Kategori: Medeni Hukuk

  • Ziynet Eşyalarının İadesi ve İspat Yükümlülüğü

    Toplumda, kulaktan kulağa yayılan ve neredeyse sarsılmaz bir kanı haline gelmiş bir inanış vardır: “Düğünde kime ne takılırsa takılsın, tüm altınlar ve ziynet eşyaları kadının hakkıdır, kadının güvencesidir.” Birçok kişi, sadece bir düğün videosuna sahip olmanın veya altınların bir süre kendi kasasında durmasının, boşanma sürecinde bu malların iadesi için mutlak bir garanti sağladığını sanıyor. Fakat hukuki gerçeklik, sanıldığından çok daha karmaşık ve acımasızdır. Çekişmeli bir boşanma davası sürecinde, ziynet alacağı talebiyle yola çıkan bir taraf, mahkemede eksik bir usul işlemi yaptığında, delillerini doğru zamanda sunmadığında veya ispat yükümlülüğünün (HMK m. 190) kimde olduğunu yanlış değerlendirdiğinde, milyarlarca liralık tahsilat süreci tamamen boşa çıkabilir. 

    Yakın zamana kadar mahkemelerin uyguladığı “her şey kadına aittir” kuralı, Yargıtay’ın 2024 yılında verdiği devrim niteliğindeki içtihat değişikliği ile tamamen yıkılmıştır. Artık mahkemeler; takı sandığına atılan altınları, damadın yakasına takılan paraları ve cinsiyete özgü eşyaları tek tek ayırmakta, adeta bir kuyumcu titizliğiyle mülkiyet tespiti yapmaktadır. Üstelik bu süreç, sadece altınların kime ait olduğuyla sınırlı değildir; altınların bozdurulup harcanması, kadının evden ayrılış biçimi, uygulanan fiziksel şiddetin ispatı ve yargılama sırasındaki usuli stratejiler davanın kaderini baştan sona değiştirmektedir. Elinizdeki düğün kasetine güvenerek açtığınız davada, alacağınız gerçekten güvende mi? İşte aile hukuku, boşanma davası, ziynet alacağı, düğün takıları ve mal paylaşımı ekseninde, ispat yükümlülüklerini ve Yargıtay’ın en güncel kararlarını derinlemesine inceleyen, hak kayıplarını önleyecek kapsamlı hukuki rehber. 

    Ziynet Alacağı Nedir? Hukuki Niteliği ve Aile Hukuku Açısından Tanımı: 

    Ziynet; altın, gümüş, pırlanta, yakut gibi değerli madenlerden veya taşlardan yapılmış, insanların (özellikle kadınların) süslenmek amacıyla üzerlerinde taşıdıkları, aynı zamanda ekonomik bir yatırım aracı olarak görülen eşyaların tümüdür. Düğün merasimlerinde takılan çeyrek altınlar, bilezikler, setler, dövizler ve nakit paralar hukuken ziynet alacağı davasının konusunu oluşturur. 

    Mal Paylaşımından Bağımsızlık: 

    Toplumda ve hatta bazen hukuki temsil sürecinde yapılan en büyük hata, ziynet alacağının “mal paylaşımı” davası ile aynı şey olduğunun sanılmasıdır. Ziynet alacağı davası, kaynağını Türk Medeni Kanunu’ndaki mal rejimlerinden değil, doğrudan doğruya “mülkiyet hakkından” (istihkak) alır. Evlilik birliği içinde edinilmiş bir mal (edinilmiş mallara katılma rejimi) değil, kişisel mal statüsündedir. 

    Bağımsız Dava Niteliği ve Usuli Etkileri: 

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 15 Mayıs 2025 tarihli kararı uyarınca; ziynet alacağı davası boşanma davasının bir eklentisi (fer’isi) değildir. Tamamen bağımsız bir davadır. Bu yüzden boşanma davası ile aynı dilekçede açılsa bile ayrı bir harca tabidir. Hatta hüküm kurulduğunda, sırf karşı taraf boşanma kararını istinaf etti diye “katılma yoluyla istinaf” hakkı kullanılarak ziynet kararı üst mahkemeye taşınamaz; ziynet hükmünün ayrıca ve açıkça istinaf edilmesi zorunludur. 

    Zamanaşımı Süresi: 

    Boşanma davasının fer’isi olmadığı için, boşanma davası ile açılmayan ziynet alacağı davaları, boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren 10 yıllık genel zamanaşımı süresine tabidir. Ziynet eşyalarının “aynen iadesi” talebi mülkiyet hakkına dayandığından zamanaşımına uğramayacağı doktrinde savunulsa da, “bedelinin ödenmesi” yönündeki tazminat talepleri kesinlikle 10 yıllık sürenin tehdidi altındadır.

    İçtihat Değişikliği (2024 Yılı): Takılar Gerçekte Kime Ait? 

    2024 Öncesi Dönem: 

    Uzun yıllar boyunca Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun (örneğin 2017/3-1040 E., 2020/240 K. sayılı kararı) yerleşik uygulaması şuydu: “İstisnai durumlar dışında, düğünde takılan ziynet eşyaları, paralar ve altınlar kim tarafından takılırsa takılsın veya kime takılırsa takılsın kadına bağışlanmış sayılır ve kadının kişisel malıdır.”. 

    Bu kural, kadını ekonomik olarak koruma güdüsüyle şekillenmiş sosyolojik bir hukuki refleksti. Damada takılan paralar bile, aksi ispatlanmadıkça kadının sayılırdı. 

    Yeni Dönem: Kime Takıldıysa Onun Kuralı (Yargıtay 2. HD. 2024/2402 K.): 

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 04 Nisan 2024 tarihli (2023/5704 E., 2024/2402 K.) ilke kararı ile Türk aile hukukunda deprem etkisi yaratan bir değişime imza attı. Mahkeme, değişen ekonomik dinamikleri ve takıların artık sadece kadına değil, yeni kurulan aileye genel bir finansal destek olarak takıldığı gerçeğini göz önüne alarak eski kuraldan döndü. 

    Yeni Hiyerarşi: Eşler arasında takıların paylaşımına dair bir anlaşma varsa, bu uygulanır. Anlaşma yoksa ve ispatlanabilen bir “yerel örf ve adet” varsa (örn. “bizim yöremizde her şey kızındır” veya “erkeğe takılan erkekte kalır”), buna bakılır. 

    Bunlar yoksa genel kural şudur: Ekonomik değer taşıyan her şey, kural olarak kime takıldıysa ona aittir. Damadın yakasına takılan nakit paralar, çeyrek veya tam altınlar artık damadın kişisel malı kabul edilmektedir. 

    Cinsiyete Özgü Takı İstisnası ve Bilirkişi İncelemesi: 

    Yeni kuralın en hayati istisnası takının niteliğidir. Eğer bir takı, yapısı gereği sadece bir cinsiyete özgü ise (örneğin kadına özgü burma bilezik, pırlanta set veya erkeğe özgü altın saat), bu takı kime takılırsa takılsın, o cinsiyetteki eşe verilmiş sayılır. 

    Yani damadın koluna takılan bir “kadın bileziği”, hukuken damada ait olamaz; bu yine kadının kişisel malıdır. Mahkemeler, takının hangi cinse özgü olduğunu tespit edebilmek için mutlaka kuyumcu bilirkişilerden teknik rapor almak zorundadır. 

    Takı Sandığı (Kese/Torba) Çıkmazı: 

    Düğünlerde takıların doğrudan kişilerin üzerine değil de ortak bir takı sandığına veya keseye atılması durumunda ne olacaktır? 

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 31.08.2024 tarihli içtihadı bu durumu netleştirmiştir. Sandığa konulan eşyalardan “cinsiyete özgü” olanlar (kadın kolyesi vs.) yine o cinsiyete ait sayılır. 

    Ancak sandığa atılan ve her iki cinse de hitap edebilen gram altın, çeyrek altın, döviz ve nakit paralar, tarafların ortak mülkiyetinde (yarı yarıya) kabul edilmektedir. Bu durum, davacı vekillerinin düğün videolarını saniye saniye izleyerek takıların nereye atıldığını tablo halinde ispatlamasını zorunlu kılmıştır. 

    İspat Yükümlülüğü: Altınlar Kimde Kaldı? (HMK m. 190 ve Karine Kuralları): 

    Genel İspat Kuralı: Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190/1. maddesi uyarınca ispat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. 

    Hayatın Olağan Akışı Karinesi: 

    Ziynet eşyaları yapıları gereği ufak, kolayca taşınabilen ve saklanabilen (mutad) eşyalardır. Hukukun kabul ettiği olağan durum; evden ayrılan, evi terk eden kadının, kendi kişisel eşyası olan ziynetleri de yanında götürdüğü yönündedir. 

    Kadının İspat Yükü: 

    Bu karine ışığında, kendi rızasıyla evden ayrılan bir kadının, “altınlarım evde kaldı”, “kocam elimden zorla aldı” veya “kasada kilitliydi, anahtarı ondaydı” şeklindeki iddiaları olağan dışı kabul edilir. Bu olağan dışı durumu ileri süren kadın eş, iddiasını şüpheye yer bırakmayacak delillerle ispatlamakla yükümlüdür. Aksi takdirde dava doğrudan reddedilir. 

    Karinenin Çürüdüğü İstisnai Haller: Şiddet ve Evden Kovulma Durumu: 

    İspat Yükünün Yer Değiştirmesi: Her hukuki karine mutlak değildir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun ve 3. Hukuk Dairesi’nin (örn. 2019/5672 K.) yerleşik içtihatlarına göre, kadının evden ayrılış biçimi, ispat yükünü tamamen tersine çevirebilir. 

    Fiziksel Şiddet ve Kovulma: Kadın evden fiziksel şiddet görerek, darp edilerek kaçmak zorunda kalmışsa veya kapı dışarı edilerek evden kovulmuşsa, “ziynetlerini yanında götürdü” karinesi çöker. Üzerinde pijamalarıyla, can havliyle karakola veya hastaneye sığınan bir kadının, yatak odasındaki kasayı açıp altınlarını yanına alarak kaçtığını düşünmek mantık kurallarına aykırıdır. 

    Bu Durumun İspatı: Davacı kadın, evden bu şekilde ayrıldığını darp raporları, savcılık uzaklaştırma kararları (6284 sayılı Kanun), polis tutanakları veya tanık beyanları ile ispatlarsa, ispat yükü artık erkeğe geçer. Yargıtay HGK’nın 2017/3- 1055 sayılı kararında vurgulandığı üzere, kadının altınların zorla alındığını tanık beyanlarıyla bile ispatlaması mümkündür. Bu aşamadan sonra erkek tarafı, “şiddet görse bile altınlarını rızasıyla yanına alıp gitti” argümanını somut olarak ispatlamak zorundadır ki bu hayatın olağan akışında son derece güçtür. 

    Düğün Takılarının Bozdurulup Harcanması: Ev, Araba, Tedavi Masrafları ve İade Yükümlülüğü: 

    Sıkça Karşılaşılan Savunma: Boşanma davalarında kocalardan en sık duyulan savunma şudur: “Altınları ben zorla almadım, kendi rızasıyla verdi. Bozdurduk, düğün salonunun borcunu kapattık, araba peşinatı yaptık, evin kredisine yatırdık, tüp bebek tedavisine harcadık.”. 

    “İade Edilmemek Üzere Bağışlama” Şartı: Bu savunma, hukuken erkeği kurtarmaz; tam aksine iade yükümlülüğünü kabul etmiş sayılmasına yol açabilir. Yargıtay içtihatları son derece nettir: Ziynet eşyalarını ortak ihtiyaçlar veya kendi işleri için bozduran koca, rızasıyla alınmış olsa dahi, bu eşyaları karısına iade etmekle yükümlüdür. 

    Erkeğin İspat Yükü: Erkek eşin bu borçtan kurtulabilmesinin tek bir yolu vardır: Ziynetlerin, “bir daha geri verilmemek kaydıyla (iade şartı olmaksızın, hibe/bağışlama kastıyla)” kendisine verildiğini ispatlamak zorundadır. 

    Rıza Başkadır, Bağışlama Başkadır: Kadının altınları kendi elleriyle kuyumcuya gidip bozdurması, hatta parayı bankaya kendi yatırması bile tek başına “bağışlama” anlamına gelmez. Hukuk, evlilik birliğinin devam edeceği inancıyla hareket eden kadının, kocasının zor durumunu çözmek için altınlarını “ödünç” verdiğini kabul eder. 

    Yargıtay Kararları: Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2016/11288 K. sayılı kararında araç alımı için, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2018/13037 K. sayılı kararında ise tüp bebek tedavisi için bozdurulan altınların, hibe edildiği kesin olarak ispatlanmadıkça kadına iade edilmesi gerektiğine hükmedilmiştir. 

    Ziynet Davalarında Dava Stratejisi ve Hüküm Şartları (HMK m. 297):

    Seçimlik Haklar ve Terditli Talep: 

    Ziynet davası açarken davacının üç seçimlik hakkı vardır: Mümkünse altınların aynen iadesini isteyebilir, aynen iade mümkün değilse bedelinin ödenmesini isteyebilir veya doğrudan bedel isteyebilir. 

    Uygulamada genellikle terditli talep tercih edilir: “Önce aynen iade, olmazsa bedelinin ödenmesi.” Ancak Yargıtay 2. HD’nin 24 Aralık 2024 tarihli (2024/10392 K.) kararında görüldüğü üzere; yargılama sırasında verilen bir dilekçeyle “ben artık bedel istemiyorum, sadece aynen iade istiyorum” denilirse, mahkeme taleple bağlılık ilkesi (HMK m. 26) gereği sadece aynen iadeye hükmeder. Altınlar ortada yoksa bedele hükmedemez ve bu stratejik bir faciaya dönüşebilir.

    HMK 297’ye Aykırılık ve İnfaz Çıkmazı: 

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 18 Haziran 2025 tarihli (2025/370 K.) kararında altı şiddetle çizilen bir usul kuralı vardır: Mahkemeler “Altınların aynen iadesine, olmadığı takdirde toplam 210.000 TL bedelin tahsiline” şeklinde kestirme ve genel bir hüküm kuramaz. 

    Hükümde, aynen iadesine karar verilen her bir altının (örn: 6 adet 22 ayar 12 gram Adana burması) cinsi, niteliği, gramajı ve her birinin ayrı ayrı dava tarihindeki bedeli şüpheye yer bırakmayacak şekilde tek tek yazılmak zorundadır. Eğer tek tek yazılmazsa, kararın infaz kabiliyeti (icra dairesinde uygulanabilirliği) olmaz ve Yargıtay bu kararı HMK m. 297/2’ye aykırılıktan usulden bozar. 

    Güncel Yargıtay İçtihatları Işığında Kritik Usul Kuralları: 

    Kısmi Islah ile Yeni Talep Eklenmesi (İçtihat Değişikliği): 

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 19 Haziran 2025 tarihli (2025/6212 K.) kararı usul hukukunda önemli bir nefes alma alanı yaratmıştır. Eskiden, dava dilekçesinde hiç yazılmamış bir altın türü, sonradan ıslah dilekçesiyle davaya eklenemezdi. Daire eski görüşünden dönerek; kısmi ıslah dilekçesi ile dava dilekçesinde başlangıçta yer almayan tamamen yeni bir talebin (örn: dava dilekçesinde unutulan 5 adet tam altının) davaya eklenebileceğini, bunun için ek dava açmaya gerek olmadığını hükme bağlamıştır. Ancak ıslah hakkı sadece bir kez kullanılabilir. 

    Islah ile Kademeli Talep Yasağı: 

    Yargıtay 2. HD’nin 14 Mart 2024 tarihli kararına (2024/1766 K.) göre; dava dilekçesinde sadece altınların “bedelini” talep eden taraf, sonradan ıslah dilekçesi vererek “önce aynen iade, olmazsa bedel” şeklinde kademeli bir talebe dönüş yapamaz. Islah, baştan kurulan dava mimarisini bu derece esastan değiştiremez. 

    Geç Sunulan Düğün Fotoğrafları (HMK m. 145): 

    Yargıtay 2. HD’nin 16 Aralık 2024 tarihli (2024/10022 K.) kararı, adaletin katı sürelere kurban edilmesini önlemiştir. Davacı kadın, kesin süre geçtikten sonra düğün fotoğraflarını dosyaya sunmuşsa ve mahkeme bunu “süre geçti” diyerek reddetmişse, bu bir bozma nedenidir. Yargıtay’a göre, eğer bu gecikme kasten davayı uzatma amacı taşımıyorsa, hukuki dinlenilme hakkı ve maddi gerçeğe ulaşma ilkesi gereği fotoğraflar geç sunulsa dahi incelenmek zorundadır. 

    Feragat Beyanındaki Ölümcül Tehlike:

    Eşler barışma ihtimaliyle davalarından feragat edebilmektedir. Yargıtay 2. HD’nin 01 Temmuz 2025 tarihli (2025/6765 K.) kararına göre; genel ifadelerle “boşanma ve ziynet davasından feragat ediyorum” demek, ziynet alacağı için “kesin hüküm” engeli yaratmayabilir. Maddi haktan feragat edildiğine dair “açıkça, kayıtsız ve şartsız” bir beyan yoksa, davacı sonradan tekrar ziynet davası açabilir. Davalı erkekler için bu, “kurtuldum” sanılan bir davanın yıllar sonra tekrar karşılarına çıkması demektir. 

