, elde edilen gelirin açıklanması ve tazminat hakkının tespiti taleplerini kapsıyor. Karar kesinleşmemiş olup istinaf yolu açıktır.

    Kaynak: Landgericht München I, E. 42 O 763/25, 31.07.2026


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    TCK m. 158/1 Namıdiğer IBAN Kullandırma

    Av. M. Tarık AKAL

     “… Dijitalleşmenin hız kazandığı günümüzde dolandırıcılık suçları da klasik yöntemlerden uzaklaşarak bilişim sistemleri üzerinden işlenen karmaşık durumlara dönüşüyor. Yaklaşık on yıl öncesine kadar sınırlı sayıda görülen bu suç tipi, özellikle son yıllarda ‘IBAN kullandırma’ veya ‘hesap kiralama’ adı altında yaygınlaşarak ciddi bir yargısal sorun durumundadır…”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Ziynet Eşyalarının İadesi ve İspat Yükümlülüğü

    Toplumda, kulaktan kulağa yayılan ve neredeyse sarsılmaz bir kanı haline gelmiş bir inanış vardır: “Düğünde kime ne takılırsa takılsın, tüm altınlar ve ziynet eşyaları kadının hakkıdır, kadının güvencesidir.” Birçok kişi, sadece bir düğün videosuna sahip olmanın veya altınların bir süre kendi kasasında durmasının, boşanma sürecinde bu malların iadesi için mutlak bir garanti sağladığını sanıyor. Fakat hukuki gerçeklik, sanıldığından çok daha karmaşık ve acımasızdır. Çekişmeli bir boşanma davası sürecinde, ziynet alacağı talebiyle yola çıkan bir taraf, mahkemede eksik bir usul işlemi yaptığında, delillerini doğru zamanda sunmadığında veya ispat yükümlülüğünün (HMK m. 190) kimde olduğunu yanlış değerlendirdiğinde, milyarlarca liralık tahsilat süreci tamamen boşa çıkabilir. 

    Yakın zamana kadar mahkemelerin uyguladığı “her şey kadına aittir” kuralı, Yargıtay’ın 2024 yılında verdiği devrim niteliğindeki içtihat değişikliği ile tamamen yıkılmıştır. Artık mahkemeler; takı sandığına atılan altınları, damadın yakasına takılan paraları ve cinsiyete özgü eşyaları tek tek ayırmakta, adeta bir kuyumcu titizliğiyle mülkiyet tespiti yapmaktadır. Üstelik bu süreç, sadece altınların kime ait olduğuyla sınırlı değildir; altınların bozdurulup harcanması, kadının evden ayrılış biçimi, uygulanan fiziksel şiddetin ispatı ve yargılama sırasındaki usuli stratejiler davanın kaderini baştan sona değiştirmektedir. Elinizdeki düğün kasetine güvenerek açtığınız davada, alacağınız gerçekten güvende mi? İşte aile hukuku, boşanma davası, ziynet alacağı, düğün takıları ve mal paylaşımı ekseninde, ispat yükümlülüklerini ve Yargıtay’ın en güncel kararlarını derinlemesine inceleyen, hak kayıplarını önleyecek kapsamlı hukuki rehber. 

    Ziynet Alacağı Nedir? Hukuki Niteliği ve Aile Hukuku Açısından Tanımı: 

    Ziynet; altın, gümüş, pırlanta, yakut gibi değerli madenlerden veya taşlardan yapılmış, insanların (özellikle kadınların) süslenmek amacıyla üzerlerinde taşıdıkları, aynı zamanda ekonomik bir yatırım aracı olarak görülen eşyaların tümüdür. Düğün merasimlerinde takılan çeyrek altınlar, bilezikler, setler, dövizler ve nakit paralar hukuken ziynet alacağı davasının konusunu oluşturur. 

    Mal Paylaşımından Bağımsızlık: 

    Toplumda ve hatta bazen hukuki temsil sürecinde yapılan en büyük hata, ziynet alacağının “mal paylaşımı” davası ile aynı şey olduğunun sanılmasıdır. Ziynet alacağı davası, kaynağını Türk Medeni Kanunu’ndaki mal rejimlerinden değil, doğrudan doğruya “mülkiyet hakkından” (istihkak) alır. Evlilik birliği içinde edinilmiş bir mal (edinilmiş mallara katılma rejimi) değil, kişisel mal statüsündedir. 

    Bağımsız Dava Niteliği ve Usuli Etkileri: 

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 15 Mayıs 2025 tarihli kararı uyarınca; ziynet alacağı davası boşanma davasının bir eklentisi (fer’isi) değildir. Tamamen bağımsız bir davadır. Bu yüzden boşanma davası ile aynı dilekçede açılsa bile ayrı bir harca tabidir. Hatta hüküm kurulduğunda, sırf karşı taraf boşanma kararını istinaf etti diye “katılma yoluyla istinaf” hakkı kullanılarak ziynet kararı üst mahkemeye taşınamaz; ziynet hükmünün ayrıca ve açıkça istinaf edilmesi zorunludur. 

    Zamanaşımı Süresi: 

    Boşanma davasının fer’isi olmadığı için, boşanma davası ile açılmayan ziynet alacağı davaları, boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren 10 yıllık genel zamanaşımı süresine tabidir. Ziynet eşyalarının “aynen iadesi” talebi mülkiyet hakkına dayandığından zamanaşımına uğramayacağı doktrinde savunulsa da, “bedelinin ödenmesi” yönündeki tazminat talepleri kesinlikle 10 yıllık sürenin tehdidi altındadır.

    İçtihat Değişikliği (2024 Yılı): Takılar Gerçekte Kime Ait? 

    2024 Öncesi Dönem: 

    Uzun yıllar boyunca Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun (örneğin 2017/3-1040 E., 2020/240 K. sayılı kararı) yerleşik uygulaması şuydu: “İstisnai durumlar dışında, düğünde takılan ziynet eşyaları, paralar ve altınlar kim tarafından takılırsa takılsın veya kime takılırsa takılsın kadına bağışlanmış sayılır ve kadının kişisel malıdır.”. 

    Bu kural, kadını ekonomik olarak koruma güdüsüyle şekillenmiş sosyolojik bir hukuki refleksti. Damada takılan paralar bile, aksi ispatlanmadıkça kadının sayılırdı. 

    Yeni Dönem: Kime Takıldıysa Onun Kuralı (Yargıtay 2. HD. 2024/2402 K.): 

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 04 Nisan 2024 tarihli (2023/5704 E., 2024/2402 K.) ilke kararı ile Türk aile hukukunda deprem etkisi yaratan bir değişime imza attı. Mahkeme, değişen ekonomik dinamikleri ve takıların artık sadece kadına değil, yeni kurulan aileye genel bir finansal destek olarak takıldığı gerçeğini göz önüne alarak eski kuraldan döndü. 

    Yeni Hiyerarşi: Eşler arasında takıların paylaşımına dair bir anlaşma varsa, bu uygulanır. Anlaşma yoksa ve ispatlanabilen bir “yerel örf ve adet” varsa (örn. “bizim yöremizde her şey kızındır” veya “erkeğe takılan erkekte kalır”), buna bakılır. 

    Bunlar yoksa genel kural şudur: Ekonomik değer taşıyan her şey, kural olarak kime takıldıysa ona aittir. Damadın yakasına takılan nakit paralar, çeyrek veya tam altınlar artık damadın kişisel malı kabul edilmektedir. 

    Cinsiyete Özgü Takı İstisnası ve Bilirkişi İncelemesi: 

    Yeni kuralın en hayati istisnası takının niteliğidir. Eğer bir takı, yapısı gereği sadece bir cinsiyete özgü ise (örneğin kadına özgü burma bilezik, pırlanta set veya erkeğe özgü altın saat), bu takı kime takılırsa takılsın, o cinsiyetteki eşe verilmiş sayılır. 

