Kategori: Spor Hukuku

  • “Lex Sportiva” Kavramı ve Ulusal Hukuk Sistemleriyle Çatışması 

    “Lex Sportiva” Kavramı ve Ulusal Hukuk Sistemleriyle Çatışması 

    Spor, günümüzde yalnızca sahada ter dökülen bir fiziksel aktivite olmaktan çoktan  çıkmış; milyarlarca dolarlık bütçelerin, devasa yayın haklarının ve küresel sponsorlukların  yönetildiği devasa bir sektöre dönüşmüştür. Hukukun doğası gereği, insan ilişkilerinin ve bu  denli büyük bir ekonomik ekosistemin kuralsız kalması elbette düşünülemez. Ancak sporun  sınır tanımayan evrensel doğası, geleneksel anlamda en büyük kural koyucu olan  “devletlerin” yasama sınırlarını aşan, çok daha esnek ve hızlı reaksiyon verebilen bir yapıya  ihtiyaç duymuştur. Tam da bu noktada, devletlerin yerel kanunlarından bağımsız, gücünü  sivil toplum örgütleri statüsündeki uluslararası federasyonlardan alan yepyeni bir hukuk  düzeni doğmuştur. Hukuk dünyasında tamamen bağımsız ve kendine has bir disiplin olma  iddiası taşıyan, uluslarüstü nitelikteki bu yapıya “Lex Sportiva” adını veriyoruz. 

    Lex Sportiva, en yalın tanımıyla küresel spor ailesinin kendi kendine oluşturduğu, devlet  yasama organlarının onayına ihtiyaç duymayan kurallar ve içtihatlar bütünüdür. Öğretide bu  uluslarüstü yapının kaynakları temel olarak dört başlık altında toplanır: Uluslararası  Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından konulan kurallar ile Olimpik Şart, Dünya Dopingle  Mücadele Ajansı (WADA) kodu, FIFA veya FIBA gibi uluslararası federasyonların koyduğu  regülasyonlar ve bu alanın yazılı olmayan anayasasını şekillendiren Uluslararası Spor Tahkim  Mahkemesi (CAS) içtihatları. 

    CAS’ın işlevi bu süreçte hayati bir önem taşır; zira CAS hakem heyetleri önüne gelen bir  uyuşmazlığı çözerken ilk olarak uluslararası geçerliliği olan spor düzenlemelerini (Lex  Sportiva), ancak ikincil olarak taraflarca seçilen ulusal hukuk kurallarını uygular. Bu  yaklaşım sayesinde, dünyanın neresinde olursa olsun rekabetin aynı adalet temelinde  sürdürülebilmesi için yeknesak bir hukuki zemin yaratılmış olur. Tıpkı Anglo-Sakson  sistemindeki emsal kararlar gibi, CAS kararları küresel spor endüstrisinin kurallarını  yeknesaklaştırarak Lex Sportiva’nın sürekli gelişimine doğrudan katkı sağlar. 

    Teoride kusursuz görünen bu uluslarüstü spor düzeni, pratikte devletlerin egemenlik hakları  ve kendi vatandaşlarını korumak amacıyla koyduğu “emredici hukuk kuralları” ile sık sık  kafa kafaya çarpışır. Ortada iki farklı norm grubu vardır: Bir tarafta ulusal iş hukuku, ceza  yasaları ve anayasal güvenceler; diğer tarafta ise spor kuruluşlarının oyunun kurallarını  belirleyen talimatları; örneğin, yabancılık unsuru taşıyan bir antrenör ile futbol kulübü  arasındaki sözleşmesel uyuşmazlık, sadece FIFA oyuncu statüsü kurallarına göre mi  çözülecektir, yoksa tarafların bulunduğu ülkenin emredici iş kanunu hükümleri mi devreye  girecektir? Bu tarz ihtilaflar bir devlet mahkemesinin önüne geldiğinde, hâkim kural olarak  kendi hukukunun emredici normlarını uygulamak zorundadır; ancak bunu yaparken sportif  faaliyetlerin kendine has teknik özelliklerini dikkate almalı ve iki farklı hukuk düzeni  arasında adil bir uzlaşma zemini bulmalıdır. Zira meseleye tamamen salt bir işçi-işveren  uyuşmazlığı gibi yaklaşmak, sporun doğasındaki rekabetçi ve dönemsel hızı kavramaktan  uzak kalacaktır.

