Yazar: apilexlegal

  • Apilex Bülten #4

    Apilex Bülten #4

    18 – 24 Mayıs tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    Türk Gıda Kodeksi Yeni Gıdalar Yönetmeliği

    Tarım ve Orman Bakanlığınca hazırlanan Türk Gıda Kodeksi Yeni Gıdalar Yönetmeliği ile Türk Gıda Kodeksi Yeni Gıdalara İlişkin Uygulama Tebliği (No: 2026/3), 20 Mayıs 2026 tarihli ve 33259 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Düzenleme 5996 sayılı Kanun’a dayanılarak hazırlandı ve Avrupa Birliği’nin 2015/2283 ile 2017/2470 sayılı tüzükleriyle uyum hedefini taşıyor.

    Yönetmelik; 20 Mayıs 2026’dan önce Türkiye’de önemli düzeyde tüketim geçmişi bulunmayan gıdaları, mikroorganizmalardan veya hücre ve doku kültüründen elde edilen ürünleri, tasarlanmış nanomateryaller içeren gıdaları ve yeni moleküler yapı kazandırılan ürünleri “yeni gıda” kapsamında değerlendiriyor. Bu ürünlerin piyasaya arzı, Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü iznine bağlandı; yalnızca EK-1 listesinde yer alan yeni gıdalar, belirlenen kullanım koşulları ve etiketleme gerekliliklerine uygun şekilde piyasaya arz edilebilecek.

    Mevcut işletmeler için EK-1 hükümlerine uyum tarihi 30 Haziran 2027 olarak belirlendi; bu tarihten önce piyasaya arz edilen ürünlerin raf ömrü sonuna kadar piyasada bulunmasına izin verildi.

    Kaynak

    Anayasa Mahkemesi’nin HMK 362/1-a Hükmüne İlişkin İptal Kararı

    Anayasa Mahkemesi 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 362. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendini “istinaf başvurusunun kısmen veya tümden kabulü hali” yönünden Anayasa’nın 13. ve 36. maddelerine aykırı bularak iptal etti.

    Başvuruyu, idarenin mecburi hizmet ile orantılı yetiştirme bedeli talebine karşı açılan menfi tespit davasının istinaf incelemesini yapan Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi yaptı. İtiraz konusu kural, bölge adliye mahkemelerinin miktar veya değeri belirli bir tutarı geçmeyen davalara ilişkin kararlarına karşı temyiz yolunu kapatmaktaydı. Mahkeme, bölge adliye mahkemesinin istinaf başvurusunu kısmen veya tümden kabul ederek ilk derece kararını kaldırıp esas hakkında yeniden hüküm tesis ettiği hâllerde söz konusu yeni karara karşı temyiz yolunun kapalı tutulmasının, hükmün başka bir mahkemece denetlenmesini talep etme hakkına ölçüsüz bir sınırlama getirdiğini değerlendirdi.

    Kaynak

    Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu’nun Gebelik Temelli Ayrımcılık Kararı

    Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu, atama süreci tamamlandıktan sonra gebelik durumunu bildirmesinin ardından sözleşmesi imzalanmayan akademisyenin başvurusunda cinsiyet temelinde doğrudan ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine hükmetti. 13 Nisan 2026 tarihli ve 2026/318 sayılı kararla muhatap … Üniversitesi Rektörlüğüne 256.357 Türk lirası idari para cezası uygulanmasına karar verildi.

    Olay, başvuranın Diş Hekimliği Fakültesi öğretim üyesi kadrosu için açılan ilana başvurması ve jüri değerlendirmesinde yeterli bulunarak atama sürecinin tamamlanmasıyla başlamıştır. Başvuran, gebelik durumunu İnsan Kaynakları Birimine bildirmesi üzerine üniversitenin tutum değiştirdiğini, baskı sonucu haklarından feragat ettiğine ilişkin dilekçe yazdırıldığını ve daha sonra bu feragatı geri çekmesine rağmen sözleşmenin imzalanmadığını ileri sürmüştür. Muhatap üniversite ise başvuranın gebelik nedeniyle göreve başlamaktan kendi rızasıyla feragat ettiğini savunmuştur.

    Kurul, başvuranın aranan şartları taşıdığı ve atama işlemlerinin başlatıldığı tespitinden hareketle, gebelik bildirimi sonrasında iş ilişkisinin kurulmamasının objektif ve makul bir gerekçesinin bulunmadığını değerlendirmiştir. 

    Kaynak: Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (2026/318 sayılı Kurul Kararı)


    GLOBAL RADAR

    Dünya Ekonomik Forumu’ndan Siber Güvenlikte Yapay Zeka Raporu

    Dünya Ekonomik Forumu ile KPMG’nin ortak hazırladığı rapor, kuruluşların siber güvenlik süreçlerinde yapay zekadan nasıl yararlanabileceğini ve benimseme aşamasında gözetilmesi gereken hukuki ve yönetsel ölçütleri ele alıyor.

    Raporda yer alan verilere göre kuruluşların yüzde 77’si siber güvenlikte yapay zeka kullanıyor. Yapay zekayı geniş ölçekte kullanan kuruluşlarda veri ihlali tespit süresi ortalama 80 gün kısalmış, ortalama ihlal maliyeti 1,9 milyon dolar azalmış durumda.

    Belgede hukuki boyutu öne çıkan başlıklar arasında yapay zekanın farklı ülkelerdeki mevzuata uyum denetiminde, denetime hazır belge ve kanıt üretiminde, tedarikçi belgelerinin doğrulanmasında ve üçüncü taraf risk yönetiminde kullanılması yer alıyor. Avrupa Birliği’nin Dijital Operasyonel Dayanıklılık Tüzüğü (DORA) ile NIS2 Direktifi, ihlal tespiti ve raporlama yükümlülükleri bakımından örnek düzenlemeler olarak gösteriliyor.

    Rapor, yapay zekaya aşırı bağımlılığın siber dayanıklılığı zayıflattığını; sistem arızalarında müdahale edebilmek için insan denetimi ve yedek mekanizmaların öngörülmesi gerektiğini belirtiyor.

    Kaynak

    Belçika Veri Koruma Otoritesi’nden Hukuk Bürosuna Ceza

    Belçika Veri Koruma Otoritesi, eski müvekkilinin GDPR’ın 15. maddesi kapsamındaki erişim talebine usulüne uygun yanıt vermeyen bir hukuk bürosuna idari para cezası verdi. Karar, şeffaflık ilkesi ve erişim hakkı bakımından iki ayrı ihlal tespit ediyor.

    Hukuk bürosu, başvurucuların erişim talebini önce kimlik doğrulanmadığı gerekçesiyle kısmen yanıtladı; son aşamada talebi “açıkça temelsiz veya aşırı” sayarak ücret talep etti. Savunmasında avukatlık mesleğinin doğası gereği meslek sırrının koruma sağladığını, ayrı bir GDPR uyum belgesine gerek bulunmadığını ileri sürdü.

    Otorite, meslek sırrının üçüncü kişilere açıklamaya karşı koruma sağladığını, müvekkilin kendi verisine erişim hakkı bakımından dayanak oluşturmadığını belirtti. Avukatlık mesleğinin GDPR yükümlülüklerini içkin kıldığı yaklaşımı da reddedildi.

    Kararda ayrıca, kimlik konusundaki makul şüphenin ret gerekçesi değil, hangi belgenin sunulabileceğini bildiren bir yönlendirme yükümlülüğü doğurduğu; veri sorumlusunun yanıtsızlığı nedeniyle tekrarlanan talebin yeni talep sayılmayacağı ve ücret talebine dayanak oluşturamayacağı ifade edildi.

    Kaynak

    Danimarka’nın Deepfake-Telif Hakkı Yaklaşımı

    Avrupa Parlamentosu Araştırma Servisi (EPRS), “The Danish Approach to Copyright and Deepfakes: A Model for the EU?” başlıklı bir rapor yayımladı. Rapor, Danimarka’nın kişilerin görüntü ve ses özelliklerini telif hukuku üzerinden koruma altına alan yasa teklifini ve Avrupa Birliği düzeyindeki olası etkilerini ele almaktadır.

    Avrupa Komisyonu’na bildirilen taslak iki bölümden oluşmaktadır: kişisel karakteristiklerin gerçekçi dijital taklitlerine karşı genel koruma ile sanatçıların performanslarının dijital taklitlerine karşı koruma. İçeriğin paylaşılabilmesi kişinin rızasına bağlanmakta, koruma süresi ilgili kişinin ölümünden sonra elli yıl olarak öngörülmektedir. Karikatür, hiciv, parodi ve pastiş kapsam dışında bırakılmıştır. Uygulamanın Dijital Hizmetler Yasası’nın (DSA) bildirim ve işleme mekanizması üzerinden yürütülmesi planlanmaktadır.

    Raporda düzenlemenin teknik anlamda telif hakkı niteliği taşımadığı vurgulanmaktadır. Danimarka makamları açıklayıcı notlarında yeni bir telif hakkı oluşturmayı amaçlamadıklarını, kişilik haklarına ilişkin yazılı olmayan ilkeleri kodifiye ettiklerini belirtmektedir.

    Taslağın Temmuz 2026’da yürürlüğe girmesi beklenmektedir; kurallar Danimarka toprakları dışında çok büyük çevrim içi platformlar üzerinden geo-blocking yoluyla uygulanacaktır.

    Kaynak

    LEGALTECH SAHNESİ

    California Barosu’ndan Güncellenmiş Yapay Zeka Rehberi

    California Barosu, “Hukuk Pratiğinde Üretken Yapay Zeka Kullanımına İlişkin Uygulama Rehberi”ni güncelledi. 