    Yani damadın koluna takılan bir “kadın bileziği”, hukuken damada ait olamaz; bu yine kadının kişisel malıdır. Mahkemeler, takının hangi cinse özgü olduğunu tespit edebilmek için mutlaka kuyumcu bilirkişilerden teknik rapor almak zorundadır. 

    Takı Sandığı (Kese/Torba) Çıkmazı: 

    Düğünlerde takıların doğrudan kişilerin üzerine değil de ortak bir takı sandığına veya keseye atılması durumunda ne olacaktır? 

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 31.08.2024 tarihli içtihadı bu durumu netleştirmiştir. Sandığa konulan eşyalardan “cinsiyete özgü” olanlar (kadın kolyesi vs.) yine o cinsiyete ait sayılır. 

    Ancak sandığa atılan ve her iki cinse de hitap edebilen gram altın, çeyrek altın, döviz ve nakit paralar, tarafların ortak mülkiyetinde (yarı yarıya) kabul edilmektedir. Bu durum, davacı vekillerinin düğün videolarını saniye saniye izleyerek takıların nereye atıldığını tablo halinde ispatlamasını zorunlu kılmıştır. 

    İspat Yükümlülüğü: Altınlar Kimde Kaldı? (HMK m. 190 ve Karine Kuralları): 

    Genel İspat Kuralı: Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190/1. maddesi uyarınca ispat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. 

    Hayatın Olağan Akışı Karinesi: 

    Ziynet eşyaları yapıları gereği ufak, kolayca taşınabilen ve saklanabilen (mutad) eşyalardır. Hukukun kabul ettiği olağan durum; evden ayrılan, evi terk eden kadının, kendi kişisel eşyası olan ziynetleri de yanında götürdüğü yönündedir. 

    Kadının İspat Yükü: 

    Bu karine ışığında, kendi rızasıyla evden ayrılan bir kadının, “altınlarım evde kaldı”, “kocam elimden zorla aldı” veya “kasada kilitliydi, anahtarı ondaydı” şeklindeki iddiaları olağan dışı kabul edilir. Bu olağan dışı durumu ileri süren kadın eş, iddiasını şüpheye yer bırakmayacak delillerle ispatlamakla yükümlüdür. Aksi takdirde dava doğrudan reddedilir. 

    Karinenin Çürüdüğü İstisnai Haller: Şiddet ve Evden Kovulma Durumu: 

    İspat Yükünün Yer Değiştirmesi: Her hukuki karine mutlak değildir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun ve 3. Hukuk Dairesi’nin (örn. 2019/5672 K.) yerleşik içtihatlarına göre, kadının evden ayrılış biçimi, ispat yükünü tamamen tersine çevirebilir. 

    Fiziksel Şiddet ve Kovulma: Kadın evden fiziksel şiddet görerek, darp edilerek kaçmak zorunda kalmışsa veya kapı dışarı edilerek evden kovulmuşsa, “ziynetlerini yanında götürdü” karinesi çöker. Üzerinde pijamalarıyla, can havliyle karakola veya hastaneye sığınan bir kadının, yatak odasındaki kasayı açıp altınlarını yanına alarak kaçtığını düşünmek mantık kurallarına aykırıdır. 

    Bu Durumun İspatı: Davacı kadın, evden bu şekilde ayrıldığını darp raporları, savcılık uzaklaştırma kararları (6284 sayılı Kanun), polis tutanakları veya tanık beyanları ile ispatlarsa, ispat yükü artık erkeğe geçer. Yargıtay HGK’nın 2017/3- 1055 sayılı kararında vurgulandığı üzere, kadının altınların zorla alındığını tanık beyanlarıyla bile ispatlaması mümkündür. Bu aşamadan sonra erkek tarafı, “şiddet görse bile altınlarını rızasıyla yanına alıp gitti” argümanını somut olarak ispatlamak zorundadır ki bu hayatın olağan akışında son derece güçtür. 

    Düğün Takılarının Bozdurulup Harcanması: Ev, Araba, Tedavi Masrafları ve İade Yükümlülüğü: 

    Sıkça Karşılaşılan Savunma: Boşanma davalarında kocalardan en sık duyulan savunma şudur: “Altınları ben zorla almadım, kendi rızasıyla verdi. Bozdurduk, düğün salonunun borcunu kapattık, araba peşinatı yaptık, evin kredisine yatırdık, tüp bebek tedavisine harcadık.”. 

    “İade Edilmemek Üzere Bağışlama” Şartı: Bu savunma, hukuken erkeği kurtarmaz; tam aksine iade yükümlülüğünü kabul etmiş sayılmasına yol açabilir. Yargıtay içtihatları son derece nettir: Ziynet eşyalarını ortak ihtiyaçlar veya kendi işleri için bozduran koca, rızasıyla alınmış olsa dahi, bu eşyaları karısına iade etmekle yükümlüdür. 

    Erkeğin İspat Yükü: Erkek eşin bu borçtan kurtulabilmesinin tek bir yolu vardır: Ziynetlerin, “bir daha geri verilmemek kaydıyla (iade şartı olmaksızın, hibe/bağışlama kastıyla)” kendisine verildiğini ispatlamak zorundadır. 

    Rıza Başkadır, Bağışlama Başkadır: Kadının altınları kendi elleriyle kuyumcuya gidip bozdurması, hatta parayı bankaya kendi yatırması bile tek başına “bağışlama” anlamına gelmez. Hukuk, evlilik birliğinin devam edeceği inancıyla hareket eden kadının, kocasının zor durumunu çözmek için altınlarını “ödünç” verdiğini kabul eder. 

    Yargıtay Kararları: Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2016/11288 K. sayılı kararında araç alımı için, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2018/13037 K. sayılı kararında ise tüp bebek tedavisi için bozdurulan altınların, hibe edildiği kesin olarak ispatlanmadıkça kadına iade edilmesi gerektiğine hükmedilmiştir. 

    Ziynet Davalarında Dava Stratejisi ve Hüküm Şartları (HMK m. 297):

    Seçimlik Haklar ve Terditli Talep: 

    Ziynet davası açarken davacının üç seçimlik hakkı vardır: Mümkünse altınların aynen iadesini isteyebilir, aynen iade mümkün değilse bedelinin ödenmesini isteyebilir veya doğrudan bedel isteyebilir. 

    Uygulamada genellikle terditli talep tercih edilir: “Önce aynen iade, olmazsa bedelinin ödenmesi.” Ancak Yargıtay 2. HD’nin 24 Aralık 2024 tarihli (2024/10392 K.) kararında görüldüğü üzere; yargılama sırasında verilen bir dilekçeyle “ben artık bedel istemiyorum, sadece aynen iade istiyorum” denilirse, mahkeme taleple bağlılık ilkesi (HMK m. 26) gereği sadece aynen iadeye hükmeder. Altınlar ortada yoksa bedele hükmedemez ve bu stratejik bir faciaya dönüşebilir.

    HMK 297’ye Aykırılık ve İnfaz Çıkmazı: 

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 18 Haziran 2025 tarihli (2025/370 K.) kararında altı şiddetle çizilen bir usul kuralı vardır: Mahkemeler “Altınların aynen iadesine, olmadığı takdirde toplam 210.000 TL bedelin tahsiline” şeklinde kestirme ve genel bir hüküm kuramaz. 

    Hükümde, aynen iadesine karar verilen her bir altının (örn: 6 adet 22 ayar 12 gram Adana burması) cinsi, niteliği, gramajı ve her birinin ayrı ayrı dava tarihindeki bedeli şüpheye yer bırakmayacak şekilde tek tek yazılmak zorundadır. Eğer tek tek yazılmazsa, kararın infaz kabiliyeti (icra dairesinde uygulanabilirliği) olmaz ve Yargıtay bu kararı HMK m. 297/2’ye aykırılıktan usulden bozar. 

