Blog

  • İkale Sözleşmesi İçindeki İbra Hükümlerinin Geçerliliği

    GİRİŞ  

    İşveren ile işçi arasında kurulan iş ilişkisi tarafların özgür iradeleri dahilinde bir sözleşme ile kurulur. Bu hukuki ilişki belirli süreli yahut belirsiz süreli olabilir. Fakat süresi, ne olursa olsun bir iş ilişkisi doğası gereği her daim sonlanmaya mahkûm olacaktır.  

    İş ilişkisi devam ederken taraflara (işçi-işveren) bazı hak ve borçlar yüklerken iş ilişkisinin sona ermesinden sonra artık ortada bir iş ilişkisi ve buna bağlı bir iş sözleşmesi olmayacağından ötürü kural olarak belirlenen hak ve borçlar da sona ermektedir.  

    İş ilişkisinin sonlanmasının ise bazı sebepleri vardır. Bu sebepler, kimi zaman işçinin ölümü, tarafların iş sözleşmesini feshetmesi yahut karşılıklı anlaşma (ikale- bozma) gibi iş ilişkilerini sonlandıran sebeplerdir.  

    Sözleşmenin iş hukukuna özgü bir yönü olmasından ötürü iş sözleşmesinin sona ermesi sonucunda sözleşmenin hak ve borçları açısından tarafların bu hükümlere uyma yükümlülüğü olmasa da bazı durumlarda işverenin borçları sözleşme dışında da devam edebilir.  

    İkale(bozma) sözleşmesi ile taraflarca sona erdirilen bir iş sözleşmesinde bazı durumlarda işçinin iş görme edimi karşılığı olan hak ve ücret alacakları işveren açısından işçiye karşı borç olarak kalabilmektedir. Bu durumda ise işveren ile işçinin aralarındaki iş ilişkisi hasebi ile kurulan iş sözleşmesi son bulmuş fakat aralarındaki borç ilişkisi devam etmiş olacaktır.  

    Son durumda ikale sözleşmesinin taraflarca kararlaştırılması durumunda işverenin işçiye karşı var olan borçları (ücret, haklar vb.) varlığını devam ettirebilecektir.  

    İşverenin bu borçlarının sonlanması için işçi ile aralarında borcun sona erdirilmesini sağlayan “ibranameye” ihtiyacı vardır. İbraname TBK’ de düzenlenen ve borcu sona erdiren özel bir sözleşmedir.  

    Çalışmamızda ise “ikale sözleşmeleri” hakkında genel bilgi verilip, ikale sözleşmesinin ve ibra sözleşmesinin uygulamada çokça karıştırılması nedeni ile belli başlı ayrımlarına değinilerek, TBK ve İK kapsamında ibra sözleşmesinin özellik, fark ve hükümlerini karşılaştırıp, ikale sözleşmelerinin içinde yer alabilecek ibra hükümlerinin geçerliliği hususu örnek yargıtay kararları ve öğreti kapsamında tartışılacaktır.  

    1.İkale(Bozma) Sözleşmesinin Tanımı  

    İş sözleşmesinin ikale ile sona erdirilmesi kanunlarımızda düzenlenmediğinden yasal bir tanım da mevcut değildir1.  

    İkale kelime anlamı olarak İslam Hukuku’ nda “Bağlayıcı ve feshi kabil bir akdi bozmayı konu edinen akit, bir şeyi gidermek, ortadan kaldırmak2” anlamına gelir.  

    İş ilişkisini sona erdiren özel bir hal olan tarafların anlaşarak iş sözleşmesini feshetmesi aralarında bir ikale sözleşmesinin yapılması ile gerçekleşecektir. Yüksek mahkeme ikale sözleşmesi yerine “bozma sözleşmesi” terimini de kullanmaktadır3.  

    İkale, iki taraflı bir hukuki işlemdir; öneri (icap) ve kabul ile oluşur. Belirtilen özelliği dolayısıyla, ikale bir “bozma sözleşmesi” dir, böyle olduğu için de Borçlar Kanunu’nun genel hükümlerine tabidir4.Böylelikle sözleşmenin kurulması, sona erdirilmesi ve hükümleri borçlar kanununda belirtilen BK 26,27, 30 vd., hükümleri uygulama alanı bulacaktır.  

    İkale sözleşmesi borç ilişkisini (sözleşmeyi) sona erdiren bir etkiye sahiptir. İş sözleşmesi gibi sürekli borç ilişkisi doğuran sözleşmeler bakımından ikalenin etkisi kurulduğu andan itibaren geleceğe dönük (ex-nunc) olarak ortaya çıkar; başka bir anlatımla, sadece sözleşmeyi sona erdirmekle sınırlıdır. Kural olarak, ikale sözleşmesinin iş sözleşmesi devam ederken doğmuş bulunan (ücret vb.) borçlara etkisi yoktur ve bunların talep edilmesine engel oluşturmaz5.  

    Bu sözleşme ile işçi ve işveren aralarındaki iş sözleşmesini ortadan kaldırarak, bu sözleşmenin taraflar bakımından yeni haklar ve borçlar doğurmasına engel olmaktadırlar6.  

    Böylelikle ikale(bozma) sözleşmesi, sadece iş sözleşmesini ileriye etkili olarak yürürlükten kaldırarak sözleşmeyi ortadan kaldıran bir durumdur. Fakat uygulamada sıkça ikale ile karıştırılan “ibra sözleşmesi” açısından durum farklıdır ve ibra sözleşmesi TBK de düzenlenmiş olup sözleşmeyi değil geçmişe dönük olarak borcu sona erdiren özel bir haldir.  

    İkale sözleşmesinin kurulabilmesi için tarafların bu yönde ortak iradesinin olması gerekmektedir. Aynı zamanda tarafların açık veya örtülü iradesinin olması önem arz etmez7.Yüksek mahkemenin de bu yönde kararları mevcuttur8.Yine kanunda belirlenen  bir  ikale  sözleşmesinin  tanımı  ve  geçerliliği  açısından  hüküm bulunmadığından yazılılık şartı bulunmamakta fakat ispat hususu açısından önem arz etmektedir ayrıca öğretide çoğu yazar da bu görüştedir9.  

    Bir diğer husus ise ikale sözleşmesinin kanunda düzenlenmemiş olmasına binaen kurulması, şartları, geçerlilik koşulları gibi hususlarda TBK hükümlerinin kıyasen uygulanmasıdır. Öğretide hâkim olan görüşe göre ikale sözleşmesine TBK hükümlerinin uygulanması gerektiği ifade edilmiş fakat bu hükümlerin borçlar hukukunun doğası gereği tarafların eşit kabul edilmesi görüşünü esas alması yüzünden çıkabilecek tereddüt hallerinde İş Hukuku’na özgü işçi lehine yoruma gidilmesi yönündedir10.Yine yüksek mahkemenin bazı kararları da bu yöndedir11.  

    Fesih tek taraflı irade beyanı ile sözleşmeyi sona erdiren bozucu yenlik doğuran haktır12. Buna karşılık ikale ile sona eren bir iş sözleşmesinde, ikale sözleşmesi kurulurken tarafların karşılıklı örtülü yahut açık irade beyanları esastır. Durum böyle olunca feshe bağlanan kıdem tazminatı, işsizlik sigortası, ihbar tazminatı gibi iş sözleşmesinin fesih sonucu sonlandırılmasına bağlanan hukuki yaptırımlar ikale sözleşmesi için geçerli olmayacaktır13. Yine yüksek mahkemenin bir kararında işveren ile işçinin iradeleri fesih anlamında buluşsa dahi yine de iş sözleşmesini sona erdiren duruma fesih olarak bakmamış ve ikale(bozma) sözleşmesi kapsamında değerlendirmiştir14.  

    Son olarak ikale sözleşmesi ile taraflar iş ilişkisini ikale sözleşmesinin düzenlendiği tarihte yahut ileri bir tarihte sonlandırma hususunda anlaşabilirler. Eğer ikale sözleşmesinde iş ilişkisinin ne zaman sonlandırıldığı yazmıyor ise ikale sözleşmesinin imzalandığı tarihin kabulü gerekir15.  

    2.İbra Sözleşmesinin Tanımı  

    İbra sözleşmesinin hüküm ve şartları ilk 6098 Sayılı TBK 420 ve 132 ile hüküm altına alınmış olup öncesinde iş hukuku ve borçlar hukuku alanında ya yüksek mahkemenin somut olaya göre verdiği kararlar esas alınıyordu ya da 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu 111 hükmü uygulama alanı buluyordu. Yüksek mahkeme kararları ve halihazırda sair kanunlardaki hükümler olabildiğince durumun özelliğine göre kıyasen uygulanabiliyordu16.  

    İbra sözleşmesi TBK 132 hükmüne göre ibra ile taraflar aralarındaki borcun tamamını veya bir kısmını ortadan kaldırmak hususunda anlaşmaktadırlar17.İbra ikale gibi sözleşmeyi değil borcu ortadan kaldıran, borcun özel sona ermesini sağlayan bir sözleşmedir. Alacaklının alacak hakkından vazgeçmesi ve bunu borçlu olan karşı tarafın da açık yahut örtülü şekilde kabul etmesi gerekir yani ibra istemine sessiz kalan ve muhalefet etmeyen borçlu ibra sözleşmesini kabul etmiş sayılır18.  

    İbra sözleşmesi bir tasarruf işlemi olduğundan ötürü borcun özüne dokunulmakta ve borç ortadan kaldırılmaktadır19. İbra, alacaklının alacak hakkını ortadan kaldırmaktadır bu nedenle borçlandırıcı bir işlem olmayıp tasarruf işlemi olmakla birlikte ibra sözleşmesi alacaklının malvarlığındaki aktif kısmı azaltır tüm bu nedenlerden ötürü alacaklının sözleşme konusu alacak üzerinde tasarruf yetkisine sahip olması gerekir, örneğin, iflas etmiş olan alacaklının, alacak üzerinde tasarruf yetkisi bulunmadığı için, yapılan ibra sözleşmesi hükümsüzdür20.  

    A. İbra Sözleşmesinin İş Hukuku Kapsamında Geçerlilik Şartları  

    İbra sözleşmesi sair kanunlarda açıkça belirtilmediği takdirde sözlü yahut yazılı olabilecektir21. Fakat yazılı yapılması ispat hususu açısından kolaylık sağlayacaktır. Fakat kanun koyucu TBK 420 hükmü ile işçi ve işveren arasındaki hukuki ilişkiye binaen ve iş hukukunun özel kanun olmasından ötürü ibranamenin yazılı yapılması ayrıma gitmiştir.  

    İş Hukuku açısından ise TBK 420 hükmüne göre işçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmeleri yazılı yapılmalı, ibra tarihi ile iş sözleşmesinin sona erme tarihi arasında en az bir aylık süre bulunmalı, ibra konusu alacak türünün ve miktarının açıkça belirtilmeli ve ödemenin hak tutarına göre eksiksiz, banka aracılığı ile yapılması şarttır22.  

    İbra sözleşmesinin yazılı yapılması temelde iş hukukunun işçi lehine hükümler barındırmasının ve işçiyi koruması prensibine dayanır. TBK hükümlerine göre ibra sözleşmesinde herhangi bir şekil şartı aranmazken özel olarak düzenlenen 420 hükmü işçi ile işveren arasında yapılacak, işçinin işverenden alacağını ibra etmesine karşılık, durumun tam tersi olması ihtimalinde yazılılık şartı aranmayacaktır23.Yüksek mahkeme de kararlarında işçi alacağına dayanan ibra sözleşmelerinin tanımı doğrultusunda ibranamenin geçerliliğini tespit etmeye çalışmıştır24.  

    TBK 420 hükmüne göre ibra sözleşmesi ile borcu doğuran asıl sözleşme arasında en az bir aylık bir süre bulunmalıdır. Yukarıda ifade ettiğimiz ikale sözleşmesi ile sona erdirilmiş bir iş sözleşmesi, işçi ile işveren arasındaki iş sözleşmesinden doğan borç ve yükümlülükleri geleceğe etkili olarak ortadan kaldırırken, işçinin yahut işverenin alacakları ikale sözleşmesinin hüküm bulması ile muaccel olacaktır. Bu alacakları ortadan kaldırmak amacı ile bir ifanın ve bu ifanın gerçekleştiğine ilişkin bir delile yani ibranameye ihtiyaç hasıl olacaktır. İşte tam bu noktada kanun, işçiyi korumak amacı ile iş ilişkisinin sonlandırılmasından itibaren en az 1 aylık sürenin geçmesi ve işçinin alacaklarını baskı altında hissetmeden, düşünerek belirlemesine olanak sağlamıştır25.  

    Yine zaman yönünden iş sözleşmesi devam ederken düzenlenmiş bir ibraname geçersiz kabul edilerek ancak makbuz yahut avans hükmünde olacaktır26.Yüksek mahkemenin kararında iş sözleşmesi devam ederken düzenlenen ibra sözleşmesinin makbuz hükmünde olacağı hüküm altına alınmış ancak iş sözleşmesinin sona ermesinden itibaren düzenlenen kısmi ibranın akıbeti hakkında bir dayanak gösterilmemiş ve geçmişe dönük uygulamalara binaen miktar belirtilen ibranamelerde kısmi ödemenin olması durumunda yine makbuz hükmünde olacağı karar altına alınmıştır27.  