  • Anlaşmalı Boşanma Protokolü: Geçerli Bir Anlaşmanın Olmazsa  Olmazları  

    Anlaşmalı boşanma, eşlerin boşanmanın hem kendisi hem de sonuçları üzerinde uzlaştığı, hızlı  ve daha az yıpratıcı bir yoldur. Ancak bu yolun temelinde tek bir koşul yatar: her şeyin  protokolde açık, eksiksiz ve tutarlı biçimde düzenlenmiş olması. Eksik ya da çelişkili bir  protokol, davanın çekişmeli boşanmaya dönüşmesine veya boşanma kesinleştikten sonra telafisi  güç hak kayıplarına yol açabilir. Bu yazıda, geçerli bir anlaşmalı boşanma protokolünde mutlaka  bulunması gereken unsurlar ele alınmaktadır. 

    Anlaşmalı Boşanmanın Yasal Şartları  

    Türk Medeni Kanunu m. 166/3 uyarınca anlaşmalı boşanmanın geçerli olabilmesi için birkaç  koşulun bir arada bulunması gerekir. İlk olarak, evlilik en az bir yıl sürmüş olmalıdır. İkinci  olarak, eşler ya birlikte mahkemeye başvurmalı ya da bir eşin açtığı boşanma davasını diğer eş kabul etmelidir. Üçüncü olarak, hâkim tarafları bizzat dinleyerek iradelerini serbestçe  açıkladıklarına kanaat getirmelidir. Son olarak hâkim, tarafların ve varsa çocukların  menfaatlerini göz önünde bulundurarak boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumuna  ilişkin düzenlemeyi uygun bulmalıdır. Hâkim gerekli gördüğü değişiklikleri isteyebilir; bu  değişiklikler taraflarca kabul edildiğinde boşanmaya karar verir. 

    Protokolde Bulunması Gereken Unsurlar  

    Protokol, tarafların boşanmanın tüm sonuçları üzerinde anlaştığını gösteren ve mahkemece  onaylanacak olan belgedir. Düzenlenmesi gereken konular, mali konular ile çocuklara ilişkin  konular olmak üzere iki başlıkta toplanabilir. 

    Mali Konular  

    Mali konular kapsamında, mal rejiminin tasfiyesi ya da mal paylaşımının nasıl yapılacağı;  yoksulluk nafakası talep edilip edilmediği, talep ediliyorsa miktarı; maddi ve manevi tazminata ilişkin tarafların iradesi ve düğünde takılan ziynet eşyaları ile ev eşyalarının paylaşımı açıkça  düzenlenmelidir. Tarafların bu konularda karşılıklı feragat ediyor olması da protokolde net  biçimde ifade edilmelidir.  

    Çocuklara İlişkin Konular  

    Müşterek çocuk bulunması hâlinde protokolde velayetin hangi eşe verileceği, velayet kendisine  verilmeyen eş ile çocuk arasında kurulacak kişisel ilişkinin kapsamı (görüş gün ve saatleri,  yarıyıl tatili, yaz tatili ve bayram düzeni) ve iştirak nafakasının miktarı ile her yıl ne oranda  artırılacağı belirtilmelidir. Bu düzenlemelerin somut ve uygulanabilir olması, ileride doğabilecek  uyuşmazlıkları önler.  

    Hâkimin Denetimi ve Müdahale Alanları  

    Hâkim, tarafların mali konulardaki iradelerine kural olarak müdahale etmez. Buna karşılık  velayet ve iştirak nafakası gibi çocuğun üstün yararını ilgilendiren konularda resen inceleme  yapar. Çocuğun menfaatine aykırı bulduğu düzenlemeleri onaylamaz ve gerektiğinde değişiklik  talep eder. Bu nedenle çocuğa ilişkin hükümlerin yalnızca tarafların değil, çocuğun da yararını  gözetecek biçimde hazırlanması önem taşır. 

    Anlaşmalı Boşanma Süreci ve Kesinleşmesi  

    Anlaşmalı boşanmada süreç, boşanma dilekçesi ile imzalı protokolün mahkemeye sunulmasıyla  başlar. Hâkim, tarafları aynı duruşmada bizzat dinleyerek iradelerinin özgürce açıklandığını ve  protokolün uygun olduğunu tespit ederse boşanmaya karar verir. Bu nedenle anlaşmalı boşanma  çoğu zaman tek duruşmada sonuçlanır. Kararın gerekçesinin yazılmasının ardından, taraflar  kanun yoluna başvurmaktan feragat ederse karar daha kısa sürede kesinleşir; aksi hâlde istinaf  süresinin dolmasıyla kesinleşir. Boşanma, ancak karar kesinleşip nüfus kütüğüne tescil  edildiğinde hukuken tamamlanmış olur. 

    Sık Yapılan Hatalar 

    Uygulamada en sık karşılaşılan hata, internetten edinilen hazır şablonların somut duruma  uyarlanmadan kullanılmasıdır. Bunun yanında mal paylaşımının belirsiz bırakılması,  gayrimenkul, araç veya banka hesaplarının protokolde atlanması; ziynet eşyasının hiç  düzenlenmemesi; iştirak nafakasında artış oranının belirtilmemesi ve kişisel ilişki düzeninin  muğlak bırakılması sık görülen eksikliklerdir. Özellikle kritik bir nokta şudur: boşanmanın  kesinleşmesiyle birlikte, protokolde düzenlenmeyen ve yargılama sırasında istenmeyen  yoksulluk nafakası ile maddi ve manevi tazminat talepleri kural olarak sonradan ileri sürülemez.  Bu nedenle hakların protokolde açıkça talep edilmesi ya da bunlardan feragat edildiğinin bilinçli  biçimde kayda geçirilmesi gerekir. 

    Protokolün Bağlayıcılığı ve Sonradan Değişiklik  

    Onaylanan protokol, kural olarak tarafları bağlar. Bununla birlikte mali konular ile çocuğa ilişkin  konular bakımından protokolün sonradan değiştirilebilirliği farklıdır. Mal paylaşımı ve tazminat  gibi mali hükümler, boşanma kesinleştikten sonra kural olarak yeniden ele alınamaz. Buna  karşılık velayet, kişisel ilişki ve iştirak nafakası, çocuğun üstün yararına ilişkin olduğundan  değişen koşullara göre yeniden dava konusu yapılabilir. Aynı şekilde yoksulluk nafakası da Türk  Medeni Kanunu m. 176 uyarınca, tarafların mali durumlarının değişmesi hâlinde artırılması,  azaltılması veya kaldırılması talebiyle dava edilebilir. 

    Sonuç  

    Anlaşmalı boşanma, doğru hazırlandığında tarafların en hızlı ve en az yıpratıcı şekilde sonuca  ulaşmasını sağlar. Ancak protokolün hâkimce uygun bulunmaması veya taraflardan birinin  duruşmada iradesinden dönmesi hâlinde dava çekişmeli boşanmaya döner ve uzar. Protokolün  eksiksiz, tutarlı ve somut olaya uygun biçimde hazırlanması, hem sürecin hızlı tamamlanması  hem de hak kayıplarının önlenmesi bakımından belirleyicidir. Bu nedenle protokolün bir avukat  eşliğinde hazırlanması önerilir. 

    Kaynakça  

    1. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (özellikle m. 166/3). 

    2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin konuya ilişkin yerleşik içtihatları.

  • Tenkis Davası: Saklı Payın Korunması, Dava Şartları ve Hukuki Sonuçları

    Türk miras hukukunda mirasbırakan, kural olarak malvarlığı üzerinde ölümünden sonra hüküm doğuracak tasarruflarda bulunabilir; ancak bu özgürlük sınırsız değildir. Kanun koyucu, mirasbırakanın altsoyu, ana ve babası ile sağ kalan eşini belli ölçüde koruma altına almış; bu kişilerin mirastan asgari düzeyde yararlanmasını saklı pay kurumu ile güvenceye bağlamıştır.

    Mirasbırakanın gerçekleştirdiği kazandırmalar nedeniyle saklı paylı mirasçılar kanunen korunmuş paylarını elde edemez hâle gelmişse, başvurulacak temel yol tenkis davasıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 560. maddesi uyarınca, saklı paylarının karşılığını alamayan mirasçılar, mirasbırakanın tasarruf edebileceği kısmı aşan tasarruflarının tenkisini isteyebilirler. Böylece işlem bütünüyle geçersiz sayılmaz; yalnızca saklı payı ihlal eden kısmı ölçüsünde etkisiz hâle getirilir.

    1. Tenkis Davasının Amacı ve Hukuki Niteliği

    Tenkis davasının amacı, bir yandan mirasbırakanın tasarruf özgürlüğünü korumak, diğer yandan saklı paylı mirasçıların kanundan doğan asgari miras hakkını güvence altına almaktır. Bu yönüyle tenkis, mirasbırakanın iradesini tümden ortadan kaldıran bir yaptırım değil, koruyucu ve sınırlayıcı nitelikte bir miras hukuku kurumudur.

    Dava, mirasbırakanın yaptığı işlemin irade bozukluğu, ehliyetsizlik, şekil eksikliği veya muvazaa nedeniyle geçersizliğine dayanmaz. Esas mesele, geçerli bir kazandırmanın mirasbırakanın tasarruf edebileceği kısmı aşıp aşmadığıdır. Bu nedenle tenkis, iptal davasından ve muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davasından farklıdır.

    2. Saklı Paylı Mirasçılar ve Saklı Pay Oranları

    Saklı paylı mirasçılar Türk Medeni Kanunu’nun 505. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre mirasbırakanın:

    • altsoyu,
    • ana ve babası,
    • sağ kalan eşi

    saklı paylı mirasçıdır.

    Güncel düzenleme bakımından kardeşler saklı paylı mirasçı değildir.

    Saklı pay oranları ise TMK 506. maddede belirlenmiştir:

    • Altsoy için: yasal miras payının yarısı
    • Ana ve babadan her biri için: yasal miras payının dörtte biri
    • Sağ kalan eş için:
    • altsoy veya ana ve baba zümresi ile birlikte mirasçı ise yasal miras payının tamamı,
    • diğer hâllerde yasal miras payının dörtte üçü

    Burada önemli nokta, yasal miras payı ile saklı payın birbirine karıştırılmamasıdır. Yasal miras payı, mirasbırakanın hiç tasarrufta bulunmaması hâlinde mirasçının tereke üzerindeki payını ifade eder. Saklı pay ise bu yasal payın kanunen korunan kısmıdır.

    Örneğin, mirasbırakanın eşi ve iki çocuğu varsa, sağ kalan eşin yasal miras payı 1/4, çocukların toplam yasal miras payı 3/4 olur. İki çocuk bulunduğundan her bir çocuğun yasal miras payı 3/8, saklı payı ise bunun yarısı olan 3/16’dır. Sağ kalan eş altsoy ile birlikte mirasçı olduğundan onun saklı payı da kendi yasal miras payının tamamı, yani 1/4 olarak kabul edilir.

    3. Tasarruf Edilebilir Kısım ve Tenkis Hesabı

    Mirasbırakanın saklı paylar dışında kalan serbest tasarruf alanı tasarruf edilebilir kısımdır. TMK 507. maddesine göre bu kısım, terekenin mirasbırakanın ölümü günündeki durumuna göre belirlenir.

    Tenkis hesabı yapılırken yalnızca ölüm anında tereke içinde bulunan mallar dikkate alınmaz. Öncelikle terekenin aktif ve pasifi belirlenir; bu kapsamda:

    • mirasbırakanın borçları,
    • cenaze giderleri,
    • terekenin mühürlenmesi ve yazımı giderleri,
    • mirasbırakanla birlikte yaşayan ve onun tarafından bakılan kişilerin üç aylık geçim giderleri

    terekeden indirilir. Ardından tenkise tabi sağlararası kazandırmalar da hesaba katılarak tenkise esas tereke oluşturulur.

    Bu hesap, uygulamada banka kayıtları, tapu kayıtları, araç kayıtları, şirket ortaklık payları, vergi kayıtları ve gerektiğinde bilirkişi incelemesi ile ortaya konulur. Zira tenkis davasında doğru sonuca ulaşabilmek için mirasbırakanın ölüm tarihindeki malvarlığının yanı sıra, tenkise tabi kazandırmaların da tam olarak belirlenmesi gerekir.

    4. Tenkise Tabi Ölüme Bağlı Tasarruflar

    Mirasbırakanın tasarruf edebileceği kısmı aşan ölüme bağlı tasarrufları tenkise tabidir. Vasiyetname ile belirli bir kişiye mal bırakılması, vasiyet alacağı kurulması veya miras sözleşmesi ile kazandırma yapılması buna örnektir.

    Ölüme bağlı tasarrufun tenkise tabi olması için mirasbırakanın saklı payı ihlal etme kastı taşıması şart değildir. Tasarrufun objektif olarak saklı payı ihlal etmesi yeterlidir. Mirasbırakan saklı payları ihlal ettiğini bilmeyebilir; buna rağmen tenkis talep edilebilir.

    Birden fazla ölüme bağlı tasarruf varsa TMK 561. maddesi uyarınca, aksi tasarruftan anlaşılmadıkça, saklı payı aşan kazandırmalar orantılı olarak tenkis edilir.

    5. Tenkise Tabi Sağlararası Kazandırmalar

    Her sağlararası işlem tenkise tabi değildir. Gerçek bir satış, olağan ticari işlem veya karşılıklı edimli sözleşme kural olarak tenkis kapsamında değerlendirilmez. Buna karşılık TMK 565. maddesinde sayılan bazı karşılıksız kazandırmalar tenkise tabidir.

    Bunlar arasında özellikle:

    • mirasçılık sıfatını kaybeden yasal mirasçıya miras payına mahsuben yapılan sağlararası kazandırmalar,
    • miras haklarının ölümden önce tasfiyesi amacıyla yapılan kazandırmalar,
    • mirasbırakanın serbestçe dönme hakkını saklı tutarak yaptığı bağışlamalar,
    • ölümünden önceki bir yıl içinde âdet üzere verilen hediyeler dışında yapılan bağışlamalar,
    • saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla açıkça yapılan kazandırmalar

    yer alır.

    Burada önemli olan husus, kazandırmanın görünüşte satış veya başka bir işlem şeklinde yapılması değil, gerçek niteliğinin ne olduğudur. Eğer işlem gerçekte bağış niteliği taşıyor ve kanunun öngördüğü tenkis koşullarına uyuyorsa tenkise tabi olabilir.

    6. Bölünemeyen Mallarda Tenkis

    Tenkise tabi kazandırmanın konusu bölünebilir nitelikteyse saklı payı ihlal eden bölüm kolaylıkla indirilir. Ancak bazı malların bölünmesi, ekonomik değer kaybına yol açabilir. Örneğin taşınmaz, işletme veya bütünlük arz eden bir ekonomik değer söz konusu olabilir.

    TMK 564. maddesi uyarınca, değerinde azalma meydana gelmeksizin bölünmesine olanak bulunmayan belirli bir mal vasiyeti tenkise tabi olursa, vasiyet alacaklısı seçimlik hakka sahiptir. Buna göre:

    • tenkisi gereken kısmın değerini ödeyerek malın kendisine verilmesini isteyebilir,
    • ya da tasarruf edilebilir kısmın değerini karşılayan parayı isteyebilir.

    Aynı kurallar sağlararası kazandırmaların tenkisinde de uygulanır. Böylece hem malın ekonomik bütünlüğü korunur hem de saklı pay ihlali giderilir.

    7. Tenkiste Sıra

    Tenkisin hangi tasarruftan başlayarak yapılacağı TMK 570. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre tenkis sırası şöyledir:

    1. Önce ölüme bağlı tasarruflar tenkis edilir.
    2. Bu yeterli olmazsa, en yeni tarihlisinden en eskisine doğru geriye gidilmek üzere sağlararası kazandırmalar tenkis edilir.
    3. Kamu tüzel kişileri ile kamuya yararlı dernek ve vakıflara yapılan ölüme bağlı tasarruflar ve sağlararası kazandırmalar ise en son sırada tenkis edilir.

    Bu sistem, mirasbırakanın ölümünden önce yaptığı daha yeni tarihli kazandırmaların önce hedef alınmasını sağlar. Böylece tenkis hesabında kanunun öngördüğü öncelik korunur.

    8. Davanın Tarafları, Görevli ve Yetkili Mahkeme

    Tenkis davasını kural olarak saklı payı zedelenen mirasçı açabilir. Her saklı paylı mirasçı, kendi saklı payı ölçüsünde dava hakkına sahiptir; bir mirasçının açtığı dava, diğer saklı paylı mirasçılar bakımından kendiliğinden sonuç doğurmaz.

    TMK 562. maddesi kapsamında bazı hâllerde mirasçının alacaklılarına ve iflas idaresine de dava açma imkânı tanınmıştır. Bunun için kanunda öngörülen özel koşulların gerçekleşmesi gerekir.

    Dava, tenkise tabi kazandırmadan yararlanan kişiye yöneltilir. Bu kişi ölmüşse, geri verme yükümlülüğünün kapsamına göre mirasçılarına karşı da dava açılması gündeme gelir.

    Görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise TMK 576. maddesi uyarınca mirasbırakanın son yerleşim yeri mahkemesidir.

    9. Hak Düşürücü Süreler

    TMK 571. maddesi uyarınca tenkis davası açma hakkı, mirasçıların saklı paylarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten başlayarak bir yıl içinde kullanılmalıdır. Her hâlde vasiyetnamelerde vasiyetnamenin açılma tarihinden, diğer tasarruflarda ise mirasın açılması tarihinden itibaren on yıl geçmekle dava hakkı düşer.