    Güncel Yargıtay İçtihatları Işığında Kritik Usul Kuralları: 

    Kısmi Islah ile Yeni Talep Eklenmesi (İçtihat Değişikliği): 

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 19 Haziran 2025 tarihli (2025/6212 K.) kararı usul hukukunda önemli bir nefes alma alanı yaratmıştır. Eskiden, dava dilekçesinde hiç yazılmamış bir altın türü, sonradan ıslah dilekçesiyle davaya eklenemezdi. Daire eski görüşünden dönerek; kısmi ıslah dilekçesi ile dava dilekçesinde başlangıçta yer almayan tamamen yeni bir talebin (örn: dava dilekçesinde unutulan 5 adet tam altının) davaya eklenebileceğini, bunun için ek dava açmaya gerek olmadığını hükme bağlamıştır. Ancak ıslah hakkı sadece bir kez kullanılabilir. 

    Islah ile Kademeli Talep Yasağı: 

    Yargıtay 2. HD’nin 14 Mart 2024 tarihli kararına (2024/1766 K.) göre; dava dilekçesinde sadece altınların “bedelini” talep eden taraf, sonradan ıslah dilekçesi vererek “önce aynen iade, olmazsa bedel” şeklinde kademeli bir talebe dönüş yapamaz. Islah, baştan kurulan dava mimarisini bu derece esastan değiştiremez. 

    Geç Sunulan Düğün Fotoğrafları (HMK m. 145): 

    Yargıtay 2. HD’nin 16 Aralık 2024 tarihli (2024/10022 K.) kararı, adaletin katı sürelere kurban edilmesini önlemiştir. Davacı kadın, kesin süre geçtikten sonra düğün fotoğraflarını dosyaya sunmuşsa ve mahkeme bunu “süre geçti” diyerek reddetmişse, bu bir bozma nedenidir. Yargıtay’a göre, eğer bu gecikme kasten davayı uzatma amacı taşımıyorsa, hukuki dinlenilme hakkı ve maddi gerçeğe ulaşma ilkesi gereği fotoğraflar geç sunulsa dahi incelenmek zorundadır. 

    Feragat Beyanındaki Ölümcül Tehlike:

    Eşler barışma ihtimaliyle davalarından feragat edebilmektedir. Yargıtay 2. HD’nin 01 Temmuz 2025 tarihli (2025/6765 K.) kararına göre; genel ifadelerle “boşanma ve ziynet davasından feragat ediyorum” demek, ziynet alacağı için “kesin hüküm” engeli yaratmayabilir. Maddi haktan feragat edildiğine dair “açıkça, kayıtsız ve şartsız” bir beyan yoksa, davacı sonradan tekrar ziynet davası açabilir. Davalı erkekler için bu, “kurtuldum” sanılan bir davanın yıllar sonra tekrar karşılarına çıkması demektir. 

  • Yargı Paketi Kapsamında “IBAN Mağdurlarına” Yönelik Düzenlemeler: Kapsamlı Hukuki Rehber

    Son yıllarda banka hesaplarının, kredi veya banka kartlarının ve çeşitli finansal hesap bilgilerinin dolandırıcılık eylemlerinde kullanılması, ceza soruşturmalarında sıkça karşılaşılan bir durum hâline gelmiştir. Kamuoyunda bu kişiler genellikle “IBAN mağdurları” veya “hesabını kullandıranlar” şeklinde adlandırılmaktadır.

    31 Temmuz 2026 tarihinde yürürlüğe giren 7589 sayılı Kanun (12. Yargı Paketi) ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 158’inci maddesine yeni bir fıkra (4. fıkra) eklenerek, bu konudaki hukuki çerçeve yeniden çizilmiştir. Bu yazıda, ilgili yasal değişikliğin niteliği, uygulanma şartları ve geçmiş dosyalara etkisi hukuki bir perspektifle, nesnel bir biçimde incelenmektedir.

    1. “IBAN Mağduru” Kavramının Hukuki Anlamı

    “IBAN mağduru” ifadesi, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan teknik bir suç tanımı veya sanık statüsü değildir. Bu ifade, daha çok hesabı dolandırıcılık eyleminde kullanılan kişileri tanımlamak için kullanılan gündelik bir kavramdır. Hukuki açıdan bakıldığında, hesabı kullanılan her birey aynı statüde değerlendirilemez.

    • Gerçek Mağduriyet (Suç Kastının Olmaması): Bir kişinin banka hesabı veya kart bilgileri rızası dışında ele geçirilmiş olabilir. Ya da kişi, hesabını bir yakınına kullandırmış ancak hesabın bir suçta kullanılacağını kesinlikle bilmemiş olabilir. Bu durumlarda suç kastı ve iştirak iradesi bulunmadığından, kişinin beraat etmesi esastır.
    • Suça İştirak (Dolandırıcılık Kastının Bulunması): Kişinin hesabını dolandırıcılık faaliyetinde kullanılacağını bilerek, komisyon veya benzeri bir haksız menfaat karşılığında vermesi hâlinde ise cezai sorumluluk doğar. Bu kişiler ceza hukuku anlamında “mağdur” değil, suça iştirak eden fail konumundadır.

    Bu nedenle, salt “hesap sahibi olmak” tek başına mahkûmiyet için yeterli olmadığı gibi, otomatik bir mağduriyet karinesi de sayılmaz.

    2. 7589 Sayılı Kanun (TCK 158/4) Ne Getiriyor?

    Yeni düzenleme, “hesap kullandırma” adı altında yeni ve bağımsız bir suç tipi ihdas etmemiştir. Aynı şekilde, hesabı kullanılan herkesin cezasının otomatik olarak indirileceği yönünde bir kural da getirilmemiştir.

    Kanun, TCK’nın 157’nci maddesindeki basit dolandırıcılık ve 158’inci maddesindeki nitelikli dolandırıcılık suçlarına iştirak eden ancak suça katkısı yalnızca belirli eylemlerle sınırlı kalan kişiler bakımından verilecek cezanın yarı oranında indirilmesini öngören özel bir hafifletici sebeptir.

    Bu düzenlemenin temel mantığı; dolandırıcılık eylemini organize eden, mağdurla temas kuran asıl failler ile suça katkısı sadece hesap veya ödeme aracını kullandırmak olan kişinin iştirak yoğunluğu arasındaki farkın cezaya adil bir şekilde yansıtılmasıdır.

    3. Ceza İndiriminin Uygulanabilmesi İçin Aranan Koşullar

    Yeni hükmün uygulanabilmesi ve sanığın yarı oranındaki indirimden faydalanabilmesi için kanunda belirtilen koşulların somut olayda birlikte gerçekleşmesi zorunludur:

    • Dolandırıcılık Suçuna İştirakin Bulunması: Ön şart, kişinin dolandırıcılık suçuna iştirak ettiğinin hukuken kabul edilmesidir. Suçsuz olan ve hiçbir kastı bulunmayan bir kişi için bu indirim maddesi değil, doğrudan beraat kararı tartışılmalıdır.
    • Katkının Yalnızca “Verme” Fiiliyle Sınırlı Kalması: İndirimin en kritik şartı budur. Kişinin eylemi; banka/kredi kartını veya hesap erişim bilgilerini başkasına vermekle sınırlı kalmalıdır. Eğer hesap sahibi mağdurla iletişime geçmişse, sahte ilan hazırlamışsa, hesaba gelen parayı bizzat çekmişse, başka hesaplara aktarmışsa veya suç organizasyonunda aktif rol almışsa bu ceza indiriminden yararlanamaz.
    • Haksız Menfaat Sağlama Amacı: Hesabın veya ödeme aracının, kişinin kendisine ya da başkasına haksız bir menfaat sağlama amacıyla kullandırılması gerekmektedir. Komisyon alınması veya hesaba gelen paradan pay elde edilmesi bu durumu gösteren önemli emarelerdir.