    Güncellenmiş rehber, yetkinlik (competence) yükümlülüğünü iki ayrı bileşene ayırarak yeniden tanımlıyor; avukatın kullanılan aracın çalışma mantığını, sınırlarını ve “halüsinasyon” risklerini bilmesinin asgari uyum koşulu olduğu belirtiliyor. Agentic yapay zekanın dilekçe revizyonu, ifşa yanıtlarının hazırlanması, belge inceleme koordinasyonu ve müvekkil alımının otonom yürütülmesi gibi kullanım örnekleri üzerinden gizlilik, denetim ve müvekkile bilgilendirme yükümlülükleri ele alınıyor.

    Rehbere paralel olarak, baronun Mesleki Sorumluluk ve Davranış Komitesi (COPRAC), Meslek Kuralları’nın altı maddesinde değişiklik öneren bir taslağı kamuoyu görüşüne sunmuş durumda; öneriler kabul edildiği takdirde disiplin yaptırımı doğuracak.

    Kaynak


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    6222 Sayılı Kanun ve Sınırları

    Arb. Av. Özkan Burak ÖZMEN, LL.M. 

    “…Uygulamada karşılaştığımız konular göz önüne alındığında keyfi olarak uygulanan seyirden men tedbirleri çoğu zaman CMK’nın 109. maddesinde düzenlenen adli kontrol tedbirlerinden ve hatta mahkûmiyet kararlarından daha ağır sonuçlar doğurabilmektedir…”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması Teorisi

    Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması Teorisi

    Tüzel Kişilik Perdenin Kaldırılması Teori Nedir?

    Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması temel anlamda, tüzel kişinin borçlarından dolayı tüzel kişiliği kötü araç olarak kullanılmasını engelleyen bir teoridir. Neticede söz konusu teoriyi açıkça düzenleyen bir kanun maddesi yoktur. Bu sebeple doktrin ve Yargıtay kararlarında 20. yy. başlarında kendisine yer bulmuş ve uygulamada ortaya çıkmaya başlamıştır. Teoriye bu ismin verilmesinin sebebi, tüzel kişinin borçlarından dolayı “tüzel kişilik” perdesinin arkasına kötüniyetli olarak saklamasından kaynaklıdır. Söz konusu perde kaldırıldığı takdirde tüzel kişinin borçlarından dolayı hem tüzel kişi hem de ortağının da sorumluluğu ortaya çıkmış olacaktır. Perdenin kaldırılması teori ve uygulamada 3 şekilde ortaya çıkmaktadır: 

    1. Bunlardan birincisi perdenin düz kaldırılmasıdır. Esasen tüzel kişilik perdesinin kaldırılması denildiğinde anlaşılan hâl, perdenin düz kaldırılmasıdır. Düz kaldırma hâlinde tüzel kişinin alacaklılarına, tüzel kişilik perdesini sorumluluktan kurtulmak amacıyla kötüye kullanan tüzel kişinin hâkim ya da tek ortağına başvurma imkânı sağlanır. Ortaklar gerçek kişi olabileceği gibi tüzel kişi de olabilir. Başka bir ifadeyle, tüzel kişiliğe ait bir borcun ortakların kişisel malvarlıklarından karşılanarak ödenmesidir. Yargıtay kararlarında da tüzel kişilik perdesinin düz kaldırılması kabul edilmektedir.
    2. Bir diğeri perdenin ters kaldırılmasıdır. Tüzel kişilik perdesinin ters kaldırması hâlinde tüzel kişinin ortağının alacaklıları, ortağın hâkimiyet ilişkisi bulunduğu tüzel kişiye başvurabilmekte ve ortak ile birlikte anılan tüzel kişiyi de sorumlu tutabilmektedir. Bir başka anlatımla ortağın şahsi borcundan dolayı doğrudan şirketin mal varlığı ile sorumlu tutulabilmesi durumudur. Yargıtay ve İsviçre Federal Mahkemesi de tüzel kişilik perdesinin ters kaldırılması kurumunu uygulamaktadır.
    3. Son olarak perdenin çapraz kaldırılmasıdır. Şirketler topluluğunda yavru şirketlerin alacaklılarının, bu ilişkinin kötüye kullanılması hâlinde ana şirkete veya ana şirketin hâkimiyetinde olan başka bir yavru şirkete başvurabilmesi ve bu sebeple ana şirketin veya diğer yavru şirketin, asıl borçlu olan yavru şirketle birlikte alacaklılara karşı sorumlu tutulabilmesi tüzel kişilik perdesinin çapraz kaldırılması şeklinde ifade edilmektedir Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus, kardeş şirketler arasında iktisadi bütünlüğün olması gerekmektedir. Yargıtay da çeşitli kararlarında tüzel kişilik perdesinin çapraz kaldırılmasını uygulamıştır.

    Belirtilmelidir ki tüzel kişilik perdesinin kaldırılması teorisi uygulanabilir olması için ilk önce tüzel kişiye hukuki olarak başvurma zorunluluğu vardır. Söz konusu teori kanunda yer bulmadığından istisnai durumdur. Bu sebeple tüzel kişiye başvurulup sonuçsuz kalan alacaklar bakımından şartlar uygun ise tüzel kişilik perdesinin kaldırılması teorisi kendisine yer bulacaktır.

    Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması ile Organik Bağ Kavramı Arasındaki Farklar Nelerdir?

    Organik bağın ispatı için gerekli birkaç kriter mevcuttur. Bu söz konusu kriterler Yargıtay kararları ışığında ortaya çıkmıştır. Yargıtay’ın kararları ışığında en fazla aranan kriterlerden bazıları ise şu şekildedir:

    • Şirketlerin ticaret sicilinde kayıtlı adreslerinin aynı olması (geçmişte belli bir süre aynı adresin paylaşılmış olması dahi yeterlidir),

    • Ticaret sicil kayıtlarından şirketlerin ortakları ile diğer şirketin ortaklarının aynı olması veya iki şirketin ortakları arasında akrabalık bağının bulunması,

    • Bir şirketin kapatılarak kapanan şirkette çalışan kişilerin aynı ortaklara bağlı yeni şirkette çalıştırılması,

    • Faaliyet konularının aynı olması vb. 

    Organik bağ ise şirketlerin adresleri, faaliyet alanları, ortakları ve temsilcilerinin aynı olmasından, aralarındaki hukuki ilişkilerin tespitinden anlaşılır.” (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2018/2125 E., 2018/20573 K. 14.11.2018 T.) 

    İki kavramın farklarına gelecek olursak organik bağ ve tüzel kişilik perdesinin kaldırılması, benzer amaca hizmet eden farklı kavramlardır. Organik bağda sadece diğer şirketin sorumluluğuna gidilebilirken, tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasında hem diğer şirkete hem de o şirketin ortaklarının sorumluluğuna gidilebilir, organik bağda iktisadi bütünlük aranmazken, tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasında iktisadi bütünlük aranır, tüzel kişilik perdesinin kaldırılmasında özdeşleşme, yetersiz sermaye ve hâkimiyet gibi şartlar aranmakta olup, bu hususların daha güçlü deliller ile kanıtlanması gerekir. Fakat bu iki kavram birçok farklılığa sahip olsa da benzerlikler de içermektedir. Tüzel kişilik perdesinin kaldırılması kavramında olduğu gibi, organik bağın temelinde de dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı bulunmaktadır.

    Sonuç olarak,

    Tüzel kişiyi oluşturan kişiler, tüzel kişinin sağlamış olduğu ayrılık ilkesinden istifade ederek sorumluluktan kaçmaya çalışırlarsa tüzel kişilik perdesi kaldırılabilir. Öğreti ve uygulama tarafından geliştirilen tüzel kişilik perdesinin kaldırılması kurumu, hakkın kötüye kullanılması yasağının (TMK m. 2/II) uygulanmasından ibarettir. Tüzel kişilik perdesinin düz, ters ve çapraz kaldırılabileceği hem öğretide hem yargı kararlarında kabul edilmektedir. Düz kaldırma hâlinde tüzel kişi ile birlikte tüzel kişinin arkasına saklanan kişiler sorumlu tutulur. Ters kaldırma hâlinde tüzel kişiyi oluşturan kişilerin borcundan dolayı, bu kişilerin oluşturduğu tüzel kişiliğin sorumluluğuna gidilebilir. Çapraz kaldırma ise grup şirketlerinde yavru şirketlerin alacaklılarının ana şirkete veya aynı grup içerisinde yer alan diğer yavru şirketlere başvurabilmesi anlamına gelir.

    Kaynakça

    • Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2015/24137 E., 2018/16011 K., 20.09.2018 T.
    • Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 2016/4881 E., 2018/836 K., 28.02.2018 T.
    • Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2016/5148 E., 2017/7084 K., 11.12.2017 T.
    • Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 2016/2671 E., 2016/3423 K., 14.06.2016 T.
    • Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2017/10461 E., 2018/19487 K., 05.11.2018 T.
    • Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2019/593 E., 2019/9655 K., 03.12.2019 T.
    • Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi • Cilt 26, Sayı 2, Aralık 2020
  • Tahkim Anlaşmasının Geçerliliği

    Tahkim Anlaşmasının Geçerliliği

    Giriş 

    1982 Anayasası’nın 6. maddesine göre egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne ait olup, bu egemenlik anayasal esaslar çerçevesinde yetkili organlar eliyle kullanılmaktadır. Yargı yetkisi ise bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından yerine getirilmektedir. Devletin yargılama faaliyetini üstlenmesi, toplumsal düzenin korunması ve uyuşmazlıkların adil şekilde çözümlenmesi bakımından egemenliğin önemli bir görünümüdür. 

