Kategori: Bilişim Hukuku

  • Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcılarının Şüpheli İşlem Bildirme Yükümlülüğü

    I. GİRİŞ

    Geleneksel finansal sistemlerin merkezi otoritelere dayalı yapısı, blok zincir sistemlerinin gelişimiyle sarsılmaz niteliğini kaybetmiştir. Blok zincir teknolojisine dayanan kripto varlıklar yeni nesil finansal enstrümanlara dönüşmüştür. Kripto varlıklar sundukları işlem hızı, transfer kolaylığı ve göreceli anonimlik nedeniyle küresel ölçekte yoğun talep görmektedir. Ancak bu özelikler, meşru işlemler için bir avantajdır. Bu avantaj suç gelirlerinin aklanması ve terörizmin finansmanı için elverişli bir zemin hazırlamaktadır. Türkiye, uluslararası alanda Mali Eylem Görev Gücü (FATF) standartlarına uyum sağlamak ve finansal sistemin güvenliğini korumak amacıyla kripto varlık ekosistemini regüle etme yoluna gitmiştir. Bu kapsamda atılan en somut adımlardan biri, Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcılarının (KVHS) 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun (5549 sayılı Kanun) kapsamında yükümlü kabul edilmesidir. Böylelikle geleneksel bankacılık ve finans kuruluşlarına getirilen mali denetim ve bildirim yükümlülüğü KVHS’ler için de getirilmiştir. Bu çalışmada, KVHS’lerin şüpheli işlem bildirme yükümlülüğü mevzuat çerçevesinde incelenecektir. 

    II. KAVRAMSAL ÇERÇEVE

    A. KVHS Tanımı

    6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nda (SPKn) yapılan değişiklikle KVHS mevzuat düzeyinde tanımlanmıştır. SPKn m. 3/1 (cc) bendi uyarınca KVHS; “platformları, kripto varlık saklama hizmeti sağlayan kuruluşları ve bu Kanuna dayanılarak yapılacak düzenlemelerde kripto varlıkların ilk satış ya da dağıtımı dahil olmak üzere kripto varlıklarla ilgili olarak hizmet sağlamak üzere belirlenmiş diğer kuruluşları” ifade eder. Aynı maddenin (dd) bendinde ise platform kavramı “kripto varlık alım satım, ilk satış ya da dağıtım, takas, transfer ve bunların gerektirdiği saklama işlemlerinin gerçekleştirildiği kuruluşlar” olarak tanımlanmıştır. 

    B. Şüphe ve Şüpheli İşlem Tanımı

    Şüphe, işleme konu fon yahut malvarlığının yasadışı kaynaktan elde edilmiş olabileceği veya yasadışı bir amaçla kullanılacağı konusunda işlemi gerçekleştiren ve/veya aracılık edenlerde oluşan sübjektif durumu ifade eder. Buradaki şüphe kavramı, ceza hukukundaki mutlak somut delillere dayalı şüphe derecesinden farklı olarak, finansal piyasaların hızı ve niteliği gereği daha geniş yorumlanan, işlemi gerçekleştiren meslek profesyonellerinde oluşan izdenimdir. Şüpheli işlem, Suç Gelirlerinin Aklanmasının ve Terörün Finansmanının Önlenmesine Dair Tedbirler Hakkında Yönetmelik (Tedbirler Yönetmeliği) m. 27/1’de tanımlanmıştır. Buna göre şüpheli işlem “yükümlüler nezdinde veya bunlar aracılığıyla yapılan veya yapılmaya teşebbüs edilen işleme konu malvarlığının; yasa dışı yollardan elde edildiğine veya yasa dışı amaçlarla kullanıldığına, bu kapsamda terörist eylemler için ya da terör örgütleri, teröristler veya terörü finanse edenler tarafından kullanıldığına veya bunlarla ilgili ya da bağlantılı olduğuna dair herhangi bir bilgi, şüphe veya şüpheyi gerektirecek bir hususun bulunması halidir”.