    Bu süreler zamanaşımı değil, hak düşürücü süre niteliğindedir. Bu nedenle mahkemece kendiliğinden dikkate alınır. Bir yıllık sürenin işlemeye başlaması için mirasçının yalnızca kazandırmayı öğrenmesi yetmez; saklı payının ihlal edildiğini anlayabilecek ölçüde gerekli olguları öğrenmiş olması gerekir.

    Ayrıca kanun, tenkis iddiasının def’i yoluyla her zaman ileri sürülebileceğini de düzenlemektedir. Bu husus, süresi geçmiş olsa bile bazı savunma durumlarında tenkis iddiasının ileri sürülebilmesini sağlar.

    10. Tenkis Kararının Hukuki Sonuçları

    Tenkis kararı, mirasbırakanın tasarrufunu baştan itibaren bütünüyle geçersiz kılmaz. Tasarruf yalnızca saklı payın tamamlanması için gerekli miktarda azaltılır. Bu nedenle tenkis, kendine özgü bir miras hukuku yaptırımıdır; amaç, saklı payı ihlal eden kısmı ortadan kaldırmaktır.

    Tenkise tabi kazandırmadan yararlanan kişinin geri verme sorumluluğu, iyiniyetli olup olmamasına göre değişir. TMK 566. maddesi uyarınca:

    • iyiniyetli kişi, yalnızca mirasın geçmesi anında kazandırmadan elinde kalanı geri vermekle yükümlüdür,
    • iyiniyetli olmayan kişi ise iyiniyetli olmayan zilyedin geri verme borcuna ilişkin hükümlere göre sorumlu olur.

    Bu düzenleme, tenkis sonucunda saklı paylı mirasçının korunmasını sağlarken, kazanımı elde eden kişinin iyiniyet durumunu da dikkate alır.

  • Nasıl Evlat Edinilir?

    Evlat edinme, bir kişinin veya evli bir çiftin aralarında kan bağı bulunmayan bir küçüğün veya erişkin bireyin bakımı ve eğitimi gibi sorumluluklarını üstlenip hukuk kuralları aracılığıyla evlat edinilen birey ile soybağı kurmasıdır. Evlat edinen kişilere ait haklar ve yükümlülükler evlat edinilene geçer. Evlat edinilen bireyler ailenin mirasçısı olur.

    Evli çiftler, evlat edinilen ayırt etme gücüne sahip olmayan küçüklerin nüfus kaydına anne ve baba olarak adlarını yazdırır. Evlat edilenin geldiği aile kütüğü ile evlat edinenin aile kütüğü arasında bağ kurulur. Evlatlıkla ilgili kesinleşmiş mahkeme kararı iki nüfus kütüğüne de işlenir.

    Evlat edinme ile ilgili kayıtlar ise gizlidir, sadece mahkeme kararıyla veya evlatlık bireyin rızasıyla açıklanabilir.

    Evlat edinmek için hangi kurumlara başvurmak gerekir? 

    Bir küçüğü evlat edinmek isteyen bireyler yaşadıkları ildeki Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğüne istenilen belgeler ile başvuruda bulunmalılardır. 

    Küçüklerin veya erginlerin ve kısıtlıların evlat edinmesi için aranan koşullar sağlandığında, evlat edinmek isteyen bireyler yaşadıkları yerin Aile Mahkemesine dilekçe ile başvurur. Davalı bölümüne evlat edinmek istenen kişinin adı yazılır. Evlatlık ilişkisi sadece mahkeme kararıyla kurulabilir.

    Kimler evlat edinebilir?

    Evli olmayan çiftler birlikte evlat edinemez, evli olan çiftler ise beraber evlat edinirler. 

    Evli çiftlerin evlat edinebilmesi için ya beş yıldan beri evli olmaları ya da otuz yaşını doldurmuş olmaları gerekir. Eşlerden biri diğerinin çocuğunu, iki yıldan beri evli olmaları ya da kendisinin otuz yaşını doldurmuş olması koşuluyla evlat edinebilir. Bu şartlar Medeni Kanunu’nun 306. Maddesinde yer almaktadır. 

    Tek başına evlat edinebilir mi?

    Evli olmayan kişi otuz yaşını doldurması koşuluyla tek başına evlat edinebilir. Evli çiftlerde ise, eğer eşlerden biri otuz yaşını doldurmuş ve diğer eşin sürekli yoksunluğu veya iki yıldan fazla süredir nerede olduğunun bilinmemesi ya da mahkeme kararı uyarınca eşlerin iki yıldan fazla süredir ayrı yaşamaları halinde, evlat edinmek isteyen taraf tek başına evlat edinebilir. 

    Küçüklerin evlat edinilmesi

    Küçüklerin evlat edinilmesi aşağıdaki şartlara bağlıdır:

    • Evlat edinmek isteyen bireyler bir yıl süreyle evlat edinmek istenen küçüğe bakmış ve eğitmiş olması gerekmektedir. 
    • Evlat edinmenin küçüğün yararına olması gerekmektedir.
    • Evlat edinilen küçük ile evlat edinen birey arasında en az on sekiz yaş farkı olması gerekmektedir.
    • Küçüğün evlat edinilmek için rızası bulunmalıdır. 
    • Küçüğün anne ve babasının rızası bulunmalıdır. Rızanın, küçüğün veya anne ve babasının ikamet ettiği yer mahkemesinde sözlü veya yazılı açıklanması üzere tutanak kaydı alınır. Eğer anne ve babasının kim olduğu veya nerede oldukları bilinmiyorsa ya da küçüğe karşı sorumluluklarını yeterli seviyede yerine getirmiyorlarsa ve küçük ayırt etme gücüne sahip değilse, anne ve babadan rıza alınması gerekmez. Bu duruma yer mahkemesi küçüğün yerleştirildiği evlat edinme kurumunun istemiyle karar verebilir ya da evlat edinme işlemleri gerçekleştirilirken mahkemece karar verilir. 
    • Küçüğün anne ve babasının rızasının geçerli olması için evlat edinen bireylerin yazılı olarak belirtilmiş olması gerekmemektedir. 
    • Ancak rızanın geçerli olabilmesi için küçüğün doğumundan altı hafta geçmesi gerekmektedir. 

    Yukarıdaki şartlar sağlandığında evlat edinecek bireyler Evlat Edinme Geçici Bakım Sözleşmesi imzalarlar. Küçük, en az bir yıl bakımı ve eğitimi için evlat edinen bireylerin yanına yerleştirilir ve izlenir.

    Bu sırada küçük evlat edinenin soyadını alır. Evlat edinenler, küçüğe yeni bir ad vermek için mahkemeye talepte bulunabilir. 

    Erginlerin ve kısıtlıların evlat edinilmesi

    Erginlerin evlat edinilmesi aşağıdaki şartlara bağlıdır:

    • Evlat edinen altsoyunun açık muvafakati gerekmektedir.
    • Bedensel veya zihinsel engeli bulunması sebebiyle ergin kişi sürekli yardıma muhtaç ise, evlat edinen birey tarafından beş yılı aşkın süredir bakılması gerekmektedir. 
    • Evlat edinen birey, ergin kişiyi küçük iken beş yılı aşkın sürede bakımını sağlamış ve eğitmiş olması gerekmektedir. 
    • Diğer haklı sebepler mevcut ise, evlat edinilen kişinin beş yılı aşkın süredir evlat edinen bireylerle yaşıyor olması gerekmektedir. 
    • Evlat edinmek istenen ergin kişi evli ise eşinin rızası aranmaktadır. 

    Küçüklerin evlat edinilmesine ilişkin hükümler kıyas yoluyla erginlerin ve kısıtlıların evlat edinmesine uygulanır. Örneğin; evlat edinen ile evlat edinilen arasındaki en az on sekiz yaş farkı kıyas yoluyla ergin bireyler hakkında da uygulanır. 

    Küçüklerden farklı olarak, ergin kişiler isterse evlat edinenin soyadını alabilir. 

  • Kişilik Hakkı ve Hukuki Çerçevesi

    İÇİNDEKİLER 

    GİRİŞ

    KİŞİLİK HAKKI KAVRAMI

    KİŞİLİK HAKKININ KONUSU

    2.1. Kişinin Hayat, Sağlık ve Vücut Tamlığı Hakkı

    2.2. Kişinin Kendisiyle Özdeşleşmiş Kişilik Değerleri

    2.2.1.Kişinin Adı, Soyadı, Lakabı ve Takma Adı (Müstear)

    2.3. Görüntü (Fotoğraf, Video, Resim ve Diğerleri)

    2.4. Kişinin Sesi (Gerçek Kişi)SONUÇ

    KAYNAKÇA/BİBLİYOGRAFYA

    GİRİŞ 

    İnsanoğlunun varoluşu ile birlikte sosyolojik anlamda toplumların  gelişmesi ve ilerleyişine binaen hukuk bilimi sürekli olarak doğada var olan  sorunlara çözüm bulmaya odaklanmıştır. Tabi bu bilimi kullanacak ve  geliştirecek olan insanoğlu olduğu için kimi zaman bireysel kimi zaman ise  toplu şekilde kurallar oluşturmuştur. Bu kurallar genellikle insanoğlunun ilk  zamanlarında deneme yanılma yöntemi ile koyulmuş ve sonrasında  sosyolojinin de kabul ettiği üzre toplumlar oluşmuş ve toplumlar sürekli  olarak gelişme göstermiştir. 

    Bireyler birleşerek toplum haline gelmesinden ötürü her bir bireyin  topluma karşı sorumluluklarını, ilişkilerini ve bunların sınırlarını belirleyecek  ortak kurallar koyma eğiliminde olmuşlardır. Zamanla insanların önce  bireysel anlamda hakları gelişmiş sonrasında ise bu bireysel haklarını  koruyacak diğer haklar var olmuştur. 

    Temelde insan haklarının bir sonucu olan kişilik hakları, ilk olarak  Antik Yunan Felsefesi’nde sofist felsefeyi savunanlar tarafından ortaya  konulmuştur. Fakat sadece kuramsal ve düşünsel boyutta kalan insan  haklarına dair bu fikirler ilerleyen yüzyıllarda insan haklarına dair ilk yazılı  belge olan 1215 tarihli Magna Carta ile ortaya konulmuştur. Daha sonraları  ise birçok ülkede insan hakları hakkında çeşitli bildiriler ve hukuksal  düzenlemeler olmuştur. 

    Kişilik hakları çağlar boyunca tarihi Roma Hukuku’na dayanan temel haklardan olmasına karşın asıl önemini insan haklarının anayasalarda  yer almasıyla kazanmış olmaktadır. Kişilik haklarının anayasaya ve  kanunlarla çerçevesinin belirlenmesi, modern devlet gücü ile kişilik haklarına  karşı gerçekleştirilen ihlallerin ve saldırıların yaptırıma bağlanması gibi  sebeplerden ötürü kişilik hakları önemini giderek arttırmıştır. 

    Çalışmamızda ise kişilik haklarının neler olduğu, ulusal ve  uluslararası hangi düzenlemelerde yer aldığı, çerçevesi ve yeri geldikçe sair  kaynaklardan faydalanılarak gelişen teknolojinin kişilik hakları üzerindeki  etkisine değinilecektir.

    KİŞİLİK HAKKI KAVRAMI 1 

    Kişiliğin tanımı halihazırda TMK 28 hükmünde verilmiştir. İlgili hükme göre kişilik çocuğun doğumu ile başlayıp ölümü ile sona erer. Kanunun lafzına bakıldığında gerecek kişinin doğumu ve ölümü arasında  birey kişiliğini kazanmaktadır. Fakat kişilik hakları sadece gerçek kişilerle  yahut kişinin ölmesi, sağ doğmasına bağlı değildir. Kişinin maddi varlığı  hukuken ortadan kalksa dahi manevi bütünlüğü öldükten sonra dahi  korunabilmekte; kişinin ardında bıraktığı eserler, düşünceler, sair alanda  gerçekleştirdiği fikri ve sınai eylemleri kişinin manevi bütünlüğünde  yaşamaya devam edecektir. Her durumda kişi medeni hukuk anlamında  kişiliğini kaybetmiş olsa dahi ölen kişinin yakınları da yine kişinin yaşadığı  süreçteki maddi ve manevi bütünlüğünden etkilenebilecektir. 

    Kişilik hakları modern devletlerin ortaya çıkmasından önce insanlar  henüz küçük ve temel kurallarla yönetilen toplumlarda yaşarken sadece  kişiler tarafından korunan, ihlal edildiği takdirde çoğu zaman yaptırımı  olmayan haklardı. Fakat modern devletlerin ve toplumsal sözleşmelerin  ortaya çıkması ile yani modern anlamda anayasaların var olması ile birlikte  insanlar kişilik haklarının korunması, sürdürülmesi güvencesini bir üst  oluşum olan devlete bırakmışlardır. 

    Böylelikle devletler yurttaşlarının mülkiyet gibi en temel  haklarından olan sair kişilik haklarını korumaya alma amacı ile normatif  düzenlemelerde bulunmuşlardır.  

    Kişilik hakları açısından mevcut düzenlemeleri açıklamadan önce  kişilik haklarının neler olduğu ve hukuki çerçevesinin ne olduğuna değinmek  yerinde olacaktır. 

    Kişilik hakkı kişinin kişiliğini oluşturan, kendisini insan kılan,  maddi ve manevi tüm değerlere, özel olarak yaşamına, beden bütünlüğüne,  sağlığına, onuruna, saygınlığına, özel yaşamının gizliliğine, sözüne, resmine,  adına, eserine, özgürlüğüne, bu arada ekonomik hareket serbestliğine ilişkin  hakkıdır2. 

    Kişilik hakları kişinin doğumu ile birlikte kendiliğinden kazanılan,  doğrudan doğruya kişinin şahsına, kendisine bağlı haklardır ayrıca bu haklar tasarruf edilebilmesi mümkün olmamakla birlikte devredilemez ve sonuç  olarak herkese, her iktidara karşı ileri sürülen mutlak haklardandır3. 

    Aynı şekilde kişilik haklarının şahısla kaim haklardan olmasından  ötürü devredilmesi düşünülemezken aynı şekilde bir nevi devir olan  mirasçılara geçmesi de düşünülemeyeceği gibi kişilik hakları açısından  feragat, zamanaşımı ve hak düşürücü süreler de göz önüne  alınmayacaktır4.Farklı olarak fikri haklar açısından kişilik haklarının  korunması süreye bağlıdır5.Şöyle ki kişiye sıkı sıkıya bağlı kişilik hakları  kişinin doğumu ile ortaya çıkıyor ise ölümü ile de son bulacaktır. Zira FSEK  26-29 düzenlemelerine göre kişi öldükten sonra dahi ortaya koyduğu eser  üzerinde 70 yıllık bir kişisel hakkın korunması söz konusudur. Yine bu yönde  kişilik haklarından olan ölünün hatırası yani fotoğraflar, videolar ve ölen  hakkındaki sair miraslar da kişi öldükten sonra koruma altında kalmaya  devam edecektir. 

    Kişilik haklarının temel düzenlemeleri ilk olarak anayasalar ve  medeni kanunlarda vücut bulmuştur. Bazı ülke mevzuatlarında kişilik  haklarını tek tek sayarak kanunlara kazuistik şekilde mevzuata eklemiş olup  bazı ülkelerde ise kişilik haklarını bir çerçeve şeklinde kanunlarda yer verip  kişilik haklarının geniş kapsamlı olmasından ötürü belirlenebilmesini yargı  organlarına ve diğer hukuki düzenlemelere bırakmıştır6. 

    Kişilik hakları hakkında bir diğer husus ise kişilik hakkının  içerisinde ayrı ayrı hakların olmayışıdır. Yani kişilik hakkı tek bir hak olup  içerisinde kişinin birçok yöndeki haklarının tümünü ifade etmektedir. Örneğin; kişinin görüntüsü üzerindeki kendisine sıkı sıkıya bağlı hakkı ayrıca  bir hak olarak değerlendirilmeyecek olup kişilik hakkı kapsamına dahil  edilecektir7. 

    Kişiler açısından ise kişilik hakları gerçek kişiler ve tüzel kişiler için  benzerlik göstermekte fakat kanundan doğan gerçek-tüzel ayrımından ötürü  bazı farklılıklar mevcuttur. Yine TMK 48 hükmünde tüzel kişilerin, gerçek  kişilere özgülenmiş olan kişilik hakları haricinde bütün hak ve borçlara sahip  olduğu ifade edilmiştir8. 

    Kişilik haklarının yasalarımızda temel düzenlemeleri başta AY 17  ve 20 hükümleridir. Anayasamıza göre kişinin maddi ve manevi bütünlüğü  kişilik haklarının temelini oluşturmakta ve kişiliğin devamı- korunması sürdürülmesi bu hakların korunmasına bağlıdır. 

    Anayasamızda ifade edilen temel kişilik hakkının tanımı ve  korunması için alınacak önlemler TCK, TMK, SMK, FSEK ve sair mevzuat  hükümlerinde toplanmakla birlikte söz konusu kişiliğe dair haklar TMK 28 kapsamında kişinin ölümü ile sona erecektir. 