    Bununla birlikte, küreselleşme, teknolojik gelişmeler ve ekonomik ilişkilerin yoğunlaşması, kişiler ve kurumlar arasındaki uyuşmazlıkların hem sayısını hem de niteliğini artırmıştır. Modern ticari hayatın hızına karşılık klasik yargı mekanizmalarının çoğu zaman yavaş, masraflı ve uzmanlık gerektiren alanlarda yetersiz kalması, alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına duyulan ihtiyacı artırmıştır. 

    Tahkim, mevzuatın izin verdiği alanlarda, tarafların aralarındaki uyuşmazlığın çözümünü devlet mahkemeleri yerine hakem veya hakem kuruluna bırakmalarıdır. Tahkimde verilen kararlar kesin ve bağlayıcıdır. Bu durum, devlet egemenliğinin devri veya sınırlandırılması anlamına gelmez. Çünkü tahkim kurumunun hukuki çerçevesi devlet tarafından belirlenmekte, hakem kararları ise yargısal denetime tabi tutulmaktadır. 

    Özellikle ekonomik gelişmeler, sermaye hareketliliği ve milletlerarası ticari ilişkilerin artması, taraflar arasındaki güven unsurunu daha da önemli hâle getirmiştir. Bu güvenin sağlanmasında, hızlı, etkin ve nispeten düşük maliyetli bir çözüm yolu olarak tahkim önemli bir yer edinmiştir. 

    Türk hukukunda tahkim kurumu başlıca 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK), 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu (MTK) ve çeşitli milletlerarası sözleşmelerle düzenlenmiştir. Bu çalışma bakımından esas inceleme konusu, HMK m. 407-444 arasında düzenlenen iç tahkim hükümleridir. Buna göre, yabancılık unsuru içermeyen ve tahkim yerinin Türkiye olarak belirlendiği uyuşmazlıklarda HMK hükümleri uygulanır. 

    Tahkim Sözleşmesinin Hukuki Niteliği 

    Tahkim sözleşmesi, tarafların uyuşmazlığın devlet mahkemeleri yerine hakemler aracılığıyla çözümlenmesi yönündeki irade açıklamasıdır. Bu nedenle tahkim sözleşmesinin hem sözleşmesel hem de yargısal bir yönü bulunmaktadır. 

    Doktrinde tahkim sözleşmesinin hukuki niteliği hakkında dört temel görüş ileri sürülmektedir:

    1. Maddi hukuk sözleşmesi görüşü 

    Bu görüşe göre tahkim sözleşmesi, taraf iradeleriyle kurulan özel hukuk sözleşmesidir. Hakem kararı da sözleşmenin sonucu olarak görülür. Ancak bu görüş, hakem kararının mahkeme kararı gibi kesin hüküm doğurduğunu yeterince açıklayamamaktadır. 

    2. Usul hukuku sözleşmesi görüşü 

    Ağırlıklı kabul gören ve metinde de benimsenen görüş budur. Tahkim, devletin izin verdiği alternatif bir yargılama yoludur. Tahkim sözleşmesinin asıl etkisi, yargılama usulüne ilişkin sonuçlar doğurmasındadır. Hakem heyetinin kurulması, delillerin toplanması, bilirkişi incelemesi, duruşma yapılması ve nihai karar verilmesi gibi tüm süreçler usul hukukuna ilişkin nitelik taşır. 

    Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kararı da, tahkim sözleşmesinin baskın görüş doğrultusunda usul hukuku sözleşmesi niteliğinde olduğunu açıkça ifade etmektedir. 

    3. Karma sözleşme görüşü 

    Bu görüşe göre tahkim sözleşmesi hem maddi hukuktan hem de usul hukukundan unsurlar taşır. Dolayısıyla tahkim sözleşmesi, usuli etkiler doğuran maddi hukuk sözleşmesi niteliğindedir. 

    4. Bağımsız sözleşme görüşü 

    Bu anlayış, tahkim sözleşmesini klasik maddi hukuk veya usul hukuku kategorileri içinde değerlendirmemekte; milletlerarası ticaret hayatının ihtiyaçları doğrultusunda gelişen, taraf iradesine dayanan bağımsız ve otonom bir sözleşme olarak görmektedir. 

    HMK Kapsamında Tahkim Sözleşmesi 

    Türk hukukunda iç tahkim ile milletlerarası tahkim arasındaki ayrım, 4686 sayılı MTK’nin yürürlüğe girmesiyle daha belirgin hâle gelmiştir. Daha sonra 6100 sayılı HMK, iç tahkimi ayrıntılı biçimde düzenlemiş ve milletlerarası tahkim ile büyük ölçüde uyum sağlamıştır. 

    HMK m. 412/1 uyarınca tahkim sözleşmesi: 

    Tarafların, sözleşme veya sözleşme dışı bir hukuki ilişkiden doğmuş veya doğabilecek uyuşmazlıkların tamamının veya bir kısmının çözümünü hakem veya hakem kuruluna bırakmak hususunda yaptıkları anlaşmadır. 

    Bu tanım, New York Sözleşmesi ve UNCITRAL Model Kanunu ile paralellik göstermektedir.

    Tahkim sözleşmesinin önemli özellikleri şunlardır: 

    ● Uyuşmazlık mutlaka sözleşmeden doğmak zorunda değildir; haksız fiil, sebepsiz zenginleşme gibi sözleşme dışı hukuki ilişkiler de tahkime konu olabilir.

    ● Tahkim sözleşmesi, henüz uyuşmazlık doğmadan önce yapılabileceği gibi, uyuşmazlık doğduktan sonra da yapılabilir. 

    ● Taraflar, uyuşmazlıkların tamamını veya yalnızca belirli bir kısmını tahkime bırakabilirler. 

    ● Tahkim sözleşmesi, ayrı bir sözleşme şeklinde yapılabileceği gibi, asıl sözleşmeye tahkim şartı olarak da konulabilir. 

    Ayrılabilirlik ilkesi 

    Tahkim hukukunun temel ilkelerinden biri ayrılabilirlik ilkesidir. 

    Bu ilkeye göre, asıl sözleşme geçersiz olsa dahi, tahkim şartı kendiliğinden geçersiz hale gelmez. Çünkü tahkim şartı, asıl sözleşmeden bağımsız bir hukuki işlem niteliği taşır. 

    Asıl sözleşme taraflar arasındaki borç ilişkisini düzenlerken, tahkim sözleşmesi uyuşmazlığın çözüm yolunu düzenler. Amaç ve fonksiyon farklılığı sebebiyle tahkim şartı bağımsız olarak değerlendirilir. 

    Tahkim Sözleşmesinin Geçerlilik Şartları 

    Tahkim sözleşmesinin kurulmasında genel borçlar hukuku ilkeleri uygulanır. Bunun yanında HMK’de bazı özel şartlar da düzenlenmiştir. 

    1. Ehliyet 

    Tahkim sözleşmesi yapacak kişilerin fiil ehliyetine sahip olması gerekir. Tam ehliyetsiz kişilerin yaptığı tahkim sözleşmeleri kesin hükümsüzdür. 

    Vekil aracılığıyla tahkim sözleşmesi yapılacaksa, HMK m. 74 gereği açık yetki bulunmalıdır.

    2. Tahkime elverişlilik 

    HMK m. 408 uyarınca: 

    ● Taşınmaz mallar üzerindeki ayni haklara ilişkin uyuşmazlıklar 

    ● Tarafların iradelerine tabi olmayan işler tahkime elverişli değildir.

    Buna karşılık tarafların serbestçe tasarruf edebileceği özel hukuk uyuşmazlıkları tahkime konu olabilir. 

    Örneğin: 

    ● Boşanma 

    ● İflas 

    ● Çekişmesiz yargı işleri 

    ● Kamu düzenine ilişkin bazı uyuşmazlıklar genel olarak tahkime elverişli kabul edilmez. 

    Buna karşılık, fikri mülkiyet hakları gibi ekonomik değeri bulunan bazı özel hukuk uyuşmazlıkları, belli sınırlar içinde tahkime elverişli sayılmaktadır. 

    3. Yazılı şekil 

    HMK m. 412/3 gereğince tahkim sözleşmesinin yazılı şekilde yapılması bir geçerlilik şartıdır. Yazılılık şu yollarla sağlanabilir: 

    ● Taraflarca imzalanmış belge, 

    ● Mektup, faks, teleks, elektronik iletişim, 

    ● Dava dilekçesinde tahkim sözleşmesinin ileri sürülmesi ve karşı tarafın buna itiraz etmemesi. 

    4. Açık ve kesin tahkim iradesi 

    Tahkim sözleşmesinin geçerli olabilmesi için tarafların tahkim iradesinin açık, kesin ve tereddüde yer vermeyecek biçimde ortaya konulması gerekir. 

    Yargıtay uygulamasında, sözleşmede hem tahkim şartına hem de aynı uyuşmazlık için devlet mahkemelerinin yetkili olduğuna ilişkin hüküm bulunması hâlinde, çoğu kez tahkim iradesinin kesin olmadığı kabul edilmektedir. 

    Örneğin Yargıtay, sözleşmede: 

    ● “Uyuşmazlık tahkim yoluyla çözülecektir” 

    ● Aynı zamanda “İstanbul Mahkemeleri yetkilidir” 

    şeklinde bir düzenleme varsa, tahkim iradesinin açık olmadığı sonucuna varabilmektedir. 