    III. ŞÜPHELİ İŞLEM BİLDİRME YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜN ESASLARI 

    A. Yükümlülüğün Hukuki Dayanağı

    Tedbirler Yönetmeliği m. 4/1 (ü) bendi uyarınca KVHS’ler 5549 sayılı Kanun’un uygulanmasında yükümlüdür. Tedbirler Yönetmeliği m. 27/2 ve Mali Suçları Araştırma Kurulu Genel Tebliği (Sıra No: 13) (Genel Tebliğ) m. 4/1 hükümleri doğrultusunda; KVHS’ler, kendi nezdlerinde yahut aracılıklarıyla yapılan veya yapılmaya teşebbüs edilen işlemlere konu olan malvarlığının yasadışı yollarla elde edildiğine ya da yasadışı amaçlarla kullanıldığına dair herhangi bir bilgi, şüphe veyahut şüpheyi gerektirecek bir hususun bulunması halinde bu işlemleri MASAK’a bildirmekle mükelleftir. Yükümlülüğün operasyonel sınırları ve teknik detayları ise 26.07.2024 tarihinde yayımlanan Şüpheli İşlem Bildirim Rehberi (Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcıları) (Rehber) çerçevesinde şekillenmiştir.

    B. Şüpheli İşlem Bildiriminin Özellikleri

    KVHS’lerin tabi olduğu şüpheli işlem bildirimi (ŞİB) yükümlülüğünün temel özellikleri; işlem bütünlüğünün olması, parasal sınırın bulunmaması, istihbari nitelik taşıması, sorumsuzluk karinesi ve bilgi verme yükümlülüğüdür. Genel Tebliğ m. 4/3 uyarınca şüpheli işlem kavramı, tek bir münferit işlemi ifade edebileceği gibi birbiriyle bağlantılı birden fazla işlemi de kapsayabilir. Parasal Sınır Bulunmaması: Tedbirler Yönetmeliği m. 27/2 ve Genel Tebliğ m. 4/2 hükümleri gereğince, şüpheli işlem bildiriminde bulunulması için herhangi bir alt yahut üst parasal sınır gözetilmez. 1 TL tutarındaki bir transfer dahi şüphe unsuru barındırıyorsa, bildirime tabidir. ŞİB kesin bir suç duyurusu yahut ihbar mahiyetinde olmayıp veri akışıdır. Bu nedenle mutlak ispat şartı aranmaz. 5549 sayılı Kanun m. 10 uyarınca ŞİB “yükümlülüklerini yerine getiren gerçek ve tüzel kişiler hiçbir şekilde hukukî ve cezaî bakımdan sorumlu tutulamaz”. Sözleşmeyle bu sorumsuzluk kaldırılamaz. Şüpheli işlemin, mevzuatın diğer hükümleri kapsamında periyodik yahut devamlı bilgi verme sınırları içinde bildirilmiş olması KVHS’lerin ŞİB yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

    IV. ŞİB USULÜ

    Tedbirler Yönetmeliği m. 28/1 ve Genel Tebliğ m. 4/1 uyarınca KVHS’lerin şüpheli bir durumla karşılaşması halinde yetkileri ve imkanları ölçüsünde gerekli araştırmayı yaptıktan sonra standart bir Şüpheli İşlem Bildirim Formu doldurarak MASAK’a iletmesi gerekir. Bildirimler zorunlu ve mücbir haller dışında münhasıran elektronik ortamda yapılır. İstisnai durumlarda ise form kağıt ortamında ıslak imzalı olarak MASAK’a ulaştırılır. KVHS’ler için özel olarak tasarlanan Şüpheli İşlem Bildirim Formu temelde sekiz ana bölümden oluşur. Bunlar; formu düzenleyen KVHS’nin bilgileri, bildirime ilişkin bilgiler, şüpheli işlem ile ilgili gerçek kişi bilgileri, şüpheli işlem ile ilgili tüzel/diğer kişilere ait bilgiler, şüpheli işlem bilgileri, hesap bilgileri, şüphe kategorileri ve açıklamadır.