    İbraname hakkında bir diğer hüküm ise ödemenin banka aracılığı ile yapılması ve noksansız yapılmasıdır. Öğretide bazı yazarların eleştirdiği üzre ödemenin TBK 420 hükmüne göre banka aracılığı ile yapılması borcu sona erdirecek ibranamenin geçerlilik şartları arasında sayılmıştır. Fakat bazı yazarların eleştirisine göre kanun koyucu ibra ile ifayı birbirine karıştırarak ibranın asıl borcu sona erdirecek bir ifa yöntemi olarak hüküm altına aldığını ifade etmiştir28.  

    Temelde borç ifa ile sona erer. İbra sözleşmesi ise gerçekte borcun sona erdiğini ispatlayan bir belge hükmünde yahut makbuz olarak nitelendirilebilir. Bizim de katıldığımız bu görüşe göre, borç ibra sözleşmesi ile sona ermeyecek olmasından ötürü ibra hükümlerinde var olan ödemenin banka aracılığı ile yapılması şartı ibranın geçerliliğine etki etmemeli esasen borcun ödenmiş olması ifa ile mümkün olacağından ötürü ödemenin bir şekilde objektif olarak kanıtlanabilmesi durumunda başka yollarla da yapılabileceği ve mevcut ibranın geçerli olabileceği ihtimal dahilindedir29. Ancak banka dışında yapılan ödemeler sonucunda yüksek mahkemenin ibra sözleşmesini geçersiz kabul ettiği kararları mevcuttur30.Yine yüksek mahkemenin banka dışı ile yapılan ödemelerin borcun ifası yolu ile sona erdiği yönünde kararları da mevcuttur31.  

    Uygulamada bazı durumlarda işçilerin işverenden tahsil etmedikleri bir para alacağından ötürü işvereni ibra etmek istemeleri hayatın olağan akışına uymadığından bir işçinin alacağından feragat etmeyi düşünmeksizin imzaladığı ibraname adını taşıyan belge ancak yapılmış ödemeye ilişkin makbuz hükmü taşıyacaktır32.  

    Bir diğer husus ise kişiye sıkı sıkıya bağlı, vazgeçilemez dokunulamaz bir hak olan sosyal güvenlik hakkıdır. Doğal olarak işçinin de bu haktan ibra hükümlerine binaen feragat etmesi yahut vazgeçtiğini beyan etmesi hükümsüzdür. Aynı zamanda sosyal güvenlik hakkı hukukumuza göre sadece bir hak değil aynı zamanda bir yükümlülüktür. Sosyal güvenlik hakkından feragat edilemeyeceği de açıkça kanunda düzenlenmiştir olduğundan sosyal güvenlik hakkı ibra sözleşmesinin konusu olamaz33.Yüksek mahkemenin de bu yönde bir kararı mevcuttur34.  

    3.İkale Sözleşmesi İçindeki İbra Hükümlerinin Geçerliliği  

    Çalışmamızda da belirttiğimiz üzere ikale(bozma) sözleşmesi işçi ve işverenin kısaca taraflar arasındaki iş sözleşmesini sona erdiren bir sözleşmedir. İkale sözleşmesinin temel amacı kabul edilene kadar olan mevcut hak ve borçları koruyarak taraflar arasında kurulan iş sözleşmesinin borçlandırıcı edimlerini geleceğe dönük olarak sona erdirmesi yani kısaca iş sözleşmesini yürürlükten kaldıran bir sözleşmedir35.  

    Taraflar aralarındaki iş sözleşmesini ikale sözleşmesi ile sona erdirirken iş ilişkisinden doğabilecek tüm talep haklarından ötürü yaşanacak çekişmeleri ve davaları önlemek isterler. Bu niyet sonucunda ikale sözleşmelerinde doğmuş yahut ileride doğabilecek karşılıklı tüm hukuki menfaatleri sebebi farketmeksizin bunlardan vazgeçildiğini ikale ile kararlaştırmak isteyebilirler36. Bu durumdan ötürü ikale sözleşmesinin içerisinde ibra, sulh yahut feragat amaçlı hükümler bulunabilmekte ve her zaman bu hükümlerin niteliğinin belirlenebilmesi kolay olmayabilmektedir. Somut durumun niteliklerine göre bu hükümlerin belirlenmesi yerinde olacaktır.  

    Yukarıdaki bilgi doğrultusunda iş ilişkisi ikale ile sona erdirilirken işçinin hafta tatili, fazla mesai alacağı, ulusal bayramlarda çalışmaya dair alacakları vs. kapsamında olan ücrete dair alacakların ifa edilmesine yer olmadığına dair hükümlerin bulunması bir ibra hükmü niteliğinde olacaktır.  

    İkale sözleşmesinin içerisinde bulunan mevcut ibra niteliğinde hüküm uygulamada bazı sorunlara ve öğretide bazı tartışmalara yol açmaktadır. Bu uyuşmazlığın temelinde 6098 sayılı TBK 420 hükmü ve ikale sözleşmesinin doğası yatmaktadır.  

    Yukarıda ifade ettiğimiz üzre TBK 420 hükmüne binaen taraflar arasında yapılacak ibra sözleşmesinin iş ilişkisi sona erdikten sonra en az 1 (bir) aylık sürenin dolmasını gerektirmektedir. Buna karşılık ikale sözleşmeleri ise iş ilişkisini kurulduğu anda yahut ileri tarihte sona erdiren bir sözleşmedir. İş ilişkisini ileri tarihte sona erdiren ikale sözleşmesinin içinde bulunan ibraya dair hükümler ve ibra kapsamında yapılacak ödemeler ancak borcun ifası olacak ve iş ilişkisi sona ermediğinden ötürü ikalenin geçerlilik tarihine kadar banka yahut sair ödeme kanalları ile yapılan ödemeler ancak mevcut olan borçların ödendiğinin kanıtı olan makbuz hükmünde olacaktır.  

    Bu duruma karşın iş ilişkisini kurulduğu anda sona erdiren ikale sözleşmesinin içerisindeki hükümler TBK 420 ye aykırı olabilecektir. Anılan hükme göre taraflar arasında iş ilişkisine dayalı bir ibra sözleşmesinin kurulabilmesi için ancak 1(bir) aylık sürenin geçmiş olması aranmaktadır. Buna karşın ikale sözleşmesinin içerisinde bulunan ibraya dair hükümler ise 1 aylık süre dolmadan ikale sözleşmesinin kurulması ile gündeme gelecektir.  

    Kanun koyucunun ibranamenin düzenlemesi için 1 (bir) aylık süre şartını getirmesi işçinin işverenin baskısı ve iş ilişkisinin getirdiği külfet nedeni ile işçinin ibranamede sağlıklı bir iradesinin olmayacağıdır. İşçi iş sözleşmesi sona erdikten sonraki 1 aylık süreçte iş ve işverenle bağını koparması ile birlikte sağlıklı olarak ibra sözleşmesine taraf olacağı bir karinedir ayrıca 1 aylık süre geçmeden yapılacak ibra sözleşmesi kesin hükümsüz olacaktır. Yine yüksek mahkemenin de bu yönde kararları mevcuttur37.  

    Buna karşılılık ikale sözleşmesi içinde ibra hükümleri sözleşmeyi geçersiz hale getirmeyecek sadece ibraya ilişkin hükümler kesin hükümsüz kabul edilecektir38.  

    İkale içinde var olan ibra hükümleri açısından işçilik alacaklarının tümünün mevcut ibra hükmünü geçersiz kılmayacağı 6098 sayılı TBK yürürlüğe girmeden önce öğretide savunulmuştur39. Çünkü emeği ile geçinen işçinin işvereni iş ilişkisi henüz sona ermeden ibra hükümleri ile feshe bağlanan tazminat gibi haklarından vazgeçmesi hayatın olağan akışına aykırı düşecektir40. Fakat işçinin her ay düzenli olarak çalışmasının karşılığı olarak aldığı ücret açısından öncesinde yahut ikale sözleşmesinin içerisinde bulunan bir ibra hükmü ile ödendiği mümkün olabilecektir. Sonuç olarak iş ilişkisi devam ederken kararlaştırılan ibra hükümlerinin hepsi kesin hükümsüz olmayıp durumun özelliğine ve ibra konusu edimine göre geçerli ibra hükümleri doğurabilecektir. Kısaca 6098 sayılı TBK’den önce önemli husus iş ilişkisi devam ederken ibra hükmünün geçerli olabilmesi için ibra edilen alacağın işçinin feshe bağlanan alacaklarından olmamasıdır.  

    Böylelikle iş ilişkisi sırasında yukarıda sayılan kısmi sebeplerden ötürü taraflar arasında anlaşılan ibra hükümleri geçerli olup keza ikale sözleşmesi içerisinde aynı özelliklerde bulunan ibra hükümleri de geçerli olabilecekti.  

    Fakat yeni kanun ile ibra sözleşmeleri açısından kesin bir hüküm getirilerek ibra sözleşmesinin iş ilişkisinin sona ermesinden 1 ay süre sonra ancak düzenlenebileceği hükme bağlanmıştır. Böylelikle iş sözleşmesi henüz sona ermeden yapılacak her türlü ibraname geçersiz olacak ancak makbuz hükmünde olabilecektir. Keza ikale sözleşmesi içerisinde işveren ile işçi arasında ibra hükümlerinin de bulunması var olan ibra hükümlerini TBK 420 hükmüne binaen hükümsüz kılacaktır.  

    İkale sözleşmesinin aynı zamanda ibra hükümlerini barındırması hususunda bir diğer değinilmesi gerek konu ise ikale sözleşmesinin içerisinde işçinin doğmuş olması muhtemel alacaklarının da işçiye verilmiş olmasıdır.  

    Kanaatimizi göre sonuç olarak iş ilişkisinin tarafları arasında her ne kadar ikale sözleşmesi içerisinde ibra hükümlerine yer verilemese de işçi ile işveren arasında borcu sona erdiren durumun borcun ifası olduğu düşünüldüğünde, ikale sözleşmesi sırasında işçinin iş sözleşmesinin sona ermesinden ötürü doğmuş/doğacak tüm haklarının işverence ödenmesi durumunda taraflar arasında borç ve alacaklar ifa yolu ile sona ermiş olup ibra sözleşmesi bu borcun ödendiğine ancak ayrıca bir kanıt olabilecektir. Yukarıda ifade ettiğimiz üzre borç ibra ile değil ifa ile sona ermekte ve işçi ile işveren tarafından yapılacak borcun ifasına yönelik girişimler objektif olarak kanıtlanabilir belgeler olduğu sürece zaten borcu ortadan kaldırabileceği için bir nevi ibra sözleşmesi anlamı taşıyacaktır. Çünkü burada eksiksiz olarak borcun ifası ve karşı tarafın sessiz kalarak bu ifayı reddetmemesi sonucunda bir nevi alacağın kabulü ile ibralaşmış olunabilecektir.  

    4.SONUÇ  

    İkale sözleşmeleri ile ibra sözleşmeleri uygulamada sıkça karıştırılan ve benzerlikleri bulunan iki kurumdur. TBK öncesinde kanunda tanımı yer almayan ibra hükümleri sair mevzuattaki tanımlarından hareketle yargı kararları çerçevesinde şekillenmiştir. Halihazırda ikale sözleşmelerinin de kanunda yer almaması öğreti ve yargı karaları ışığında şekillenmesine sebep olmuştur. Bu durumdan ötürü çeşitli uygulama farklılıkları ve anlaşmazlıklar ortaya çıkmış olup böylelikle uzun bir zaman sonra ikale yargı kararlarında giderek yeknesak uygulamalara ve kurallara yerini bırakmıştır.  

    Çalışmamızda değindiğimiz üzre ikale sözleşmesi var olan bir iş ilişkisini sona erdiren bir sözleşme olup ibra sözleşmesi ise var olan borcun sona erdiğine dair bir belge niteliği taşır. İbra sözleşmesini de yine ifa ile karıştırmamak gerekmekte; ibra sözleşmesi asıl borcun sona erdiğine dair bir belge niteliğinde olmasına karşın asıl borç her durumda ifa ile sona erecektir. Yani borçlu elinde mevcut bir ibra sözleşmesi olmasa dahi borcu ifa ile sona erdirdiğini kanıtladığı durumlarda borç sona ermiş ve ibra sözleşmesine de gerek kalmamış olacaktır.  

    Bazı durumlarda ibra sözleşmeleri feragat, sulh, bağışlama özelliklerine sahip olabilmekte ve bazı durumlarda bu kurumlarla da karıştırılabilmektedir. Fakat iş hukukunda işçinin maddi olarak işverene kıyasla daha güçsüz konumda bulunmasından ötürü işçinin işvereni ibra etmesi hayatın olağan akışına ters düşeceğinden yukarıda sayılan kurumlar iş hukuku açısından uygulama alanı bulmayacaktır.  

    Son olarak önceki kanun zamanında ikale sözleşmelerinin içerisinde fesih nedeni ile doğacak haklar hariç olmak üzre işçinin ücrete dair alacakları ibra hükümlerine konu olabilirken, 6098 sayılı TBK 420 kapsamında her türlü ibra için iş ilişkisinin sona ermesinden itibaren 1 aylık kesin süre aranmıştır.  