    TCK de ise ölümden sonra dahi devam eden hakları da ihtiva  etmektedir. Örneğin TCK 130 hükmü kapsamında ölmüş kişinin hatırasına yani sesine, görüntüsüne yaşarken yahut öldükten sonra dahi vücut  bütünlüğüne dair TCK de belirli koşullar altında gerçekleştirilen her türlü  haksız eylem kişilik son bulduktan sonra dahi koruma altına alınacaktır. Bu  durumda TMK hükümlerine binaen kişilik haklarının ancak kişinin sağ olarak  doğmasından ölünceye kadar var olması kuralından hariç olarak kişi öldükten  sonra da kişilik hakları yine koruma altına alınmış olacaktır9. 

    Zira kişinin ölmesi ile temelde devredilemez ve şahısla kaim olan  kişilik hakları artık ölenin yakınlarına yahut mirasçılarına geçiyormuş gibi  gözükebilir fakat bu durumda tam olarak kişilik haklarının geçtiği  söylenememekle beraber burada ölen kişinin ölümünden sonra korunan  kişilik haklarına karşı yapılan saldırı, ölen kişinin yakınlarının yahut  etkileşimde olduğu kişilerin maddi ve manevi bütünlüğünde etki  yaratabilmektedir10. 

    Yine yukarıda ifade edilen FSEK ve SMK kapsamında kişi öldükten  sonra ardında bıraktığı eserler, ses, görüntü, fikir, yayın gibi kişinin maddi ve  manevi, varlığının bir ürünü olan her şey de yine kişi öldükten sonra da hukuk  açısından koruma altına alınacaktır. 

    Yukarıda görüldüğü gibi kişilik hakları anayasamızda temel hatları  ile çerçeve şeklinde hüküm altına alınmış olup kişiliğin tanımı, kişiliğin  korunması ve kişiliğe karşı yapılacak saldırılarda alınacak önlemlerin neler  olduğu başkaca kanunlarda kendine yer bulmuştur. Tüm bunlarla birlikte AY  17 hükmü gereğince bazı ayrık durumlar yani kamu düzeninin korunması,  olağanüstü haller, hukuka uygunluk ve acil durum halinde evleviyet  gerektiren durumlarda ölçülü bir şekilde kişilik haklarının askıya  alınabileceği hüküm altına alınmıştır. 

    AY 20 hükmü kapsamında yine bir diğer konu ise kişinin maddi ve  manevi varlığında yer alan kişisel verileridir. Kişinin kişisel verileri kişinin  aile yaşantısı, giydiği iç çamaşırının markası, kullandığı parfüm, okuduğu  gazete, tuttuğu takım, cep numarası hastalıkları gibi birçok alanda kendine  yer bulmaktadır. Özellikle otomasyonun ve teknolojinin gelişmesi ve  21.yy’ın tam olarak bilgiyi en büyük güç haline getirmesi düşünüldüğünde  bilgi hızlı ve geniş kitleler tarafından ortaya atılarak hızlıca işlenmektedir.  

    İnsan nüfusunun hızla artması ve kişisel verilerin kolay elde  edilebilmesi sonucu yasa koyucular kişinin verilerinin korunması için  anayasalara ve sair mevzuat hükümlerinde düzenlemelere gitmek zorunda  kalmıştır. Türk hukukunda ise AY 20 hükmüne bağlı olarak kişisel veriler  hakkındaki temel düzenleme 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması  Kanunudur. 

    Sosyoloji ve hukuk bilimi iç içe olduğundan ve insanoğlunun sürekli  gelişmesi, bu duruma bağlı olarak insan ilişkilerinin de farklılaşması sonucu  kişilik haklarının konusuna tam olarak nelerin girebileceği yahut sınırlarının  çizilmesi bir hayli zor gözükmektedir. Aşağıda kişilik haklarının konusuna  nelerin girdiğini, kişinin maddi ve manevi bütünlüğünün birbirine etkisini  yargı kararları ve öğreti doğrultusunda korunmasını inceleyeceğiz.

    KİŞİLİK HAKKININ KONUSU 

    Kişilik haklarına konu olacak hakları yukarıda da ifade ettiğimiz  nedenlerden ötürü numerus clausus (sınırlı sayıda) olarak sayılması mümkün  gözükmemektedir. Konumuz gereği başlıca kişilik haklarına konu olabilecek  temel haklara değinmekle yetineceğiz ve genel bir çerçeve çizmeye  çalışacağız. 

    1.1.Kişinin Hayat, Sağlık ve Vücut Tamlığı Hakkı 

    Anayasa ile koruma altına alınan en temel hak olan kişinin hayat  hakkıdır. AY 17/1 kapsamında hayat hakkı herkese tanınmış en temel  haklardan olup bir başka kişiye devredilemez ve feragat edilemez. Zira kişi  kendi isteği ile de olsa hayat hakkından vazgeçemeyecektir. TCK ve anayasa  da ötenazi yasağı örtülü olarak kabul edilmekle birlikte “Hasta Hakları Yönetmeliği” 13 hükmü uyarınca ötenazi yasaktır11. 

    TMK 23 hükmü kapsamında da “Kimse, hak ve fiil ehliyetlerinden  kısmen de olsa vazgeçemez” denmek suretiyle kişilik hakkı olan hayat hakkı  koruma altına alınmıştır. Yine yargı kararları da bu yöndedir12. 

    Yine çocuğun adına hareket edecek kanuni temsilci de çocuğun  yaşam hakkına son veremeyecektir. Kişilik hakkına konu olan kişinin hayat  hakkı sağ doğmak şartı ile çocuk ana rahmine düşmesi ile kazanır. Anne  karnındaki çocuğun kanuni temsilcisi anne olacaktır fakat kişinin yaşam  hakkı kişi tarafından dahi vazgeçilemez bir hak olmasından ötürü kanuni  temsilcisi dahi (annenin sağlığını ölüme sürükleyecek şekilde etkilemesi ve   sair kanunlarda hukuka uygunluk sebeplerinden ötürü belirtilen arızi  durumlar hariç olmak üzere) yaşam hakkı hakkında tasarrufta  bulunamayacaktır13. 

    Beden tamlığı ise AY 17/2 hükmü kapsamında insan bedeninin her  bir parçası yaşam açısından ve vücut bütünlüğü açısından aynı değer ve  öneme sahiptir. Bu kapsamda vücut bütünlüğüne yapılmış her türlü saldırı yine anayasa ile korunan yaşam hakkı dolayısıyla kişilik haklarının ihlaline  sebebiyet verecektir14. 

    Yine bu hususta kişinin bedeninin sadece beden sağlığı değil manevi  sağlığı da düşünülmelidir. Zira kişinin sağlığı sadece vücudu ile sınırlı  olmayıp manevi yani ruhsal sağlığının da vücut bütünlüğüne ait olduğu, biri  olmadan diğerinin sağlıklı olmasının düşünülemeyeceği bir gerçektir15. 

    1.2.Kişinin Kendisiyle Özdeşleşmiş Kişilik Değerleri 

    Bu tür haklar kişinin toplumda bir yer edinmesi ve toplumda mevcut  ilişkilerini idame ettirebilmesi gayesiyle kendi alanında koruması gerektiği  hakları içermektedir. Bu haklara konu olan kişilik değerlerini kanun resen  korurken bazı hakları ise ancak kişinin ihbar yahut şikâyet etmesi halinde  korumaktadır. 

    1.2.1. Kişinin Adı, Soyadı, Lakabı ve Takma Adı (Müstear) 

    Kişinin ismi- adı kişiye sıkı sıkıya bağlı bir kişilik değeridir. Kişinin iş ve sosyal çevresinde bir anlam ifade eden anlamlı yahut anlamsız bir veya birkaç kelime ile ifade edilir. Aynı zamanda isim insanların birbirini tanıma  ve sosyal davranışlarını yönlendirmeye yarayan bir kavramdır16. 

    Kişinin adı ve soyadı kişinin belirlenebilmesi amacı taşıdığından  ötürü kişinin kişilik hakkı değerleri arasında sayılmış ve KVKK 3/1/d hükmü  kapsamında da kişisel veri olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda kişinin  isminin korunması hakkındaki temel düzenleme ise TMK 26 ile hüküm altına  alınmıştır. 

    Kişisel veriler kişiye özgü ve kişinin tespitinin yapılabilmesini  sağlayan verilerdir. Örneğin sadece çok yaygın bir ismin bir habere konu  olması ve kişi hakkında başkaca verinin bulunmaması (ses, video, sair  görüntü ve herhangi bir bilgi) kişisel veri olan ve kişilik hakkı konusunu  oluşturan ismin zedelenmesini oluşturmayacaktır17. 

    Kısaca ismin zedelenmesi somut olayın kişi üzerindeki etkileri  incelenerek yapılacaktır. İsmin zedelenmesi halinde kişinin manevi ve maddi  dünyasında kayıplar olabilecektir. Fakat burada ismin zedelenmesinin  düşünülebilmesi için zarar gören kişinin zararı objektif olarak  kanıtlanabilmeli ve mevcut kişiyi belirleyebilecek yeterlilikte isminin  kullanılması yetecektir18. 

    Kişinin adı ve soyadı kişiye sıkı sıkıya bağlı ve üzerinde izinsiz  olarak tasarruf edilemeyeceği haklardan olmasıdır. Fakat isim hakkında TMK  337/1 hükmü çocuğun ismini belirleme görevini velayet hakkı sahibi olan  anne babanın yerine getirebileceğini hüküm altına almıştır19. 

    İsmin kişiyi belirlenebilir kılması ve kişinin manevi bütünlüğünü  teşkil eden değerlerden olması sonucu kişinin izni olmadan isminin ve onu  izin olarak tanımlayacak her türlü eylem yasa koyucu tarafından güvence  altına alınmıştır. Kişi isminin kullanılması sonucu maddi yahut manevi  zararlara uğrayabilir, sosyal çevresinde büyük utanç ve üzüntü yaşayabilir  hatta ve hatta kişisel değerlerinden olmasından ötürü suça sürüklenebilir  yahut suçun konusunu dahi oluşturabilir. Tüm bu sayılan nedenlerden ötürü  kişiliğin temel değerlerinden olan ismin zedelenmemesi ve korunması,  kişinin kendi maddi ve manevi bütünlüğünün korunması demektir20. 

    Son olarak takma (müstear) adlar hakkında da yine yukarıda ifade  edilen kıstaslar ve kamu düzenine ve kanuna aykırı olmayan takma adlar  hakkında uygulanacak hükümler de yine kişinin ismi hakkında uygulanacak  hükümler ile aynıdır. Her ne kadar takma adlar TMK’de düzenlenmemiş olsa  dahi FSEK 11 hükmü kapsamında takma adların da aynı isimler gibi hüküm  altına alındığı görülecektir. 

    1.3.Görüntü (Fotoğraf, Video, Resim ve Diğerleri) 

    Kişilik hakkı çerçevesinde bir diğer değer ise kişinin  görüntüsüdür21.Mevcut hakka sirayet eden eylem ise kişinin görüntüsünün  oluşturulması, yayınlanması ve çeşitli şekillerde kullanılmasıdır. 

    Kişinin görüntü kavramının içerisine; kişi dış görünüşünü tasvir için çizilen portreler, fotoğraflar, videolar, sağlık amaçlı röntgen ve cerrahi  operasyon videoları, sosyal medya da paylaşılan video ve sair görüntüleri,  karikatürleri, sosyal yaşamı ve iş yaşamını belirli edecek her türlü görüntü kısacası kişiyi maddi- manevi yönleri ile kişiyi kısmen yahut tamamen  tanımlayabilecek her türlü veri girmektedir22. 

    Kişinin dış görüntüsü üzerinde mevcut hukuki koruma sağlayan  haklarından olan görüntü hakkı kanun tarafından korunmakta olup ancak  kişinin rızası23 yani hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı halinde kişinin  görüntüsü kullanılabilecektir. Kişinin rızası tek geçerli hukuka uygunluk  sebebi değildir ayrıca rızası alınacak kişinin rızaya ehil olması  gerekmektedir24. 

    Zira kaçak bir suçlunun/hükümlünün/şüphelinin halk ve kolluk  güçleri tarafından tespiti yani kamu düzeninin korunması amacı ile kişinin görüntülerinin kullanılması kanuna aykırılık oluşturmayacaktır. Keza CMK  138 hükmüne binaen tesadüfi olarak elde edilmiş görüntüler de yine hukuka  aykırılığı ortadan kaldırarak kişinin görüntüsünün kullanabilmesinin önünü  açacaktır. 

    Görüntü kapsamına kişinin sadece vücudu hakkında yani maddi  bütünlüğü hakkındaki görüntüler girmemekte; kişiyi ve sosyal çevresini  kısaca kişiyi etkileyebilecek herhangi bir görüntünün de kişinin izni olmadan  hukuka aykırı olarak kullanılması kişinin görüntüsü üzerindeki kişilik hakkını  ihlal edebilecektir25.Örneğin kişinin görünmediği fakat evinin, meskun  mahalinin, iş yerinin yahut müdavimi olduğu bir kafenin hatta sosyal  çevresince “reserve” edildiğinin bilindiği bir locanın fotoğraflarının çekilerek  kişinin özel hayatına dair betimlemelerin yapılması da yine kişinin görüntüsü  üzerindeki hakkın ihlali anlamına gelebilecektir. 

    Ölmüş kişilerin yine maddi ve manevi bütünlükleri üzerinde  zedelenmeme haklarının olduğunu TCK, FSEK ve sair mevzuat kapsamında ifade etmiştik. Kişi öldükten sonra kalan fotoğraf, görüntü ve sair görüntü  içeren kişilik hakkı değeri de yine hukuk tarafından korunmakta olup (FSEK  86) ölmüş kişi üzerinden hukuka aykırı görüntü paylaşımının yapılması  yakınlarına da zararlar verebilmekte ve tazminat haklarının doğmasına  sebebiyet verebilmektedir26. 

    Son olarak topluma mal olmuş kişilerin görüntülerinin kullanılması halkın haber alma özgürlüğü kapsamında değerlendirildiği için çoğu durumda  kişinin görüntüsü üzerindeki kişisel hakkını ihlal etmeyecektir. Ancak toplum  tarafından bilinen kişilerin özel yaşam alanlarını ifşalamak sureti ile izinsiz  olarak kayıt alınması ve bu kayıtların yayınlanması somut durumdaki eylemi  hukuka aykırı hale getirecektir. Ancak görüntünün amacının halkın haber  alma gibi hukuka uygunluk sebeplerinden birini içermesi ve fotoğraf üzerinde  bu amaç doğrultusunda değişiklik yapılması gerekmektedir27. 

    1.4.Kişinin Sesi (Gerçek Kişi) 

    Ses, kişinin görüntüsü üzerindeki hakkı gibi kişinin maddi varlığı  içerisinde yer alan kişilik hakkı değeridir. Ses kavramı, görüntü kavramında  olduğu gibi çok değişik şekillerde ve konularda karşımıza çıkabilecektir.  Ancak bu başlıkta, teknik ekipmanlar veya dijital imkanlar ile oluşturulmuş,  doğaya, maddelere veya hayvanlara ait, gerçek veya yapay sesleri değil,  gerçek kişilere yani insanlara ait sesleri ele almaktayız28. 

    Kişinin yaptığı telefon görüşmelerinin kayda alınması ve bunların  yayınlanması, sair cihazlarla, sesinin kayda alınması ve buna benzer  eylemlerin kişinin icazeti yahut kanuni temsilcisinin icazeti olmadan hukuka  ve kanuna aykırı olarak elde edilmesi ve yayılması hem hukuk yargısı  açısından hem de ceza yargısı açısından kişilerin sorumluluklarının  doğmasına sebebiyet verebilecektir. Keza CMK 135 ve 138 hükmü gibi  istisnai hukuka uygunluk sebebi de olabilecektir29. Bu durumda kişi hakkında  dinleme, kayda alma gibi kişinin maddi bütünlüğü içerisinde yer alan sesi de hukuka uygun şekilde sadece kanunun çizdiği sınırlar kapsamında  kullanılabilecektir30. 

    Yine görüntü hakkında ve diğer kişilik değerlerinde olduğu gibi  kişilik değerlerini elde eden 3. Kişiler hem bu değerleri elde etmeden önce  yahut sonrasında, hem de yayınlama için hak sahibi kişiden ayrı ayrı icazet  almalıdırlar. İcazetin alınmaması işlemi kanuna ve hukuka aykırı hale  getirecektir. Ancak sonrasında alınacak icazet de TMK, BK ve sair mevzuat  gereğince sayılı istisnalar hariç işlemi hukuka ve kanuna aykırı hale  getirecektir31. 

    SONUÇ 

    Kişilik hakları kişiye sıkı sıkıya bağlı ve kişinin kendisinin feragat  edemeyeceği mutlak haklardandır. Tarihte ilk olarak insan hakları kavramının  ortaya atılmasından sonra yasal düzenlemelerde kendisine yer bulan kişilik  hakları, kişiliğin çok yönlü olmasından ötürü içerisinde birçok değer  içermektedir. Bunları tek tek saymanın ne gereği ne de imkânı vardır. Ancak somut durumun muhtevasından anlaşılabilecek ve birden çok sosyal etkisi  olan değerler ve haklardır. 

    Teknoloji ve sosyal yaşantının sürekli evrimi sonucu ülkeler ve  ülkelerarası düzenlemelerde kişilerin temel haklarına birçok ekleme yapılmış,  bu durumun sonucunda insan ve insanın dahil olduğu toplumsal çevrenin  tanımı değişmiştir. Durumun bu şekilde olmasından ötürü kişilik hakları  kapsamında olan değerler sayısında artış olmuştur. Anayasamız ve  kanunlarımız da kabul edilmelidir ki bu kişilik haklarını ve değerlerini tek tek  saymamış genel bir çerçeveye oturtmuştur. Gerçekten de yukarıdaki  çalışmamızda ifade ettiğimiz üzere mevcut hususların tek tek sayılması  neredeyse imkânsız ve kişilik haklarının sınırlı sayıda kanuna şerh edilmesi  hak kayıplarına yol açabilecektir. 