    Doktrinde ise alternatifli düzenlemelerin de geçerli olabileceğini savunan görüşler bulunmaktadır. Ancak Yargıtay’ın yaklaşımı halen daha katıdır.

    Sonuç 

    Tahkim, devlet yargısına alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Günümüzde tahkimin yaygınlaşmasının temel sebepleri; uyuşmazlıkların daha kısa sürede çözülmesi, maliyetin azaltılması ve teknik alanlarda uzman kişiler tarafından karar verilmesidir. 

    Taraflar, tahkime elverişli konularda, uyuşmazlığın çözümünü serbest iradeleriyle hakemlere bırakabilirler. Tahkim yargılamasında uygulanacak hukuk, hakemlerin seçimi, delillerin değerlendirilmesi ve usul kuralları büyük ölçüde taraflarca belirlenebilir. 

    Ancak tahkim sözleşmesinin geçerli olabilmesi için bazı şartların bulunması gerekir. Bunlar başlıca: 

    ● tarafların ehliyeti, 

    ● uyuşmazlığın tahkime elverişli olması, 

    ● yazılı şekil şartı, 

    ● açık ve kesin tahkim iradesinin bulunmasıdır. 

    Sonuç olarak tahkim sözleşmesi, hem usul hukuku hem de özel hukuk bakımından önemli sonuçlar doğuran, taraf iradesine dayalı ve modern ticari hayatın ihtiyaçlarına cevap veren temel bir hukuki kurum niteliğindedir.

  • 6306 Sayılı Kanun Kapsamında Riskli Yapılarda Toplantı Usulü ve Karar Yeter Sayıları

    6306 Sayılı Kanun Kapsamında Riskli Yapılarda Toplantı Usulü ve Karar Yeter Sayıları

    GİRİŞ 

    Türkiye’nin deprem gerçeği ve mevcut yapı stokunun büyük bir kısmının afetlere karşı dayanıksız olması, kentsel dönüşüm politikalarını zorunlu bir kamu önceliği haline getirmiştir. 2012 yılında yürürlüğe giren 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, yalnızca fiziksel dönüşümü değil, aynı zamanda maliklerin karar alma süreçlerini, mülkiyet ilişkilerini ve idarenin müdahale yetkisini yeniden tanımlayan özel bir hukuki rejim oluşturmuştur. Kanunun temel amacı, afet riski taşıyan yapıların hızlı ve etkin biçimde dönüştürülmesini sağlayarak bireylerin can güvenliğini korumak ve sağlıklı, güvenli yaşam alanları oluşturmaktır.

    1. Anayasal Çerçeve ve Haklar

    Bu amaç, Anayasa’nın 56. maddesinde güvence altına alınan “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı” ile doğrudan bağlantılıdır. Kentsel dönüşüm süreçleri yalnızca teknik bir mühendislik faaliyeti değil; aynı zamanda Anayasa’nın 35. maddesiyle korunan mülkiyet hakkına doğrudan müdahale niteliği taşıyan hukuki işlemler bütünüdür. Dönüşüm politikalarının uygulanmasında, mülkiyet hakkı ile güvenli yapılarda yaşama hakkı arasında adil, ölçülü ve anayasal ilkelere uygun bir denge kurulması zorunludur.

    2. Maliklerin Toplantı ve Karar Alma Usulleri

    Kentsel dönüşümde en kritik konulardan biri, maliklerin toplantı ve karar alma usul ve esaslarıdır. Riskli yapı tespitinden önce maliklerin irade açıklamaları 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’na (KMK) tabi iken, riskli yapı tespitinden sonra 6306 sayılı Kanun devreye girerek KMK’daki toplantı ve karar yeter sayısı hükümlerini bertaraf eden özel bir usul yaratır. Bu özel usul, yıkım, yeniden yapım, uygulama şeklinin belirlenmesi ve müteahhit seçimi gibi kritik kararlarda salt çoğunluk esasını getirerek dönüşüm sürecinin hızlandırılmasını amaçlar.

    3. Riskli Yapı Kararı Kesinleşmemiş Apartmanlarda Kat Mülkiyeti Kanunu’nun Uygulanması ve Toplantı Usulü

    Riskli yapı tespitine ilişkin karar kesinleşmemişse, maliklerin toplantı ve karar alma süreçleri tamamen 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’na (KMK) tabidir. Toplantı, yönetici veya kat maliklerinin üçte birinin istemiyle yapılabilir; çağrı en az 15 gün önceden  usulüne uygun şekilde posta yoluyla veya elden tebliğ edilerek yapılmalı ve gündem bildirilmelidir. İlk toplantıda sayı ve arsa payı çoğunluğu aranır; sağlanamazsa ikinci toplantı katılanlarla yapılır. Alınacak kararlar ise bildirilen gündem dışında olmaz.

    4. Kat Mülkiyeti Uygulamasının Riskli Yapıda Sona Ermesi

    Riskli yapılarda Kat Mülkiyeti Kanunu’nun uygulanmasının sona erdiği an, riskli yapı tespitinin kesinleşmesiyle başlar. Bu aşamadan sonra karar alma süreçlerinde tamamen 6306 sayılı Kanun’un salt çoğunluk esasına dayanır. Ayrıca toplanma usulünü de artık 6306 sayılı yasa belirler. Ancak şunu da belirtmekte fayda var ki, Kat mülkiyetinin hukuki varlığı ise yapının fiilen yıkılması ve tapuda terkin edilmesiyle sona erer.

    Riskli yapı kesinleştikten sonra kat maliklerinin ne şekilde, hangi usulle çağrı yapılan toplantı yapacakları ve hangi oranda karar alacaklarını 6306 sayılı yasa belirleyeceği için bu hususta 6306 sayılı Yasaya ve Uygulama Yönetmeliğine bakmamız gerekir. Ancak 6306 sayılı Kanun ve Uygulama Yönetmeliği’nde, riskli yapı sürecinde toplantı yapılmasına ilişkin usul ve esaslar zaman içerisinde defalarca değiştirilmiştir. Özellikle Kanun’un toplantının yapılmasının zorunlu olup olmadığı, yapılacaksa hangi usulle gerçekleştirileceği konusunda açık bir düzenleme bulunmaması döneminde uygulamada ciddi belirsizliklere yol açmıştır. Bu belirsizlik, mülkiyet hakkının doğrudan etkilendiği süreçlerde kat maliklerinin iradelerinin nasıl ortaya konulacağına ilişkin tartışmaları derinleştirmiştir.

    Toplantıya dair hiçbir düzenlemenin bulunmadığı dönemlerde uygulamada iki temel görüş ortaya çıkmıştır:

    • Bir kısım görüş, Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerinin kıyasen uygulanması gerektiğini savunmuş,
    • Diğer bir görüş ise 6306 sayılı Kanun’un özel bir kanun niteliğinde olduğunu, bu nedenle toplantı yapılmasına gerek olmaksızın sürecin işletilebileceğini ileri sürmüştür.

    Bu tartışmalar, özellikle riskli yapı kararına karşı açılan davalarda ve sonrasında alınan 2/3 ve daha sonrasında salt çoğunluk kararlarının iptali taleplerinde mahkemelerin önüne sıklıkla gelmiştir. Yargı içtihatları, süreçten haberdar olmayan veya toplantıya çağrılmayan kat maliklerinin mülkiyet hakkının korunması gerektiğini vurgulamış; idarenin ve yüklenicilerin usule ilişkin yükümlülüklerini titizlikle yerine getirmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Böylece, mevzuattaki boşlukların yargı kararlarıyla doldurulduğu bir dönem yaşanmış, toplantı usulüne ilişkin düzenlemelerin zaman içinde netleştirilmesi zorunlu hale gelmiştir. Bu sebeple aşağıda bahsedeceğimiz 04.02.2026 tarihli 6306 Sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliği  değişiklikleri ile toplantı zorunluluğu ve toplantı usulü düzenlenmiştir.

    5.  04.02.2026 Tarihli 6306 Sayılı Kanun Uygulama Yönetmelik Değişiklikleri ve Toplantı Usulü

    En son yapılan 04.02.2026 tarihli 6306 Sayılı Kanun Uygulama Yönetmeliği değişikliği ile toplantı ve karar alma usulleri yeniden şekillendirilmiştir. Maliklerin toplantıya çağrılması, toplantı yapılması halinde uygulanacak usuller, karar tutanaklarının geçerlilik şartları ve salt çoğunluğun tespitine ilişkin süreçler daha ayrıntılı ve bağlayıcı şekilde düzenlenmiştir. Artık yönetmelik düzeyindeki bu yeni düzenlemeler de kentsel dönüşüm uygulamalarında belirleyici hale gelmiştir. Şöyle ki; riskli yapı kararı kesinleştikten sonra maliklerden en az birinin istemiyle tüm malikler toplantıya çağrılacaktır. Bu çağrı, Yönetmeliğin ekinde bulunan EK-12 formu ile yapılacak; ilgili muhtarlıkta veya riskli yapıların henüz yıktırılmadığı durumlarda bina kapısında / duyuru panosunda on beş gün süre ile ilan edilmek suretiyle veya noter vasıtasıyla maliklere bildirilecektir. İlan suretiyle yapılan bildirimlerde toplantı yeri ve zamanı, ilanın son günü tüm maliklere tebliğ edilmiş sayılmakla toplantı, hisseleri oranında maliklerin en az salt çoğunluğu ile yapılacaktır. Bu toplantıda karar da yine salt çoğunluk ile alınacak ve tutanağa bağlanacaktır.