    DİPNOTLAR  

    1 Astarlı, Muhittin, “İkale İçeriğinde Yer Alan İbra Hükümlerinin Geçerliliği Sorunu”, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 34, 2015, s. 42 / Karaç, Serkan Taylan, Türk İş Hukukunda İkale (Bozma) Sözleşmeleri, 1. Baskı, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul, 2020, s.66 / Sevimli, Ahmet, “İş Hukukunda İbra ve İkale Sözleşmelerinin Geçerlilik Koşulları Konusundaki Gelişmeler”, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 14, 2009, s. 85.  

    2 https://islamansiklopedisi.org.tr/, (E:10.01.2023).  

    3 “…Borçlar Kanunun 23-31 maddeleri arasında düzenlenmiş olan irade fesadı hallerinin, bozma sözleşmeleri yönünden titizlikle ele alınması gerekir. Bir işçinin bozma sözleşmesi yapma konusundaki icap veya kabulde bulunmasının…” Y9HD., E. 2014/34834 K. 2015/2334, 27.1.2015, https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E:10.01.2023).  

    4 Taşkent, Savaş, “İş sözleşmesinin İkale Yolu ile Sona Erdirilmesi”, Kamu- İş Hukuku ve İktisat Dergisi, Cilt 11, Sayı 4, 2011, s.2 / Süzek, Sarper, İş Hukuku, Beta Yayınları, İstanbul, 2021, s.533 / Gerek, Hasan Nüvit, “İş Sözleşmesinin İkale Sözleşmesi ile Sona Ermesi”, Çalışma ve Toplum Dergisi, Sayı 4, 2014, s.46 / Çil, Şahin, “İbra Sözleşmesi ile İkale Sözleşmesinin İş Güvencesine Etkileri”, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 7, 2007, s.27.  

    5 Sevimli, Ahmet, s.85 / Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, İş Hukuku Dersleri, Beta Yayınları, İstanbul, 2020, s. 46 /Astarlı, Muhittin, s.42 / Karaç, Serkan Taylan, “Türk İş Hukuku Bağlamında İkale Sözleşmelerinin Geçerlilik Ölçütleri ve “Makul Yarar” Kavramı”, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Sayı 50, 2022, s.390.  

    6 Astarlı, Muhittin, s.42.  

    7 Taşkent, Savaş, s.2 vd./ Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, s.461 / Karşıt görüş:  Karaç, Serkan Taylan, “Makul Yarar”, s.391 / Karaç, Serkan Taylan, “İkale”., s.71 vd.  

    8“…Hizmet sözleşmesini sona erdiren anlaşma açık olabileceği gibi zımni de olabilir. Somut olayda, toplanan deliller ve dinlenen tanık ifadeleri ile davalının işverene verdiği ve işverence de kabul edilen dilekçe ve olayların akışı birlikte değerlendirildiğinde, hizmet sözleşmesinin tarafların karşılıklı rıza ile sona erdiğinin kabulü gerekir…” Y9HD, E. 1994/2473 K. 1994/2638, 21.02.1994, https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E:10.01.2023); “…Bu anlamda bozma sözleşmesinin şekli, yapılması, kapsam ve geçerliliği Borçlar Kanunu hükümlerine göre saptanacaktır. Buna karşılık iş sözleşmesinin bozma sözleşmesi yoluyla sona erdirilmesi, İş Hukukunu yakından ilgilendirdiği için ikalenin yorumunda iş sözleşmesinin yorumunda olduğu gibi genel hükümler dışında İş Hukukunda yararına yorum ilkesi gözönünde bulundurulacaktır…” Y7HD, E. 2015/32878 K. 2016/24, 18.1.2016,  

    9 Karaç, Serkan Taylan, “Makul Yarar”., s.392 / Sevimli, Ahmet, s.88 / Gerek, Hasan Nüvit, s.45.  

    10 Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, s.461 vd. / Süzek, Sarper, s.534 / Çil, Şahin, s.27  / Gerek, Hasan Nüvit, s.47 / Taşkent, Savaş, s.2 / Karaç, Serkan Taylan, s.393 vd.  

    11 “…Bu anlamda bozma sözleşmesinin şekli, yapılması, kapsam ve geçerliliği Borçlar Kanunu hükümlerine göre saptanacaktır. Buna karşılık iş sözleşmesinin bozma sözleşmesi yoluyla sona erdirilmesi, İş Hukukunu yakından ilgilendirdiği için ikalenin yorumunda iş sözleşmesinin yorumunda olduğu gibi genel hükümler dışında İş Hukukunda yararına yorum ilkesi göz önünde bulundurulacaktır…”,Y9HD,E.2008/42179K.2009/6949,16.03.2009,https://www.lexpera.com.tr/ictihat  , (E:10.01.2023),“…Bozma sözleşmesi yoluyla iş sözleşmesi sona eren işçi, iş güvencesinden yoksun kaldığı gibi, kural olarak feshe bağlı haklar olan ihbar kıdem tazminatlarına da hak kazanamayacaktır. Yine 4447 sayılı Kanun kapsamında işsizlik sigortasından da yararlanamayacaktır. Bütün bu hususlar, İş Hukukunda hâkim olan ibranamenin dar yorumu ilkesi gibi, hatta daha da ötesinde, ikale sözleşmesinin geçerliliği noktasında işçi lehine değerlendirmenin gerekliliğini ortaya koymaktadır…”, Y22HD, E. 2011/13539 K. 2012/6375, 05.04.2012, https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E:10.01.2023).  

    12 Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, s.476 vd./ Süzek, Sarper, s.538 vd.  

    13 Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, s.462vd./ Süzek, Sarper, s.533/ Sevimli, Ahmet,  s.89 / Arıcı, Kadir, Türk İş Hukuku- I Ferdi İş İlişkileri Hukuku, Ankara, 2022, s. 241 / Kaplan, E. Tuncay Senyen, Bireysel İş Hukuku, Ankara, 2017, s.229 / Karaç, Serkan Taylan, “İkale”, s.74 vd./ “…Bozma sözleşmesinde icapta, iş ilişkisi karşı tarafın uygun irade beyanı ile anlaşmak suretiyle sona erdirmeye yönelmiştir. Bu sebeple, ikale sözleşmesi akdetmeye yönelik icap, fesih olarak değerlendirilip, feshe tahvil edilemez…”, Y9HD, E. 2014/10089 K. 2014/12594, 14.4.2014,  

    14 “… İşçi ve işveren iradelerinin iş sözleşmesinin feshi konusunda birleşmesi, bir tarafın feshi niteliğinde değildir. İş Kanunu’nda bu sona erme türü yer almasa da, taraflardan birinin karşı tarafa ilettiği iş sözleşmesinin karşılıklı feshine dair sözleşme yapılmasını içeren açıklamasının ardından diğer tarafın da bunu kabulü ile bozma sözleşmesi (ikale) kurulmuş olur…”, Y9HD, E. 2017/21980 K. 2018/6265, 26.3.2018, https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E:10.01.2023).  

    15 Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, s.462/ Karaç, Serkan Taylan, s.85 vd./ Karaç,  Serkan Taylan, “Makul Yarar”, s.390 vd.  

    16Çil, Şahin, “6098 Sayılı Borçlar Kanunu Hükümleri Çerçevesinde İş Hukukunda İbra Sözleşmelerinin Geçerliliği”, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 21, 2011, s.67 vd. / Sarıhan, Banu Bilge, “Türk Borçlar Hukukunda ve İş Hukukunda İbranın Hukuki Boyutu”, Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, 2020, s.100vd.; Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, s.685 / “…Delil olarak ibraz edilen ibranamede davacı 2.7.1994 tarihinde işyerinden ayrıldığını ve işyerinden ayrılırken yıllık izin ücretlerini ve kıdem tazminatını tamamen aldığını ve işverene ibra ettiğini bildirmiştir. Davacı ibranamedeki imzayı ve ibranameyi inkar etmiş değildir. İbranamenin aktin feshinden sonra verildiği içeriğinden anlaşılmakta ve ibranamede davacı açıkça yıllık izin ücretlerini ve kıdem tazminatını işyerinden ayrılırken tamamen aldığını kabul etmektedir. Buna rağmen mahkemece ibranameye değer verilmeyerek davacının yıllık izin ücreti ve kıdem tazminatı taleplerinin kabul edilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” Y9HD, E. 1997/7572 K. 1997/10644, 03.06.1997, Y13HD, E. 2010/5342 K. 2010/13830, 25.10.2010 ,  https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E:11.01.2023). 

    17 Günergök, Özcan/ Kayıhan, Şaban, Borçlar Hukuku Dersleri, Umuttepe Yayınları, İstanbul, 2020, s.336/ Sarıhan, Banu Bilge, s.101/ “…Birçok Yargıtay kararında vurgulandığı uzere alacaklının alacak hakkından vazgeçmesini ve bu suretle borçlunun borçtan kurtulmasını kapsayan akde “İbra” denir. O halde İbranamenin hukuki niteliğinin ve kapsamının diğer bir deyimle, davacının gerçek amacının ne olduğu tespit edilmelidir…” Y13HD, E. 2010/5342 K. 2010/13830, 25.10.2010, https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E:11.01.2023).  

    18 Günergök, Özcan/ Kayıhan, Şaban, s.336.  

    19 Günergök, Özcan/ Kayıhan, Şaban, s.336/ Sarıhan, Banu Bilge, s.102.  

    20 Sarıhan, Banu Bilge, s.102/ Çil, Şahin, “İbra Sözleşmelerinin Geçerliliği”, s.66 vd. / Günergök,  Özcan/ Kayıhan, Şaban, s.336.  

    21 Oğuzman, M. Kemal/ Öz, Turgut, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2014, s. 555.  

    22 Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, s.685/ Süzek, Sarper, s.706/ Sarıhan, Banu Bilge, s.114/ Çil, Şahin, “İş Güvencesi”, s.26.  

    23 Süzek, Sarper, s.706/ Sarıhan, Banu Bilge, s.114/ Günergök, Özcan/ Kayıhan, Şaban, s.336.(dpn. 836) / Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, s.685 vd.  

    24 “…6098 sayılı sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun hizmet sözleşmeleri başlıklı 6. bölümünün 420. maddesinde iş ilişkilerinde borcun ibra yoluyla sona ermesi düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, destekten yoksun kalanlar ile işçinin diğer yakınları dahil, hizmet sözleşmesinden doğan tüm tazminat alacaklarında işçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür. Hakkın gerçek tutarda ödendiğini ihtiva etmeyen ibra sözleşmeleri veya ibra beyanını muhtevi diğer ödeme belgeleri, içerdikleri miktarla sınırlı olarak makbuz hükmündedir. Bu hâlde dahi, ödemelerin banka aracılığıyla yapılmış olması zorunludur…” Y21HD, E. 2016/10435 K. 2018/202, 16.1.2018, https://www.lexpera.com.tr/ictihat , (E:11.01.2023).  

    25 Süzek, Sarper, s.706./Sarıhan, Banu Bilge, s.115.  

    26Astarlı, Muhittin, s.44/ Sarıhan, Banu Bilge, s.111/ Sevimli, Ahmet, s.90/ Gerek, Hasan Nüvit, s. 51 vd./ “…Dairemizin kökleşmiş içtihatları çerçevesinde, iş ilişkisi devam ederken düzenlenen ibra sözleşmeleri geçersizdir. İşçi bu dönemde tamamen işverene bağımlı durumdadır ve iş güvencesi hükümlerine rağmen iş ilişkisinin devamını sağlamak veya bir kısım işçilik alacaklarına bir an önce kavuşabilmek için iradesi dışında ibra sözleşmesi imzalamaya yönelmesi mümkündür…İbranamenin tarih içermemesi ve içeriğinden de fesih tarihinden sonra düzenlendiğinin açıkça anlaşılamaması durumunda ibranameye değer verilemez… Buna karşın kısmi ödeme hallerinde, Dairemizin kökleşmiş içtihatlarında ibraya değer verilmemekte ve yapılan ödemenin makbuz hükmünde olduğu kabul edilmektedir. Miktar içeren ibranamenin çalışırken alınmış olması makbuz etkisini ortadan kaldırmaz…” Y7HD, E.2015/3019 K.2015/2685, 26.2.2015,https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E:11.01.2023).  

    27 “…Buna karşın kısmi ödeme hallerinde, Dairemizin kökleşmiş içtihatlarında ibraya değer verilmemekte ve yapılan ödemenin makbuz hükmünde olduğu kabul edilmektedir. Miktar içeren ibranamenin çalışırken alınmış olması makbuz etkisini ortadan kaldırmaz…” Y7HD, E. 2015/6788 K. 2016/6730, 21.3.2016, https://www.lexpera.com.tr/ictihat ,(E:12.01.2023).  

    28 Süzek, Sarper, s.797/ Çil, Şahin, “İbra Sözleşmelerinin Geçerliliği”, s.67.  

    29 Süzek, Sarper, s.…. vd.  

    30 “…İş ilişkisinde borcun ibra yoluyla sona ermesi ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 420 inci maddesinde öngörülmüştür. Sözü edilen hükme göre, işçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür. Hakkın gerçek tutarda ödendiğini ihtiva etmeyen ibra sözleşmeleri veya ibra beyanını muhtevi diğer ödeme belgeleri, içerdikleri miktarla sınırlı olarak makbuz hükmündedir. Bu hâlde dahi, ödemelerin banka aracılığıyla yapılmış olması gerekir…” Y7HD, E. 2015/6788 K. 2016/6730, 21.3.2016, https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E:12.01.2023).  