    Şüphe kategorisi, işleme konu olan varlıkların kaynağında yahut işlemi gerçekleştirenlerin profillerinde ne tür bir illegalite olabileceğine dair oluşturulmuş bir katalogdur. KVHS’ler bildirim yaparken, sistemde yer alan tablodan en az bir, en fazla üç şüphe kategorisi seçmek zorundadır. Rehber uyarınca, bu alanda seçim yapılması, ilgili kişilerin kesin olarak o suçu işlediğine dair bir hüküm yahut itham niteliği taşımaz. Yalnızca izleme biriminin odaklanacağı öncelikli alanı belirler. Sık karşılaşılan şüphe kategorilerine yasa dışı bahis ve kumar oynatma, bilişim suçları, dolandırıcılık, uyuşturucu madde ticareti, tefecilik, vergi kaçakçılığı ve terörizmin finansmanı örnek gösterilebilir.

    ŞİB’in ne zaman yapılacağı hususu KVHS’ler için katı sürelere bağlanmıştır. Kural olarak bildirim, şüphenin oluştuğu tarihten itibaren en geç 10 iş günü içinde MASAK’a iletilmelidir. Ancak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yahut terörizmin finansmanı gibi yüksek riskli durumlarda bildirim derhal yapılmalıdır. Bildirimde bulunulan bir işlemle ilgili olarak sonradan yeni bilgi, belge ve bulgular elde edilirse, bu durum da derhal ek bildirim formuyla MASAK’a bildirilir.

    V. İFŞA ETMEME YÜKÜMLÜLÜĞÜ VE YAPTIRIMLAR

    ŞİB mekanizmasının etkin bir şekilde çalışabilmesi, sürecin mutlak bir gizlilik içinde yürütülmesine bağlıdır. 5549 sayılı Kanun m. 4/2 uyarınca, KVHS’ler MASAK’a ŞİB’de bulunduklarını yükümlülük denetimi ile görevlendirilen denetim elemanları ile yargılama sırasında mahkemeler dışında, işleme taraf olanlar dahil hiç kimseye açıklayamaz. İfşa etmeme yükümlülüğü, ŞİB formunun MASAK’a gönderildiği andan ibaret değildir. Kurum içindeki uyum biriminde personelin uyum görevlisine yaptığı dahili bildirimler ve değerlendirme aşamaları da bu kapsamdadır. Elektronik ortamda ŞİB’de bulunan uyum görevlileri, sisteme erişim sağlayan şifre, imza kartı ve sair araçları kimseyle paylaşamaz. Gruba bağlı finansal kuruluşlar ŞİB’de bulunduklarına ilişkin bilgi paylaşımında bulunamaz. İfşa etmeme yükümlülüğünün ihlali halinde bu yükümlülüğü ihlal edenler hakkında 5549 sayılı Kanun uyarınca yaptırım uygulanır.

    VI. SONUÇ

    KHVS’lerin Türk mali denetim sistemine entegrasyonu, finansal suçlarla mücadelede yeni bir dönemi başlatmıştır. KVHS’lerin ŞİB yükümlülüğü, salt idari bir form doldurma işlemi olmayıp, blokzincir analitiği, teknolojik takip yetkinliği ve hukuki nosyonun bir arada kullanılmasını gerektiren karmaşık bir süreçtir. Kripto varlıkların sınır tanımayan doğası karşısında, KVHS uyum görevlilerinin verileri titizlikle analiz ederek ŞİB sürecini işletmesi finansal sistemin güvenliği yönünden elzemdir. Mevzuata uyum noktasında gösterilecek hassasiyet, hem KHVS’leri yaptırımlardan koruyacak hem de Türkiye’nin küresel finansal güvenilirlik endekslerindeki konumunu pekiştirecektir. 