    4. Hangi Hesap ve Ödeme Araçları Kapsamda?

    Kanun koyucu, teknolojik gelişmeleri dikkate alarak düzenlemenin kapsamını oldukça geniş tutmuştur. İndirim hükmü yalnızca klasik banka hesapları (IBAN) için değil;

    • Banka veya kredi kartları,
    • Aracı kurum hesapları,
    • Ödeme hizmeti sağlayıcıları (elektronik para hesapları),
    • Kripto varlık hizmet sağlayıcıları (kripto para borsaları) nezdindeki hesapların kullanılmasını sağlayan zorunlu bilgi veya araçların verilmesi eylemlerini de kapsamaktadır.

    5. Geçmişte İşlenen Fiillere Uygulanması ve İnfaz Aşaması

    Ceza hukukunda yer alan “Lehe Kanunun Geçmişe Yürümesi” (TCK m. 7/2) ilkesi gereği, 7589 sayılı Kanun’dan önce işlenmiş fiiller bakımından da yeni hükmün uygulanabilirliği değerlendirilmelidir. Ancak bu, her dosyada otomatik bir indirim veya bozma kararı verileceği anlamına gelmez.

    • Devam Eden Yargılamalar: Soruşturma veya ilk derece mahkemesindeki dosyalarda yeni düzenlemenin koşullarının oluşup oluşmadığı mahkemece değerlendirilir.
    • Kanun Yolu Aşamasındaki Dosyalar: İstinaf (BAM) veya Yargıtay aşamasındaki dosyalar için, somut olayın özelliklerine göre lehe yasa değerlendirmesi yapılır.
    • Kesinleşmiş Dosyalar: Hakkındaki hüküm kesinleşen ve infaz aşamasında olan kişilerin mahkemeye başvurarak “uyarlama yargılaması” talep etmesi mümkündür. Ancak bu başvuru, dosyadaki delillerin (banka kayıtları, para hareketleri, HTS kayıtları) yeni yasanın aradığı “sınırlı katkı” kriterine uyup uymadığının mahkemece yeniden incelenmesini gerektirir.

    6. Etkin Pişmanlık (TCK m. 168) Konusuna İlişkin Açıklama

    Kamuoyunda zaman zaman 12. Yargı Paketi ile infaz aşamasındaki hükümlülere 6 aylık özel bir “etkin pişmanlık” süresi tanındığı iddia edilse de, resmî mevzuatta bu yönde bir geçici hüküm bulunmamaktadır.

    Etkin pişmanlık kurumu, TCK m. 168 kapsamında genel kurallara tabidir. Zararın ne zaman, hangi oranda ve hangi aşamada giderildiğine bağlı olarak uygulanır. TCK m. 158/4 kapsamındaki ceza indirimi ile zararın tazminine dayalı etkin pişmanlık indirimi birbirinden farklı kurumlardır ve hukuki değerlendirmeleri ayrı ayrı yapılır.

    Sonuç

    12. Yargı Paketi ile getirilen düzenleme, dolandırıcılık şebekelerine yalnızca hesabını kullandırarak katılan kişilerle, suçu asıl organize eden faillerin cezai sorumluluklarını dengelemeyi amaçlamaktadır. Ancak, hesabı suçta kullanılan herkesin cezasının otomatik olarak yarıya ineceğini söylemek hukuken mümkün değildir

    Her ceza dosyası; iletişim kayıtları, para hareketleri, hesap kullanım biçimi ve kast unsuru bakımından kendi içinde eşsizdir. Suç kastı bulunmayan, hesabı bilgisi dışında kullanılan veya güven ilişkisi sebebiyle istismar edilen kişiler için temel hukuki hedef, indirim almak değil; ceza sorumluluğunun yokluğu sebebiyle beraat etmektir. Süreç, mutlak surette somut deliller üzerinden yürütülmelidir.

  • Yasa Dışı Bahis Faaliyetlerinin Hukuki Niteliği, Dijital Altyapısı ve Finansal İşleyişi

    Bu çalışma; 7258 sayılı Kanun çerçevesinde yasa dışı bahis faaliyetlerinin hukuki niteliğini, kullanılan dijital altyapıları, finansal işleyiş mekanizmalarını ve medya kanalları üzerinden yürütülen reklam faaliyetlerini bütüncül bir yaklaşımla ele almaktadır. Spor müsabakalarına dayalı bahis ve şans oyunları üzerindeki kamusal tekelin ihlaliyle başlayan süreç, günümüzde bireysel suç eylemlerinden sıyrılarak hiyerarşik ve karmaşık bir organize yapıya bürünmüştür. Çalışmada; yurt dışı lokasyonlu sunucular, içerik yönetim panelleri ve otomatik API entegrasyonları ile kurgulanan siber altyapının, yasal finansal sistem içerisinde nasıl paralel bir yasa dışı ödeme ağı yarattığı incelenmektedir.

    Ayrıca paravan hesap kullanımı ve finansal katmanlaşma stratejileriyle suç gelirlerinin aklanması süreçleri MASAK verileri ve yargı kararlarında görülen hadiselerle beraber tetkik edilmiştir. Son olarak, canlı spor yayınlarında kullanılan sanal giydirme teknikleri ve özendirici reklam içerikleri karşısında Reklam Kurulu ve RTÜK kararları incelenmiş; medya hizmet sağlayıcılarının gözetim ve yayın içi filtreleme sorumluluklarının sınırlarına dair Reklam Kurulu ve RTÜK’ün yaklaşımına yer verilmiştir.

    • Anahtar Kelimeler: Yasa Dışı Bahis, 7258 Sayılı Kanun, Yasa Dışı Ödeme Altyapısı, Paravan Hesap, Sanal Giydirme, Medya Hizmet Sağlayıcısının Sorumluluğu, Suç Gelirlerinin Aklanması.

    ABSTRACT

    This study comprehensively examines the legal nature of illegal betting activities, the underlying digital infrastructure, financial operation mechanisms, and promotional activities carried out via media channels within the framework of Law No. 7258. The violation of the state monopoly on sports betting has evolved from individual criminal acts into a highly organized and hierarchical structure. The article analyzes how the cyber infrastructure—built upon virtual dedicated servers (VPS/VDS), content management systems (CMS), and automated API integrations—exploits the legitimate financial sector to create a parallel illegal payment mechanism.

    Furthermore, money laundering processes through proxy accounts and financial layering techniques are evaluated in light of MASAK reports and judicial precedents. Finally, virtual overlay techniques and incentivizing advertising content used during live sports broadcasts are examined under the decisions of the Advertisement Board and RTÜK, thereby defining the legal boundaries of media service providers’ duty of oversight and broadcast filtering.

    • Keywords: Illegal Betting, Law No. 7258, Illegal Payment Infrastructure, Proxy Accounts, Virtual Overlay, Responsibility of Media Service Providers, Money Laundering.

    1.Yasa Dışı Bahis Faaliyetine Dair Hukuki Çerçeve ve Temel Mevzuat

    Türkiye’deki hukuki düzende, spor müsabakalarına dayalı bahis ve şans oyunlarını düzenleme, denetleme ve yürütme yetkisi devletin tekelindedir. Nitekim 4 No’lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 448. maddesi uyarınca, bu alandaki lisans ve izin verme yetkisi Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı Spor Toto Teşkilat Başkanlığına verilmiştir.

    Bu yasal tekelin doğal bir sonucu olarak; Spor Toto Teşkilat Başkanlığının yetkilendirmediği veya lisans vermediği tüm platformlar, 7258 sayılı Kanun uyarınca doğrudan yasa dışı bahis statüsündedir. Dolayısıyla mevzuat, yetkisiz şekilde oynatılan ya da oynanmasına imkan sağlayan hem fiziki hem de dijital tüm bahis faaliyetlerini net bir biçimde yasa dışı ilan ederek suç ve kabahat kapsamına almıştır. 