    31 “…6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun değinilen maddesinde, işverence yapılacak olan ödemelerin banka yoluyla yapılması zorunluluğunun getirilmesi, ibranamenin geçerliliği noktasında sonuca etkilidir. Ancak banka dışı yollarla yapılan ödemelerde de borç ibraname kapsamında tamamen veya kısmen ifa yoluyla sona ermiş olur…” Y9HD, E. 2016/23611 K. 2016/16274, 21.9.2016, https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E:12.01.2023).  

    32 Oğuzman, M. Kemal / Öz, Turgut, s. 556.  

    33 Sarıhan, Banu Bilge, s.113 vd.  

    34 “…Dava, nitelikçe 1.10.1974-21.1.1983 tarihleri arasında davalılardan …… İplik Fabrikası İşyeri Camisi’nde hizmet akti ile sigortalı olarak çalıştığının tesbiti davasıdır ve bu yolda subuta ermiştir. Bu durum karşısında, davacı söz konusu dönemde 506 sayılı Kanunun 4. maddesi uyarınca mecburi sigortalıdır ve sigortalı olmak hak ve yükümüyle karşı karşıyadır, bunlardan kaçınamaz ve vazgeçemez. Bu hüküm kamu düzenine ilişkindir.  

    Anılan feragatnamede ise, davacı bu dönemde yaptığı işin, hizmet akdi konusu olmadığını, hayır işi olduğunu, İş ve Sosyal Sigortalar Kanunları çerçevesinde işverenden hiçbir hak ve tazminat talep etmeyeceğini, işvereni ibra ettiğini belirtmekte ve bu nedenle de 1983/26 esas sayılı hizmet tesbiti davasından feragat ettiğini bildirmektedir…”, Y10HD, E. 1985/223 K. 1985/418, 01.02.1985, https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E:13.01.2023).  

    35 Astarlı, Muhittin, s.43 / Sevimli, Ahmet, s.85 / Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat,s. 46/  

    Karaç, Serkan Taylan, “Makul Yarar”,s.390.  

    36 Astarlı, Muhittin, s.44  

    37 Çil, Şahin, “İbra Sözleşmelerinin Geçerliliği”, s.68 vd./ Süzek, Sarper, s.796 / Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, s.466 vd./ Sarıhan, Banu Bilge, s.116/ “İş ilişkisinin devamı sırasında düzenlenen ibra sözleşmeleri geçerli değildir. İşçi bu dönemde tamamen işverene bağımlı durumdadır ve iş güvencesi hükümlerine rağmen iş ilişkisinin devamını sağlamak ya da bir kısım işçilik alacaklarına bir an önce kavuşabilmek için iradesi dışında ibra sözleşmesi imzalamaya yönelmiş sayılmalıdır.” Y9HD, E. 2008/12224 K. 2009/37011, 26.12.2009, https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E: 14.01.2023).  

    38 Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, s.467/ Astarlı, Muhittin, s.44 vd.  

    39 Çil, Şahin, s.68 vd.  

    40 “…İşçi emeği karşılığında aldığı ücret ve diğer parasal hakları ile kendisinin ve ailesinin geçimini temin etmektedir. Bu açıdan bakıldığında bir işçinin nedensiz yere işvereni ibra etmesi hayatın olağan akışına uygun düşmemektedir…” Y9HD, E. 2011/32699 K. 2012/9320, 21.03.2012, https://www.lexpera.com.tr/ictihat, (E: 14.01.2023).  

    KAYNAKÇA  

    Arıcı, Kadir, Türk İş Hukuku- I Ferdi İş İlişkileri Hukuku, Ankara, 2022.  

    Astarlı, Muhittin, “İkale İçeriğinde Yer Alan İbra Hükümlerinin Geçerliliği Sorunu”,  

    Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 34, 2015, s. (41-46).  

    Çelik Nuri/ Caniklioğlu, Nurşen/ Canbolat, Talat, İş Hukuku Dersleri, Beta Yayınları, İstanbul, 2020.  

    Çil, Şahin, “6098 Sayılı Borçlar Kanunu Hükümleri Çerçevesinde İş Hukukunda İbra Sözleşmelerinin Geçerliliği”, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 21, 2011, s. (66-85).  

    Çil, Şahin, “İbra Sözleşmesi ile İkale Sözleşmesinin İş Güvencesine Etkileri”, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 7, 2007, s. (23-35).  

    Gerek, Hasan Nüvit, “İş Sözleşmesinin İkale Sözleşmesi ile Sona Ermesi”, Çalışma ve Toplum Dergisi, Sayı 4, 2014, s. (43-58).  

    Günergök, Özcan/ Kayıhan, Şaban, Borçlar Hukuku Dersleri, Umuttepe Yayınları, İstanbul, 2020.  

    Kaplan, E. Tuncay Senyen, Bireysel İş Hukuku, Ankara, 2017.  

    Karaç, Serkan Taylan, “Türk İş Hukuku Bağlamında İkale Sözleşmelerinin Geçerlilik Ölçütleri ve “Makul Yarar” Kavramı”, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Sayı 50, 2022, s. (385-416).  

    Karaç, Serkan Taylan, Türk İş Hukukunda İkale (Bozma) Sözleşmeleri, 1. Baskı, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul, 2020.  

    Oğuzman, M. Kemal/ Öz, Turgut, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2014.  

    Sarıhan, Banu Bilge, “Türk Borçlar Hukukunda ve İş Hukukunda İbranın Hukuki Boyutu”, Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, 2020, s. (99-119).  

    Sevimli, Ahmet, “İş Hukukunda İbra ve İkale Sözleşmelerinin Geçerlilik Koşulları Konusundaki Gelişmeler”, Sicil İş Hukuku Dergisi, Sayı 14, 2009, s. (84-107).  

    Süzek, Sarper, İş Hukuku, Beta Yayınları, İstanbul, 2021.  

    Taşkent, Savaş, “İş sözleşmesinin İkale Yolu ile Sona Erdirilmesi”, Kamu- İş Hukuku ve İktisat Dergisi, Cilt 11, Sayı 4, 2011, s. (1-8). 

  • Göç Hukuku Neden Bir İdare Hukuku Meselesidir? Statü Kavramı Üzerinden Bir İnceleme

    Geleneksel tanımıyla idare hukuku; kamu kurum ve kuruluşların organizasyonunu, yapısını, işleyişini ve idari prosedürlerini düzenleyen; bu kurum ve kuruluşların bireyler üzerindeki etkilerini ve tabi oldukları kısıtlamaları belirleyen temel bir kamu hukuku dalıdır.1 İdare hukukunun en karakteristik özelliği, bir statü hukuku olmasıdır.2 Statü kavramı, hukuk öznelerinin içerisinde hareket edeceği kalıpların kanun koyucu tarafından önceden belirlendiği ve bu kalıpların içeriği üzerinde taraflara kurucu bir irade serbestisi tanınmadığı durumları ifade eder. İdare, yasalara ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine uygun olarak koyduğu kurallarla bir yandan statülerin soyut biçimlerini düzenlerken, diğer yandan tesis ettiği birel idari işlemlerle bu kuralları kişilerin özel hukuksal durumlarına aktarır. İdari ilişkiden, tarafların kendi iradeleriyle belirledikleri şahsi haklar değil; kamu hak ve özgürlüklerinin kullanıldığı veya sınırlandırıldığı, tüm hukuk düzeni tarafından tanınması zorunlu olan statü ilişkileri doğar.3

    Bu statü hukuku karakteri, günümüzde idari karar alma süreçlerinin en karmaşık ve dinamik alanlarından biri hâline gelen göç hukukunda da açık biçimde kendini göstermektedir. Nitekim yabancıların Türkiye’ye girişleri, kalışları ve çıkışları ile sağlanan korumanın kapsamını düzenleyen 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, teknik anlamda özel bir idari usul kanunu niteliği taşımaktadır Bu kanun, yabancı ile devletin göç yönetiminden sorumlu organı olan Göç İdaresi arasındaki ilişkiyi, idare hukukunun ilkeleri çerçevesinde düzenlenmektedir. Buna rağmen Türkiye’de göç hukuku çoğu zaman yabancılar hukuku kapsamında ele alınmakta ve hatta geniş anlamda milletlerarası hukukun ya da milletlerarası özel hukukun bir alt dalı olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu yaklaşım, göç hukukunun gerçek niteliğini tam olarak yansıtmamaktadır. Çünkü göç hukuku, esasen idare hukukunun bir parçası olup kamu otoritelerinin statü talebinde bulunan yabancılara yönelik işlem, eylem ve usullerini düzenleyen idari bir alanı ifade etmektedir. Bu idari alanın temelini ise kanun koyucunun belirlediği statüler oluşturmaktadır. 6458 sayılı Kanun uyarınca yabancıların Türkiye’deki mevcudiyeti, belirli hukuki kalıplar üzerinden yürütülmekte; bu kalıplar yabancının ülkede hangi şartlarla bulunabileceğini ve hangi haklardan yararlanabileceğini belirlemektedir. Kanun; kısa dönem, aile, öğrenci, uzun dönem, insani ve insan ticareti mağduru ikamet izinleri gibi farklı ikamet türlerini ayrı ayrı statüler olarak kurgulamış, her birini başvuru şartlarından sona erme ve iptal nedenlerine kadar sıkı bir idari usule bağlamıştır.4 Benzer şekilde uluslararası koruma rejimi de statü hukukunun bir uzantısıdır. Kanun, mülteci, şartlı mülteci ve ikincil koruma statülerini tanımlayarak bu statülere başvuru ve değerlendirme süreçlerini idari bir disiplin içinde düzenlemiştir.  Bu çerçevede bir yabancının uluslararası koruma statüsüne alınması, statüsünün sona erdirilmesi veya iptal edilmesi gibi işlemler, ayrı maddelerde düzenleme altına alınmıştır. Öte yandan savaşlar, iç çatışmalar, doğal afetler ve yaygın insan hakları ihlalleri gibi sebeplerle milyonlarca insanın kitlesel biçimde yer değiştirmek zorunda kalması, devletlerin koruma mekanizmalarını çeşitlendirmesine yol açmıştır. Bu bağlamda geliştirilen en önemli araçlardan biri de geçici koruma statüsü olmuştur. Bunun yanında kanun koyucu, hiçbir devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olmayan kişiler bakımından vatansız statüsünü düzenlemiş ve “Vatansız Kişi Kimlik Belgesi” verilmesi yoluyla bu kişilere de hak ve yükümlülükler doğuran özel bir statü kazandırmıştır. Böylece göç hukukunda yabancıların hukuki konumu, kanun koyucu tarafından önceden belirlenmiş statü rejimleri aracılığıyla şekillenmektedir.Sonuç olarak, 6458 sayılı Kanun uyarınca göç hukuku; kişilerin hukuk düzeniyle olan ilişkisini önceden belirlenmiş kalıplar üzerinden belirleyen bir statü hukukudur. Bu statülerin kazanılması, kaybedilmesi ve değiştirilmesine ilişkin tüm süreçler Göç İdaresi Başkanlığı ile yabancı arasındaki idari ilişkiyi kapsadığından, bu alan doğrudan idare hukukunun temel uğraşı alanlarından birini oluşturmaktadır. Kanun kapsamında tesis edilen her türlü karar, özü itibarıyla birer idari işlemdir. Bu işlemler; yetki, şekil/usul, sebep, konu ve amaç unsurları yönünden bir yargısal denetime tabidir ve mahkemelerce hukuka uygunluk süzgecinden geçirilir. Dolayısıyla göç hukuku, yabancı ile devlet arasındaki ilişkiyi bireysel bir sözleşme gibi değil, hukuk düzeninin belirlediği statü temelli bir idari ilişki olarak kurgulayan kapsamlı bir idare hukuku disiplinidir.

    1. Gerard Hogan, David Gwynn Morgan, Administrative Law in Ireland,Round Hall Sweet &Maxwell, 1998, s.1.
      ↩︎
    2. “Bilindiği ve Mahkememizin muhtelif kararlarında dile getirildiği üzere, idare hukuku bir statü hukukudur ve statüler, koşulları önceden saptanmak suretiyle belirgin hale getirilmiş ve düzenlenmiştir.Yine bu özellik gereği, bu statülere dahil olan kişilerin önceden belirtilmiş olan koşulları kabul ettiği varsayılır ve bu statüye girdikten sonra vuku bulan olaylar, düzenlemeler içinde bulunulan statünün koşullarına göre değerlendirilir.”Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 3.Daire, E.2004/1251,K.2005/573 KT.14.04.2005,www.corpus.com.tr.,E.T.15.02.2026.
      ↩︎
    3. Onur Karahanoğulları, İdare Hukuku, 1.Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2022,s.43
      ↩︎
    4. 6458 sayılı YUKK 19-49.maddeler arası. ↩︎
  • 6222 SAYILI KANUN VE SINIRLARI

    Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun 2011 yılında hayatımıza girmiştir. Yıllar içerisinde çeşitli değişiklikler yapılarak günümüzdeki halini almıştır. Bu süreçte kanundaki boşluklar yahut keyfi uygulamalar nedeniyle yargının bütün unsurları ve vatandaşlar zor anlar yaşamıştır. Bu yazımızda keyfi uygulamalara dair kişisel kanaatlerimiz kamuoyu ile paylaşılacaktır.