  • Sanal Devriye İşlemlerinin Hukuki Boyutu

    Anayasa Mahkemesi ve CMK Işığında 2025 Güncel Değerlendirme

    Bilindiği üzere, sanal ortamda işlenen birçok suçun soruşturma işlemlerinin başlangıcını Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığının “Sanal Devriye Araştırma Raporu” oluşturmaktadır. Bu yazımızda, Anayasa Mahkemesi’nin 2018/91 Esas ve 2020/10 Sayılı iptal kararı, 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ve Anayasa hükümleri doğrultusunda sanal devriye işleminin hukuki boyutu incelenecektir.

    1/2/2018 tarihli ve 7072 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 26. maddesiyle, 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun ek 6. maddesine şu düzenleme eklenmiştir:

    “Polis, sanal ortamda işlenen suçlarda, yetkili Cumhuriyet başsavcılığının tespiti amacıyla, internet abonelerine ait kimlik bilgilerine ulaşmaya, sanal ortamda araştırma yapmaya yetkilidir. Erişim sağlayıcıları, yer sağlayıcıları ve içerik sağlayıcıları talep edilen bu bilgileri kolluğun bu suçlarla mücadele için oluşturduğu birimine bildirir.”

    Yukarıdaki düzenleme, sanal devriye işlemlerinin hukuki dayanağını oluşturmuş olsa da, Anayasa Mahkemesi’nin 2018/91 Esas ve 2020/10 Karar sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararında, söz konusu düzenlemenin ceza muhakemesi sistemi ile bağdaşmadığı, bireylerin özel hayatına ve kişisel verilerin gizliliğine yönelik ölçüsüz bir müdahale teşkil ettiği, bu nedenle Anayasa’ya aykırı olduğu hükme bağlanmıştır. İptal gerekçesinde, soruşturma ve inceleme yetkisinin Cumhuriyet savcısına ait olduğu ve kolluğun, Cumhuriyet savcısının emir ve talimatlarına göre hareket etmesi gerektiği de vurgulanmıştır.

    Cumhuriyet savcısı tarafından verilen bir emir olmaksızın, kolluğun re’sen sanal devriye işlemi icra etmesi hukuken mümkün değildir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 160. maddesi gereği, bir suçun işlendiği izlenimi veren bir durumun öğrenilmesiyle birlikte soruşturma başlatılması ve yürütülmesi yetkisi Cumhuriyet savcısına aittir. Aynı şekilde, CMK m.161 uyarınca Cumhuriyet savcısı, soruşturmayı bizzat yürütebileceği gibi, adli kolluk görevlileri aracılığıyla da bu süreci sürdürebilir. Bu süreçte her türlü araştırmayı yapmak ve kamu kurumlarından bilgi ve belge talep etmek savcının yetkileri arasındadır.

    Bu doğrultuda, Cumhuriyet savcısına tanınan soruşturma başlatma ve soruşturma işlemlerini yürütme yetkisini gasp eder nitelikte yapılan sanal devriye işlemleri sonucunda elde edilen delillerin hukuka uygun olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Hukuka aykırı yollarla elde edilen bir delilin yargılamada kullanılması, hem Anayasa’ya hem de ceza muhakemesi mevzuatına açıkça aykırılık teşkil etmektedir.

    Anayasa Mahkemesi de bu düzenlemeler ışığında, 2018/91 Esas ve 2020/10 Karar sayılı kararında da görüldüğü üzere,