    Yine gelişen teknoloji sayesinde kişisel hakları ihlal eden kişilik  değerlerinin ihlal edilmesi kolaylaşmış, hızlı ve etkili bir şekilde büyük  kitlelerin haberdar olmasını sağlayan teknoloji kişilik değerlerine dayalı hak  kayıplarını bazı durumlarda geri dönülemez biçimde etkilemiştir. 

    Böylelikle teknoloji çağından ve toplumun evriminden önce kişilik  değerlerinin ihlal edilmesi sonucu kişinin maddi ve manevi olarak tazmin  edilmesi için alınacak kararlar önemini kaybetmiş, bununla birlikte artık  kişilik değerinin ihlalinden önceki engellemeye dair kararlar ve eylemler  önem kazanmıştır. 

    Sonuç olarak kişilik hakları kişinin var olması ve toplumdaki yerini  idame edebilmesi için en zaruri insan haklarındandır. Hem ulusal hem de  uluslararası anlamda koruma altına alınması insan ve devletlerin var olması  açısından elzemdir.

    DİPNOTLAR

    1 Avukat Abdullah KUTLUK, İstanbul Barosu, tüm hakları saklıdır.

    2 Rona Serozan, “Kişilik Hakkının Korunmasıyla İlgili Bazı Düşünceler”, İstanbul  Üniversitesi Mukayeseli Hukuk Araştırmaları Dergisi, Cilt 11, Sayı 14, 2011, s.93; Osman  Gökhan Antalya ve Murat Topuz, Medeni Hukuk, Ankara: Seçkin Yayınları, (2021), s.156 vd. “…Burada kişinin bedensel ve ruhsal ve sosyal bireyliğinin korunması söz konusudur…” Y13HD., E. 2016/16113 K. 2018/10072 T. 25.10.2018, Https://www.lexpera.com.tr/ictihat,  Erişim: 18.03.2023. 

    3 Semih Yünlü, Görüntü Üzerinde Kişilik Hakkı, İstanbul: On İki Levha Yayıncılık, (2021),  s. 90 vd.; Zeki Hafızoğulları, “İnsan Hakkı Olarak Kişilik Hakları ve Kişilik Haklarının  Konunması”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 46, Sayı 1, 1997, s.4.; Rona  Serozan, “Kişilik Hakkı”, 93 vd.; Bülent Tahiroğlu ve Belgin Erdoğmuş, Roma Hukuku  Dersleri, İstanbul: Der Yayınları, (2014), s.130 vd. 

    4 Şaban Kayıhan ve Mustafa Ünlütepe, Medeni Hukuk Bilgisi, Ankara: Seçkin Yayınları,  (2017), s.189 vd.; Antalya, Topuz, “Medeni”, s.159 vd.  

    5“…5846 Sayılı FSEK 27.maddesi uyarınca eser sahipliğinden doğan koruma süresi eser  sahibinin yaşadığı müddetçe ve ölümünden itibaren 70 yıl devam eder…” YHGK., E.  2012/171 K. 2012/380 T. 13.6.2012, Https://www.lexpera.com.tr/ictihat, Erişim:  18.03.2023; Serozan, “Kişilik Hakkı”, 94 vd.

    6 Serozan, “Kişilik Hakkı”, 93 vd.; Antalya,Topuz, “Medeni”, s.160; Mehmet Ayan ve  Nurşen Ayan, Kişiler Hukuku, Ankara: Adalet Yayınevi, (2016), s.90 vd.; Yünlü,  “Görüntü”, s.126. 

    7Kayıhan, Ünlütepe, “Medeni Hukuk”, s.190; Yünlü, “Görüntü”, s.89; Şaban Kayıhan,  Kişiler Hukuku, Ankara: Seçkin Yayınları, (2022), s.80. 

    8Şafak Arıkan, Bedensel Zararlarda Manevi Tazminat, Ankara: Seçkin Yayınları, (2020),  s.81 vd.; Yünlü, “Görüntü”, s.89 vd.

    9Yünlü, “Görüntü”, s.93; “…Kişinin doğumla kazandığı bağımsız varlığını ve bütünlüğünü  oluşturan; hayat, beden ve ruh tamlığı, vicdan, din, düşünce ve çalışma özgürlüğü, onuru,  ismi, resmi, sırları ile aile bütünlüğü, sosyal ve duygusal değerlerinin tümü kişilik haklarını  oluşturur ve bunlardan birine yapılan saldırı manevi tazminat gerektirir…” Y4HD., E.  2014/5072 K. 2015/4343 T. 08.04.2015, Https://www.lexpera.com.tr/ictihat, Erişim:  19.03.2023. 

    10 “…Bir kimsenin ölmüş olan yakınına yönelen saldırı o kişinin kişisel varlığına yönelmiş  bir saldırı niteliğinde olduğu kabul edilmiştir. Zira kişilik hakkı insana yakını olanın  ölümünden sonra bu yolda bir hak sağlamaktadır. Bu hak, miras yoluyla ve ölenin bir hakkı  olarak değil de yakınının ölümü ile kişiliğinin çerçevesine giren bir manevi haktır.  Dolayısıyla ölenin yakınlarına yönelmiş bir saldırı sonucu, kişisel varlıkları saldırıya uğrayan  kimsenin BK’nun 49. maddesi çerçevesinde manevi tazminat isteme hakkı olduğu açıktır…”  Y4HD., E. 2007/722 K. 2007/14127 T. 15.11.2007, Https://www.lexpera.com.tr/ictihat,  Erişim: 19.03.2023.

    11 Özge Demirörs ve Sevinç Arslan Hızal, “Türk Ceza Hukuku Açısından Ötanazi”, Ankara  Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 65, Sayı 4, 2016, s.1503 vd. 12 “…Anayasamızın 17. maddesinde belirtildiği üzere; “her insanın doğuştan gelen yaşama  hakkına sahip olduğu ve bu hakkın yasalarla korunmasının gerektiği”, insan hakları içinde  değer sırası bakımından ilk sırada yer alan ve en temel insan hakkı olarak kabul edilen  yaşama hakkının diğer tüm hakların varlık sebebi olduğu ve bu hakların kullanımının yaşama  hakkına bağlı olduğu, bu bakımdan bu hakkın kullanımı için devletin yalnızca insan  yaşamına saygı gösterme anlamında negatif bir yükümlülük altında olmadığı, aynı zamanda  insan yaşamını etkin olarak korumak için gerekli adımları atmak, bu kapsamda bireyleri diğer  kişilerin yaşamsal tehlike yaratan eylemlerinden korumak için uygun önlemleri almak ve  kişinin bizzat kendi yaşamına son vermesinin önüne geçmek için gerekli tedbirleri almak gibi  pozitif yükümlülüklerinin de olduğu…” Y5CD., E. 2013/8776 K. 2015/11766 T. 21.5.2015,  Https://www.lexpera.com.tr/ictihat, Erişim: 20.03.2023.

    13 “…Yukarıda ayrıntılı bir şekilde değinilen mevzuat hükümlerinden de anlaşılacağı üzere  yaşam hakkı vazgeçilmez, devredilmez mutlak bir haktır. Çocuk bu hakkı sağ doğmak  koşuluyla ana rahmine düştüğü anda elde eder. Hak sahibinin bu haktan vazgeçmesi mümkün  olmadığı gibi onun adına hareket eden kanuni temsilcisi (anne)de bu haktan vazgeçemez.  Ana rahmine down sendromlu olarak düşmüş ve bu şekilde gelişmiş olmak da haktan  vazgeçmenin haklı sebebini oluşturmaz…”, Y11HD., E. 2020/342 K. 2021/6946 T.  8.12.2021, Https://www.lexpera.com.tr/ictihat, Erişim: 20.03.2023. 

    14 Yünlü, “Görüntü”, s.97 vd.; M.Ayan, N.Ayan, “Kişiler” , s.92; Osman Gökhan Antalya,  Murat Topuz, a.g.e., s. 161 vd. 

    15 M.Ayan, N.Ayan, “Kişiler” , s.92; Arıkan, “ Manevi Tazminat”, s.35.

    16 Onur Baskın, Türk Hukuku Bakımından Kişilik Hakkı Kapsamında Kişisel Verilerin  Kullanılması, Ankara: Seçkin Yyaınları, (2021), s.81 vd. 

    17 Örn. bkz, Önder Erol Ünsal : “…Peppa Pig” ve ailesi çizgi dizinin bir bölümünde  İtalya’ya giderler ve orada “Keçi (goat)” ailesini ziyaret ederler. “Keçi” ailesinin fertlerinden  birisi, ailenin küçük kızı “Gabriella Goat”, yani İtalyanca karşılığı ile “Gabriella Capra”dır.  Bu arada, “goat (keçi)” kelimesinin İtalyanca karşılığının “capra” kelimesi olduğunu açıkça  belirtmek yerinde olacaktır. Küçük Gabriella, domuz ailesi ile tanışırken kendisini dizinin  İngilizce aslında “Hello. I am Gabriella Goat. Baaaaa” (Merhaba. Ben Gabriella Keçi. Baaaaa  (baaaaa = keçi sesi))şeklinde tanıtır. Dizinin İtalya’daki gösteriminde, bu kısım “Buon  giorno, sono Gabriella Capra. Baaaaa.” şeklinde çevrilir ve gösterilir. Bu tanışmanın ardından  küçük Gabriella, Peppa’yı teyzesinin turistik dükkanına ve amcasının restoranına götürür ve  bölüm devam eder. 

    Olanlar bu bölümün İtalya’da gösterilmesinden sonra meydana gelir. 

    Gerçek yaşamda “Gabriella Capra” İtalya’da yaşayan, önemli bir firmada çalışan 40 yaşında  bir iş kadınıdır. “Gabriella Capra” bu bölümün gösteriminin ardından arkadaşlarının  kendisiyle sıkça dalga geçtiğini, içinde bulunduğu ortamlarda “Buon giorno, sono Gabriella  Capra.” denmesinin ardından, keçi sesi (Baaaaa) çıkartıldığını, bu şekilde çevresinde  itibarsızlaştırıldığını öne sürerek, “Peppa Pig” çizgi dizisinin yapımcılarına karşı hukuki  girişimlere başlamıştır…” Literatür: Hukuk Kitapları, Makaleler & Tezler | LEXPERA,  Erişim: 21.03.2023. 

    18 Baskın, “Kişisel Veri”, s.81; Kayıhan, “Kişiler”, s. 102 vd.

    19 Kayıhan, “Kişiler”, s. 103. 

    20 “…Bir kişinin fiziki, sosyal ve duygusal kişilik değerlerine iradesi dışı saldırma sonucu  meydana gelen eksilme ve kayıplar manevi zararı oluşturur. Bu tür kişilik hakları hukuka  aykırı olarak saldırıya uğrayan kimse, manevi tazminata hükmedilmesini isteyebilir.  Yasalarımız manevi tazminat verilebilecek olguları sınırlamıştır. Bunlar kişinin ve ailenin  onur ve saygınlığına yönelik suçlar, kişilik değerlerinin zedelenmesi, isme saldırı, nişan  bozulması, evlenmenin feshi, babalığın benimsenmemesi, bedensel zarar ve öldürmedir…”  Y4HD., E. 2007/9965 K. 2008/5095 T. 10.04.2008, Https://www.lexpera.com.tr/ictihat,  Erişim: 21.03.2023; “…TMK’nın 24. ve BK’nın 49. maddesinde belirlenen kişisel çıkarlar,  kişilik haklarıdır. Kişilik hakları ise, kişisel varlıkların korunmasıyla ilgilidir. Kişisel  varlıklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç  alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki  kesimlidir…” Y4HD., E. 2017/2734 K. 2017/4070 T. 14.6.2017,  Https://www.lexpera.com.tr/ictihat, Erişim: 21.03.2023.

    21“… Bilindiği üzere dış görünüş, kişilik haklarının bir parçası olarak hukuken korunur. Bir  kimsenin dış görünüşü üzerinde kişilik hakkı vardır. Dış görünüşün yansıması ve tekrarı  demek olan resim üzerinde de kişilik hakkı bulunmaktadır ve bu yüzden resim ve portreler  öncelikle kişilik hakkı olarak Medeni Kanun tarafından korunur. FSEK.m.86’da ise resim ve  portreler özel bir hükümle korunmuştur. Kişinin fotoğrafı üzerindeki hak Medeni Kanun ve  Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu gereğince kişilik hakkı kapsamında herkese karşı ileri  sürülebilen mutlak haklardandır…” AYİDMK- İstanbul 2. Fikrî Ve Sınai Haklar Hukuk  Mahkemesi, E. 2018/475 K. 2021/16, T. 19.1.2021, Https://www.lexpera.com.tr/ictihat,  Erişim: 21.03.2023; Y4HD., E. 2008/6920 K. 2009/3478 T. 10.03.2009,  Https://www.lexpera.com.tr/ictihat, Erişim: 21.03.2023; Yünlü, “Görüntü”, s.108 vd.;  Baskın, “Kişisel Veri”, s. 86; Kayıhan, “Kişiler”, s.80. 

    22 “…Resim ve portreler bir kimsenin dış görünüşünü teşhis etmeye elverecek şekilde  yansıtan yüzey ve cisimlerdir…” AYİDMK- İstanbul 2. Fikrî Ve Sınai Haklar Hukuk  Mahkemesi, E. 2015/164 K. 2019/154, T. 25.4.2019, Https://www.lexpera.com.tr/ictihat,  Erişim: 21.03.2023; Yünlü, “Görüntü”, s.109 vd. 

    23 “…Başka bir kişiye ait resmi veya fotoğrafı kullanma yetkisi sadece o kişinin iznine  bağlıdır…”, Y4HD., E. 2008/6920 K. 2009/3478 T. 10.03.2009,  Https://www.lexpera.com.tr/ictihat, Erişim: 21.03.2023. 

    24 “…Ayrıca, küçüklerin yaşları itibariyle bu konudaki istek ve rızaları davalıların  eylemlerini haklı kılmayacak ve hukuka aykırılığı ortadan kaldırmayacaktır…” Y4HD., E.  2008/6920 K. 2009/3478 T. 10.03.2009, Https://www.lexpera.com.tr/ictihat, Erişim:  21.03.2023.

    25 Baskın, “Kişisel Veri”, s. 86 vd. 

    26 Baskın, “Kişisel Veri”, s. 88 vd. 

    27 “…Somut olayda, davacıya ait fotoğrafın değiştirilerek ve yazılar eklenerek afiş haline  getirilmesi FSEK 86/2 maddesinde sayılan istisna kapsamda olmadığı, topluma mal olmuş 

    kimselerin fotoğraflarının; ancak kamu yararı bulunması, güncel olaylarla bağlantılı olarak,  kamunun haber alma hakkı kapsamında ve bu sınırlarla kullanılmasının mümkün bulunduğu,  davacının fotoğrafının ise bu kapsamda kullanılmadığı, fotoğrafa maske eklenerek “…”  ifadesi ile birlikte kullanılmasının TMK 24 ve FSEK 86. madde gereğince hukuka aykırı  kullanım teşkil ettiği yönündeki mahkeme tespiti yerindedir…” İstanbul BAM,16HD., E.  2019/1356 K. 2022/164 T. 3.2.2022, Https://www.lexpera.com.tr/ictihat, Erişim:  21.03.2023. 

    28 Yünlü, “Görüntü”, s.111 vd. 

    29 “…Diğer taraftan, katılan tarafından elde edilmiş olan kayıtların 5237 sayılı TCY’nın Özel  Hükümler başlıklı İkinci kitabının kişilere karşı suçlar başlıklı ikinci kısmının dokuzuncu  bölümünde düzenlenen özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar kapsamında kabulü  de olanaklı değildir. Zira katılan eylemi bir başkasının özel hayatına müdahale olmayıp,  kendisine karşı işlendiğini düşündüğü suçla ilgili olarak kaybolma olasılığı bulunan  kanıtların kaybolmasını engelleyerek, yetkili makamlara sunmak amacıyla güvence altına  almaktır…”, YCGK., E. 2012/1270 K. 2013/248 T. 21.5.2013,  Https://www.lexpera.com.tr/ictihat, Erişim: 22.03.2023. 

    Kişinin kendisine karşı işlenmekte olan bir suçla ilgili olarak, bir daha kanıt elde etme  olanağının bulunmadığı ve yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı ani gelişen  durumlarda karşı tarafla yaptığı konuşmaları kayda alması halinin hukuka uygun olduğunun  kabulü zorunludur. Aksi takdirde kanıtların kaybolması ve bir daha elde edilememesi söz  konusudur.

    30 “…Açıklanan kanuni düzenlemeler ve yargısal içtihatlar karşısında, yalnızca hukuka ve  yöntemine uygun biçimde kaydedilmesi durumunda kişilerin ses ve görüntü kayıtlarının delil  niteliği bulunacak, buna karşın bir kişinin yaptığı görüşmenin gizlice kaydedilmesi hukuka  aykırı olduğundan, delil olarak değerlendirilmesi olanaklı bulunmamaktadır…”, YCGK., E.  2019/660 K. 2022/580 T. 22.9.2022, Https://www.lexpera.com.tr/ictihat, Erişim:  22.03.2023. 