    Türkiye’de oynanan spor müsabakalarında yaşanan çoğu sorun ortak niteliktedir. Müsabaka öncesi toplanma alanları, stadyuma yolculuk esnası, stadyuma giriş süreci, müsabaka esnasında tribün olayları ve müsabaka sonrası tahliye süreçleri olarak kategorize etmek mümkündür. Son zamanlarda karşılaştığımız sorunlardan bir tanesi ise stadyuma yolculuk esnası ve stadyum çevresinde biletsiz taraftarların durumudur. 

    Türk Hukukunda taraftar hakları kapsamında sayılabilecek özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Bununla birlikte 6222 Sayılı Kanun ve 7405 Sayılı Kanun kapsamında taraftarlar ile ilgili olabilecek hükümler yer almaktadır. 6222 Sayılı Kanunun “Yasak Fiiller ve Ceza Hükümleri” başlıklı üçüncü bölümünde işlediğimiz konuyla ilgili detaylar bulunmaktadır. Kanun’un 15. Maddesi “Bu Kanun hükümlerine göre temin edilmiş bileti olmaksızın spor müsabakalarını izlemek amacıyla spor alanlarına giren kişi, adli para cezası ile cezalandırılır.”şeklinde düzenlenmiştir. Yine Kanun’un 18. Maddesinde “Kişinin, bu Kanunda tanımlanan veya yollamada bulunulan ilgili kanunlardaki suçlardan dolayı mahkemece kurulan hükümde, hakkında güvenlik tedbiri olarak spor müsabakalarını seyirden yasaklanmasına karar verilir. Seyirden yasaklanma ibaresinden kişinin müsabakaları ve antrenmanları izlemek amacıyla spor alanlarına girişinin yasaklanması anlaşılır.”düzenlemesi yer almaktadır. Bu iki hüküm birlikte değerlendirildiğinde spor müsabaka alanlarına biletsiz olarak giren kişi hem adli para cezasıyla cezalandırılacağı hem de hakkında seyirden men tedbiri uygulanacağı anlaşılmaktadır.

    Uygulamada karşılaşılan sorun ise henüz müsabaka başlamadan stadyum çevresinde bulunan biletsiz taraftarlar hakkında bu hükümlerin uygulanıp uygulanmayacağı noktasında toplanmaktadır. Kanunun 3. maddesinde spor alanı tanımı şu şekilde yapılmıştır; “spor müsabakalarının veya antrenmanların gerçekleştirildiği alanlar ile seyircilere ait seyir alanları, sporculara ait soyunma odası ve bu Kanunun uygulanması kapsamında spor yapmaya elverişli alanları,..”. Kanaatimizce Kanun, bileti olmaksızın spor alanlarına giren ifadesiyle unsurları açıkça ortaya koymuştur. Bir kişi hakkında bu tedbirin ve yaptırımın uygulanması için biletsiz olması ve spor alanlarına girmiş olması unsurlarının birlikte gerçekleşmiş olması aranmaktadır. Bu nedenle müsabaka başlamadan evvel spor alanı çevresinde biletsiz olarak bir taraftarın bulunması salt cezalandırılmasına yeterli değildir. Bu hususta tartışılabilecek iki konu stadyum çevresinin spor alanına girme unsurunu oluşturup oluşturmadığı, yine stadyuma giriş adında turnikelere gelen kişinin eyleminin teşebbüs sayılıp sayılamayacağı konularıdır. Bu tür olayların değerlendirilmesinde kolluk ve yargının tüm unsurlarının hassasiyet ile yaklaşması gerekmektedir. 

    Uygulamada karşılaştığımız konular göz önüne alındığında keyfi olarak uygulanan seyirden men tedbirleri çoğu zaman CMK’nın 109. maddesinde düzenlenen adli kontrol tedbirlerinden ve hatta mahkumiyet kararlarından daha ağır sonuçlar doğurabilmektedir.

    Sonuç olarak; kanaatimizce sporda şiddetle mücadele edilirken, ‘suçta ve cezada kanunilik’ ilkesinden ödün verilmemelidir. Keyfi uygulamaların önüne geçmek adına, stadyumların etki alanlarını ve taraftar haklarını netleştiren ikincil mevzuat çalışmalarına ivedilikle ihtiyaç duyulmaktadır.

  • 4 Şubat 2026 Yönetmelik Değişiklikleri 6306 Uygulamasına Yeni Neler Getirdi?

    4 Şubat 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan “6306 Sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”, kentsel dönüşüm pratiğinde uzun süredir devam edegelen üç temel sorunu merceğe alıyor: (i) karar alma süreçlerindeki tıkanıklıklar, (ii) malik iradesinin nasıl oluşacağı ve tebligat ve usule ilişkin rejim, (iii) idarenin müdahale sınırlarının hangi aşamada ve ne ölçüde devreye gireceği.

    Bu değişiklikler, daha önce yorum ve içtihatlarla gelişen kabulleri pozitif düzenleme altına alarak sağlanıyor: Salt çoğunlukla karar alınabilen işlemlerin kapsamı, toplantı çağrı/karar yeter sayıları, karara katılmayanların paylarının hangi şartlarda satılacağı, satışın kimlere ve hangi taban değer kuralıyla yapılacağı, hatta satış tekrarlarında bildirim usulleri… Değişiklikle hepsi ayrıntılı bir prosedüre bağlanmış durumda.

    Arka plan: 2/3’ten salt çoğunluğa geçişin usul ayağı tamamlanıyor

    Kentsel dönüşüm karar rejiminde esas dönüm noktası, kanun değişikliğiyle “en az üçte iki” eşiğinin salt çoğunluğa düşürülmesiyle başlamıştı. 2012-2023 döneminde uygulamada “2/3” eşiği, özellikle miras intikalli veya çok ortaklı taşınmazlarda süreci fiilen durduran bir engel işlevi görmüştü. 2023 tarihli ve 7471 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikle karar eşiği “salt çoğunluk” mantığına çekilerek uygulamada hız kazanmak amaçlanmıştır.

    Ancak salt çoğunluğun tek başına sürece hız kazandırması söyemek mümkün değildi. Zira eğer usuldeki belirsizlikler, kararın nasıl alınacağı, nasıl tebliğ edileceği, hangi belgelerle ispatlanacağı ve pay satışına hangi sırayla gidileceği uygulamada yeni belirsizlikler doğurabiliyordu. Söz konusu değişiklik bu nedenle, yalnızca bir çoğunluk eşiği tartışmasından ziyade çoğunluk iradesinin nasıl oluşacağı sorusuna da cevap veriyor: Toplantı çağrısı, ilan/noter bildirimi, toplantı ve karar yeter sayısı, tutanak düzeni, teklifin karara katılmayanlara iletilmesi ve akabinde pay satışına geçiş… 

    Yıkımı beklemeden karar alma: sözleşme, satış ve proje modeli artık ön aşamada kurulabiliyor

    Yeni metnin en pratik sonucu, riskli yapılarda “yıkım olmadan karar alınamaz” algısını kırması. Yönetmelik, riskli yapıların bulunduğu parsellerde (ve ayrıca riskli alan/rezerv yapı alanlarında etap/ada ölçeğinde), yapının yıktırılmış olması şartı aranmaksızın şu işlemler hakkında salt çoğunlukla karar alınabileceğini açıkça sayıyor: tevhit, ifraz/taksim/terk/ihdas/tescil, yeniden bina yaptırma, payların satışı, kat karşılığı veya hasılat paylaşımı gibi yeniden değerlendirme modelleri.

    Buradaki kritik yenilik iki kademeli:

    Birincisi, karar kapsamının sözleşme modellerini açıkça içerecek şekilde netleştirilmesi. Özellikle kat karşılığı veya hasılat paylaşımı gibi uygulamada en sık kullanılan modellerin, yıkım öncesi aşamada karara bağlanabilmesi, müteahhitle pazarlık gücünü (zaman baskısı azalacağı için) arttırabilir.

    İkincisi, kararın geçerliliğini (ve devamında ruhsat adımlarını) belirli bir usule bağlaması. Artık kısaca “karar alındı” demek yetmiyor, kararın toplantı ve tebligat sürecinden geçmesi ve karara katılmayanların pay satışı için ayrıca başvuru yapılmış olması, yapı ruhsatı başvurusu öncesinde aranan şartlar olarak kurgulanıyor.

    Örnek üzerinden açıklarsak; 12 bağımsız bölümden oluşan bir binada arsa payı ağırlığı bakımından %52’si üç kişide toplanmış olsun. Eski pratikte çoğu dosyada “yıkım gerçekleşsin, sonra anlaşırız” yaklaşımı hâkimdi. Yıkım yaklaşınca pazarlık sertleşiyor, azınlık malikin itirazı ise takvimleri aylarca uzatıyordu. Yeni rejimde çoğunluk, yıkım olmadan kat karşılığı sözleşme modelini kararlaştırıp (toplantı ve tebligat prosedürüne uyarak) karara katılmayanlara teklifi bildirebilecek, kabul edilmezse pay satışı mekanizmasını çalıştırabilecek.

    Riskli yapı şerhi ile “6306 kapsamında belirtme” ayrımı: tapuda statü sürekliliği sağlanıyor

    Yönetmeliğin tapu sicili bakımından en önemli müdahalesi, riskli yapı yıkıldıktan sonra tapudaki riskli yapı şerhinin terkin edilmesiyle birlikte, beyanlar hanesine bu kez “6306 sayılı Kanun kapsamında olduğuna dair belirtme” yapılmasını zorunlu hale getirmesi. Böylece yıkım sonrası taşınmazın arsaya dönüşmesi, hukuki rejimin sona erdiği anlamına gelmeyecek, dönüşüm süreci arsa aşamasında da 6306 rejimi içinde kalacak.

    Bu nokta, üçüncü kişilerle ilişkiler bakımından kritik:

    • Tapu işlemlerinde öngörülebilirlik: Riskli yapı şerhinin kalkması, “taşınmaz artık serbestçe işlem görür” algısına sebep olabiliyordu. Yeni “6306 kapsamındadır” belirtmesi, arsa aşamasında dahi işlemlerin dönüşüm rejiminde yürütüleceğini üçüncü kişilere görünür kılıyor.
    • Hukuki güvenlik – sınırlamanın süresi: Bu açıklık, bir yandan belirsizliği azaltırken, diğer yandan özel rejimin fiilen uzaması anlamına geliyor (mülkiyet hakkı sınırlamasının “ne zaman biteceği” sorusu daha çarpıcı hale gelebilir).

    Aynı pakette yer alan bir başka  netleştirme de dikkat çekici: Parsel sınırı.  Riskli yapının bulunduğu parsel ifraz edilirse, ifraz sonucu oluşan parsellerden sadece riskli yapının tekabül ettiği parsel(ler) 6306 kapsamında değerlendirilecek, riskli yapı şerhi diğer parsellerden kaldırılacak.

    Bu düzenleme, Anayasa Mahkemesi’nin pay satışı kaynaklı bir bireysel başvuru kararında ölçülülük ilkesi etrafında tartıştığı “daha az kısıtlayıcı araç” perspektifiyle de örtüşüyor: Mahkeme, bazı olaylarda parselin bölünerek yalnız riskli yapının isabet ettiği kısmın özel rejime tabi tutulmasının daha az kısıtlayıcı olacağını, fakat somut olayda bunun ileri sürülmediğini tartışmıştı (Fatma Elaldırsın [2. B.], B. No: 2018/16483, 14/9/2021). Yönetmelik artık ifraz sonrası kapsamın nasıl belirleneceğini açık bir kurala bağlıyor.

    Toplantı çağrısı, tebligat ve azınlık payının satışı: Hızlanma “prosedürle” birlikte geliyor

    Yönetmelik azınlık–çoğunluk dengesinin iki hamleyle yeniden tanımlıyor:

    Birincisi, toplantıyı başlatma eşiğini düşürüyor: Riskli yapı parsellerinde yapılacak yeni uygulamalar için karar alınması amacıyla, maliklerden “yalnızca birinin dahi” istemiyle bütün malikler toplantıya çağrılabilecek. Çağrı, Ek-12 formu ile muhtarlık/bina ilanı (15 gün) veya noter aracılığıyla yapılabiliyor. İlanın son günü tebliğ edilmiş sayılma anı olarak kurgulanıyor.

    İkincisi, karara katılmayanın payı için satış mekanizmasını yıkım şartına bağlamadan işletiyor ve ayrıntılı bir “teklif–süre–satış” şeması kuruyor. Kritik eşikler şöyle:

    • Toplantı, arsa payı ağırlığı bakımından en az salt çoğunlukla toplanıyor, karar da en az salt çoğunlukla alınıp tutanağa bağlanıyor.
    • Karara katılmayanlara, karar ve anlaşma şartlarını içeren teklif (veya teklifin inceleneceği yer) e-tebligat/noter/ilan yöntemleriyle bildiriliyor.
    • Bildirimden itibaren 15 gün içinde teklif incelenmez veya kabul edilmezse, paylar Başkanlıkça (Kentsel Dönüşüm Başkanlığı) tespit edilecek veya ettirilecek rayiç değerden az olmamak üzere anlaşan paydaşlara açık artırmayla satılıyor.
    • Paydaşlara satış olmazsa, riskli alan ve rezerv yapı alanlarında bedeli dönüşüm projesini yürüten Başkanlık/İdare/TOKİ ödeyerek satın alıyor. Maliklerin yürüttüğü alanlarda ise paydaşlara satış tekrar ediliyor. Riskli yapılarda ise anlaşmaya uyma şartıyla üçüncü kişilere satış yolu açılıyor.