    Türk hukuk sisteminin bu normatif çatışmaya yaklaşımı ise oldukça pragmatik olup, Lex  Sportiva’nın üstünlüğünü ve sporun bağımsızlığını anayasal güvence altına alma yönündedir.  Devlet, uluslararası spor ekosisteminin dışında kalmamak adına çok radikal bir adım atmıştır.  1982 Anayasası’nın 59. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan kural son derece nettir:

    “Spor  federasyonlarının spor faaliyetlerinin yönetimine ve disiplinine ilişkin kararlarına karşı  ancak zorunlu tahkim yoluna başvurulabilir. Tahkim kurulu kararları kesin olup bu  kararlara karşı hiçbir yargı merciine başvurulamaz” 

    Bu anayasal kural basit bir usul kuralı değil; devletin, sporun yönetimi ve disiplinine ilişkin  konularda kendi yargı yetkisinden gönüllü olarak feragat etmesi anlamına gelir. Spor  uyuşmazlıklarının devlet mahkemelerinde yıllarca sürecek davalara konu olması, belirli bir  zaman diliminde tamamlanması gereken liglerin veya turnuvaların tescilini imkânsız hâle  getirecektir. Bu nedenle kanun koyucu hem yerelde hızı sağlamak hem de uluslararası  federasyonların “devlet müdahalesini önleme” şartını yerine getirmek amacıyla  uyuşmazlıkların çözümünü Türkiye Futbol Federasyonu veya Gençlik ve Spor Bakanlığı  bünyesindeki bağımsız tahkim kurullarına bırakmıştır. 

    Ancak bu özerklik alanı her hukuki problemi kapsamaz. Futbolcular, kulüpler ve teknik  adamlar arasındaki sırf sözleşmeden doğan mali alacak verecek davalarında adli yargı  mercilerine başvurulabilmesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 439 kapsamında  Tahkim Kurulu kararlarına karşı Bölge Adliye Mahkemelerinde iptal davası açılabilmesi  mümkündür. Bu ikili yaklaşım, devletin kamu düzenini koruma refleksi ile Lex Sportiva’nın  bağımsızlık talebinin aynı potada eritilme çabasıdır. 

    Hukuk pratiği açısından meselenin özü şudur: Spor hukuku uyuşmazlıklarını ele alan bir  avukatın masasında yalnızca ulusal kanunlar, borçlar hukuku veya dernekler mevzuatı yeterli  olmayacaktır. Bir davanın rotasını çizerken İsviçre Federal Mahkemesi içtihatlarını, CAS  emsallerini ve küresel spor örgütlerinin talimatlarını merkeze alan, uluslarüstü bir hukuk  dilini konuşmak günümüz pratiğinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Geleneksel hukuk kalıplarını  zorlayan Lex Sportiva, modern avukatlık pratiğinin en dinamik ve yenilikçi çalışma  alanlarından biri olarak önümüzde durmaktadır. 

  • 6222 SAYILI KANUN VE SINIRLARI

    Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun 2011 yılında hayatımıza girmiştir. Yıllar içerisinde çeşitli değişiklikler yapılarak günümüzdeki halini almıştır. Bu süreçte kanundaki boşluklar yahut keyfi uygulamalar nedeniyle yargının bütün unsurları ve vatandaşlar zor anlar yaşamıştır. Bu yazımızda keyfi uygulamalara dair kişisel kanaatlerimiz kamuoyu ile paylaşılacaktır.