    Dava dilekçesinde “Sanal ortamda işlenen suçlar bakımından soruşturma, araştırma, inceleme yapma yetkisinin doğrudan adli kolluk görevlilerine bırakıldığı, söz konusu düzenleme nedeniyle polisin sanal ortamda işlenen suçlar yönünden yetkili Cumhuriyet başsavcılığının tespiti amacıyla internet abonelerinin kimlik bilgilerine ulaşabileceği, sanal ortamda araştırma yapabileceği, bu incelemenin hukuki niteliği itibarıyla adli bir işlem olduğu ve adli soruşturmanın başlatılmasını gerektirdiği, ceza muhakemesi sisteminde soruşturmayı başlatmaya ve soruşturma işlemlerini yapmaya yetkili tek kişinin Cumhuriyet savcısı olduğu, adli kolluğun ise Cumhuriyet savcısının emir ve talimatlarını yerine getirmekle görevli olduğu, bu bağlamda getirilen düzenlemenin ceza muhakemesi sistemiyle bağdaşmadığı, internet abonelerinin kimlik ve diğer bilgi ve verilerinin doğrudan doğruya polisin takdiri kapsamında incelemeye ve araştırmaya tabi tutulmasının bireyin özel hayatının gizliliğine, kişisel verilerin dokunulmazlığına yönelik ölçüsüz bir müdahale oluşturduğu, hukuk devletinin hak ve özgürlükleri koruyucu niteliğini zedelediği belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 13.,15. ve 20. maddelerine aykırı olduğu” ileri sürülmüş, Anayasa Mahkemesi tarafından da 1/2/2018 tarihli ve 7072 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 26. maddesiyle 4/7/1934 tarihli ve 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun ek 6. maddesine eklenen on sekizinci fıkra’nın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE karar verilmiştir.

    Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrasında, “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.” hükmü yer almakta ve bu ilke anayasal güvence altına alınmaktadır. Bu düzenleme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 206/2-a, 217/2 ve 230/1-b maddeleriyle de desteklenmiştir. CMK m.217/2’ye göre, bir hükmün yalnızca hukuka uygun yöntemlerle elde edilmiş delillere dayanabileceği belirtilmiş, CMK m.230/1-b ise mahkemelerin gerekçeli kararlarında yalnızca hukuka uygun delilleri dikkate alması gerektiğini hükme bağlamıştır. Ayrıca, CMK m.289/1-i, hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin hükme esas alınmasını mutlak hukuka aykırılık sebebi olarak düzenlemiştir.

    Anayasa Mahkemesi’nin 2018/91 Esas ve 2020/10 Karar sayılı kararı, söz konusu düzenlemenin, internet abonelerinin kimlik bilgilerine polisin doğrudan ulaşmasını ve sanal devriye işlemleri yapılmasını öngören hükmünün Anayasa’ya aykırı olduğunu tespit etmiş ve iptaline karar vermiştir. Karar gerekçesinde, düzenlemenin bireylerin özel hayatının gizliliği ve kişisel verilerin korunması hakkına ölçüsüz müdahaleye yol açtığı belirtilmiştir. Ayrıca, ceza muhakemesi sisteminin temel ilkeleri doğrultusunda, adli soruşturma yetkisinin yalnızca Cumhuriyet savcısına ait olduğu vurgulanmıştır.

    Sonuç

    Sanal devriye işlemleri, hukuka uygun bir zemine dayanmadan uygulandığında, elde edilen delillerin yargılamada kullanılabilirliği mümkün değildir. Kaldı ki sanal devriye işlemlerinin hukuki bir dayanağı da bulunmamaktadır. Anayasa’nın 38. maddesi ile Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili maddeleri, hukuka aykırı delillerin değerlendirme dışı bırakılmasını emretmektedir.

    Bu düzenlemeler, yalnızca bireylerin haklarını korumakla kalmamakta, aynı zamanda adil bir yargılama sürecinin teminatını oluşturmaktadır. Sanal ortamda işlenen suçlarla mücadele elbette önemlidir; ancak bu mücadele, hukukun temel ilkeleri çerçevesinde yürütülmelidir. Aksi takdirde, adaletin sağlanması bir yana, hukukun kendisi ihlal edilmiş olur.

  • Yapay Zeka ile Oluşturduğunuz Görsel (Muhtemelen) Size Ait Değil!

    Markanız için Midjourney’de harika bir görsel oluşturdunuz. Mükemmel görünüyor. Ama hemen bir soru kafanıza takılıyor: Bu görseli ticari amaçlarla kullanma hakkınız var mı? Ve hepsinden önemlisi, gerçekten size mi ait?