    Bu noktada, hız ile mülkiyet hakkı güvenceleri arasındaki gerilim daha görünür hale geliyor. Örneğin, 2022 tarihli bir kararında Anayasa Mahkemesi, çoğunluk kararının (paylaşım/sözleşme içeriği ve değerleme dahil) yargısal denetim satıştan önce etkili biçimde yapılmamışsa, mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ve mülkiyet hakkının ihlal edilebileceği açıkça ortaya koymuştur (Hanife Yıldız Torum ve Nimet Filiz Seven [GK], B. No: 2018/1567, 10/2/2022). Bu karar, 2026 değişikliğinin usul boyutunun neden kritik olduğunu da gösteriyor: Süreç hızlanırken, kararın ve teklifin ispat edilebilir, denetlenebilir ve yargısal incelemeye elverişli bir dosya üzerinden yürütülmesi gerekecek.

    Birlikte dönüşüm, tevhit–ifraz ve imar hakkı aktarımı: Ölçek büyüyor, şartlar sertleşiyor

    Yönetmelik, birden fazla parselin birlikte değerlendirilmesini daha sistematik bir çerçeveye oturtuyor. “Üzerindeki yapıların tamamı riskli yapı olarak tespit edilmiş” birden fazla parselin tevhit edilmesiyle taksim/terk/ihdas/tescil işlemlerine, her parselde ayrı ayrı salt çoğunlukla karar verilebileceği düzenleniyor. Tevhit sonrası uygulama kararları da oluşan yeni parselde salt çoğunlukla alınacak.

    Burada iki sınırlayıcı mekanizma var:

    • Boş parsellerin katılımı için oybirliği: Riskli yapı parselleriyle bitişik/arası boş (yapılaşmamış) parsellerin birlikte değerlendirilmesi, boş parsellerdeki tüm maliklerin oybirliği kararına bağlanmış durumda (Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği hükmü saklı tutularak).
    • İfraz sonrası kapsam sınırı: İfrazda yalnız riskli yapının tekabül ettiği parselin 6306 kapsamında kalacağı ve diğerlerinden riskli şerhin kaldırılacağı açıkça yazıldı. 

    İmar hakkı aktarımı (imar hakkının başka parsele taşınması) ise artık “yerinde dönüşümün imkânsızlığı” senaryolarında daha net bir alternatife dönüşüyor. Yönetmelik, zemin/afet riski veya mevzuat gereği yapılaşma hakkı bulunmayan hallerde, yeni yapının uygulama alanı dışındaki bir parselde yapılabileceğini, ayrıca riskli parselin yapılaşma hakkı imar hakkı aktarımıyla başka parsele taşınacaksa, tüm maliklerin aynı parselde şuyulandırılması ve o parseldeki diğer maliklerin muvafakatinin şart olduğunu düzenliyor.

    Örneğin; dere yatağına yakın, zemini problemli bir bölgede riskli yapı yıkılıyor, mevzuat veya jeoteknik sebeplerle aynı parselde yeni yapı ruhsatı almak imkânsız. Değişiklik öncesi hak kaybı endişesi büyürken, yeni metin imar hakkı aktarımıyla güvenli başka bir parselde proje yürütülebilmesini (belli koşullara bağlayarak) çerçeveliyor.

    Maliyet boyutu: Oransal harç muafiyeti ve teminat düzenlemesi

    Değişiklik paketi yalnız karar-satış hızlandırması değil, maliyet boyutunda da netleştirmeler getiriyor.

    Birincisi, riskli parselin boş parsellerle tevhit edilmesi veya imar hakkı aktarımıyla başka parsele taşınması halinde tapu harç ve ücret muafiyetlerinden yararlanmanın oransal olacağı belirtiliyor: Muafiyet, riskli parsel alanının yeni oluşan (tevhit/transfer) parsel alanına oranı nispetinde uygulanacak. Bu, muafiyetin hangi ölçekte olacağı tartışmasını bitirmeyi hedefliyor. 

    İkincisi, 1/1/2024’ten itibaren düzenlenen yapı ruhsatları kapsamında verilen teminatların (müteahhidin talebi halinde) %6 teminat oranına göre yeniden düzenlenebileceği geçici bir hükümle getiriliyor. Bu, devam eden projelerde finansman/teminat yükünü güncel rejime uyarlama imkânı tanıyor.

    Maliyet tartışmalarının yargıya yansıyan boyutuna bir örnek: Danıştay 9. Dairesi’nin bir kararında, 6306 kapsamındaki ilk satış ve harç istisnasının kapsamı, özellikle 2018’de yapılan değişiklik sonrası riskli yapı malikinin üçüncü kişiye ilk satışı bakımından istisnanın uygulanıp uygulanmayacağı yönünde ayrıntılı bir değerlendirmeye konu olmuştur. Bu tür uyuşmazlıklar, 2026’daki oransal muafiyet kuralının da uygulamada yeni sınır tartışmaları üretebileceğini gösteriyor. (D9D, E. 2022/814, K. 2022/1822, KT. 12.05.2022.)

    Hukuki denge: Hız v. Ölçülülük ve Hukuki Güvenlik

    Değişikliklerin “zihniyet değişimi” yönü, kentsel dönüşümü yalnız teknik bir inşaat faaliyeti değil, karar alma, tebligat, değerleme, satış ve idari onay süreçleriyle örülü bir idari-prosedürel rejim olarak tasarlamasında yatıyor.

    Bununla birlikte hızlanan mekanizma, ister istemez şu soruları büyütecek:

    • Kanunilik ve öngörülebilirlik: Toplantı-tebligat-satış zincirindeki her adım, yargısal denetime elverişli olmak zorunda. Aksi halde, hızlı süreç hızlı iptal veya telafisi güç zarar tartışmalarını doğurabilir.
    • Ölçülülük: Pay satışı, mülkiyet hakkına ağır bir müdahale. Anayasa Mahkemesi kararlarında görüldüğü üzere, rayiç bedelin ödenmesi önemli ama tek başına yeterli değil. Usule ilişkin güvenceler ve etkin denetim, orantılılık değerlendirmesinde belirleyici olabiliyor.
    • Uluslararası standart: Mülkiyet müdahalelerinde kamu yararı-adil denge yaklaşımı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadının da (1 No’lu Protokol m.1 çerçevesinde) temel omurgası, devletin sosyal/ekonomik politikalarda geniş takdir alanı olmakla birlikte, bireye aşırı külfet yüklenmemesi ve etkili başvuru güvenceleri kritik.
    • Anayasal çerçeve: Türkiye’de mülkiyet hakkı ve sınırlama rejimi (Anayasa m.35 ve m.13) açısından da, kamu yararı amacıyla getirilen sınırlamaların ölçülülük ve demokratik toplum gerekleriyle uyumlu olması bekleniyor.

    Sonuç olarak 4 Şubat 2026 değişiklikleri, karar almada tıkanıklık sorununa güçlü bir cevap veriyor: Karar daha erken alınacak, toplantı tek malik talebiyle başlayacak, tebligat ve belge seti standartlaşacak, pay satışı yıkım şartına bağlı kalmadan işlemeye devam edecek, tapu kayıtları ise dönüşüm rejiminin arsa aşamasında da sürdüğünü açıkça gösterecek.

    Fakat tam da bu hız nedeniyle, önümüzdeki dönemde tartışmanın ağırlık merkezi “dönüşüm olsun mu?” sorusundan “dönüşüm nasıl yapılırsa mülkiyet hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkeleriyle uyumlu olur?” sorusuna kayacak. Yönetmelik artık oyunun kurallarını daha açık yazıyor. Bundan sonraki kritik eşik, bu kuralların uygulama ve yargısal denetimde nasıl “dengeye” kavuşacağı.

  • Pandemi Sonrası Kira Uyuşmazlıklarında Kiraya Verenin Hapis Hakkı (TBK m. 336–338; İİK m. 270–271)

    Giriş

    Kira ilişkilerinde son yıllarda belirgin şekilde artan uyuşmazlık yoğunluğu, yalnızca kira bedelinin belirlenmesi veya tahliye mekanizmalarının işletilmesiyle sınırlı değildir. Uygulamada, özellikle kira bedelinin hiç ödenmemesi ya da düzensiz ödenmesi hallerinde, kiraya veren bakımından asıl güçlük çoğu kez alacağın güvence altına alınması ve tahsil kabiliyetinin korunması noktasında ortaya çıkmaktadır. Kiracının kira borcunu ifa etmemesi durumunda tahliye süreçleri, yargılama süreleri ve icra aşamasının niteliği nedeniyle zaman alabilmekte; bu süre zarfında alacağın fiilen tahsil edilebilir olmaktan çıkması riski artabilmektedir.

    Bu meyanda, kira hukukunun kiraya verene tanıdığı, ancak uygulamada çoğu zaman tali bir başlık gibi ele alınan kiraya verenin hapis hakkı, yalnızca teorik bir kurum olmaktan ziyade, kira alacağının teminat altına alınması bakımından önemli bir “güvence mekanizması” niteliği taşımaktadır. Bu yazıda amaç, kiraya verenin hapis hakkını TBK m. 336–338 hükümleri ve İİK m. 270–271’de öngörülen usulî araçlar ışığında; kapsamı, sınırları ve uygulama bakımından dikkat edilmesi gereken noktalarıyla birlikte, teknik bir çerçevede değerlendirmektir.

    1. Hapis Hakkının Hukukî Niteliği ve Amacı

    Kiraya verenin hapis hakkı, kira ilişkisinden doğan kira bedeli alacağının teminat altına alınmasına hizmet eden, kanundan doğan bir güvence kurumudur. Türk Borçlar Kanunu’nun 336. maddesi uyarınca kiraya veren, taşınmaz kiralarında, işlemiş bir yıllık ve işlemekte olan altı aylık kira bedelinin güvencesi olmak üzere, kiralananda bulunan ve kiralananın döşenmesine veya kullanılmasına yarayan taşınırlar üzerinde hapis hakkına sahiptir. Bu yönüyle hapis hakkı, kiraya verenin kira bedeli alacağını, belirli şartlarla, kiralanandaki taşınırlar üzerinde “kanunî teminat” niteliğinde güvenceye bağlayan bir düzenleme olarak ortaya çıkar.

    Kuruma yüklenen işlev, yalnızca borcun ödenmesini teşvik etmek değildir; daha önemlisi, kira alacağının teminat altına alınması suretiyle, kira ilişkisinin ekonomik dengesinde kiraya vereni koruyan bir mekanizma tesis etmektir. Nitekim kira ilişkisinde kiralananın zilyetliği çoğu zaman kiracıya geçmekte; kiraya veren ise kira bedelini tahsil edemez hale geldiğinde, salt “tahliye” yoluna başvurması her zaman alacağın tahsilini sağlamaya yetmemektedir. Hapis hakkı bu noktada, kira alacağının fiilen tahsil edilebilirliğinin korunması bakımından önem kazanmaktadır.

    2. Kapsam ve Sınırlar

    Hapis hakkı, uygulamada sıklıkla yanlış yorumlanmaktadır. Bir yandan bu hakkın fiilen kullanılamaz olduğu düşüncesi, diğer yandan ise kiraya verenin kiralanandaki her şeye el koyabileceği gibi hukuken isabetli olmayan bir kanaate varılmaktadır. Oysa hapis hakkı, güçlü bir güvence aracı olmakla birlikte, alacak, eşya ve usul bakımından belirgin sınırlarla çevrilidir.

    2.1. Alacak Bakımından Sınır

    TBK m. 336, hapis hakkının kapsamını kira bedeli alacağıyla sınırlamakta ve bu alacağın da belirli bir döneme ilişkin olmasını öngörmektedir. Buna göre hapis hakkı, işlemiş bir yıllık ve işlemekte olan altı aylık kira bedeli için söz konusu olur. Bu düzenleme, hapis hakkının her türlü alacak için değil, kira ilişkisinin tipik borcu olan kira bedeli açısından ve sınırlı bir dönem için tanınmış bir güvence olduğunu gösterir.

    2.2. Eşya Bakımından Sınır

    Hapis hakkının eşya bakımından kapsamı, kanunun belirlediği ölçütle sınırlıdır: Kiralananda bulunan ve kiralananın döşenmesine veya kullanılmasına yarayan taşınırlar. Bu ölçüt, uygulamada çoğu kez tartışma yaratır; zira hangi eşyanın “kiralananın döşenmesine/kullanılmasına yarayan” nitelikte olduğunun somut olay bazında değerlendirilmesi gerekir. Ayrıca hapis hakkının, genel prensip olarak, haczi kabil taşınırlar üzerinde etkili olacağı; haczedilemeyen mallar üzerinde hapis hakkının işletilemeyeceği kabul edilir.

    Öte yandan, kiralananda bulunan taşınırların mülkiyetinin kiracıya ait olup olmadığı, uygulamada en kritik alanlarından biridir. Özellikle üçüncü kişilere ait olduğu iddia edilen taşınırlar (leasing konusu mallar, konsinye stoklar, emanet/teslim ilişkisine konu eşyalar vb.) bakımından, hapis hakkının kapsamı ve sonuçları yönünden ayrıntılı bir değerlendirme ihtiyacı doğabilmektedir. Bu tür ihtilaflarda kurumun doğru işletilmesi, hem eşyanın niteliğinin hem de aidiyet iddialarının dosya üzerinde somutlaştırılmasını gerektirir.