    SONUÇ

    6306 sayılı Kanun’un uygulanması, riskli yapıların dönüştürülmesi sürecinde maliklerin irade açıklamalarının hangi usule tabi olacağı, toplantı yapılıp yapılmayacağı ve kararların hangi çoğunlukla alınacağı bakımından özel bir hukuki usul oluşturmuştur. Riskli yapı kararı kesinleşinceye kadar toplantı ve karar alma süreçleri tamamen Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerine tabidir. Riskli yapı kararı kesinleştikten sonra ise toplantı usulü ve karar yeter sayıları bakımından 6306 sayılı Kanun ve Uygulama Yönetmeliği hükümleri uygulanır. 

    Yönetmelik değişikliklerinin mülkiyet hakkı üzerindeki etkisi açıktır. Toplantı yapılmaksızın karar alınmasına imkân tanıyan düzenlemeler maliklerin katılım hakkını daraltırken, toplantı çağrısının ilan yoluyla yapılması ve kararların salt çoğunlukla alınması gibi düzenlemeler maliklerin bilgilendirilme, katılma ve itiraz edebilme haklarını güçlendirmiştir. Dönüşümün hızlandırılması amacıyla çoğunluk oranlarının düşürülmesi ve toplantısız karar alma imkânlarının genişletilmesi ise mülkiyet hakkına müdahalenin sınırlarını yeniden tanımlamıştır. Bu müdahalenin ölçülü olup olmadığı, çoğunluk iradesinin azınlık maliklerin mülkiyet hakkını ne ölçüde sınırladığı ve idarenin müdahale yetkisinin sınırları, Kentsel Dönüşüm Hukukunun temel tartışma alanları olmaya devam etmektedir.

    Sonuç olarak, 6306 sayılı Kanun kapsamında toplantı usulü ve karar yeter sayıları, teknik bir prosedür olmanın ötesinde, mülkiyet hakkının korunması, maliklerin katılımı, dönüşümün hızlandırılması ve kamu güvenliğinin sağlanması arasında kurulan anayasal dengenin somutlaştığı bir alandır. 6306 Sayılı Yasa ve Uygulama Yönetmeliğinin değişiklikleri bu dengeyi zaman içinde farklı yönlere çekmiş olsa da, 02.04.2026 düzenlemesi ile toplantı usulünün yeniden şekle bağlı ve zorunlu hale getirilmesi, dönüşüm sürecinde hem şeffaflığı hem de hukuki öngörülebilirliği artıran bir adım olarak değerlendirilebilir. Dönüşümün hızlandırılması amacıyla getirilen salt çoğunluk rejimi ve pay satışına ilişkin düzenlemeler ise mülkiyet hakkına müdahalenin sınırlarının dikkatle izlenmesini gerektirmektedir. Bu nedenle, 6306 sürecinde toplantı usulü ve çoğunluk yapısı, hem hukuki hem de anayasal açıdan sürekli değerlendirilmesi gereken dinamik bir alan olmaya devam etmektedir.

  • Apilex Bülten #3

    Apilex Bülten #3

    11 – 17 Mayıs tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    Bilgi ve İletişim Güvenliği Rehberi Güncellendi

    Siber Güvenlik Başkanlığı, Bilgi ve İletişim Güvenliği Rehberi ile Denetim Rehberi’ni güncelledi. Değişikliğin gerekçesi, mülga Dijital Dönüşüm Ofisi’nin yetkilerinin Başkanlığa devredilmesi olarak açıklandı; doküman üzerinde tasarımsal ve kurumsal değişiklikler yapıldı. Rehberler, kamu kurumları ve kritik altyapı işletmeleri için uyum ve denetim yükümlülükleri içeriyor. Millî güvenlik ve gizlilik kapsamındaki faaliyetler hariç olmak üzere, bilgi işlem birimi barındıran ya da bu hizmetleri üçüncü taraflardan alan kamu kurumları ile kritik altyapı işletmeleri, Cumhurbaşkanlığı Genelgesi çerçevesinde uyum faaliyetlerini yürütmekle yükümlü. İlgili kurumların yılda en az bir kez iç denetim gerçekleştirip sonuçlarını Başkanlığa iletmesi bekleniyor.

    Kaynak

    Ticaret Bakanlığı E-Ticaret 2025 Raporu

    Ticaret Bakanlığı, 12 Mayıs 2026 tarihinde “Türkiye’de E-Ticaretin Görünümü 2025 Raporu”nu yayımladı. ETBİS verilerine dayanan rapora göre 2025 yılında e-ticaret hacmi %52,2 artışla 4,57 trilyon TL’ye, işlem sayısı 5,94 milyar adede ulaştı. E-ticaretin GSYH içindeki payı %6,9, genel ticaret içindeki payı %19,3 oldu.

    Rapor; 6563 sayılı Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ve ETBİS altyapısı çerçevesinde toplanan verilerle e-ticaret aracı hizmet sağlayıcıları, tüketici işlemleri, kartlı ödeme güvenliği ve C2C ekonomisine ilişkin düzenleyici politikaların güçlendirilmesine veri temelli bir dayanak sunuyor.

    Kaynak

    KVKK’dan Reality Show Programları İçin Kişisel Veri Rehberi

    KVKK ve RTÜK iş birliğiyle hazırlanan “Canlı Yayımlanan Reality Show Niteliğindeki Programlarda Kişisel Verilerin İşlenmesine Yönelik Rehber” 12 Mayıs 2026’da yayımlandı. Rehber, gündüz kuşağında canlı yayımlanan ve gerçek kişilerin hayatlarına ilişkin olayları konu alan programlarda kişisel verilerin işlenmesini ele alıyor.

    Rehberde, bu tür programlarda kişisel veri işleme faaliyetlerinin her durumda ifade özgürlüğü kapsamında istisna kabul edilemeyeceği, özel hayatın gizliliği, kişilik hakları veya suç teşkil eden haller söz konusu olduğunda 6698 sayılı Kanun hükümlerinin dikkate alınması gerektiği belirtiliyor. Bu kapsamda yayının kamu ilgi ve yararı taşıyıp taşımadığı, gerçek ve güncel olup olmadığı, özü ile biçimi arasında denge bulunup bulunmadığı kriter olarak öne çıkarılıyor.

    Veri sorumlusu sıfatının her somut olay özelinde; yayıncı–yapımcı arasındaki sözleşmenin niteliğine ve programın yapım, yayın ve yayın sonrası aşamalarına göre değişebileceği ifade ediliyor. İlgili kişilerin yalnızca programa katılanlarla sınırlı olmadığı; hakkında bilgi paylaşılan üçüncü kişilerin de ilgili kişi sayılabileceğine dikkat çekiliyor.

    Yayın aşamasında hukuka aykırı veri işlenmesinin önlenmesi için üçüncü kişinin adının kapatılması, yüzünün buzlanması, konuşmaların sessize alınması gibi teknik tedbirler örnek olarak sayılıyor. Uyum tavsiyeleri kapsamında genel ilkelere uyum, işleme şartları, aydınlatma yükümlülüğü, veri güvenliği, yurt içi/yurt dışı aktarım, imha, VERBİS ve ihlal bildirimi başlıkları sistematik biçimde ele alınıyor. Yayın sonrasında program kayıtlarının sosyal medya ve internet sitelerine yüklenmesi sonrasında ilgili kişilerin görüntülerin kaldırılması ile verilerin silinmesi/yok edilmesi taleplerini yayıncı ve yapımcıya yöneltebileceği belirtiliyor.

    Kaynak

    Reklam Kurulu’nun Erişim Engeli Yetkisine İlişkin Düzenleme

    Anayasa Mahkemesi, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 63. maddesinde Reklam Kurulu’na dijital içerikler bakımından erişimin engellenmesi kararı alma imkânı tanıyan düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığına karar verdi. Mahkeme; yeni düzenlemede erişimin engellenmesi kararından önce ilgili içeriğin kaldırılması için bildirim yapılması ve süre tanınmasının esas hâline getirildiğini, muhataba ulaşılamaması gibi sınırlı hâllerde ise kararın doğrudan uygulanabileceğini belirledi. Bu aşamalı yapının önceki iptal kararında dile getirilen ölçülülük ve usule ilişkin sakıncaları giderdiği, sistemin ifade ve teşebbüs özgürlüğünü tümüyle ortadan kaldırmadığı değerlendirildi. Kararda ayrıca, erişim engeli ve içerik kaldırma kararlarına karşı idari yargı yolunun açık olması ve yürütmenin durdurulmasına hükmedilebilmesi önemli bir güvence olarak nitelendirildi.

    Kaynak: Anayasa Mahkemesi, E: 2024/146, K: 2026/50, 26/2/2026


    GLOBAL RADAR

    Basın Yayıncılarının Adil Ücret Hakkına İlişkin Karar (Meta v. AGCOM)

    Avrupa Birliği Adalet Divanı (CJEU) Büyük Dairesi, 12 Mayıs 2026 tarihli C-797/23 Meta Platforms Ireland kararıyla, üye devletlerin basın yayıncılarına adil ücret hakkı tanıyan ulusal düzenlemeler getirebileceğine hükmetti. Bu hak, yayıncıların yayınlarının çevrimiçi hizmet sağlayıcılar tarafından kullanılmasına izin vermeleri karşılığında doğmaktadır.

    Dava, İtalyan düzenleyici AGCOM’un 2023 tarihli kararına karşı Meta’nın açtığı iptal davasından doğdu ve Lazio Bölge İdare Mahkemesi’nin ön karar talebiyle Divan’a taşındı. Meta, İtalyan adil ücret sisteminin, 2019/790 sayılı DSM Direktifi’nin 15. maddesi ile AB Temel Haklar Şartı’nın 16. maddesindeki teşebbüs özgürlüğüne aykırı olduğunu ileri sürmüştü.