    Bu soru giderek daha fazla profesyonelin gündemine giriyor ve cevap… sanıldığından çok daha karmaşık.

    Birinci Adım: Kullanım Koşullarını Okuyun

    Yapılacak ilk şey — ve çoğunlukla en çok ihmal edilen — kullandığınız platformun kullanım koşullarını incelemektir. Midjourney, DALL·E, Stable Diffusion… her aracın kendine özgü kuralları vardır.

    Bazıları oluşturulan görselleri ticari amaçla kullanmanıza izin verirken, bazıları vermez. Bazıları abonelik planınıza göre farklı koşullar uygular. Kısacası: bir yapay zeka görselini bir reklam kampanyasında yayınlamadan veya logo olarak tescil ettirmeden önce, sözleşmenin ne dediğini bilmeniz şarttır.

    Bu kısım en basit olanı. Yazılı, net ve siyah beyaz. Birkaç dakikanızı almaz.

    İkinci Adım: Telif Hakkı Meselesi

    İşte burada işler karmaşıklaşıyor. Çünkü bir görseli kullanma hakkına sahip olmak yetmez — aynı zamanda o görselin sahibi olup olmadığınızı ve üzerinde münhasır haklar talep edip edemeyeceğinizi de bilmeniz gerekir.

    Ve işte hukuki belirsizlik tam burada başlıyor.

    Siz Kullanabilirsiniz, Ama Başkası da!

    Kullanım koşulları size oluşturduğunuz içerikleri kullanma hakkı tanısa da, bu genellikle münhasır bir hak anlamına gelmez. Somut olarak: başka biri aynı araçla, başka bir hesapla tamamen aynı görseli — ya da çok benzerini — oluşturabilir ve sizinle aynı haklara sahip olabilir.

    Yani: görselinizi kullanabilirsiniz, ancak başkası da kullanıyorsa, muhtemelen onu mahkemeye veremezsiniz.

    Neden? Çünkü Yapay Zeka Yazar Olamaz

    Hukukta yalnızca bir insan, bir eserin yazarı olarak tanınabilir. Yapay zeka, bir araç olarak tüzel kişiliğe sahip değildir. Bu nedenle telif haklarına sahip olamaz ve bu hakları kimseye devredemez.

    Bu ilke bir boşluk yaratır: eğer eser bir yapay zeka tarafından üretildiyse, hukuki anlamda bir yazarı yoktur — ve dolayısıyla klasik telif hukuku korumasından yararlanamaz.

    Yine de Eseriniz Üzerinde Hak Talep Edebilir misiniz?

    Bir yol var, ancak çaba ve titizlik gerektiriyor.

    Fikir şu: yapay zekanın ürettiği ham taslaktan yola çıkarak onu önemli ölçüde yeniden işlerseniz — nihai eser gerçek bir insani yaratıcı katkıyı yansıtacak düzeyde — telif hakkı talep etme ihtimaliniz doğabilir.

    Yapay zeka bu durumda Photoshop veya fotoğraf makinesi gibi bir araç haline gelir. Teknolojinin yardımıyla yaratan yine sizsiniz.

    Ancak dikkat: “yeterli çalışma” kavramı hâlâ belirsiz. İçtihat hukuku tarafından henüz net bir eşik belirlenmemiş. Bilinmezlerle dolu bir alanda ilerliyoruz.

    Pratik Tavsiye: Her Şeyi Belgeleyin!

    Haklarınızı bir gün savunabilmek istiyorsanız şunları yapmalısınız:

    • İlk prompt’u ve yapay zekanın ürettiği ham görseli kaydedin
    • Yeniden işleme sürecinin her adımını belgeleyin (ekran görüntüleri, ara dosyalar, sürüm geçmişi)
    • Nihai eserin önemli ölçüde insani yaratıcı katkı içerdiğini kanıtlayabilecek durumda olun

    Bu kanıt unsurları, eserinizin kopyalanması veya itirazla karşılaşması durumunda belirleyici olabilir.