    2.3. Alt Kiracı Bakımından

    TBK m. 336/II hükmü uyarınca, kiraya verenin hapis hakkı, alt kiracının kiralanana getirdiği taşınırlar üzerinde de, alt kiracının asıl kiracıya olan kira borcunu aşmamak üzere uygulanabilir. Bu düzenleme, kira ilişkisinin çok katmanlı yapısında kiraya vereni koruyucu bir genişleme olarak değerlendirilebilir; ancak yine de taşınırların niteliği, haczedilebilirlik ve aidiyet tartışmaları bu alanda da önemini korur.

    3. Hapis Hakkının Usulî ve İcrai Boyutu

    Hapis hakkının uygulamada anlamlı bir güvenceye dönüşebilmesi, çoğu zaman icra hukuku araçlarının doğru zamanda devreye alınmasına bağlıdır. İcra ve İflâs Kanunu m. 270, hapis hakkına konu eşya bakımından defter tutulması usulünü düzenlemekte; icra dairesinin, hapis hakkı ileri sürülen eşya için defter tutarak, kiraya verene rehnin paraya çevrilmesi yoluna başvurması için belirli bir süre tanımasını öngörmektedir. Bu mekanizma, bir yandan hapis hakkına konu eşyanın tespit edilmesini sağlayarak eşyanın somutlaştırılmasına hizmet eder; diğer yandan, sürecin hukuken denetlenebilir bir zeminde yürütülmesini temin eder.

    İİK m. 271 ise, hapis hakkına konu eşyanın gizlice veya zorla kiralanandan götürülmesi senaryoları bakımından, kiraya vereni koruyucu bir müdahale çerçevesi kurar. Bu noktada uygulamada sürelerin ve hızlı hareket etme gereğinin belirleyici olduğu görülmektedir. Nitekim hapis hakkı, risk doğduktan çok sonra gündeme getirildiğinde, özellikle taşınırların kiralanandan çıkarılmasıyla birlikte fiilî etki alanını kaybedebilmekte; buna karşılık, risk sinyali alındığı aşamada icra araçlarının devreye alınması kurumun amacına uygun sonuç üretmesini sağlayabilmektedir.

    4. Uygulama Açısından Dikkat Edilmesi Gereken Başlıca Hususlar

    Hapis hakkı tartışmalarında, uygulamada öne çıkan problem alanları belirli başlıklarda toplanmaktadır. Bunların başında, kiralanandaki taşınırların aidiyeti (kiracı mı üçüncü kişi mi), eşyanın kiralananın döşenmesine/kullanılmasına yarama ölçütünü karşılayıp karşılamadığı, hapis hakkının alacak bakımından sınırının doğru kurulup kurulmadığı ve nihayet usulî süreçte (defter ve devamındaki işlemler) zamanlama ile belgelendirmenin yeterliliği gelmektedir. Bu nedenle, hapis hakkı değerlendirmesi yapılırken yalnızca maddî hukuk hükümleriyle yetinilmeyip, icra safhasının gerektirdiği somutlaştırma ve süre yönetimi perspektifiyle birlikte ele alınması gerekir.

    Bu bağlamda, özellikle işyeri kiralarında sık karşılaşılan faaliyetin ani sonlanması, gece tahliyesi, mal kaçırma gibi olgular, hapis hakkının pratik önemini artırmaktadır. Bununla birlikte, kurumun yalnız işyeri kiralarıyla sınırlı olmadığı; taşınmaz kiralarının genelinde, kira borcunun teminat altına alınması bakımından işlevsel bir çerçeve sunduğu da açıktır. Dolayısıyla hapis hakkının, yalnızca istisnaî bir kurum gibi değil, kira ilişkisinde alacak riskinin yükseldiği hallerde sistematik biçimde değerlendirilebilecek bir güvence aracı olarak görülmesi isabetli olacaktır.

    Sonuç

    Kiraya verenin hapis hakkı, TBK m. 336–338 hükümleriyle kira alacağını teminat altına almak üzere düzenlenmiş, ancak etkinliği büyük ölçüde İİK m. 270–271’de öngörülen usulî araçların doğru zamanda işletilmesine bağlı olan bir güvencedir. Hapis hakkının uygulamada az kullanılan bir kurum gibi görünmesi, çoğu kez kurumsal yapısından değil; kurumun doğası gereği zamanlama, tespit ve icra usulü boyutunun yeterince erken gündeme alınmamasından kaynaklanır.

    Kanaatimce, kira uyuşmazlıklarında başarıyı yalnızca tahliye sonucuyla ölçmek her zaman yeterli değildir. Kira borcunun ifa edilmemesi halinde, tahliye süreçleri devam ederken alacağın tahsil kabiliyetinin kaybolması ihtimali, kiraya veren bakımından ekonomik anlamda daha ağır sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle hapis hakkı, sonradan hatırlanan bir ihtimal olarak değil; kira ilişkisinde temerrüt riskinin yükseldiği aşamada, alacağın korunması ve tahsil edilebilirliğin sürdürülmesi amacıyla başlangıçta değerlendirilmesi gereken bir güvence aracı olarak ele alınmalıdır. Özellikle uygulamada sık rastlanan hızlı tahliye ve mal kaçırma senaryoları dikkate alındığında, hapis hakkının, doğru usulle işletildiğinde, kiraya veren lehine önemli bir koruma sağlayabileceği açıktır.

  • İdare Hukuku ve Yapay Zeka

    Yapay zeka tüm hukuk dallarını etkilemektedir ve dönüşüme sebebiyet vermektedir. Yapay zekanın en çok etkilediği hukuk dallarının başında ise idare hukuku gelir. Yapay zekanın doğrudan etkilemediği, kısa, orta ve uzun vadeli dönüşümlere sebebiyet vermediği neredeyse tek bir idare hukuku başlığı dahi yoktur. Örneğin kamu yararı ve takdir yetkisi kavramları derinden etkilenecektir. İdare hukukunda kamu yararının ve takdir yetkisinin tespiti için hukuk dışı araçların kullanılması yeni bir fenomen değildir. İktisat bilimine ait olan bir yöntem olan fayda-maliyet analizi, idare hukukunda onlarca yıldır kullanılmaktadır ve hangi faaliyetin kamu yararına olduğuna, idarenin takdir yetkisini hukuka uygun kullanıp kullanmadığına ilişkin kararları doğrudan etkilemektedir. Bu ve benzeri araçlar özellikle ekonomik kamu yararını ilgilendiren hususlarda veya hukuki değerlendirme dışında teknik uzmanlığı gerektiren konularda kullanılmaktadır ve bu araçların kullanılması artık hukuk devletinin bir gereğidir. 

    Yapay zekâ teknolojilerinin kullanılması da idare hukukunda benzer bir yere sahip olacaktır. Hatta yapay zekâ teknolojileri başta teşkilat ve kamu yararı kurumları olmak üzere, idare hukukunun tamamında bir dönüşüme sebebiyet verecektir. Bu konu şüphesiz oldukça geniştir ve tek yönlü ele alınması mümkün değildir. Yapay zekanın idare hukukunda sebebiyet verdiği ve/veya vereceği olumlu sonuçlar olduğu gibi olumsuz sonuçlar da mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

    Yapay zekanın idare hukukundaki olumlu etkileri, öncelikle idarenin karar alma süreçlerinde görülmektedir. Yapay zeka teknolojileri sayesinde idareler, daha hızlı, verimli ve yerinde kararlar verebilirler. Estonya örneğinde olduğu gibi dijitalleşme ve yapay zeka entegrasyonu sayesinde kamu hizmetlerinin neredeyse tamamının elektronik ortamda sunulması, idarenin işlem tesis süresini kısaltmakta, vatandaşların idareyle ilişkisini kolaylaştırmakta ve usul ekonomisine hizmet etmektedir. Vergi beyannamelerinin büyük çoğunluğunun birkaç dakika içinde otomatik olarak işlenebilmesi günlük hayatta önemli bir kolaylık sağlamaktadır. Büyük verilerin entegre edilmesi ve yapay zeka sayesinde hızlı bir şekilde analiz edilmesi sayesinde kamu yararına olan faaliyetlerin tespitinde nesnellik sağlanmaktadır. Yine uzmanlık gerektiren ve insan eliyle yapılması yüksek maliyet ve zaman gerektirecek risk analizleri, yapay zekanın tüm veriyi aynı anda ve insandan çok daha hızlı işleyebilmesi dolayısıyla kolaylaşacaktır. Bir meselenin her boyutuna ilişkin teknik verilerin analizi sayesinde kamu yararına olan ve olmayan faaliyetlerin tespitinde de gelişme sağlanacaktır. Dolayısıyla yapay zeka destekli karar destek sistemleri, idarenin karmaşık teknik konularda (örneğin çevresel etki değerlendirmesi, trafik güvenliği veya sağlık hizmetlerinin planlanması gibi) istatistiki analizlerden yararlanmasını mümkün kılmaktadır ve bu da takdir yetkisinin keyfilikten uzak, veriye dayalı bir zeminde kullanılmasını teşvik etmektedir. Bütün bu olumlu etkiler, yapay zekanın idarenin takdir yetkisini ortadan kaldıran değil, aksine onu daha şeffaf, rasyonel ve hesap verilebilir bir çerçevede kullanılmasına katkı sunan bir araç olarak konumlandırılabileceğini göstermektedir.

    Buna karşılık yapay zekanın idare hukukundaki olumsuz etkileri ve riskleri de göz ardı edilemez. Hollanda’da sosyal yardım ve vergi alanında kullanılan algoritmaya ilişkin dava, yapay zeka temelli risk analizi sistemlerinin özel hayatın gizliliği, ayrımcılık yasağı ve şeffaflık bakımından ciddi sorunlar doğurabileceğini ortaya koymuştur. Ayrıca, algoritmik önyargılar ve eğitim verilerindeki sistematik eşitsizlikler, idarenin takdir yetkisinin görünürde “nesnel” ama gerçekte belirli grupları olumsuz etkileyen bir biçimde yönelmesine yol açabilir. Bu da eşitlik, ayrımcılık yasağı ve ölçülülük ilkeleri bakımından yeni ihlal riskleri doğurmaktadır. Yapay zekanın kara kutu niteliği (“black box theory” olarak adlandırılan bu yaklaşım başka bir yazıda ele alınacaktır), idari işlemlerin gerekçelendirilmesini, yargısal denetimi ve idarenin sorumluluğunun tespitini zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla yapay zekanın idare hukukundaki kullanımının, takdir yetkisini güçlendiren teknik bir araç olmanın ötesine geçerek, gerektiğinde takdir yetkisinin sınırlandırılması veya yeniden tanımlanmasını zorunlu kılan normatif ve kurumsal reformları da beraberinde getirdiği kabul edilmelidir.

    Yapay zekanın idare hukuku alanındaki etkileri varlığı veya yokluğu tartışılabilecek bir olgu değildir. Yapay zeka idare hukukunu hali hazırda etkilemektedir ve bu objektif bir veridir. Tartışmalı olan, yapay zekadan kaynaklanan meselelerin idare hukukunun temel ilkeleriyle uyumlu olarak nasıl konumlandırılacağıdır. Arnavutluk’ta belli kamu hizmetlerinin tümüyle yapay zekaya teslim edilmesi gibi örneklerin varlığı, bu etkinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Yapılması gereken, idare hukukunun yıllar içinde oluşmuş ve oturmuş teorisini göz ardı etmeden ancak bu kaçınılmazlığı da göz önünde bulundurarak yeni bir hukuki zemin oluşturmaktır.

  • İdarenin Sanatla İmtihanı: Hangi Sanat?

    İdarenin Sanatla İmtihanı: Hangi Sanat?1

    Giriş

    Devletin sanatın sunucusu ve/veya destekleyicisi olması, Antik Çağlardan beri mevcut olan tarihsel bir olgudur. Devlet-sanat ilişkisinin mevcudiyeti ve şekli, farklı ülkelerde ve dönemlerde devletlerin sahip olduğu ideoloji ve/veya ekonomik anlayış çerçevesinde biçimlenmiştir. Günümüzde sosyal devlet -özellikle sosyal adalet ilkesi–çerçevesinde devletin sanatı erişilebilir kılmak için faaliyet yürütmesini savunmak mümkün ve hatta gereklidir. 

    Sanata erişilebilirliğin sağlanması, ilk olarak yasamanın bunu bir kanuni yükümlülük öngörmesi ve bütçe ayırması ile başlar; bu yükümlülüklerin hayata geçirilmesi ise idare hukukunun alanına girer. Günümüzde sanatın erişilebilir kılınması için idarenin temel olarak iki faaliyeti yürüttüğünü görüyoruz: sanat kamu hizmeti (ör. devlet tiyatroları) ve özendirme ve destekleme faaliyeti (ör. sinema teşvikleri) 

    Bu faaliyetler, devlet ve sanatın yakın ilişkide olmasının ortaya çıkardığı dışsallıklar (ör. sanatın propaganda aracı olarak kullanılması ya da vergi verenleri rahatsız eden sanatın desteklenmesi) göz önünde tutulduğunda “hangi sanat?” sorusunu doğurur. Bu doğrultuda idarenin sanat sunarken veya sanatı desteklerken takdir yetkisini ne yönde kullanacağı hukuki bir soru olarak karşımıza çıkar. 