    Divan, adil ücret hakkını AB hukukuyla uyumlu buldu; ancak ücretin, kullanım iznine karşılık gelmesi gerektiğini belirtti. Yayıncılar izni reddedebilmeli veya ücretsiz verebilmeli; sağlayıcı yayını kullanmıyorsa ücret istenememelidir. Sağlayıcılara getirilen müzakere yürütme, içeriğin görünürlüğünü kısıtlamama ve ücret hesabı için veri paylaşma yükümlülükleri teşebbüs özgürlüğünü sınırlasa da orantılı görüldü. AGCOM’un kriter belirleme ve yaptırım yetkileri de geçerli kabul edildi. Dosya İtalyan mahkemesine geri gönderildi.

    Kaynak: CJEU Büyük Dairesi, C-797/23, 12 Mayıs 2026

    CNIL’dan Free Mobile ve Free’ye 42 Milyon Avro Veri İhlali Yaptırımı

    Fransa Veri Koruma Otoritesi (CNIL) Sınırlı Komitesi, telekomünikasyon operatörü Free Mobile ve Free şirketlerine, abone verilerinin güvenliğini sağlamada yetersiz kaldıkları gerekçesiyle sırasıyla 27 milyon ve 15 milyon Avro olmak üzere toplam 42 milyon Avro idari para cezası verdi.

    Ekim 2024’te bir hacker, şirketlerin bilgi sistemine sızarak 24 milyon abone sözleşmesine ait kişisel verilere erişim sağlamıştı. İhlalden etkilenen kişilerden 2500’ü aşkın şikâyetin ardından CNIL tarafından yürütülen denetimde, her iki şirketin kendi abonelerine ilişkin veri sorumlusu sıfatıyla GDPR yükümlülüklerini yerine getirmediği tespit edildi.

    Kararda; veri sahiplerine gönderilen ihlal bildirim e-postasının GDPR’ın 34/2. maddesinde aranan tüm zorunlu unsurları içermediği, ihlalin sonuçlarının ve alınabilecek korunma tedbirlerinin doğrudan anlaşılır biçimde aktarılmadığı belirlendi. Ayrıca denetim tarihinde şirketin eski abonelere ait verileri muhasebe amacıyla saklanması gerekenler dışında ayıklayıp imha eden bir mekanizma kurmadığı, saklama süresi sonunda silme yükümlülüğüne uymadığı saptandı.

    Sınırlı Komite, şirketin altı ay içinde verilerin ayıklanması ve imhasının tamamlanmasına yönelik düzeltici tedbir uygulamasına da hükmetti.

    Kaynak

    LEGALTECH SAHNESİ

    Georgia İstinaf Mahkemesi’nden Dilekçelerde Yapay Zeka Kullanımına İlişkin Uyarı

    Georgia Eyaleti İstinaf Mahkemesi, 8 Mayıs 2026 tarihli Broyles v. McNeal kararında, mahkemeye sunulan dilekçelerde yapay zeka araçlarının kullanımına ilişkin bir uyarıya yer verdi. 

    Davalı taraf, karşı tarafın dilekçesini bir chatbot’un hazırladığını ileri sürmüştü. Mahkeme, dilekçede hatalı atıflar bulunduğunu, yalnızca bir atfın doğru olduğunu tespit etti. Bu noktada mahkeme, “yapay zeka” olarak pazarlanan ürünlerin hesap makineleri gibi yararlı araçlar olabileceğini; ancak bu araçların ürettiği metinlerin ve atıf görünümündeki dizilerin gerçek hukuki kaynaklarla doğrulanması gerektiğini, var olduklarının veya doğru oldukların varsayılamayacağını belirtti.

    Karar, yapay zeka araçlarıyla hazırlanan hukuki metinlerde uydurma atıfların tespit edildiği davalar bağlamında, mahkemelerin doğrulama beklentisini ortaya koymaktadır.

    Kaynak: Court of Appeals of Georgia, Broyles v. McNeal, A26A0384


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    4 Şubat 2026 Yönetmelik Değişiklikleri 6306 Uygulamasına Yeni Neler Getirdi?

    Arş. Gör. Cihan YAYLAK

    “…Yeni metnin en pratik sonucu, riskli yapılarda “yıkım olmadan karar alınamaz” algısını kırması. Yönetmelik, riskli yapıların bulunduğu parsellerde (ve ayrıca riskli alan/rezerv yapı alanlarında etap/ada ölçeğinde), yapının yıktırılmış olması şartı aranmaksızın şu işlemler hakkında salt çoğunlukla karar alınabileceğini açıkça sayıyor: tevhit, ifraz/taksim/terk/ihdas/tescil, yeniden bina yaptırma, payların satışı, kat karşılığı veya hasılat paylaşımı gibi yeniden değerlendirme modelleri…”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Narkotik Suçlarında Adli Arama Kararı

    BİRİNCİ BÖLÜM 

    KORUMA TEDBİRLERİ, ARAMANIN TANIMI, AMACI VE HUKUKİ NİTELİĞİ 

    1.1 KORUMA TEDBİRLERİ 

    Ceza muhakemesinin amacı, ne olursa olsun maddi gerçeğe ulaşılsın düşüncesini kabul etmez.  Amacı, maddi gerçeğin ne olduğunun bulunmasıdır. Bunu gerçekleştirirken hukuki barışın  tesisi için mücadele eder.

    Koruma tedbirleri, ceza muhakemesinin amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi ve hükmedilen yaptırımların uygulanabilmesi için başvurulan tedbirlerdir.  Bu tedbirler, kişinin özgürlüğüne, maddi malvarlığına, vücuduna, özel hayatına veya konut dokunulmazlığına ilişkin olabilir. 

    Dolayısıyla koruma tedbirleri, kişilerin özgürlüğüne yönelik çeşitli kısıtlamalardır. Ceza muhakemesi kanununa göre bu tedbirler; yakalama, gözaltı, tutuklama, adli kontrol, arama, el koyma, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi, gizli soruşturmacı atanması ve teknik araçlarla izlemedir. 

    Koruma tedbirlerinin amacı, genel olarak delillerin toplanmasını sağlamak, toplanmasına kadarki evrede delillerin karartılmasını önlemek ve şüphelilerin kaçmasını engellemektir. Koruma tedbirlerinin iki temel özelliği; araç olmaları ve geçici olmalarıdır. Koruma tedbirleri özgürlüğe yönelen tedbirler olduğu için ancak zorunlu durumlarda başvurulmalıdır. 

    Koruma tedbiri uygulanması için gereken diğer şartlar ise; şüphe bulunmalı, kanuni bir dayanak veya düzenleme mevcut olmalı, tedbir kararının verilmesinde görünüşte haklılık olmalı, koruma tedbirlerinin verilmesiyle amaçlanan hedef ile koruma tedbiri arasında orantılılık olmalıdır. 

    Haksız şekilde koruma tedbirlerine maruz kalan kişiler, bizzat başvurarak ya da vekil aracılığıyla, Devlet aleyhine tazminat davası açarak her türlü zararlarının karşılanmasını isteme hakkına sahiptirler.  

    1.1 ARAMANIN TANIMI 

    Arama, özü itibariyle eylem anlamı taşımaktadır. Aramak fiilidir. Bulma, yoklamak, araştırma, bulmaya çalışma, ortaya çıkarma amacına hizmet eden eylem anlamını bildirmek için kullanılmaktadır. Arama sözcüğü, aramak işidir. Aramak ise bulmaya çalışmaktır, araştırmadır.

    1.2 ARAMANIN AMACI

     Adli amaçlı arama, suç şüphesi altındaki kişilerin, suç delillerinin ve müsadereye tabi nesnelerin elde edilmesi amacıyla, konutta, başka kapalı yerlerde ve kişilerin üzerlerinde yapılan bir işlemdir, bir araştırmadır. Arama, saklanan bir kişiyi, suç unsuru oluşturan bir eşyayı bulmak amacı ile gerçekleştirilme amacına hizmet eder.

    Saklı tutulan ve gizli olanı açığa çıkarmayı hedefler. Arama suçlu veya suçluya ulaşmak amacıyla 3. Kişiye yönelik olabilir. Bununla birlikte müsaderesi gereken eşyaların bulunması da suçluya isnat edilecek, suçlamanın temelini oluşturduğundan aslında yapılan adli arama bütünüyle suçun isnadına temel oluşturacak unsurların ele geçirilmesini amaçlar.

    Ceza yargılamasının amacına ulaşması için yapılan arama, saklanan şüpheli veya sanığın ve delillerin elde edilmesi amacıyla, bir kişinin konutunda veya eklentilerinde, üzerinde, eşyalarında veya diğer yerlerinde yapılan araştırma işleminin nasıl yapılması gerektiğinin araştırılmasıdır.

    Ceza hukukunun amacına hizmet etmesi bakımından bir kişinin üzerinde, işyerinde, ikametgahında veya eklentisinde, aracında yapılan adli arama bir usul işlemidir. 

    1.3 ARAMANIN HUKUKİ NİTELİĞİ 

    Arama emri, kanunda koruma tedbirleri bölümünde yer almaktadır. Ancak icra edilmesi bakımından delillerin toplanmasına ve ele geçen delillerin korunmasını sağlamak için müsadere edilmesine yol açan araştırma işlemidir.