    31 Baskın, “Kişisel Veri”, s. 88; Yünlü, “Görüntü”, s.114.

    KAYNAKÇA/BİBLİYOGRAFYA 

    Arıkan, Ş. (2020). Bedensel Zararlarda Manevi Tazminat. Ankara: Seçkin  Yayınları. 

    Baskın, O. (2021). Türk Hukuku Bakımından Kişilik Hakkı Kapsamında  Kişisel Verilerin Kullanılması. Ankara: Seçkin Yayınları. 

    Bülent, T., & Belgin, E. (2014). Roma Hukuku Dersleri. İstanbul: Der  Yayınları. 

    Demirörs, Ö., & Hızal, A. S. (2016). Türk Ceza Hukuku Açısından Ötanazi.  Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 65(4), s. 1481 – 1516. 

    Hafızoğulları, Z. (1997). İnsan Hakkı Olarak Kişilik Hakları ve Kişilik  Haklarının Konunması. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi,  s. 1- 40. 

    Mehmet, A., & Nurşen, A. (2016). Kişiler Hukuku. Ankara: Adalet Yayınevi. Osman, G. A., & Murat, T. (2021). Medeni Hukuk. Ankara: Seçkin Yayınları. 

    Rona, S. (2011). Kişilik Hakkının Korunmasıyla İlgili Bazı Düşünceler.  İstanbul Üniversitesi Mukayeseli Hukuk Araştırmaları Dergisi,  11(14), s. 93-112.

    Şaban, K. (2022). Kişiler Hukuku. Ankara: Seçkin Yayınları. 

    Şaban, K., & Mustafa, Ü. (2017). Medeni Hukuk Bilgisi. Ankara: Seçkin  Yayınları. 

    Yünlü, S. (2021). Görüntü Üzerinde Kişilik Hakkı. İstanbul: Oniki Levha  Yayınları.

  • Mirasın Gerçek Sahipleri

    Muris Muvazaası!  

    Ankara’nın gri bir kasım akşamıydı. Eski Bağlum’da, badanası soluk bir evin mutfağında  dört kardeş ve yaşlı baba, küçük bir sofranın etrafında oturuyordu. Babanın titreyen elleri çay  bardağını zorla kavrıyor, gözleri ortancası İsmail’e dönüyordu. Sesi neredeyse fısıltıyla, “Bu  ev senin hakkın oğlum,” dedi. “Diğerleri zaten kendi yollarını buldu.” 

    O akşam masada bir şefkat cümlesi gibi duran bu cümle, aslında yıllar sürecek bir hukuk  mücadelesinin fitilini ateşliyordu. Çünkü baba, üç gün önce -ki o gün masada olmayan küçük oğluna, tapuda “satış” gösterilen ama tek kuruşun el değiştirmediği bir devir yapmıştı.  İsmail bunu sekiz yıl sonra, babasının cenazesinden dönerken tapu kayıtlarında görecek; iki  kardeşi ise hiç öğrenmeyecekti. 

    Türk hukukunda bu işlemin ağır bir adı vardır: muris muvazaası. Vatandaşın diline ise daha  yalın bir biçimde yerleşmiştir: Mirastan mal kaçırma. 

    Mirastan Mal Kaçırma Nedir? “Görünenin Ardındaki Gizli İrade.”  

    Muris muvazaası, miras bırakanın hayatta iken, mirasçılarından mal kaçırma kastıyla yaptığı  işlemdir. İşin püf noktası tek bir cümlede saklıdır: Tapuda yazan işlem ile tarafların gerçek  iradesi farklıdır. 

    Görünüşte bir satış vardır. Tapuya bir bedel yazılmıştır. İmzalar atılmıştır. Memur evrakı  kapatmıştır. Ne var ki gerçekte hiçbir bedel ödenmemiştir. Babanın gerçek niyeti, sevdiği  evlada bağışlamaktır. Ama açıkça bağışlasa, diğer mirasçıların saklı pay hakkı doğacaktır; bu  yüzden işlem, satış kılığına büründürülür. 

    İşte muvazaa tam burada belirir: Tapudaki işlem gerçek değildir, gerçek olan ise tapuda  görünmez. 

    01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, Türk hukukunda bu  mücadelenin başlangıç çizgisidir. Karar açıkça şunu söyler: Murisin, mirasçılarından mal  kaçırmak amacıyla yaptığı muvazaalı işlem, şekil şartlarına uygun olsa dahi geçersizdir.  Mirasçılar, tapu iptali ve tescil davası açabilir; bu davada zamanaşımı işlemez. 

    Üç Soru, Üç Yara  

    Neden bir baba, evlatlarını birbirinden ayırır? 

    Cevap çoğu zaman psikolojiktir, hukuki değil. Eski bir kırgınlık, bir damadın sevilmemesi,  bir gelinin gücendirmesi, hastalık zamanı kimin başucunda durduğu… Hukuk, bu  duyguların kalıntılarını yıllar sonra mahkeme dosyasında okumak zorunda kalır. 

    Bir imza, nasıl olur da yirmi yıl sonra mezardan çıkıp bir aileyi darmadağın eder? 

    Çünkü muris muvazaası davalarında zamanaşımı yoktur. Babanın 1998 yılında attığı  imza, 2025 yılında dahi sorgulanabilir. Dava dosyası açıldığı an, geçmiş yeniden canlanır;  tanıklar çağrılır, banka kayıtları istenir, tapu sicili sayfa sayfa taranır. 

    “Satış” diye gösterilen ama tek kuruş ödenmeyen işlemin ardındaki gerçek anlaşma nedir? Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre ispat, şu somut unsurlarla şekillenir: • Tapudaki bedel ile taşınmazın o tarihteki gerçek rayiç değeri arasındaki uçurum, • Alıcı konumundaki kişinin, o tarihte söz konusu bedeli ödeyebilecek mali gücü, • Murisin, taşınmazını satmaya gerçek anlamda bir ihtiyacının olup olmadığı, • Aile içi ilişkilerin niteliği ve murisin diğer mirasçılarıyla arasının açıklığı, • Banka hareketleri, ödeme dekontları, ödemenin bıraktığı izler, 

    • Tanık beyanları ve mahalle ölçeğindeki sosyal kanıtlar.  

    Sessiz İmzaların Peşinde: Stratejik Akıl  

    Adalet, çoğu zaman sesi yüksek çıkan tarafın değil, doğru yerde sessizce duran tarafın  yanındadır. Muris muvazaası davalarında zaferi getiren şey, duruşma salonundaki yüksek ses  değil; dosyaya tek tek örülen sessiz delillerdir. 

    Burada hukuk, mirasçıya çoğu zaman fark edilmeyen bir manevra alanı tanır. 6100 sayılı  Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 200 belirli bir bedelin üzerindeki hukuki işlemlerin senetle  ispatını kural olarak şart koşar; ancak Yargıtay’ın yerleşik içtihadı, muris muvazaası  davalarında mirasçıyı görünüşteki sözleşmenin tarafı değil üçüncü kişi sayar. Bu nitelendirme  tek başına teknik bir ayrıntı değil, davanın bütün stratejisini değiştiren bir kapıdır: Mirasçı,  tanık delili dahil her türlü delille ispat yapabilir. Mahallenin hafızası, eski komşu, hastalık  döneminde başucunda nöbet tutan kuzen — hepsi mahkemeye girebilir. 

    Yirmi iki yıl önce kapatılmış bir banka hesabının dökümü. Mahallenin yaşlı bakkalının “O  sene Hasan Bey hasta yatıyordu, satışla ilgilenecek hâli yoktu” dediği bir tanık beyanı.  Tapuya “satış bedeli” olarak yazılan elli bin lira ile aynı tarihte aynı sokakta gerçekleşen  başka bir satışın dört yüz seksen bin liralık bedeli arasındaki eşitsizliği gösteren bir bilirkişi  raporu… 

    Bu deliller dosyaya rastgele girmez. HMK m. 240 çerçevesinde dinletilen tanıklar; m. 266  uyarınca atanan ve taşınmazın gerçek rayiç değerini tespit eden bilirkişi heyeti; mahkemece  bankalardan, tapu müdürlüklerinden, vergi dairelerinden ve gerektiğinde SGK kayıtlarından  getirtilen belgeler… Hepsi, avukatın delil dilekçesinde mimari bir bütünlük içinde sıralanmak  zorundadır.  

    Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin yerleşik içtihatlarına göre mahkeme; taşınmazın gerçek bedeli,  alıcının o tarihteki ödeme gücü, murisin satma ihtiyacının olup olmadığı, aile içi ilişkilerin  niteliği ve yöresel örf olmak üzere beş ekseni birden incelemekle yükümlüdür. Avukatın  görevi, bu beş ekseni delillerle besleyip mahkemenin önüne kronolojik bir bütün halinde  sermektir. 

    Bunlar arşivin tozlu raflarında, defter kenarlarında, kimsenin dönüp bakmadığı dipnotlarda  yatan sessiz hukuktur. Bir muris muvazaası davası, ses çıkarmadan yıllarca beklemiş bu  detayları görünür kılmakla kazanılır. 

    Çağdaş hukuk pratiği bu sessiz delilleri görünür kılmak için yalnızca klasik avukatlık  reflekslerine değil; dijital adli analizlere, banka kayıtlarının zaman çizelgesi üzerinde  okunmasına, tapu sicilinin geriye dönük taranmasına ve disiplinler arası bir okuma biçimine  ihtiyaç duyar. Müvekkilin yalnızca haklı olduğunu söylemek yetmez; haklılığın gerekçelerini,  mahkemenin vereceği kararı kendi eliyle yazmasına yetecek bir deliller bütünü olarak önüne  koymak gerekir. 

     

    İsmail’in Sessiz Çığlığı  

    Yazının başındaki İsmail bir kurgu değil, bir tipolojidir. Türkiye’nin her ilinde, belki “ailenin  tabağı kırılmasın” diye susmuş, belki “abimle uğraşılmaz” demiş, belki yalnızca yorgun  düşmüş binlerce İsmail vardır. Çoğu zaman hakkını aramaktan vazgeçirilir; çünkü “aileyi  dağıtacağı” söylenir. 

    Oysa hukuk, İsmail’e sandığından çok daha geniş bir hareket alanı tanır. 4721 sayılı Türk  Medeni Kanunu m. 506 uyarınca altsoy, yasal miras payının yarısı oranında saklı pay  sahibidir; ana ve baba dörtte bir, sağ kalan eş ise konumuna göre yasal miras payının  tamamına ya da dörtte üçüne kadar bu güvenceye dâhildir.  

    Üstelik 01.04.1974 tarih, 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nın kurduğu özel  rejim gereğince muris muvazaası davası, klasik tenkis davasından farklı olarak yalnız  saklı paylı mirasçıya değil tüm yasal mirasçılara açıktır. Talep edilen şey de yalnızca  payın denkleştirilmesi değil, muvazaalı işlemin en başından geçersiz sayılması ve tapunun  iptal edilerek terekeye iade edilmesidir. 

    Bu dava, taşınmazın bulunduğu yer Asliye Hukuk Mahkemesi’nde (HMK m. 12 — kesin  yetki) görülür ve herhangi bir hak düşürücü süreye veya zamanaşımına tabi değildir.  İsmail’in sekiz yıl, on beş yıl, hatta otuz yıl susmuş olması — kendi başına — hakkını  yitirmesine yol açmaz; murisin imzası, yıllar sonra dahi mahkemenin önünde sorgulanmaya  açıktır. 

    Tek bir eşik vardır ve avukatın bunu müvekkile en başta açık etmesi gerekir: Muvazaalı alıcı,  taşınmazı iyiniyetli bir üçüncü kişiye devretmişse, TMK m. 1023 anlamında tapu siciline  güven ilkesi devreye girer ve ayni iade güçleşir; bu durumda dava, alıcı aleyhine bedel  iadesine dönüşür. Bu nedenle harekete geçmenin doğru zamanı, taşınmazın muvazaalı  alıcıdan üçüncü bir ele geçmesinden öncedir. Hukukun sağladığı kalkan, kullanılmadıkça  paslanır. 

    Hukuken aile çoktan dağılmıştır. Dağıtan dava değil; o mutfak masasında atılan sessiz  imzadır. Dava, dağılmış olanı yalnızca görünür kılar.  

    Bu gece yastığa başınızı koyduğunuzda, ailenizdeki o sessiz imzaların ne zaman  uyanacağını biliyor musunuz? 

    Bizler, o imzaların peşindeyiz.  

    Kaynakça  

    • 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, m. 505-506 (Saklı pay sahibi mirasçılar ve oranları). • 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, m. 706 (Taşınmaz satışında resmî şekil şartı). • 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu, m. 1023 (Tapu siciline güven ilkesi ve iyiniyetli  üçüncü kişinin korunması). 

    • 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, m. 19 (Sözleşmelerin yorumu ve muvazaa). • 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, m. 12 (Taşınmazın aynına ilişkin davalarda  kesin yetki). 

    • 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, m. 200 (Senetle ispat zorunluluğu). • 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, m. 240 vd. (Tanık delili) ve m. 266 vd.  (Bilirkişi incelemesi). 

    • Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu, 01.04.1974 tarih, E. 1974/1, K. 1974/2  sayılı kararı. 

    • Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin muris muvazaasının ispat unsurlarına ilişkin yerleşik  içtihatları.

  • Evlilik (Mal Rejmi) Sözleşmesi Nedir?

    Evlilik sözleşmesi, çiftlerin evlenmeden önce veya evlilik sırasında mal varlıklarına ilişkin yapabilecekleri sözleşmedir. Evlilik sözleşmesi rızai bir sözleşme olduğu için kimse zorunlu bir hale getiremez. Evlilik sözleşmesi, Türk Medeni Kanunu’nda “mal rejimi” adı altında düzenlenmiştir.


    Evlilik sözleşmesi kanundaki diğer adıyla mal rejimi sözleşmesi Türk Medeni Kanunu’nun 203. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre eşlerin, evlenmeden önce kendilerine ait olan kişisel malları ve miras payları evlenince de kendi malları olarak kalır. Ancak evlendikten sonra edinilen mallara ise eşler ortak olurlar. Evlendikten sonra edinilen mallara eşlerden birinin daha fazla katkı sağlamış olması durumunda, bu durum hesaplanarak kalan kısım eşit olarak paylaştırılır.


    Yasal mal rejimi sözleşmeleri türlere ayrılır. Bunlar; Edinilmiş Mallara Katılma rejimi, Mal Ayrılığı, Paylaşmalı Mal Ayrılığı ya da Mal Ortaklığı rejimleridir.


    1.) Mal ortaklığı, evlilik öncesinde ya da evlendikten sonra alınan tüm mallara evlilik sonrasında eşlerin ortak olarak sahip olmasıdır.


    2.) Mal ayrılığı, eşlerin kendilerine ait olan şahsi mallarının boşanma sonrasında da kişisel olarak korunması durumudur. Mal ayrılığında, eşler, karşı taraftan herhangi bir mal almayacağı gibi kendi malını da paylaşmaz.


    3.) Edinilmiş mallara katılma rejimi, eşler tarafından evlilik sözleşmesine gerek duymadan yapılan mal paylaşımı türüdür. Eşler tarafından evlilik ile ve evlendikten sonra elde edilen malların boşanmanın gerçekleşmesi ile eşler arasında paylaşılmasına dayanan sözleşmelerdir.


    Edinilmiş mallar TMK 219. maddesinde hüküm altına alınmıştır. Bunlar; “Kendi çalışması ve emeği karşılığında kazanmış olduğu mallar, bireysel olarak edinilen mal varlığından elde ettiği kazançlar, çalışabilme yetisini kaybetme sonucu oluşan tazminatlar ve sosyal dayanışma ve yardımlaşmaya ait vakıf, kurum ve kuruluşlardan elde edilen gelirler.” şeklindedir.


    Kişisel mallar ise; eşlerden birinin kişisel kullanımına yarayan malları, evlenmeden önce eşlerden birine ait olan mallar, evlendikten sonra eşe miras kalması veya eşin karşılıksız kazanmış olduğu mallar, eşlerin manevi tazminat alacakları, kişisel mal olarak kanunda sayılmamış olmasına rağmen kişisel mal kabul edilebilen diğer maddi haklar.


    Mal Rejimi (evlilik) sözleşmesi nasıl yapılır?


    Evlilik sözleşmelerinin geçerli olabilmesi için birtakım koşullar bulunmaktadır;


    Evlilik sözleşmesi yapacak olan eşlerin öncelikle tam ehliyetli olması gerekir. Akıl hastası, kısıtlı, sınırlı ehliyetli kişiler evlilik sözleşmesi yapamaz. Sınırlı ehliyetsizler ancak veli ya da vasisinin onayı ile bu sözleşmeyi yapabilir. Bu sözleşmeyi yapabilmenin bir diğer koşulu noterde yapılması şartıdır. Evlilik sözleşmesinin noterde ve belirli geçerlilik şartlarının dışında yapılması halinde de evlilik sözleşmesi geçersiz hale gelir.


    Şunu da belirtelim ki; TBK’da düzenlenen ve eşlerin yapacağı mal rejimi sözleşmesi yapılırken kanun hükümlerine, kamu düzenine, genel ahlaka ve kişilik haklarına aykırı olan ve konusu imkansız olarak sözleşme yapılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Bu hükme uymayan evlilik sözleşmeleri de kesin olarak hükümsüzdür.
    Evlilik sözleşmesinin son şartı ise eşlerin imzasının bulunması koşuludur. Eğer ki eşlerden birinin ehliyetsizliğinin bulunması durumu var ise, ehliyetsiz olan kişinin yasal temsilcisi imza atmak zorundadır.