    Bu, yalnızca teorik bir tartışma değildir. Kamu tüzel kişiliğini haiz TRT tarafından gösterilen bazı dizilerin (dizi yayıncılığının kamu hizmeti niteliği taşıyıp taşımadığı tartışması bir kenara) propaganda aracı olduğu eleştirisi veya Kurak Günler filmine verilen desteğin geri alınmasının sansür olarak nitelendirilmesi, bu konunun gerek sanata erişim sağlamak isteyen bireyler gerekse sanatçılar bakımından güncelliğini ve önemini gösterir. Bu, Türkiye’ye özgü değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nde “kültür savaşları” olarak adlandırılan dönemde, kamu kaynağı ile desteklenen ve dini değerleri sarstığı iddia edilen eserler büyük tartışmalara yol açmıştır. 2

    Tarihte yöneticilerin “doğru” sanatı tanımlamaya çalıştığı veya istedikleri kişiye destek verdiği görülmüşse de modern demokrasilerde devlet özel tüketici gibi hareket edemez.3 Bu da idarenin sunulacak veya desteklenecek sanatı belirlerken haiz olduğu takdir yetkisini ve sınırlarını sorgulamayı gerektirir. Bu yazı, mevzu hukuk bakımından bir değerlendirme yapmayı değil idarenin sunması/desteklemesi gereken sanata ilişkin temel esasları ve tartışma alanlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. 4

    İdarenin Takdir Yetkisi mi Keyfiyet mi?

    İdarenin faaliyetlerini eksiksiz biçimce yerine getirebilmesi ve kamu yararının sağlanabilmesi için belirli bir hareket serbestisine -takdir yetkisine- sahip olması gerekir.5 Bununla birlikte bu yetki sınırsız değildir; keyfiliğin önlenmesi ve bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması esastır.6 Bu yetkinin nasıl kullanılacağı sanat faaliyetinin vergiler ile yürütüldüğü düşünüldüğünde, kamu kaynağının doğru kullanımı bakımından da önem taşır. 7

    Halide Edip Adıvar’ın da uyardığı gibi, devletin sanat üzerindeki tekeli, sanatı “fabrikadan çıkmış seri halinde çanak ve çömleğe” dönüştürme riski taşır. Bununla birlikte sanat kavramının tanımsızlığı, bu yetkinin denetimini güçleştirir. Hangi sanat sorusuna cevap arayışı yerindelik denetimi yapma riskini barındırır ve Anayasa md. 125/4 uyarınca yargı hiçbir surette yerindelik denetimi yapamaz. 

    Sanat faaliyeti söz konusu olduğunda takdir yetkisi değerlendirmesi iki temel soruyu ortaya çıkarır: (i) görevleri arasında sanat faaliyeti yürütme bulunan idarelerin bu faaliyetleri yürütüp yürütmeyeceği ve (ii) yürütme kararı aldığı sanat faaliyetlerini ne şekilde ve ne kapsamda yürüteceği. Bu blog yazısında ikinci konu değerlendirilmektedir.

    İdare takdir yetkisini Anayasada yer alan ilkelere uygun, eşitlik ilkesini gözeterek, “kamu yararı ve kamu hizmeti gerekleri” doğrultusunda ve gerekçeli olarak kullanmalıdır. 8Takdir yetkisinin kötüye kullanılmasının hukuk devleti ile bağdaşmayacağı unutulmamalıdır.

    Temel İlke: “En İyiyi” “En Fazla Kişiye” Sunmak

    Sanat faaliyeti söz konusu olduğunda idarenin esas alması gereken temel ilke “en iyiyi” “en fazla kişi” için (the best to the most) sunmak olmalıdır.9 Bu yaklaşım sanatın belirli bir elite değil ekonomik veya coğrafi engeller gözetilmeksizin herkese sunulmasını hedefler. 

    Elbette ki bu ilke zor soruları da beraberinde getirir: Sanatta mükemmeliyetin ne demektir? Sanat dalları arasında bir ayrıma gidilebilir mi? Amatör sanat ile profesyonel kurular arasında bir tercih yapılmalı mıdır? Hangi özneye (ör. sanatçıya, sanat kurumuna veya yararlanıcı) destek verilmelidir? Kültür politikasının ne ölçüde merkezileşmelidir? 

    Bu sorular cevaplanması kolay olmayan sorulardır. Nitekim, sunulması ya da desteklenmesi gereken sanatların listelenmesi en azından bir hukuki metnin sınırını aşacaktır. Ancak bu durum temel ilkelerin tartışılmasına engel değildir.

    Kim Neye Göre Karar Verecek: Yetkin Kurullar ve Mozaik Yaklaşım Önerisi

    Burada değerlendirilmesi gereken ilk husus sunulacak/desteklenecek sanata kimin karar vereceğidir. Yetkin kişiler tarafından oluşturulan ve siyasetten bağımsızlık güvencesi verilmiş kurulların bu kararlarda rol oynaması önemlidir. Bu kurulların özerkliği “arm’s lenght” yaklaşımı olarak da ele alınmaktadır.10 Karar vericilerin eseri odağa alması gerekliliği ve siyasetten bağımsızlığı savunulsa da kamuya hesap verme yükümlülüğü olmayan kişilere kamu kaynağı harcama yetkisi verilmesi meşruiyet sorununu gündeme getirmektedir. Bu doğrultuda idarenin bu kararlarda yer alması ya da temel prensipleri belirleyici olarak konumlanması kaçınılmazdır. 

    Sanat faaliyeti söz konusu olduğunda savunulması gereken temel prensip kanımca “mozaik” yaklaşımdır. İdare, sanat dalları arasında bir ayrım gözetmeden ve tek yönlü bir bakış açısı dayatmadan kapsayıcı bir kültür politikasıyla sanat mozaiği oluşturmalıdır. Burada piyasadaki boşlukların gözetilmesi kamu yararının karşılanması bakımından önemlidir. Klasik bale ya da çocuk tiyatroları gibi piyasanın tek başına karşılayamadığı alanlara öncelik verilebilir.11 Sanat mozaiği oluşturulurken yararlanıcının/izleyicinin fikrinin alınması ve katılımcı bir politika izlenmesi de önemlidir. Bunlar yapılırken popülerlik tuzağına düşmemek ve sunulan ve desteklenen sanatın amaçladığı kamu yararını sorgulamaktan vazgeçmek de gereklidir. 

    İdarenin (Anayasal) Sınırları

    Sunulacak ve desteklenecek sanat belirlenirken -gerek bunlara ilişkin düzenlemeler yapılırken gerek birel düzlemde karar verilirken- idarenin sanat aracılığı ile belirli görüşleri aşılama riski ortaya çıkar. Ancak idarenin faaliyetlerini tarafsızlık içerisinde yürütmesi ve ayrımcılık yapmaması gerekir. Nitekim idare, Anayasamız ile de güvence altına alındığı üzere herkese eşit davranma yükümlülüğü altındadır. 

    Buradaki tek anayasal sınır eşitlik ilkesi de değildir. İdarenin faaliyetlerini anayasal yükümlülüklerini gözeterek yürütmesi gerekir. Toplumun bir kesimine (örn. kadınlara) yönelik şiddeti içeren, kötü alışkanlıkları özendirme riski taşıyan veya tek bir inancı dayatan bir sanat eseri sanat özgürlüğü kapsamında korunabilecek olsa da bunu idarenin sunması aynı şekilde korunmayabilir. Nitekim bireylerin maddi varlıklarının korunması, gençlerin kötü alışkanlıklardan korunması ve din ve vicdan özgürlüğü ile laiklik ilkesinin korunması Anayasal olarak devlete yüklenen ödevlerdendir. Burada yer verilen değerlendirmenin idare tarafından sunulan sanat faaliyetine yönelik olduğu ve sanatçıların sanat özgürlüklerini ihlal etmek amacıyla kullanılmaması gerektiğinin de altı özellikle çizilmelidir.

    Değerlendirilmesi gereken bir başka husus idarenin sanat sunar veya desteklerken sanat sunmak isteyenlerin girişim özgürlüklerini sınırlamaması ve sanatçılar veya sanat kurumları arasında haksız rekabet yaratmamasıdır. Rekabetin -kavram olarak olmasa da- Anayasa ile güvence alındığı gözden kaçırılmamalıdır (Bkz. Anayasa md. 167). Devlet destekleri için dile getirilen piyasa aktörleri arasındaki rekabeti bozma ihtimali, sanat söz konusu olduğunda da geçerlidir. İdarenin sanatı tekeline almaması, mozaik yaklaşımı sürdürmesi ve desteğe ihtiyacı olan sanatları göz önünde bulundurarak sanatın demokratikleşmesine katkı sunması gerekir.12 

    Devletin özellikle sanat teşvikleri bakımından dikkat etmesi gereken bir diğer kritik husus sanatın bağımsızlığıdır. Özendirme ve destekleme faaliyeti -yani kamu kaynağının özel kişilere menfaat olarak aktarılması- söz konusu olduğunda sıkı bir denetim savunulabilir.13 Bu düşüncelerin arkasında teşviklerin idarenin kolluk faaliyeti gibi özgürlükleri sınırlamadığı varsayımı bulunmaktadır. 

    Kamu kaynağı söz konusu olduğunda idarenin denetimi tabii ki de beklenir ve gerekir. Örneğin idare, teşvik verilen bir filmin çekilip çekilmediğini takip etmelidir. Fakat sanat teşviklerinin bir “havuç” değil, adeta bir “sopa” olarak kullanılması otosansüre yol açabilir veya sanat özgürlüğüne müdahale anlamına gelebilir. Bu da idarenin kolluk faaliyeti ile müdahale edemeyeceği bir sanata teşvikler aracılığı ile müdahale etme riskini barındırır. Bir hukuk devletinde idarenin sanat özgürlüğünü ihlal eder nitelikte teşvik kriterleri koyması veya eserlere müdahalede bulunması söz konusu olmamalıdır. 

    Sonuç

    Unutulmamalıdır ki, sanat idare dahil olmadan da var olacaktır; çünkü sanat devletten bağımsız doğmuştur. Ancak sanatın erişilebilir kılınması ve sosyal adaletin sağlanması için idarenin varlığı kritiktir. Bununla birlikte devletin sanatı sunma ve destekleme gerekliliği, sanatın ne olduğunu belirleme yetkisini devlete vermez. Çünkü devletin sanatın patronu ya da hakemi olduğu bir düzen, demokratik hukuk devleti ile bağdaşmaz.

    1.  Bu yazı “Sanata Erişim Hakkı Kapsamında İdarenin Sanat Faaliyetleri” başlıklı doktora tezimden yola çıkarak hazırlanmıştır.
      ↩︎
    2.  Gregory B. Lewis, Arthur C. Brooks, “A Question of Morality: Artists’ Values and Public Funding for the Arts”, Public Administration Review, C. 65, No: 1, 2005, s. 8.
      ↩︎
    3. Tyler Cowen, Good and Plenty, Princeton, Princeton University Press, 2009, s. 94-95. ↩︎
    4. Ayrıca belirtmek gerekir ki bu esaslar her bir faaliyet özelinde farklılaşabilir; fakat bu yazı özel olarak bir ayrıma gitmemekte ve temel esasları genel hatlarıyla ortaya koymayı amaçlamaktadır.  
      ↩︎
    5. Cemil Kaya, İdarenin Takdir Yetkisi ve Yargısal Denetimi, 2. baskı, İstanbul, On İki Levha Yayıncılık, 2014, s. 13; Kemal Gözler, İdare Hukuku Cilt 1, 3. baskı, Bursa, Ekin, 2019, s. 1067.
      ↩︎
    6. Takdir yetkisi alanında bireylerin temel hak ve özgürlüklerini ihlal tehlikesi bulunmasına ilişkin bkz.  Bahtiyar Akyılmaz, Murat Sezginer, Cemil Kaya, Türk İdare Hukuku, 14. baskı, Ankara, Savaş Yayınevi, 2021, s 120. 
      ↩︎
    7.  “Edebiyat Söyleşileri”, y.y., (Çevrimiçi) https://edebiyatsoylesileri.com/post/616282102156099584/halide-edip-adıvar-büyük-edebiyatlar-büyük.
      ↩︎
    8. Takdir yetkisinin kötüye kullanılmasının hukuk devleti ile bağdaşmayacağı unutulmamalıdır.
      ↩︎
    9. Menachem Mautner, Human Flourishing, Liberal Theory, and the Arts, 1. baskı, Routledge, 2018, s. 117. 
      ↩︎
    10. Harry Hillman Chartrand, Claire McCaughey, “The Arm’s Length Principle and The Arts: An International Perspective – Past, Present And Future”, Who’s to Pay for the Arts?: The International Search for Models of Arts Support, ed. Milton C. Jr. Cummings, J. Mark Davidson Schuster, New York, ACA Books, 1989, s. 49. 
      ↩︎
    11. Dragan Klaic, Resetting the Stage, Intellect Books, 2013, s. 57. ↩︎
    12. Sanatın demokratikleşmesi için bkz. Craig Alford Masback, “Independence vs. Accountability: Correcting the Structural Defects in the National Endowment for the Arts”, Yale Law and Policy Review, C. 10, No: 1, 1992, s. 202. ↩︎
    13.  Lûtfi Duran, İdare Hukuku Ders Notları, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1982, s. 347.
      ↩︎