    Türkiye’de oynanan spor müsabakalarında yaşanan çoğu sorun ortak niteliktedir. Müsabaka öncesi toplanma alanları, stadyuma yolculuk esnası, stadyuma giriş süreci, müsabaka esnasında tribün olayları ve müsabaka sonrası tahliye süreçleri olarak kategorize etmek mümkündür. Son zamanlarda karşılaştığımız sorunlardan bir tanesi ise stadyuma yolculuk esnası ve stadyum çevresinde biletsiz taraftarların durumudur. 

    Türk Hukukunda taraftar hakları kapsamında sayılabilecek özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Bununla birlikte 6222 Sayılı Kanun ve 7405 Sayılı Kanun kapsamında taraftarlar ile ilgili olabilecek hükümler yer almaktadır. 6222 Sayılı Kanunun “Yasak Fiiller ve Ceza Hükümleri” başlıklı üçüncü bölümünde işlediğimiz konuyla ilgili detaylar bulunmaktadır. Kanun’un 15. Maddesi “Bu Kanun hükümlerine göre temin edilmiş bileti olmaksızın spor müsabakalarını izlemek amacıyla spor alanlarına giren kişi, adli para cezası ile cezalandırılır.”şeklinde düzenlenmiştir. Yine Kanun’un 18. Maddesinde “Kişinin, bu Kanunda tanımlanan veya yollamada bulunulan ilgili kanunlardaki suçlardan dolayı mahkemece kurulan hükümde, hakkında güvenlik tedbiri olarak spor müsabakalarını seyirden yasaklanmasına karar verilir. Seyirden yasaklanma ibaresinden kişinin müsabakaları ve antrenmanları izlemek amacıyla spor alanlarına girişinin yasaklanması anlaşılır.”düzenlemesi yer almaktadır. Bu iki hüküm birlikte değerlendirildiğinde spor müsabaka alanlarına biletsiz olarak giren kişi hem adli para cezasıyla cezalandırılacağı hem de hakkında seyirden men tedbiri uygulanacağı anlaşılmaktadır.

    Uygulamada karşılaşılan sorun ise henüz müsabaka başlamadan stadyum çevresinde bulunan biletsiz taraftarlar hakkında bu hükümlerin uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplanmaktadır. Kanunun 3. maddesinde spor alanı tanımı şu şekilde yapılmıştır; “spor müsabakalarının veya antrenmanların gerçekleştirildiği alanlar ile seyircilere ait seyir alanları, sporculara ait soyunma odası ve bu Kanunun uygulanması kapsamında spor yapmaya elverişli alanları,..”. Kanaatimizce Kanun, bileti olmaksızın spor alanlarına giren ifadesiyle unsurları açıkça ortaya koymuştur. Bir kişi hakkında bu tedbirin ve yaptırımın uygulanması için biletsiz olması ve spor alanlarına girmiş olması unsurlarının birlikte gerçekleşmiş olması aranmaktadır. Bu nedenle müsabaka başlamadan evvel spor alanı çevresinde biletsiz olarak bir taraftarın bulunması salt cezalandırılmasına yeterli değildir. Bu hususta tartışılabilecek iki konu stadyum çevresinin spor alanına girme unsurunu oluşturup oluşturmadığı, yine stadyuma giriş adında turnikelere gelen kişinin eyleminin teşebbüs sayılıp sayılamayacağı konularıdır. Bu tür olayların değerlendirilmesinde kolluk ve yargının tüm unsurlarının hassasiyet ile yaklaşması gerekmektedir. 

    Uygulamada karşılaştığımız konular göz önüne alındığında keyfi olarak uygulanan seyirden men tedbirleri çoğu zaman CMK’nın 109. maddesinde düzenlenen adli kontrol tedbirlerinden ve hatta mahkumiyet kararlarından daha ağır sonuçlar doğurabilmektedir.

    Sonuç olarak; kanaatimizce sporda şiddetle mücadele edilirken, ‘suçta ve cezada kanunilik’ ilkesinden ödün verilmemelidir. Keyfi uygulamaların önüne geçmek adına, stadyumların etki alanlarını ve taraftar haklarını netleştiren ikincil mevzuat çalışmalarına ivedilikle ihtiyaç duyulmaktadır.