  • 6306 Sayılı Kanun Kapsamında Riskli Yapılarda Toplantı Usulü ve Karar Yeter Sayıları

    6306 Sayılı Kanun Kapsamında Riskli Yapılarda Toplantı Usulü ve Karar Yeter Sayıları

    GİRİŞ 

    Türkiye’nin deprem gerçeği ve mevcut yapı stokunun büyük bir kısmının afetlere karşı dayanıksız olması, kentsel dönüşüm politikalarını zorunlu bir kamu önceliği haline getirmiştir. 2012 yılında yürürlüğe giren 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, yalnızca fiziksel dönüşümü değil, aynı zamanda maliklerin karar alma süreçlerini, mülkiyet ilişkilerini ve idarenin müdahale yetkisini yeniden tanımlayan özel bir hukuki rejim oluşturmuştur. Kanunun temel amacı, afet riski taşıyan yapıların hızlı ve etkin biçimde dönüştürülmesini sağlayarak bireylerin can güvenliğini korumak ve sağlıklı, güvenli yaşam alanları oluşturmaktır.

    1. Anayasal Çerçeve ve Haklar

    Bu amaç, Anayasa’nın 56. maddesinde güvence altına alınan “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı” ile doğrudan bağlantılıdır. Kentsel dönüşüm süreçleri yalnızca teknik bir mühendislik faaliyeti değil; aynı zamanda Anayasa’nın 35. maddesiyle korunan mülkiyet hakkına doğrudan müdahale niteliği taşıyan hukuki işlemler bütünüdür. Dönüşüm politikalarının uygulanmasında, mülkiyet hakkı ile güvenli yapılarda yaşama hakkı arasında adil, ölçülü ve anayasal ilkelere uygun bir denge kurulması zorunludur.

    2. Maliklerin Toplantı ve Karar Alma Usulleri

    Kentsel dönüşümde en kritik konulardan biri, maliklerin toplantı ve karar alma usul ve esaslarıdır. Riskli yapı tespitinden önce maliklerin irade açıklamaları 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’na (KMK) tabi iken, riskli yapı tespitinden sonra 6306 sayılı Kanun devreye girerek KMK’daki toplantı ve karar yeter sayısı hükümlerini bertaraf eden özel bir usul yaratır. Bu özel usul, yıkım, yeniden yapım, uygulama şeklinin belirlenmesi ve müteahhit seçimi gibi kritik kararlarda salt çoğunluk esasını getirerek dönüşüm sürecinin hızlandırılmasını amaçlar.

    3. Riskli Yapı Kararı Kesinleşmemiş Apartmanlarda Kat Mülkiyeti Kanunu’nun Uygulanması ve Toplantı Usulü

    Riskli yapı tespitine ilişkin karar kesinleşmemişse, maliklerin toplantı ve karar alma süreçleri tamamen 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’na (KMK) tabidir. Toplantı, yönetici veya kat maliklerinin üçte birinin istemiyle yapılabilir; çağrı en az 15 gün önceden  usulüne uygun şekilde posta yoluyla veya elden tebliğ edilerek yapılmalı ve gündem bildirilmelidir. İlk toplantıda sayı ve arsa payı çoğunluğu aranır; sağlanamazsa ikinci toplantı katılanlarla yapılır. Alınacak kararlar ise bildirilen gündem dışında olmaz.

    4. Kat Mülkiyeti Uygulamasının Riskli Yapıda Sona Ermesi

    Riskli yapılarda Kat Mülkiyeti Kanunu’nun uygulanmasının sona erdiği an, riskli yapı tespitinin kesinleşmesiyle başlar. Bu aşamadan sonra karar alma süreçlerinde tamamen 6306 sayılı Kanun’un salt çoğunluk esasına dayanır. Ayrıca toplanma usulünü de artık 6306 sayılı yasa belirler. Ancak şunu da belirtmekte fayda var ki, Kat mülkiyetinin hukuki varlığı ise yapının fiilen yıkılması ve tapuda terkin edilmesiyle sona erer.

    Riskli yapı kesinleştikten sonra kat maliklerinin ne şekilde, hangi usulle çağrı yapılan toplantı yapacakları ve hangi oranda karar alacaklarını 6306 sayılı yasa belirleyeceği için bu hususta 6306 sayılı Yasaya ve Uygulama Yönetmeliğine bakmamız gerekir. Ancak 6306 sayılı Kanun ve Uygulama Yönetmeliği’nde, riskli yapı sürecinde toplantı yapılmasına ilişkin usul ve esaslar zaman içerisinde defalarca değiştirilmiştir. Özellikle Kanun’un toplantının yapılmasının zorunlu olup olmadığı, yapılacaksa hangi usulle gerçekleştirileceği konusunda açık bir düzenleme bulunmaması döneminde uygulamada ciddi belirsizliklere yol açmıştır. Bu belirsizlik, mülkiyet hakkının doğrudan etkilendiği süreçlerde kat maliklerinin iradelerinin nasıl ortaya konulacağına ilişkin tartışmaları derinleştirmiştir.

    Toplantıya dair hiçbir düzenlemenin bulunmadığı dönemlerde uygulamada iki temel görüş ortaya çıkmıştır:

    • Bir kısım görüş, Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerinin kıyasen uygulanması gerektiğini savunmuş,
    • Diğer bir görüş ise 6306 sayılı Kanun’un özel bir kanun niteliğinde olduğunu, bu nedenle toplantı yapılmasına gerek olmaksızın sürecin işletilebileceğini ileri sürmüştür.

    Bu tartışmalar, özellikle riskli yapı kararına karşı açılan davalarda ve sonrasında alınan 2/3 ve daha sonrasında salt çoğunluk kararlarının iptali taleplerinde mahkemelerin önüne sıklıkla gelmiştir. Yargı içtihatları, süreçten haberdar olmayan veya toplantıya çağrılmayan kat maliklerinin mülkiyet hakkının korunması gerektiğini vurgulamış; idarenin ve yüklenicilerin usule ilişkin yükümlülüklerini titizlikle yerine getirmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Böylece, mevzuattaki boşlukların yargı kararlarıyla doldurulduğu bir dönem yaşanmış, toplantı usulüne ilişkin düzenlemelerin zaman içinde netleştirilmesi zorunlu hale gelmiştir. Bu sebeple aşağıda bahsedeceğimiz 04.02.2026 tarihli 6306 Sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliği  değişiklikleri ile toplantı zorunluluğu ve toplantı usulü düzenlenmiştir.

    5.  04.02.2026 Tarihli 6306 Sayılı Kanun Uygulama Yönetmelik Değişiklikleri ve Toplantı Usulü

    En son yapılan 04.02.2026 tarihli 6306 Sayılı Kanun Uygulama Yönetmeliği değişikliği ile toplantı ve karar alma usulleri yeniden şekillendirilmiştir. Maliklerin toplantıya çağrılması, toplantı yapılması halinde uygulanacak usuller, karar tutanaklarının geçerlilik şartları ve salt çoğunluğun tespitine ilişkin süreçler daha ayrıntılı ve bağlayıcı şekilde düzenlenmiştir. Artık yönetmelik düzeyindeki bu yeni düzenlemeler de kentsel dönüşüm uygulamalarında belirleyici hale gelmiştir. Şöyle ki; riskli yapı kararı kesinleştikten sonra maliklerden en az birinin istemiyle tüm malikler toplantıya çağrılacaktır. Bu çağrı, Yönetmeliğin ekinde bulunan EK-12 formu ile yapılacak; ilgili muhtarlıkta veya riskli yapıların henüz yıktırılmadığı durumlarda bina kapısında / duyuru panosunda on beş gün süre ile ilan edilmek suretiyle veya noter vasıtasıyla maliklere bildirilecektir. İlan suretiyle yapılan bildirimlerde toplantı yeri ve zamanı, ilanın son günü tüm maliklere tebliğ edilmiş sayılmakla toplantı, hisseleri oranında maliklerin en az salt çoğunluğu ile yapılacaktır. Bu toplantıda karar da yine salt çoğunluk ile alınacak ve tutanağa bağlanacaktır.

    SONUÇ

    6306 sayılı Kanun’un uygulanması, riskli yapıların dönüştürülmesi sürecinde maliklerin irade açıklamalarının hangi usule tabi olacağı, toplantı yapılıp yapılmayacağı ve kararların hangi çoğunlukla alınacağı bakımından özel bir hukuki usul oluşturmuştur. Riskli yapı kararı kesinleşinceye kadar toplantı ve karar alma süreçleri tamamen Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerine tabidir. Riskli yapı kararı kesinleştikten sonra ise toplantı usulü ve karar yeter sayıları bakımından 6306 sayılı Kanun ve Uygulama Yönetmeliği hükümleri uygulanır. 

    Yönetmelik değişikliklerinin mülkiyet hakkı üzerindeki etkisi açıktır. Toplantı yapılmaksızın karar alınmasına imkân tanıyan düzenlemeler maliklerin katılım hakkını daraltırken, toplantı çağrısının ilan yoluyla yapılması ve kararların salt çoğunlukla alınması gibi düzenlemeler maliklerin bilgilendirilme, katılma ve itiraz edebilme haklarını güçlendirmiştir. Dönüşümün hızlandırılması amacıyla çoğunluk oranlarının düşürülmesi ve toplantısız karar alma imkânlarının genişletilmesi ise mülkiyet hakkına müdahalenin sınırlarını yeniden tanımlamıştır. Bu müdahalenin ölçülü olup olmadığı, çoğunluk iradesinin azınlık maliklerin mülkiyet hakkını ne ölçüde sınırladığı ve idarenin müdahale yetkisinin sınırları, Kentsel Dönüşüm Hukukunun temel tartışma alanları olmaya devam etmektedir.

    Sonuç olarak, 6306 sayılı Kanun kapsamında toplantı usulü ve karar yeter sayıları, teknik bir prosedür olmanın ötesinde, mülkiyet hakkının korunması, maliklerin katılımı, dönüşümün hızlandırılması ve kamu güvenliğinin sağlanması arasında kurulan anayasal dengenin somutlaştığı bir alandır. 6306 Sayılı Yasa ve Uygulama Yönetmeliğinin değişiklikleri bu dengeyi zaman içinde farklı yönlere çekmiş olsa da, 02.04.2026 düzenlemesi ile toplantı usulünün yeniden şekle bağlı ve zorunlu hale getirilmesi, dönüşüm sürecinde hem şeffaflığı hem de hukuki öngörülebilirliği artıran bir adım olarak değerlendirilebilir. Dönüşümün hızlandırılması amacıyla getirilen salt çoğunluk rejimi ve pay satışına ilişkin düzenlemeler ise mülkiyet hakkına müdahalenin sınırlarının dikkatle izlenmesini gerektirmektedir. Bu nedenle, 6306 sürecinde toplantı usulü ve çoğunluk yapısı, hem hukuki hem de anayasal açıdan sürekli değerlendirilmesi gereken dinamik bir alan olmaya devam etmektedir.

  • Yargıtay Kararları Çerçevesinde Boşanma Davalarında Hukuka Aykırı Yollarla Elde Edilen Delillerin Hukuki Tahlili

    (Eşin Telefonuna Casus Yazılım Yüklenmesi, Gizli Ses Kaydı Alınması)

    Bilindiği üzere, birçok boşanma davasında taraflar iddia ve vakalarını desteklemek adına çeşitli yollara başvurmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nda benimsenen boşanma sebeplerinin ispatındaki zorluklar, hakimin vicdanen kanaat getirmedikçe boşanmaya karar veremiyor olması ve evlilik birliğinin ayakta tutulması amacı doğrultusunda, bu kanaatin oluşması için çoğu zaman yüksek ölçüde bir ispat faaliyetinin gerekiyor olması tarafları yoğun bir ispat aracı bulma çabasına itmektedir.  

    Tarafların iddia ve vakalarını desteklemek için sunmuş olduğu delillerin yargılamada hükme esas teşkil edilebilmesi ve yargılamada kullanabilmesi adına söz konusu delillerin usulüne uygun bir şekilde elde edilmiş olunması ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) yer alan düzenlemelere aykırı olmaması gerekmektedir. 

    Bu konuda, hukukumuzda iki önemli yasal düzenlemeye göz atmakta fayda vardır. Bilindiği üzere; Anayasamızın 38. maddesinin 6. fıkrasında “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez” şeklinde hüküm bulunmaktadır. Bununla birlikte, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 189. maddesinin 2. fıkrasında “Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamaz.” şeklinde düzenleme getirilmiştir. Bu düzenlemede, medeni yargılama hukukunda delillerin yalnızca maddi gerçeği ortaya koymasının yeterli olmadığını, aynı zamanda hukuka uygun yollarla elde edilmesi gerektiğini belirtilmiştir. Ancak, boşanma davalarında kişisel hayatın özel niteliği gereği, bazı durumlarda mahkemeler farklı değerlendirmelerde bulunabilmektedir.

    Yukarıda da belirtildiği üzere, medeni yargılama hukukunda delillerin yalnızca maddi gerçeği ortaya koyması yeterli olmayıp, aynı zamanda hukuka uygun yollarla elde edilmiş olması gerekmektedir. Türk Hukuku’nda hukuka aykırı yollarla elde edilen delillerin kullanılması şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkça yasaklanmış olup,  bu tür deliller mahkemeler tarafından hükme esas alınmayacağı hem mevzuat yönünden.hem de yargıtay kararlarıyla genel kabul görmüştür. 

    Bu yazımızda Gizli Ses Kaydına İlişkin, Özel Dedektif Kullanımı gibi konulara ilişkin yargıtay kararlarına yer verilmiştir.  

    Gizli Ses Kaydına İlişkin Yargıtay Kararları

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2016/34 E., 2017/6403 K., 29.05.2017 tarihli kararında, 

    “… Mahkemece davacı-karşı davalı kadının boşanma davasının kabulüne, davalı-karşı davacı erkeğin boşanma davasının ise reddine karar verilmiştir. Mahkemece davacı-karşı davalı kadın tarafından sunulan ses kaydı kusur belirlemesinde dikkate alınmış ise de, ses kaydının hukuka aykırı olarak elde edilmesi sebebiyle hükme esas alınması mümkün değildir…” şeklinde karar vermiş, 

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2016/24760 E., 2018/10726 K., 08.10.2018 tarihli kararında

     “… Mahkemece, davalı erkek kusurlu kabul edilerek kadının boşanma davası kabul edilmiş ise de, yapılan yargılama ve toplanan delillerden; davacı kadın tarafından sunulan ses kayıtlarına ilişkin CD’nin erkeğin ‘özel hayatının gizliliği’ ihlal edilmek suretiyle hukuka aykırı yolla elde edildiği anlaşılmaktadır. Hukuka aykırı delil, hükme esas alınamaz. Davalı erkeğin boşanmayı gerektirecek başkaca kusurlu bir davranışı ise kanıtlanamamıştır. Gerçekleşen bu durum karşısında, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda davalının kusuru ispatlanamadığından boşanma davasının reddi gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir.”

    Yargıtay’ın hukuka aykırı olarak elde edilen ses kayıtlarının hükme esas alınamayacağını ve bu kayıtlar haricinde başkaca kusurlu davranış ispatlanamadığında boşanma talebinin reddedilmesi gerektiği vurgulanmıştır. 

    Özel Dedektif Kullanımına İlişkin Yargıtay Kararları

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2018/1268 E., 2019/3978 K., 03.04.2019 tarihli kararı

    “Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı kadın tarafından; kusur belirlemesi ve aleyhine hükmedilen tazminatlar yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle, davalı kadına yüklenen sadakat yükümlülüğüne aykırı davranış fiilinin ispatında kullanılan ve dedektif tarafından çekilen fotoğrafların hukuka aykırı delil niteliğinde olması sebebiyle kusur belirlemesinde esas alınamayacağı, ancak yapılan yargılama ve toplanan diğer delillerden davalıya ait telefon görüşme dökümlerine göre davalı kadının güven sarsıcı davranışlarda bulunduğunun, ayrıca davacı erkeğin de dedektif tutmak suretiyle kusurlu olduğunun, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda davalı kadının yine de ağır kusurlu bulunduğunun anlaşılmasına göre, yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA.”

    Bu karardan açıkça anlaşılmaktadır ki, özel dedektif vasıtasıyla elde edilen görüntü, kayıt ve raporlar, özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği gerekçesiyle hukuka aykırı delil niteliğindedir ve mahkeme tarafından dikkate alınamaz. Ancak, mahkeme diğer deliller ışığında davalı kadının yine de ağır kusurlu olduğu sonucuna varmıştır.

    Görüntülerin Casus Yazılımla Elde Edilmesine Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay 2. Hukuk 2016/16760 2018/5112 16.04.2018 tarihli kararında,

    “Mahkemece boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda davalı-karşı davacı kadın ağır kusurlu bulunarak her iki tarafın davasının kabulüne karar verilmiştir. Yapılan yargılama ve toplanan delillerden, davacı-karşı davalı erkeğin eşinin telefonuna yüklediği program ile elde edilen görüşme kayıtlarının hukuka aykırı delil olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında bu delil hukuka aykırı nitelikte olduğundan kusur belirlemesinde dikkate alınamaz ve kadına kusur olarak yüklenemez. Öyleyse, boşanmaya sebep olan olaylarda, mahkemece taraflara yüklenen ve gerçekleşen diğer kusurlu davranışların yanında, davacı-karşı davalı erkeğin eşinin telefonuna gizlice program yükleyerek eşinin özel hayatının gizliliğini ihlal ettiği anlaşılmakla, erkeğin kadına göre daha fazla kusurlu olduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu husus nazara alınmadan, kadının ağır kusurlu kabul edilmesi doğru olmamıştır.”