    29.04.1959 tarihli ve 7258 sayılı Kanun; yetkisiz şekilde müsabakalara dayalı bahis oynatılmasını, bu oyunların icrasına yer veya imkân sağlanmasını, yurt dışı kaynaklı bahis sitelerine Türkiye’den erişim sunulmasını ve bu faaliyetlerin reklamı ile teşvikini suç olarak tavsif etmiştir. Kanun’un 5. maddesi, bu fiilleri gerçekleştiren failler hakkında hapis ve adli para cezası öngörmekle kalmamış; suça konu olan veya bu suçun işlenmesi suretiyle elde edilen tüm ekonomik değerlerin müsaderesini de hükme bağlamıştır.

    Bu özel normun yanı sıra, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 228. maddesi de kumar oynanması için yer ve imkân sağlanmasını müstakil bir suç tipi olarak ihdas etmiştir. Her iki yasal düzenleme birlikte tetkik edildiğinde; yasa koyucunun cezai yaptırımları yalnızca sistemi sevk ve idare eden organizatörlerle sınırlı tutmadığı, bu sistemin işleyişi için gerekli fiziki mekan, teknik imkân ve dijital altyapıyı sunan tüm aktörleri ceza normunun kapsamına aldığı açıkça görülmektedir. Kanun koyucunun bu yöndeki tercihi, yasa dışı bahis ve kumar faaliyetlerinin ancak iştirak halinde ve çok sayıda aktörün iş birliğiyle sürdürülebilen organize bir yapıya sahip olması gerçeğine dayanmaktadır.

    Bu çalışma kapsamında ele alacağımız, yasa dışı bahis faaliyetlerinin cezai ve idari boyutunu oluşturan temel kanun maddeleri şu şekildedir:

    2. Yasa Dışı Bahis Faaliyetlerinin Dijital Altyapısı ve Organizasyonel Yapının Yönetimi

    Ülkemizde yasa dışı bahis faaliyetlerinin büyük bir bölümü, internet tabanlı web siteleri ve dijital platformlar aracılığıyla sanal ortamda icra edilmektedir. Bu illegal faaliyetlerin hayata geçirilmesi; canlı bahis oynatılmasına elverişli bir yazılım altyapısının temin edilmesi ve bu sistemin ilgili web sitelerine entegre edilmesiyle başlamaktadır. Kurulan bu teknik altyapı üzerinde, sitenin hacmine göre değişen, hiyerarşik ve katı bir iş bölümüne dayalı organizasyonel yapı inşa edilmektedir. Nitekim Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) çalışmaları ve soruşturma pratikleri, bu organizasyonlarda sitenin büyüklüğüne göre on ila altmış kişi arasında personelin istihdam edildiğini ortaya koymaktadır.

    Söz konusu siber altyapının ilk ve en kritik ayağını Sanal Özel Sunucu (VPS) ve Sanal Atanmış Sunucu (VDS) teknolojileri oluşturmaktadır. Sanallaştırma metodolojisiyle bağımsız kaynak ve kontrol alanı sunan bu sunucu altyapıları, kullanıcılara fiziksel veri merkezlerine uzaktan bağlanarak sistem yönetme imkânı tanımaktadır. Yasa dışı bahis organizatörleri; anonimlik sağlama, hizmetin kesintisizliğini koruma ve merkezi kontrolü ülke dışından yürütebilme amaçlarıyla platformlarını çoğunlukla yurt dışı lokasyonlu VPS ve VDS altyapıları üzerinde barındırmaktadır. Yabancı ülkelerin IP adresleri üzerinden erişim sağlanması, coğrafi kısıtlamaların aşılmasına ve işlem kayıtlarının tamamen failin kontrolünde manipüle edilmesine olanak tanımaktadır.

    Yurt dışı sunucular üzerinden sağlanan bu erişim ağında, kullanıcıların sisteme dahil edilmesi ekseriyetle WhatsApp, Telegram veya benzeri şifreli haberleşme kanalları üzerinden iletilen dinamik üyelik linkleri vasıtasıyla gerçekleştirilmektedir. Sisteme entegre edilen İçerik Yönetim Panelleri (CMS) ise suç faaliyetinin adeta “merkezi komuta noktasına” dönüştürülmektedir. Yasa dışı bahis organizasyonlarında bu paneller; kullanıcı hesaplarının yapılandırılmasından canlı destek entegrasyonuna, bakiye yükleme ve çekme işlemlerinin yönlendirilmesinden paravan hesaplar arasındaki fon akışının gizli bir biçimde yönetilmesine kadar çoklu bir işlev üstlenmektedir. Panel, ödeme giriş ve çıkışlarını koordine eden bir ara yüz görevi görerek birden fazla sanal hesap arasında fon akışlarını gruplandırmakta ve parayı farklı kanallara dağıtmaktadır. Finansal izlerin bu paneller vasıtasıyla kayıt dışı bırakılması, sistemi doğrudan suç gelirlerinin aklanması mekanizmasına eklemlemektedir.

    Yasa dışı bahis organizasyonları, bireysel eylemlerin ötesinde, adeta kurumsal bir işletme mantığıyla ve hiyerarşik bir şema içerisinde faaliyet göstermektedir. Bu husus, yargısal içtihatlarda da açıkça tescil edilmiştir. Birçok hadisede tespit edildiği üzere, bu yapılar belirli fiziki adreslerde adeta bir “çağrı merkezi” modeliyle çalışmakta ve onlarca farklı yasa dışı bahis sitesini tek bir merkezden koordine etmektedir. Yapı içerisindeki yönetim, operasyonel koordinasyon ve finansal onay süreçleri ise iz bırakmamak adına çoğunlukla şifreli iletişim platformları üzerinden yürütülmektedir. Kilit roldeki örgüt yöneticileri, bu platformlar vasıtasıyla para transferlerine onay vermekte ve sistemsel sorunlara anlık olarak müdahale etmektedir.

    Söz konusu organizasyonun en üst piramidinde yasa dışı bahis sitesinin sahibi ve yöneticileri yer alırken; alt katmanlarda sistemin sürekliliğini sağlayan bilişim personeli, kullanıcılarla doğrudan temas kuran canlı destek görevlileri, finansal havuzu maskeleyen aracı hesap yöneticileri ve bu hesaplarda toplanan paraları fiziken nakde çeviren kuryeler bulunmaktadır. Sistem içerisinde çalışan personele ve hesaplarını kullandıran kişilere ise organizasyon tarafından düzenli maaş veya komisyon ödemeleri yapılmaktadır.

    Bu hiyerarşik yapılanmanın en belirgin özelliği, “hücresel” bir iletişim modelinin benimsenmiş olmasıdır. Her bir halka, yalnızca kendi altındaki ve üstündeki aktörle temas kurabilmekte; organizasyonun genel işleyişine ve tepe yönetimine ilişkin stratejik bilgilere ise sadece en üst kademedeki yöneticiler vakıf olabilmektedir. Bu durum, kolluk ve adli mercilerin yürüttüğü soruşturmalarda, alt halkalardan birine ulaşıldığında dahi üst kadroların deşifre olmasını engellemek amacıyla bilinçli olarak kurgulanmış bir savunma mekanizmasıdır.

    Dijital ortamda kurgulanan bu karmaşık yapıya rağmen, adli operasyonlar neticesinde ele geçirilen sabit diskler, bilgisayarlar ve mobil cihazlar, ceza yargılamasında suçun sübutu açısından temel delil niteliğini haizdir. Siber suçlar ve adli bilişim uzmanları tarafından bu cihazlar üzerinde yapılan imaj alma ve veri analitiği incelemeleri; yasa dışı bahis sitelerine erişim trafiğini, yönetim paneli log kayıtlarını ve aracı hesap koordinasyonu süreçlerini şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya koyarak dijital izlerin maddi gerçeğe dönüşmesini sağlamaktadır.