    Koruma Düzeyini Kullanım Amacınıza Göre Belirleyin

    Her şey görseli ne için kullandığınıza bağlıdır.

    Bir sunum ya da dahili belgeyi süslemek için mi? Midjourney’den doğrudan üretilen, kapsamlı bir yeniden işleme yapılmamış bir görsel fazlasıyla yeterlidir. Risk düşük, konu sınırlı.

    Bir reklam kampanyası, logo veya slogan için mi? Burada finansal ve itibar riski çok daha yüksektir. Çok daha ileri gitmeniz gerekir: kapsamlı değişiklikler, titiz belgeleme ve konumunuzu güvence altına almak için tercihen bir hukuki görüş.

    Sonuç Olarak

    Yapay zeka tarafından üretilen görsel, bir fotoğraf makinesiyle çekilen fotoğrafa biraz benzer: araç, sizi otomatik olarak yazar yapmaz. Önemli olan, esere yatırdığınız insani yaratıcılığın payı — ve bunu kanıtlama kapasiteniz.

    Hukuk bu konuda henüz her şeyi netleştirmedi. Somut davalar çoğalmaya başladı, mahkemeler görüş bildirmeye başladı, ancak hâlâ bir belirsizlik dönemindeyiz. Kurallar netleşene kadar ihtiyatlı olmak şart: yapay zekayı bir yaratım aracı olarak kullanın, yeniden işleyin, belgeleyin ve gerçekten korumanız gereken şeye göre dikkat düzeyinizi ayarlayın.

  • İdare Hukuku ve Yapay Zeka

    Yapay zeka tüm hukuk dallarını etkilemektedir ve dönüşüme sebebiyet vermektedir. Yapay zekanın en çok etkilediği hukuk dallarının başında ise idare hukuku gelir. Yapay zekanın doğrudan etkilemediği, kısa, orta ve uzun vadeli dönüşümlere sebebiyet vermediği neredeyse tek bir idare hukuku başlığı dahi yoktur. Örneğin kamu yararı ve takdir yetkisi kavramları derinden etkilenecektir. İdare hukukunda kamu yararının ve takdir yetkisinin tespiti için hukuk dışı araçların kullanılması yeni bir fenomen değildir. İktisat bilimine ait olan bir yöntem olan fayda-maliyet analizi, idare hukukunda onlarca yıldır kullanılmaktadır ve hangi faaliyetin kamu yararına olduğuna, idarenin takdir yetkisini hukuka uygun kullanıp kullanmadığına ilişkin kararları doğrudan etkilemektedir. Bu ve benzeri araçlar özellikle ekonomik kamu yararını ilgilendiren hususlarda veya hukuki değerlendirme dışında teknik uzmanlığı gerektiren konularda kullanılmaktadır ve bu araçların kullanılması artık hukuk devletinin bir gereğidir. 

    Yapay zekâ teknolojilerinin kullanılması da idare hukukunda benzer bir yere sahip olacaktır. Hatta yapay zekâ teknolojileri başta teşkilat ve kamu yararı kurumları olmak üzere, idare hukukunun tamamında bir dönüşüme sebebiyet verecektir. Bu konu şüphesiz oldukça geniştir ve tek yönlü ele alınması mümkün değildir. Yapay zekanın idare hukukunda sebebiyet verdiği ve/veya vereceği olumlu sonuçlar olduğu gibi olumsuz sonuçlar da mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