     Ceza Muhakemesi Kanunu 116. Maddesi ve sonrasında ve Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği kapsamında düzenlenmiştir. Arama, koruma tedbirleri kapsamında olup buna hizmet eden bir araç görevindedir. Kapsayan başlık koruma tedbirleri olduğundan, koruma tedbirleri için öngörülen sınırlamalar, istisnalar, ilkeler adli arama kararının yerine getirilmesinde de uygulanır. Adli arama işleminin; hukuk devleti ilkesine, özel hayatın gizliliği, insan onurunun dokunulmazlığı, maddi gerçeğin araştırması ilkesi ve ölçülülük ilkesinin aksine uygulanamaz.

     Hukuka uygunluk, adli arama kararını geçerli kılan en önemli koşuldur. Bireyin en mahrem alanına dahi teması olan adli aramanın insan onuru ile bağdaşması gerekmektedir. “Anayasa Mahkemesi bir kararında insan onurunun ne olduğunu şöyle tanımlamıştır: İnsan onuru, insan ne durumda, hangi şartlar altında bulunursa bulunsun, sırf insan oluşunun kazandırdığı değerin tanınmasını ve sayılmasını anlatır. Bu öyle bir davranış çizgisidir ki, ondan aşağı düşünce ve muamele, ona muhatap olanı insan olmaktan çıkarır. İnsan onuru kavramını, toplumların kendi göreneklerine, geleneklerine ve topluluk kurullarına göre saygıya değer olabilmesi için bir insanda bulunması zorunlu gördükleri niteliklerle karıştırmamak gereklidir.”

    İKİNCİ BÖLÜM ARAMANIN TÜRLERİ 

    2.1 ARAMANIN TÜRLERİ 

    2.1.1 GENEL OLARAK 

    Devletin, kolluk güçlerine amaç bakımından tanıdığı iki farklı arama çeşidi vardır. Bunlar; adli arama ve önleme aramasıdır. Genel güvenliğin korunması, suçun ve suç şüphesinin ya da tehlikenin ortaya çıkmaması amacıyla gerçekleştirilen arama, önleme aramasıdır. Suç şüphesi ortaya çıktıktan sonra, suçun veya suçlunun yargı önüne getirilmesi amacıyla gerçekleştirilen aramaya ise adli arama adı verilir. 

     Önleme araması, tehlikeyi yok etmek ve suçlu olma potansiyeli olanlara göz dağı vermek amacıyla yapılır. Adli arama ise faili yakalamak veya suçu ortaya çıkarmaya yarayan delilleri toplamak için yapılır. Adli arama, suç ortaya çıktıktan sonra uygulanabilir.

    Adli ve Önleme aramasına, Anayasa’sının 20 ve 21’inci maddeleri hukuki dayanak sağlar.

     2.1.2 ÖNLEME ARAMASI 

    Önleme araması soyuta amaca yöneliktir, suç ortaya çıkmadan, somut suç tehlikesi varken uygulanır. Muhtemel bir tehlikeyi defetme amaçlıdır. Bir önleme tedbiridir.

    “Önleme araması; a) Millî güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması, b) Suç işlenmesinin önlenmesi, c) Taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silâh, patlayıcı madde veya eşyanın tespiti, amacıyla, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde mülkî âmirin yazılı emriyle ikinci fıkrada belirtilen yerlerde, kişilerin üstlerinde, aracında, özel kâğıtlarında ve eşyasında yapılan arama işlemi” olarak tanımlanmıştır.

    Arama Yönetmeliği 19’uncu maddesinde son fıkrasında “Konutta, yerleşim yerinde ve kamuya açık olmayan özel işyerlerinde ve eklentilerinde önleme araması yapılamaz.” denilmektedir.

     Önleme araması, bir idari işlem niteliğindedir. Suç, ortaya çıkmadan önce uygulanır. Önleme araması, suç tehlikesi doğurabilecek eşyalara el koymak ve güvenliği tehdit eden kimseleri engellemeyi amaç edinir. Önleme araması kararı, doğrudan mülki makamlar tarafından verilemez. Ancak arama kararının uygulanacağı yer mülki makamları tarafından talep edilebilir. Bu talebe yine aynı yer sulh ceza hakimi tarafından cevap verilir. Sulh ceza hakimliği olumlu veyahut olumsuz karar verebilir. Sulh ceza hakimliği kararına karşı itiraz kanun yolu açıktır, kesin karar değildir. İstisnai hal olarak, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde ise arama emri verme yetkisi, illerde vali; ilçelerde ise kaymakama aittir.

    2.1.3 ADLİ ARAMA 

    Ceza Muhakemesi Kanunu’ nda arama koruma tedbirini düzenlemiştir. CMK tarafından arama işlemine ait herhangi bir tanımlama yapılmamıştır. Ancak, AÖAY’ nin 5. maddesinde adli arama işlemi tedbiri ayrıntılı olarak tarif edilmiştir.

    “Adli arama; bir suç işlemek veya buna iştirak veyahut yataklık etmek makul şüphesi altında bulunan kimsenin, saklananın, şüphelinin, sanığın veya hükümlünün yakalanması ve suçun iz, eser, emare veya delillerinin elde edilmesi için bir kimsenin özel hayatının ve aile hayatının gizliliğinin sınırlandırılarak konutunda, işyerinde, kendisine ait diğer yerlerde, üzerinde, özel kâğıtlarında, eşyasında, aracında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile diğer kanunlara göre yapılan araştırma işlemi olarak tanımlanmıştır.”

    Adli arama işleminin iki hedefi vardır: yakalama ve delil elde etme. Adli arama, suç işlendikten sonra veya suç işlendiği şüphesinden sonra uygulanır. Suçu işlediğinden şüphe edilen kişilerin yakalanması veya suçluya isnat edilecek suçun delil ve emarelerinin ele geçirilmesini hedefler.

     CMK, adli arama kararına, yakalama amaçlı arama ve delil elde etme amaçlı arama olarak yer vermektedir. Bu kıstas amaç bakımına göre tasnif edilmiştir.

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 

    ADLİ ARAMANIN AMACI VE ŞARTLARI 

    3.1 ADLİ ARAMANIN AMACI 

    Arama işlemi türlerine göre farklılık arz etmektedir. Adli arama ve önleme araması amaçları bakımından birbirlerinden farklıdır. Her iki aramanın tek ortak bileşeni ise kamu düzeninin sağlanması ve devletin güvenlik ödevinin yerine getirilmesidir. 

    Ceza muhakemesinin ve ceza yargılamasının ise yegane amacı, maddi gerçeğe ulaşmaktır. Ancak maddi gerçeğe ulaşmak için – usul, esastan önce gelir – felsefine göre usul işlemlerinde oldukça dikkat edilmelidir. Usulsüz işlem sonucu elde edilen delil, birçok kişiyi veya suç unsurunu oluşturacak delil olsa dahi hükme esas alınamaz. Zira yasak ağacın, meyvesi de yasaktır. Kolluğun ve iddia makamının her ne kadar kadim görevleri olup suçla mücadele de ön sırada yer alsa da konumu gereği güç zehirlenmesine açık olan meslek gruplarındandır. 

    Bireyin temel hak ve hürriyetlerinin birçoğunu, askıya alabilecek gücü ve yetkisi bulunmaktadır. Bu sebepten ceza muhakemesinin suça ve suçluya ulaşmada araç olarak kullandığı kurumlar şekil bakımından usul kurallarına tabidir. Kişinin temel hak ve hürriyetlerini gerekirse devletin kendisinden bile korumasını sağlayan bu usul kuralları ceza muhakemesi bakımından hayati öneme sahiptir. Aynı zamanda belirli yargılama mekanizmalarının keyfi davranma ihtimalini ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.

    3.2. ADLİ ARAMANIN ŞARTLARI 

    3.2.1 GENEL OLARAK 

    Temel hak ve hürriyetlere etki etmesi nedeniyle hem iç hukukumuzda hem de uluslararası hukuka göre birtakım koşullar öngörülmüştür. Bu koşulların aranması vatandaşa bir hukuk devletinin gereği olarak teminat sağlamaktadır. Her vatandaş aramaya maruz kalabilecek konumda olabilir. Bu sebeple aramaya maruz kalabilecek kişi sayısı oldukça fazladır. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması özüne dokunulmama ilkesine aykırı olacak şekilde uygulanamaz. Bununla birlikte hukuk devletine, insan onuruna ve ölçülülük ilkeleri uygun olacak şekilde icra edilmelidir. Sınırlamaların genel hukuki dayanağı, Anayasa’nın 13. Maddesinde açıkça belirtilmektedir. Öngörülen bu sınırlama işlemlerine müdahale edilmemelidir, uygulanması zorunludur. CMK, adli arama işlemi bakımından iki temel şart öngörmüştür: makul şüphe ve yetkili makamlarca verilen arama kararı veya emri bulunmalıdır.

    3.2.2 MAKUL ŞÜPHENİN BULUNMASI 

    Makul şüphe, muhakeme için gerekli olan basit şüphenin yoğunlaşmış halidir. Koruma tedbirinin çeşidine göre makul veya kuvvetli suç şüphesi aranır.

     Herhangi bir arama işleminin hukuka uygun olarak ifası için başlıca şart, şüphe unsurunun bulunmasıdır. Yakalama veya delil elde etme konularında makul şüphe var olmalıdır. Ceza kanununda makul şüphenin tanımı bulunmamaktadır. 