    3. Yasa Dışı Bahis Ekosisteminin Finansal İşleyişi ve Suçtan Kaynaklanan Malvarlığı Değeri Aklama Suçu Bakımından Aklama Stratejileri

    Yasa dışı bahis ekosisteminin finansal sürdürülebilirliği; işlemlerin izlenebilirliğini ortadan kaldırmaya ve kaydî para hareketlerinin arkasındaki gerçek iradeyi gizlemeye matuf, son derece karmaşık bir transfer ağı üzerinden sağlanmaktadır. Sanal ortamda yasa dışı bahis oynamak isteyen bir kullanıcının sisteme dahil olması, internet tabanlı platformlara üye olmasıyla başlamaktadır. Üyelik işleminin tamamlanmasının ardından kullanıcıya; banka transferleri, cepten havale (cepbank), kredi kartları, ön ödemeli kartlar, elektronik para ve kripto paralar gibi geniş bir yelpazede ödeme metodları sunulmaktadır. 

    Bu finansal kanallara erişimin yegane ön koşulu siteye üye olunmasıdır. Yasa dışı bahis platformları para transfer kanallarını ve hedef hesapları yalnızca üye profillerine görünür kılmakta; böylece illegal fonların toplandığı havuz hesaplarını dış dünyadan ve denetim mekanizmalarından bilinçli bir biçimde gizlemektedir.

    Yasa dışı bahis platformlarının kullanıcı tabanını genişletmek ve fon girişini cazip kılmak adına ödeme arayüzlerinde sundukları imkânlar tetkik edildiğinde; kullanıcıdan herhangi bir işlem komisyonu alınmadığı ve finansal transferlerin “anlık” işlem hızlarıyla tamamlandığı görülmektedir. Platformlar, her sosyo-ekonomik gruptan kullanıcıyı sisteme çekebilmek amacıyla son derece esnek ve geniş bir limit aralığı kurgulamıştır. Nitekim saha tespitleri ve adli incelemeler, minimum yatırma limitlerinin 1 TL, 500 TL ve 1.000 TL gibi sembolik tutarlardan başladığını; maksimum yatırma limitlerinin ise 5.000 TL’den başlayarak 5.000.000 TL ve 10.000.000 TL’ye varan son derece yüksek hacimlere ulaştığını ortaya koymaktadır.

    Bu finansal operasyonlarda en sık kullanılan ödeme metotları ise; geleneksel bankacılık kanalları (Havale / EFT / FAST / ATM kartsız işlemler), lisanslı veya lisanssız yeni nesil dijital ödeme sistemleri ile izlenebilirliği en aza indiren kripto varlık transferleridir. Komisyon sıfırlaması, anlık işlem hızı ve esnek limitlerin; kitlelerin illegal finansal sisteme katılımını kolaylaştıran ve fon akışının hacmini katlayan temel faktörlerden biridir.

    Yargı kararlarına ve MASAK raporlarına da yansıdığı üzere, bu illegal ekosistemin denetimden kaçmak ve finansal izleri karartmak adına sistematik olarak başvurduğu temel yöntemler şunlardır:

    • Paravan Hesap Kullanımı: Finansal operasyonların merkezinde, organizasyon yöneticilerinin kendi kimlik bilgileri değil; suç organizasyonunun hiyerarşik yapısı dışında kalan üçüncü kişilere ait hesaplar yer almaktadır. MASAK çalışmaları ve analiz sonuçları, paravan hesap sahibi olarak kullanılan bu kişilerin homojen ve belirli bir sosyo-ekonomik profili paylaştığını ortaya koymaktadır. Bu profili genellikle gençler ve otuz yaş civarındaki bireyler oluşturmakta; aralarında vergi mükellefiyet kaydı bulunmayan ya da yalnızca “potansiyel mükellef” statüsünde olan ev hanımları, öğrenciler ve asgari ücretliler öne çıkmaktadır. Söz konusu kişilerin büyük bir kısmının aktif bir sigorta kaydının bulunmadığı, sigortalı olanların ise oldukça düşük ücretlerle istihdam edildiği tespit edilmiştir.
      Bu profilin seçilmesi tesadüfi olmayıp, suç organizasyonunun bilinçli bir stratejisidir. Ekonomik gücü zayıf olan bu bireyler, cüzi tutarlardaki aylık menfaatler karşılığında banka ve elektronik para hesaplarının kontrolünü suç şebekelerine devretmeye kolayca ikna edilebilmektedir. Nitekim adli soruşturmalarda, hesap sahiplerine bu hizmetleri karşılığında düzenli aylık ödemeler veya komisyonlar verildiği sabittir. Böylece suç gelirinin asıl faili ile banka hesabının yasal sahibi olan üçüncü kişi arasında yapay bir hukuki bariyer oluşturulmakta; suç fiili ile fail arasındaki para trafiğindeki illiyet bağı kasıtlı olarak koparılmaktadır. Bu havuz hesaplarında biriken illegal fonlar, belirli periyotlarla üst hesaplara transfer edilmekle birlikte, saha kuryeleri vasıtasıyla nakit olarak fiziken de çekilmektedir. Paranın nakde tahvil edildiği bu aşamadan sonra, suç gelirlerinin kayıtlı bankacılık ve finans sistemi üzerinden izlenmesi ve teknik olarak takibi fiilen imkansız hale gelmektedir.
    • Yüz Yüze Olmayan Transfer Yöntemleri: Takibi ve fiziksel kimlik tespitini zorlaştırmak amacıyla fon hareketlerinde; ATM üzerinden kartsız işlemler, cepbank, internet bankacılığı ve mobil bankacılık gibi yüz yüze olmayan yöntemler tercih edilmektedir. 
    • Kripto Para İle Ödeme Yöntemleri: Yasa dışı bahis organizasyonlarının geleneksel bankacılık denetimlerini baypas etmek amacıyla en sık başvurduğu araçlardan biri kripto varlıklardır. Kripto paraların izlenmesini zorlaştıran temel unsur; merkeziyetsiz yapıları, gerçek kimlik bilgisi gerektirmeyen cüzdan kullanımı ve gizlilik odaklı coin’ler ile karıştırıcı yazılımlar vasıtasıyla transfer zincirinin kasıtlı olarak koparılmasıdır. Süreç içerisinde paravan hesaplardan veya kullanıcılardan toplanan fonlar, hızlıca Tether (USDT) gibi kripto varlıklara dönüştürülerek, cüzdanlar arası ardışık takaslar ve çapraz ağ transferleriyle anonimleştirilmekte; son aşamada ise merkeziyetsiz piyasalar veya kiralık borsa hesapları üzerinden itibari paraya çevrilmektedir. 
    • İşlem Açıklamalarının Manipüle Edilmesi: Organizatörler, yürütülen transferlerin yasa dışı bahis faaliyetiyle ilişkilendirilmesini engellemek amacıyla web arayüzleri ve canlı destek hatları üzerinden kullanıcılara kesin talimatlar vermektedir. Bu doğrultuda, işlem açıklamalarına “bahis”, “bet”, “şans oyunu” gibi ibarelerin yazılmaması yönünde sıkı uyarılar yapılmaktadır. Ne var ki, adli soruşturma pratiklerinde, bu uyarılara rağmen kullanıcılar tarafından işlem açıklamalarına bahis ilişkisini açıkça ortaya koyan ifadelerin yazıldığı vakalara sıklıkla rastlanmaktadır. 
    • Katmanlaşma ve Suç Gelirlerinin Aklanması Stratejisi: Paravan hesaplarda toplanan illegal gelirlerin meşru bir kaynaktan elde edildiği izlenimini yaratmak veya bu fonları hızlıca yurt dışına transfer etmek amacıyla, yoğun bir banka hesap hareketi trafiği oluşturulmaktadır. Finansal sistem üzerinde sürekli ve ardışık transferlerle yaratılan bu katmanlaşma stratejisi, fonların suç teşkil eden öncül fiille olan bağını koparmayı ve paranın kaynağını takip edilemez hale getirmeyi amaçlayan organize bir aklama stratejisi ürünüdür.