    Yapay zekanın idare hukukundaki olumlu etkileri, öncelikle idarenin karar alma süreçlerinde görülmektedir. Yapay zeka teknolojileri sayesinde idareler, daha hızlı, verimli ve yerinde kararlar verebilirler. Estonya örneğinde olduğu gibi dijitalleşme ve yapay zeka entegrasyonu sayesinde kamu hizmetlerinin neredeyse tamamının elektronik ortamda sunulması, idarenin işlem tesis süresini kısaltmakta, vatandaşların idareyle ilişkisini kolaylaştırmakta ve usul ekonomisine hizmet etmektedir. Vergi beyannamelerinin büyük çoğunluğunun birkaç dakika içinde otomatik olarak işlenebilmesi günlük hayatta önemli bir kolaylık sağlamaktadır. Büyük verilerin entegre edilmesi ve yapay zeka sayesinde hızlı bir şekilde analiz edilmesi sayesinde kamu yararına olan faaliyetlerin tespitinde nesnellik sağlanmaktadır. Yine uzmanlık gerektiren ve insan eliyle yapılması yüksek maliyet ve zaman gerektirecek risk analizleri, yapay zekanın tüm veriyi aynı anda ve insandan çok daha hızlı işleyebilmesi dolayısıyla kolaylaşacaktır. Bir meselenin her boyutuna ilişkin teknik verilerin analizi sayesinde kamu yararına olan ve olmayan faaliyetlerin tespitinde de gelişme sağlanacaktır. Dolayısıyla yapay zeka destekli karar destek sistemleri, idarenin karmaşık teknik konularda (örneğin çevresel etki değerlendirmesi, trafik güvenliği veya sağlık hizmetlerinin planlanması gibi) istatistiki analizlerden yararlanmasını mümkün kılmaktadır ve bu da takdir yetkisinin keyfilikten uzak, veriye dayalı bir zeminde kullanılmasını teşvik etmektedir. Bütün bu olumlu etkiler, yapay zekanın idarenin takdir yetkisini ortadan kaldıran değil, aksine onu daha şeffaf, rasyonel ve hesap verilebilir bir çerçevede kullanılmasına katkı sunan bir araç olarak konumlandırılabileceğini göstermektedir.

    Buna karşılık yapay zekanın idare hukukundaki olumsuz etkileri ve riskleri de göz ardı edilemez. Hollanda’da sosyal yardım ve vergi alanında kullanılan algoritmaya ilişkin dava, yapay zeka temelli risk analizi sistemlerinin özel hayatın gizliliği, ayrımcılık yasağı ve şeffaflık bakımından ciddi sorunlar doğurabileceğini ortaya koymuştur. Ayrıca, algoritmik önyargılar ve eğitim verilerindeki sistematik eşitsizlikler, idarenin takdir yetkisinin görünürde “nesnel” ama gerçekte belirli grupları olumsuz etkileyen bir biçimde yönelmesine yol açabilir. Bu da eşitlik, ayrımcılık yasağı ve ölçülülük ilkeleri bakımından yeni ihlal riskleri doğurmaktadır. Yapay zekanın kara kutu niteliği (“black box theory” olarak adlandırılan bu yaklaşım başka bir yazıda ele alınacaktır), idari işlemlerin gerekçelendirilmesini, yargısal denetimi ve idarenin sorumluluğunun tespitini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla yapay zekanın idare hukukundaki kullanımının, takdir yetkisini güçlendiren teknik bir araç olmanın ötesine geçerek, gerektiğinde takdir yetkisinin sınırlandırılması veya yeniden tanımlanmasını zorunlu kılan normatif ve kurumsal reformları da beraberinde getirdiği kabul edilmelidir.

    Yapay zekanın idare hukuku alanındaki etkileri varlığı veya yokluğu tartışılabilecek bir olgu değildir. Yapay zeka idare hukukunu hali hazırda etkilemektedir ve bu objektif bir veridir. Tartışmalı olan, yapay zekadan kaynaklanan meselelerin idare hukukunun temel ilkeleriyle uyumlu olarak nasıl konumlandırılacağıdır. Arnavutluk’ta belli kamu hizmetlerinin tümüyle yapay zekaya teslim edilmesi gibi örneklerin varlığı, bu etkinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Yapılması gereken, idare hukukunun yıllar içinde oluşmuş ve oturmuş teorisini göz ardı etmeden ancak bu kaçınılmazlığı da göz önünde bulundurarak yeni bir hukuki zemin oluşturmaktır.