    Silinen Kayıtların Özel Program Vasıtasıyla Geri Getirilmesine Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2022/6424 E., 2022/7549 K., 27.09.2022 tarihli kararında

    “ Yapılan yargılama ve toplanan delillerden; davacı tanıkları, davalı kadına ait telefonda resim ve yazışmalar gördüklerini beyan etseler de davacı erkeğin duruşmadaki “ kadının telefonuna “disk digger” isimli programı kurduğu, telefondaki silinen kayıtları geri getirdiği” beyanı dikkate alındığında erkeğin eşinin telefonuna yüklediği program ile elde edilen görüşme kayıtlarının hukuka aykırı olarak elde edilen delil niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında, hukuka aykırı bu delil kusur belirlemesinde dikkate alınamaz ve bu delil ile kanıtlanmak istenen vakıa kadına kusur olarak yüklenemez. Diğer yandan davacı erkek tarafından dosyaya sunulan ve davalı kadına ait olduğunu iddia ettiği yazışmaların davalı kadın tarafından kabul edilmediği, davalı tarafından yazıldığı iddiasının soyut kaldığı anlaşılmakla bu yazışmalar da kusur belirlemesinde dikkate alınamaz. Bu durumda, dinlenen tanıkların davacıdan edindikleri duyuma dayalı anlatımları da dikkate alındığında, davalı kadına yüklenen güven sarsıcı davranış vakıasının ispatlanamadığı anlaşılmaktadır. O halde, davacı erkeğin davasının reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir” 

    Ekran Görüntüsüne Dair Yargıtay Kararı 

     Yargıtay 2. Hukuk 2021/478 E., 2021/1604 K., 23.02.2021 tarihli kararında

    “Davacı kadın tarafından, davalı erkeğin telefonundaki SKYPE isimli sesli, görüntülü ve yazılı sohbet ve iletişim uygulaması üzerinden başka kadınlarla yapmış olduğu cinsel içerikli yazışmaların ekran görüntüleri alınmak suretiyle dosyaya sunulan çıktıların erkeğin haberi olmaksızın, onun bilgisi ve rızası dışında sırf delil oluşturmak maksatlı olarak hukuka aykırı bir şekilde elde edildiğinden bahsedilemez. Bu durumda, davacı tarafça usulüne uygun olarak elde edilen ve dosyaya sunulan bu delilin hükme esas alınmasında herhangi bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır. O halde istinaf incelemesi yapan bölge adliye mahkemesince, davacı kadın tarafından sunulan bu delil de dikkate alınarak hüküm kurulmak ve istinaf incelemesi buna göre yapılarak bir karar verilmek üzere hükmün münhasıran bu sebeple bozulmasına karar vermek gerekmiştir.”

    SMS Kayıtlarının Hukuka Aykırı Bir Şekilde Elde Edilmesine Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2021/563 E.,  2021/1768 K., 01.03.2021 tarihli kararında

    “Dosya incelendiğinde; davalı-davacı kadının evden ayrılırken eşyalarını almasına izin verilmediği, bu şekilde cep telefonunu da yanına alamadığı sabittir. Telefonu unuttuğu varsayımında dahi telefondaki mesajların özel hayatın gizliliğini ihlal edecek şekilde kusur belirlemesinde dikkate alınması doğru görülmemiştir. Bu nedenle davalı-davacı kadının cep telefonunda yer alan mesajlar hukuka aykırı olarak elde edilmiş delil kapsamında olup, kusur belirlemesinde dikkate alınamayacağından davalı-davacı kadına, eşine “hanzo” diye hitap ettiği, babasının eşine “maloş” diye hitap etmesine ses çıkarmadığı vakıaları kusur olarak yüklenemez.”

      Sosyal Medya Paylaşımlarının Görüntü Kayıtlarının Hukuka Aykırı Bir Şekilde Elde Edilmesine dair  Yargıtay Kararı

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2016/14742 E., 2017/2577 K., 07.03.2017 tarihli kararında 

    “Öncelikle, mahkeme kararında gerekçe olarak dayanılan; davacı nafaka yükümlüsü tarafından ( facebook ve WhatsApp’tan alındığı iddia olunan ) görüntü kayıtlarından ibaret olan delilinin hukuken geçerli ve hükme esas alınabilecek bir delil niteliğinde olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. 01.10.2011’de yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “İspat hakkı” başlığını taşıyan 189/2. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamız.” hükmü ile açıkça hukuka aykırı olarak elde edilmiş delilerin ispat gücü olmayacağı kabul edilmiştir. Böylece Hukuk Yargılamasında da ispat hakkının delillere dair yönünün hukuki çerçevesi çizilmiş; bir davada ileri sürülebilecek her türlü delilin mutlaka hukuka uygun yollardan elde edilmiş olması, eş söyleyişle yasak delil niteliğinde olmaması esası getirilmiştir. Anılan düzenlemeye göre, hukuka aykırı olarak elde edildiği anlaşılan delillerin, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağı düzenlenmek suretiyle yargılama sırasında taraflarca sunulan delillerin elde ediliş biçiminin mahkeme tarafından re’sen gözönüne alınması ve bu delillerin hukuken meşru yol ve yöntemlerle elde edildiği, delilin her ne suretle olursa olsun hukuka aykırı olarak elde edildiğinin tesbiti halinde, diğer tarafça bu konuda itiraz ileri sürülmese dahi mahkemece bu sunulan delillerin caiz olmadığına karar verilerek, dosya kapsamında değerlendirilmemesi ilkesi benimsenmiştir. Diğer taraftan, hukuka aykırı elde edilen delillerin yargılamada değerlendirilmesi konusunda 01.10.2011 tarihine kadar Medeni Usul Hukukunda açık bir yasa hükmü olmadığı halde, gerek mülga 1412 Sayılı CMUK’nda gerekse de 5271 Sayılı CMK’nda açık düzenleme yapılmıştır. Mülga 1412 Sayılı CMUK’nun 254/2. maddesinde “Koğuşturma makamlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz.” denilmiş, 5271 Sayılı CMK’nun 206/2-a maddesinde “ortaya konulması istenilen delilin, kanuna aykırı olarak elde edilmesi halinde reddolunacağı” düzenlendiği gibi Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrasında, kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edilemeyeceği açıkça hükme bağlandığından ve bu Anayasal kural, her ne kadar, ceza yargısına dair gibi görünse de, tüm yargı çeşitleri, bu arada adlî yargı bütünü içinde yer alan hukuk yargısı bakımından da geçerlilik taşıyan bir düzenleme konumunda olduğu, yargısal uygulamalarda kabul edilmiştir.” 

    Sosyal Medya Paylaşımlarının Ekran Görüntülerine Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay  2. Hukuk Dairesi 2013/19577 E., 2014/1926 K.,  05.02.2014 tarihli kararında 

    “Elektronik ortamdaki fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcılar, diğer delillerle desteklendikleri takdirde “delil” olarak hükme esas alınabilir. Bu veriler tek başına vakıaların ispatına yeterli değildir. Hükme esas alınan elektronik ortamdan elde edilen görüntülerdeki şahısların kocanın yakınları olduğu anlaşılmaktadır. “Facebook” isimli sosyal paylaşım sitesi kullanılarak kocanın, dayısıyla görüşmelerine ilişkin iletişim kayıtlarının da; davacının, sosyal paylaşım sitesinde kendisini “kocanın dayısı” yerine koymak suretiyle “dayısı ile koca” yazışıyormuş görüntüsü verilerek davacı tarafından oluşturulduğu, davacının da bunu kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bu halde, sosyal paylaşım sitesi üzerinden yapılan görüşme kayıtları da vakıaların ispatında dikkate alınamaz ( HMK md. 189/2 ).

    Dosyada sözü edilen elektronik veriler dışında taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan bırakmayacak nitelikte bir geçimsizliği kabule elverişli ciddi sebep ve deliller tespit edilememiş, Türk Medeni Kanununun 166. maddesinde yer alan çekilmezlik ve temelden sarsılma olgusu davada gerçekleşmemiştir. Bu durumda davanın reddi gerekirken, yetersiz gerekçe ile boşanmaya karar verilmesi doğru bulunmamıştır.”

     Gizli Kamera Kaydına Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu  2020/2-26 E.,  2022/1434 K.,  02.11.2022 tarihli kararında

    “Bu aşamada “bir delilin hangi durumda hukuka aykırı olarak elde edildiği” noktasının aydınlatılması gerekmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ( HMK ) “İspat hakkı” başlığını taşıyan 189. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamaz” hükmü ile açıkça hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin ispat gücü olamayacağı kabul edilmiştir. Böylece ispat hakkının delillere ilişkin yönünün hukukî çerçevesi çizilmiş; bir davada ileri sürülebilecek her türlü delilin mutlaka hukuka uygun yollardan elde edilmiş olması esası getirilmiştir. Uygulamada kişilik haklarının, özel yaşam alanı ve sır alanının ihlâli sonucu elde edilen kayıtların delil olarak değerlendirilemeyeceği kabul edilmektedir. Burada özenle üzerinde vurgulanması gereken husus; “hukuka aykırı olarak elde edilen delilin değerlendirilmesi konusunda” medeni usul hukukunda da geçerli olan dürüstlük kuralı esas alınarak karar verilmesi ve bu konuda her somut olayda, o olayın özelliğine göre değerlendirme yapılması gerektiğidir. Bu konuda ihlâl edilen kanun hükmü ile ispatlanmak istenen menfaat arasında amaca uygunluk hususu da esas alınmalıdır. Eldeki davada erkek eş tarafından dosyaya sunulan altı adet DVD ve içerisindeki videolar ile belirli aralıklarla alınan ekran görüntülerinin dökümüne ilişkin 17.03.2015 tarihli bilirkişi raporunun incelenmesinde; kadının “ya bak beni çekip durma, beni çekme, sen niye sürekli çekiyorsun senin amacın ne, neden çekiyorsun anlayamıyorum, napacan mahkemede delil olarak mı kullanacan” şeklindeki beyanlarından erkeğin ortak konut içerisinde çekim yaptığının kadın tarafından bilindiği bir başka ifade ile erkeğin bu çekimleri gizli olarak yapmadığı anlaşılmaktadır. Öyle ise dosya içerisinde yar alan CD’nin kadının bilgisi dışında hukuka aykırı yolla elde edildiğinden söz edilemeyeceği tartışmasızdır.” 

    Ses Kayıtlarına Dair Yargıtay Kararları

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2022/11259 E.,  2023/3786 K.,  05.07.2023 tarihli kararında

    “Somut olay incelendiğinde davacı birleşen dava davalısı erkeğin davalı birleşen dava davacısı eşinde gizli olarak karşılıklı konuştukları esnada ses kayıt cihazının kaydettiği verilerin hukuka aykırı olarak elde edilen delil statüsünde bulunduğundan ve dökümü alınan ses kaydındaki erkek ve kadın sesinin taraflara ait olduğu, hangi ortamda ne şekilde kayda alındığı, ses kaydında oynama yapılıp yapılmadığı gibi hususların kesin olarak tespiti mümkün olmadığından da ses kaydına ilişkin delile mahkemece itibar edilmeyeceğinden tanık beyanlarının görgüye dayalı olmayan, herhangi bir bilgi de ihtiva etmeyen beyanlarının, davanın kabulü için de yeterli olmadığı…” 

    Yargıtay  2. Hukuk Dairesi  2022/1633 E., 2022/3801 K., 19.04.2022 tarihli kararında

    “Mahkemece, dosyaya delil olarak sunulan sosyal medya mesajları esas alınarak, davalı-karşı davacı kadına “bir başka erkeğe yönelik olarak sana hastayım ve avradınım gibi sözler söylediği gerekçesiyle, “sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği” vakıası kusur olarak yüklenilmişse de, erkeğin 2015 yılında, kadının eski IPHONE marka telefonu kendisine verdiği, bu telefonda tesadüfen ses kayıtları tespit ettiği, kadının ise söz konusu ses kaydının kendisine ait olmadığını belirttiği, kadına ses kayıtlarına yönelik isticvap celsesinin tebliğine rağmen kadının hazır olmadığı, isticvap duruşmasına iştirak etmediği gibi, geçerli mazeret de ileri sürmediği,bu sebeple HMK 171/2. maddesi uyarınca söz konusu görüşmelerin kendisine ait olduğu hususunu ikrar ettiği ve bu suretle TMK’nın 185/3 madde belirtilen eşlerin birbirine sadık kalma yükümlülüğünün ihlal ettiği gerekçesiyle, davacı-karşı davalı kadına kusur yüklenmesi doğru görülmemiştir. Mahkemece yapılması gereken işlem HMK’nın 189/2-3. maddesi gereğince, dosya içine sunulan flaş belleğin hukuka uygun elde edilip edilmediğinin üzerinde durulması hukuka uygun delil vasfı taşıdığı taktirde, bilirkişi incelemesi yapıldıktan sonra hüküm kurulması gerekirken bu konuda eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.” 

    Yargıtay  2. Hukuk Dairesi E. 2021/794 K. 2021/2440 K., 22.03.2021 tarihli kararında 

    “Bölge adliye mahkemesi, davacı-davalı erkeğin dosyaya sunduğu ses ve mesaj kayıtlarının hukuka uygun şekilde elde edildiğinin kanıtlanamadığından ve kayıtların hukuka aykırı delil olduğundan bahisle, erkeğin boşanma sebebine yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir. Davalı-davacı kadın erkeğin dosyaya sunduğu kayıtların hukuka aykırı olarak elde edildiğini ispatlayamamıştır. Mesaj kayıtlarının elde edilişi hukuka uygun olduğu gibi, zinanın varlığı dosya kapsamındaki tanık beyanları ve diğer delillerle de sübut bulmuştur. Öyleyse, erkeğin zinaya dayalı boşanma davasının kabulü gerekirken, delillerin takdirinde hataya düşülerek yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş ve kararın bozulmasını gerektirmiştir.”

     3. Bir Kişiyle Yapılan Mesajlaşmanın Kayıtlarına Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2019/1601E., 2019/8698 K., 16.09.2019 tarihli kararında 

    “Davacı-karşı davalı kadın, erkeğin güven sarsıcı davranışları vakıasına ilk kez davalı-karşı davacı erkeğin karşı dava dilekçesine verdiği cevap dilekçesinde dayanmış ve erkeğin davacı-karşı davalı kadının arkadaşına sosyal medyadan mesajlar gönderdiğini belirtmiştir. Davalı-karşı davacı erkeğe kusur olarak yüklenen güven sarsıcı davranışa konu olan mesaj kayıtları davacı-karşı davalı kadının delil listesi ekinde sunulan ve erkeğin, kadının arkadaşı dışında, başka bir kadınla yaptığı yazışmalardır. Bölge adliye mahkemesi kararında, erkeğin yazışmaları kabul ettiğinden bahisle, erkeğin başvurusunun esastan reddine karar verilmişse de fiili ayrılık döneminde yapıldığı ileri sürülen yazışmaların tarihi belli değildir. Bunun yanında, davalı-karşı davacı erkeğin fiili ayrılık döneminde üçüncü bir kişi ile yaptığı yazışmaların davacı-karşı davalı kadın tarafından ne şekilde elde edildiği belli olmadığından, hukuka aykırı olan bu delile itibar edilerek davalı-karşı davacı erkeğe kusur yüklenmesi yerinde olmamıştır.” 

    Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınmasına dair “İSTİSNA” karar 

    Yukarıda yer verilen kararlardan da görüldüğü üzere, hukuka aykırı bir yöntemle elde edilen delilin hukuken yargılamada kullanılması mümkün olmamakla beraber, 

    Ceza Genel Kurulu’nun 2012/5-1270 Esas, 2013/248 Karar ve 21.05.2013 tarihli kararında 

    “Kişinin kendisine karşı işlenmekte olan suça ilişkin delil elde etmek amacıyla yapılan kaydın hukuka uygunluğu “bir daha kanıt elde etme olanağının bulunmaması” ve “yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı ani gelişen durumların varlığı” şeklinde gelişen iki koşula bağlanmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bu yorumu; kişilerin mağduru oldukları bir olay ve haksız saldırı nedeniyle delilleri koruma imkanına kavuşmasını sağlayacaktır. Aksi takdirde kanıtların kaybolması ve bir daha elde edilememesi söz konusu olacaktır.”  şeklinde hüküm vermiştir. 

    Bu kararda, delilin hukuka uygun kabul edilme sebebi “somut olay” özelinde kişinin söz konusu delili bir daha elde edememesi ve yetkili makamlara başvurma imkanı olmaksızın ani gelişen bir durumun varlığıdır. 

    Özetle, Yargıtay tarafından benimsenen görüş, taraflarca getirilen delillerin yargılamada hükme esas teşkil edilebilmesi ve yargılamada kullanabilmesi için delillerin muhakkak suretle hukuka uygun bir şekilde elde edilmesi gerekmekte olup, bu yöntemler dışında elde edilen delillerin kullanılabilmesi mümkün değildir.