    Ayrı ayrı analiz edilen paravan hesap ağları, içerik yönetim panelleri, sanal sunucu mimarisi ve API entegrasyonları bir bütün olarak değerlendirildiğinde; karşımıza çıkan yapının yalnızca tekil birer bahis sitesinden ibaret olmadığı açıkça görülmektedir. Aksine bu ekosistem, yasal finansal sistemin araçlarını sistematik olarak istismar etmek suretiyle kurgulanmış “paralel bir ödeme altyapısı” niteliği taşımaktadır. Nitekim adli uygulamada ve MASAK değerlendirmelerinde bu suistimal mekanizması, doğrudan “yasa dışı ödeme altyapısı” kavramının vücut bulmuş halidir..

    Mezkur yapının en belirgin ve tehlikeli özelliği; resmi finansal sistemin enstrümanlarını (bankacılık kanalları, elektronik para kuruluşları ve kripto borsaları) bizzat kullanmasına rağmen, bu sistemlerin yerleşik denetim ve gözetim mekanizmalarını baypas edebilmesidir. Bahse konu durum, bir yandan finansal sisteme güven sağlayan kamusal denetim yapısının yapısal olarak istismar edildiğini ortaya koyarken; diğer yandan da bu finansal araçları sunan lisanslı kuruluşların, 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun ve ilgili mevzuat uyarınca kendilerine yüklenen yükümlülükleri (şüpheli işlem bildirimi, müşterini tanı ilkesi vb.) yerine getirip getirmedikleri hususunu doğrudan tartışmaya açmaktadır. Nitekim yasa dışı bahis ekosisteminin finansal kuruluşlar ayağındaki bu yükümlülük rejimi ve doğurduğu hukuki sorumluluklar, konunun taşıdığı hukuki ve pratik ağırlık nedeniyle, 5549 sayılı Kanun odağında müstakil bir çalışma olarak ayrı bir yazı kapsamında kaleme alınacaktır.

    4. Yasa Dışı Bahis Ekosisteminin Medya, Reklam ve Teşvik Faaliyetleri

    Yasa dışı bahis organizasyonları, hedefledikleri geniş kitlelere ulaşmak ve illegal faaliyetlerine meşruiyet görüntüsü kazandırmak amacıyla canlı spor müsabakalarını ve medya hizmet sağlayıcılarının yayın altyapılarını sistematik bir araç olarak kullanmaktadır. Bu doğrultuda siber suç ağlarının en sık başvurduğu yöntem, canlı müsabaka yayınları esnasında stadyumda bulunan fiziki reklam panolarının üzerine dijital müdahaleyle “sanal giydirme” (virtual overlay) yapılmasıdır. Bu teknikle, müsabakanın oynandığı alanda aslında var olmayan ruhsatsız bahis sitelerinin logoları ve internet adresleri yayın ekranına entegre edilmektedir. Nitekim Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulunun 2024/1658 numaralı kararı başta olmak üzere idari denetim organlarının yerleşik kararlarında da tespit edildiği üzere; sanal reklam uygulamaları vasıtasıyla illegal bahis sitelerinin tanıtımının yapılması, açık bir mevzuat ihlali olarak kabul edilmekte ve yaptırıma tabi tutulmaktadır.  

    Nitekim idari denetim mekanizmalarının konuya yaklaşımı ve somut saha tespitleri, Ticaret Bakanlığı Reklam Kurulunun 2024/1658 numaralı kararında tüm çıplaklığıyla ortaya konulmuştur. Anılan karara konu olayda; “S Sport” ve “S Sport+” logolu mecralarda 31.08.2023 tarihinde yayınlanan “Twente – Fenerbahçe UEFA Avrupa Konferans Ligi Play-off Müsabakası” esnasında, yasa dışı bahis sitelerinin kurumsal logolarının ve manipülatif reklam içeriklerinin sanal giydirme yapılmak sureti ile ekrana yansıtıldığı tespit edilmiştir.

    Reklam Kurulunun mezkur kararındaki teknik incelemelere göre; müsabakanın oynandığı stadyumda, ev sahibi kulübün tasarrufunda bulunan fiziki kayar reklam panolarının haricinde, özellikle kale yanlarındaki boşluklara dijital sanal giydirme yapılmak suretiyle “KLASBAHİS”, “BETCUP”, “TIPOBET”, “MOBİLBAHİS”, “TRBET” ve “TEMPOBET” gibi yurt dışı menşeli muhtelif yasadışı bahis ve kumar sitelerinin reklam pankartları yerleştirilmiştir. Yayında bu sitelerin isim ve logolarının yanı sıra, risk algısını yok etmeye matuf “tek maçtan yatmak yok”, “sınırsız para çekme”, “1.000 TL bedava bahis” ve “5555 TL hoş geldin bonusu” gibi talep yaratıcı, özendirici ve kumar oynamaya teşvik edici ifadelere maç yayını boyunca ekranda sürekli görünür vaziyette yer verildiği hüküm altına alınmıştır.

    Reklam Kurulu, gerçekleştirdiği hukuki nitelendirmede; söz konusu dijital manipülasyonlarla ülkemizde faaliyet göstermesi mutlak surette yasaklanmış olan yasa dışı bahis ve sanal kumar sitelerine yönelik açıkça talep yaratıldığını bariz olarak nitelendirmiştir. Bu doğrultuda, yayını gerçekleştiren kuruluşun “mecra kuruluşu” sıfatıyla ekrandaki tüm sinyal ve görüntülerden doğrudan hukuki sorumluluğu bulunduğu değerlendirilmiştir. Neticede; mecra kuruluşu konumundaki ilgili yayıncılık anonim şirketi hakkında, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 63’üncü ve 77/12 nci maddeleri uyarınca anılan illegal reklamları durdurma cezası verilmesine karar verilmiştir.

    Bu illegal yayın manipülasyonları, yalnızca logo gösterimi ile sınırlı kalmayıp; izleyicileri kumar ve yasa dışı bahis oynamaya doğrudan sevk eden özendirici unsurlarla desteklenmektedir. Yayın akışı içerisine yerleştirilen “bedava bahis”, “kayıp bonusu” veya “hoş geldin bonusu” gibi agresif pazarlama argümanları, kitlelerin finansal risk algısını manipüle ederek yasa dışı bahis oynamaya teşvik eden birer ihlal unsuru olarak nitelendirilmektedir. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) tarafından ittihaz olunan muhtelif kararlarda da vurgulandığı üzere; bu tür özendirici içeriklerin kamusal yayın mecralarında yer alması, bu teşviğin izleyici nezdinde pekiştirilmesine ve izleyicilerin internet ortamında çok yaygın olan illegal bahis sitelerine yönelmesine yol açabilecek nitelikte olduğu kanaatine varılmıştır 

    Bu noktada, hukuki sorumluluğun tespiti açısından “Medya Hizmet Sağlayıcısının Sorumluluğu” ilkesi kritik bir öneme haizdir. 6112 sayılı Kanun ve ilgili mevzuat uyarınca, medya hizmet sağlayıcı kuruluşlar, yayınladıkları ticari iletişim unsurları ile üçüncü şahıslar tarafından üretilen veya dış kaynaklardan beslenen içerikler de dahil olmak üzere, kendi ekranlarında yer bulan tüm sinyal ve görüntülerden hukuken doğrudan sorumludur. Yasa dışı bahis sitelerinin reklamına veya teşvikine yönelik bir ihlal durumunda, yayına anında müdahale etmeyen, yayını kesmeyen veya gerekli filtreleme tedbirlerini almayan yayıncı kuruluşlar hakkında RTÜK tarafından ağır idari para cezaları ve kademeli yayın durdurma müeyyideleri tatbik edilmektedir. 

    Yukarıda da belirtildiği üzere, medya hizmet sağlayıcılarının yasa dışı bahis reklamları karşısındaki hukuki sorumluluğu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun (RTÜK) denetim pratiğinde de karşılık bulmaktadır. Nitekim RTÜK’ün 06.09.2023 tarihli ve 2023/35 toplantı sayılı oturumunda alınan 13 numaralı kararında, “S SPORT+” logosuyla isteğe bağlı yayın yapan mecra hakkında idari yaptırımlar uygulanmıştır.

    Karara konu olan olayda; 31 Ağustos 2023 tarihli “Twente – Fenerbahçe” futbol müsabakası yayını boyunca, Spor Toto Teşkilat Başkanlığından ruhsatı bulunmayan “mobilbahis”, “bahsine”, “TrBET”, “TEMPOBET” gibi muhtelif yasa dışı bahis sitelerinin isim ve logolarının ekranda belirgin şekilde yer aldığı tespit edilmiştir. Ayrıca yayında, “herkese 1.000 TL bedava bahis”, “5555 TL hoş geldin bonusu” gibi kumar oynamayı özendirici ve kitleleri illegal sitelere yönlendirici ifadelere yer verildiği tescil edilmiştir.

    Üst Kurul, yayın haklarını elinde bulunduran medya hizmet sağlayıcısının bu illegal görsellere anında müdahale etme imkanı bulunmasına rağmen ihlali maç sonuna kadar sürdürdüğünü vurgulamıştır. Bu doğrultuda, yayın hizmetlerinin “kumar oynamayı özendirici nitelikte olamayacağına” ilişkin 6112 sayılı Kanun’un 8/1-(h) maddesinin ihlal edildiği sabit görülerek mecra kuruluşuna brüt ticari iletişim gelirleri üzerinden idari para cezası verilmiş ve idari tedbir olarak ilgili müsabaka programının katalogdan çıkarılmasına oy birliğiyle karar verilmiştir.

    Medya hizmet sağlayıcılar, üçüncü şahıslar tarafından üretilen içerikler de dahil olmak üzere, yayınladıkları tüm içeriklerden sorumludur. İhlal durumunda yayına anında müdahale etmeyen kuruluşlara idari para cezası uygulanmaktadır. İsteğe bağlı yayıncılığın yanı sıra, doğrudan karasal ve uydu üzerinden genel yayın yapan ulusal televizyon kanalları açısından da benzer bir sorumluluk rejiminin uygulandığı görülmektedir. 

    Nitekim RTÜK’ün 27.11.2024 tarihli ve 2024/46 toplantı sayılı oturumunda alınan 30 numaralı kararda, “TV8” logolu yayın kuruluşu hakkında ulusal milli maç yayını esnasındaki yasa dışı bahis reklamları nedeniyle bir idari yaptırım tesis edilmiştir.

    Karara konu olayda; 19.11.2024 tarihinde yayınlanan “Karadağ – Türkiye UEFA Uluslar Ligi Müsabakası” boyunca, stadyumdaki reklam panolarında ve kale yanlarında “vbet”, “TEMPOBET”, “betivo”, “FIXBET” gibi muhtelif yasa dışı bahis sitelerinin isim ve logolarının belirgin biçimde ekrana getirildiği tespit edilmiştir. Kararda ayrıca, stadyum panolarında yer verilen “#betivobizimçocuklarla” ve “#betbabahedefkupa” gibi sosyal medya başlık etiketleri (hashtag) vasıtasıyla izleyicilerin dijital mecralarda da illegal bahis alanına çekilmek istendiği vurgulanmıştır.

    Üst Kurul; 6112 sayılı Kanun’un 6/4. maddesi uyarınca üçüncü şahıslar tarafından üretilenler de dahil olmak üzere ekranındaki tüm içeriklerden yayıncı kuruluşun sorumlu olduğunu, müsabaka esnasında yayına anında müdahale edilmeyerek veya yayın kesilmeyerek ihlalin maç sonuna kadar sürdürüldüğünü belirtmiştir. Bu eylemin izleyicileri canlı bahse ve kumara teşvik ettiği gerekçesiyle, 6112 sayılı Kanun’un 8/1-(h) maddesindeki kumarı özendirme yasağının ihlal edildiği sabit görülmüş ve kanal hakkında önceki ayki ticari iletişim gelirleri üzerinden %3 oranında (19.739.918,00 TL) idari para cezası uygulanmıştır. 

    5. Sonuç ve Genel Değerlendirme

    Yasa dışı bahis ve kumar faaliyetleri, günümüzde klasik yöntemlerin çok ötesine geçerek ileri bilişim teknolojilerini, anonim iletişim ağlarını ve karmaşık mali mühendislik yöntemlerini kullanan devasa bir illegal ekosisteme dönüşmüştür. 7258 sayılı Kanun ve Türk Ceza Kanunu kapsamındaki mevcut düzenlemeler, suça aracılık eden veya yer/imkân sağlayan tüm aktörleri kapsayacak nitelikte geniş bir cezai yaptırım alanı öngörse de; suçun dijitalleşen doğası, mücadele yöntemlerinin de aynı esneklikte ve dinamizmde olmasını zorunlu kılmaktadır.

    Çalışmamızda ortaya konulduğu üzere, yasa dışı bahis organizasyonlarının sürdürülebilirliği iki temel ayak üzerine oturmaktadır: teknik anonimlik ve paralel ödeme altyapısı. Yurt dışı VPS/VDS sunucular ve şifreli yönetim panelleri adli makamların iz sürmesini zorlaştırırken; sosyo-ekonomik açıdan istismar edilmeye uygun kişilerin hesaplarıyla kurgulanan paravan ağlar, gerçek failler ile suç konusu para arasındaki illiyet bağını maskelemektedir. Bu finansal katmanlaşma, meşru bankacılık ve elektronik para sistemlerinin açıklarını suistimal etmekte ve soruşturma/kovuşturma süreçlerinde gerçek faillere ulaşılmasını engelleyen yapay bir kalkan işlevi görmektedir.

    Öte yandan, kitleleri bu illegal alana çekmek amacıyla kullanılan yayın içi manipülasyonlar ve “sanal giydirme” teknikleri, idare hukuku ve medya hukuku alanında yeni sorumluluk rejimlerini beraberinde getirmiştir. Reklam Kurulu ve RTÜK tarafından verilen emsal kararlar açıkça göstermektedir ki; medya hizmet sağlayıcılar, yayın akışlarına sızan veya dış kaynaklı olarak dahil edilen her türlü illegal görsele anında müdahale etmekle yükümlüdür. Yayıncı kuruluşların “pasif iletici” argümanının arkasına sığınma imkanı kalmamış; ekranlarına yansıyan illegal reklamlar bakımından doğrudan sorumlulukları tescil edilmiştir.

    Netice olarak; yasa dışı bahis faaliyetiyle etkili bir mücadele yürütülebilmesi, yalnızca adli kolluk operasyonlarıyla değil; finansal kuruluşların şüpheli işlem denetimlerini sıkılaştırması, medya organlarının filtreleme sorumluluklarını yerine getirmesi ve siber ortamdaki finansal izlerin anlık takibi ile mümkündür. İllegal yapının en zayıf halkası olan “finansal transfer kanalları” ve lisanslı ödeme kuruluşlarının bu süreçteki 5549 sayılı Kanun kapsamındaki yükümlülük rejimi ise, taşıdığı teknik detaylar ve hukuki sorumluluk boyutları sebebiyle müstakil bir çalışmamızın konusunu oluşturacaktır.