    “Makul şüphe, hayatın akışına göre somut olaylar karşısında genellikle duyulan şüphedir. Makul şüphe, aramanın yapılacağı zaman, yer ve ilgili kişinin veya onunla birlikte olanların davranış tutum ve biçimleri, kolluk memurunun taşındığından şüphe ettiği eşyanın niteliği gibi sebepler göz önünde tutularak belirlenir. Makul şüphede, ihbar veya şikâyeti destekleyen emarelerin var olması gerekir. Belirtilen konularda şüphenin somut olgulara dayanması şarttır. Arama sonunda belirli bir şeyin bulunacağını veya belirli bir kişinin yakalanacağını öngörmeyi gerektiren somut olgular mevcut bulunmalıdır.” 

    Makul şüphe için yapılan bu tanımda aslında en fazla dikkat edilmesi gereken nokta, somut olaylar karşısında, kısmıdır. Yönetmeliğin lafzında hareketle, herhangi bir somut olayın varlığı ve bu doğrultuda gelişen bir arama işleminin yapılması ihtiyacı doğmalıdır, sonucuna çıkabiliriz. Hali hazırda ortada şüphe duyulacak bir durum yokken kişinin üstünün, evinin, aracının, işyerinin aranmasına sebebiyet verilmektedir. Günlük hayatta sadece birinin dış görünüşünden yola çıkılarak bir hissiyat sonucu arama işlemi gerçekleşebilmektedir.

    Sulh ceza hakiminin arama kararı verebilmesi için şüphe duyulan suça ilişkin delil toplama veya sanık ya da şüphelinin yakalanmasına ilişkin olmalıdır. Bu amaçlar doğrultusunda somut olayda mutlaka makul şüphe unsurunun da bulunması gereklidir. Makul şüphe koşulunun bulunup bulunmadığına ilişkin hüküm aşamasında değerlendirme yapılır. Bu bakımdan hükme esas alınan delillerin hukuka aykırı olması, hükmün bozulmasına sebebiyet verir. Suçun ispatında şüpheden sanık yararlanır ilkesi kadar delillerin hukuka aykırı usullerle elde edilmemiş olması gerekir. Ceza hukuku, ispatın kesin ve somut, şüpheden uzak deliller ile karar verilmesini şart koşar. 

    “Makul şüphe, ispat niteliği taşıyan eşyanın ya da suça dair aranan kişinin arama yapılacak olan yerde bulunduğuna dair birtakım emarelerin mevcudiyetidir. Aksi halde yapılabilecek bir arama, hukuka uygun olmayan nitelikte olması sebebiyle mevcut davayı olumsuz etkiyecektir.”

    Yargıtay kararında; “makul şüphe, çok sayıdaki sıradan insanın somut bir olguyu aynı yönde değerlendirmeleri hali” olarak ifade edilmiştir. 

    AHİM ve AİHS ‘in 5 ve 6’ıncı maddeleri bağlamında makul şüphe açıklanmıştır. Genel kabule göre makul şüphenin, sübjektif şartlara göre değil, her kesim tarafından kabul gören objektif unsurlarla değerlendirilmesi gerektiği kabul edilir. Subjektif unsurlar olarak kişinin suç işlemiş olduğu hususunda duygu, içgüdü, varsayım, etnik, dini, ön yargılar vb. gibi kıstaslar gösterilebilir. Şüphenin yoğunluk ölçütü, somut olayın koşullarına göre ve keyfilikten uzak bir şekilde, objektif bir gözlemciyi ikna edecek yeterli vakıa ve bilgilerin mevcudiyetinin varlığına dayanılarak ortaya konulması gerekmektedir.

    Benzer şekilde Alman Hukuku’nda da arama kararı alınabilmesi için, somut bir fiile dayalı şüphe unsuru, kabul edilebilir bir amaç için yapılması ve ölçülülük ilkesinin sınırlarının aşılmaması gerektiğini şart koşar. Bu şartların üçü de eksiksiz olarak bulunmalıdır. Uluslararası Adalet Divanı ise bu konuda AİHM ile ortak görüşleri paylaşmaktadır. Şöyle ki; arama işleminin yapılmasını sağlayan makul sebebin somut olayda gerekçelerle desteklenen, dayanağı bulunan daha yoğun derecede şüphe içermesi gerekir.Mahkeme, makul şüphenin gerçeklere dayalı bulgular esas alınarak ortaya konulması gerektiğini vurgulamıştır.

    “Makul şüphede, ihbar veya şikayeti destekleyen emarelerin var olması ve belirtilen konularda şüphenin somut olgulara dayanması şarttır. Başka bir anlatımla, arama sonunda belirli bir şeyin bulunacağını veya belirli bir kişinin yakalanacağını öngörmeyi gerektiren somut olgular mevcut olmalıdır.” İhbarın makul bir şüphe oluşturması için, muhbirin veya ihbarcının güvenilir bir kişi olduğunun tek başına yeterli olamayacağı, buna ilave olarak ihbarda fiili bazı bilgilerin de bulunması gerekmektedir. Makul şüphe, bir ihbar, şikayet veya istihbari bilgiye dayanıyorsa, mutlaka somut olgularla desteklenmeli, tek başına arama kararına esas alınmamalıdır.” 

    Ceza hukuku, temelinde ve sürecinde insan barındıran bir kurumdur. Kişiler, olaylar, zaman, mekan, duygu, tavır gibi değişken unsurlar ise ceza hukukunun ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak yargı, mağduru koruduğu kadar şüpheli ve sanığı da korumak ve adil şekilde hükmetmek zorundadır. Yargının temel vazifesi, hukuk devletinin gereği olan adaleti herkes için ve her koşulda tesis etmektir. 

    Mahkeme, yargılama süreci içerisinde, kişilerin hangi olay hakkında güvenilir olup olmadığına karar veremez. Bu sebepten mahkeme hükme esas alacağı ve değerlendirmesine doğrudan etki eden delilleri tasnif ederken temelde somut bulguları bulundurmalıdır. Şüpheyi uyandıran ihbar veya şikayet güvenilir ve makul bir kaynaktan gelse dahi somut olgularla desteklenmeden kimse hakkında tedbir kararı uygulamamalıdır. Aksi halde bireyin hukuk devletine olduğu kadar Anayasal temeli olan eşitlik ilkesine de inancı zedelenir. 

    Soyut çıkarımlardan, varsayımlardan, kolluğun sübjektif değerlendirmelerinden, tahminlerinden, kişilerin giyim tarzından, rengi, saç stili, ırkı gibi faktörlerden, sabıkasının olup olmaması ya da suç işleyen kişilerle dolaşması gibi sübjektif bilgiye dayalı yorumlardan, tecrübeden, sanılardan yola çıkılarak makul şüphenin oluştuğundan bahisle arama kararı verilemez. 

    6525 sayılı Yasa değişikliğinden önce adli arama için makul şüphenin bulunmasını şart koşulmuştur. Sonradan yapılan değişiklikle, adli arama kararı verilebilmesi için somut delillere dayalı kuvvetli şüphe kavramı aranmıştır. Bu değişikliğin amacı ise kişilere bir hukuki güvencenin temin edilmesidir. Keyfiyetin önüne geçilmesini ve subjektif değerlendirmelerden uzak durulmasını amaç edinmiştir. Ancak, 6572 sayılı yasa (yürürlük: 12 Aralık 2014) değişikliği ile somut delillere dayalı kuvvetli şüphe kavramı uygulamada adli arama işleminin icra edilebilirliğini azaltmıştır. Yeni düzenlemenin getirdiği daha yoğun bir makul şüphe gereksinimi özellikle soruşturma mekanizmalarını yavaşlattığı gerekçesiyle kaldırılmıştır.30 Uygulamada bu süreç yapboz kanun olarak yorumlanmıştır. Aynı yıl içerisinde böylesine önemli ve geniş alana etki edecek uygulamanın adeta yapboz gibi revize edilmesi politik stratejilerin bir ürünüdür. Siyasi temele dayalı bu hızlı yargı değişimi başta hukuk devleti ilkesine sonrasında ise kamu vicdanına zarar vermektedir.

    “Bir olay ile bir bulgu arasındaki rastlantısal birliktelikten yola çıkılarak bağlantı kurulmaya, makul şüphe oluşturulmaya çalışılır ki bu yolla bazıları için makul gözüken fakat gerçekte makul olmayan uydurulmuş bir bağlantı söz konusu olur. Bu bağlamda makul şüphe şartının yerine getirildiği hususu, somut olgularla ortaya konulmadan alınan arama kararı veya emri, hukuka aykırı ve aynı zamanda keyfi olacağından, hem buna dayanarak başvurulan arama tedbiri hem de tedbir sonucunda elde edilen deliller hukuka aykırı olacaktır.”

    Bu gerekçeler ile herkesin evi, iş yeri, mahremi her zaman diliminde aramaya tabii tutulabilir. Bu sonuç, hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bireylerin özel hayatlarının gizliliği ilkesinin adeta içinden geçen sonuçlar doğmaktadır. 

    Alınan istihbari bilgi dosyanın geldiği noktada açıklanmalıdır aksi halde elde edilen duyum ve varsayımların, bulguların yasa dışı yollarla elde edildiği ya da kanuna aykırı başka faaliyetlerin çerçevesinde delillere ulaşıldığı sorusu doğmaktadır. Yargıtay kararlarında hukuka aykırı olduğu iddia edilen kararlara karşı itiraz kanun yoluna başvuru yapılmamasını, doğrudan olmasa bile aleyhe yorumlamaktadır. Kişinin hakkını kullanıp kullanmasının mahkeme önünde bir değerlendirme konusu yapılmaması gerekir.

    Aramaya maruz kalan kişi süreyi kaçırabilir veyahut kişisel sebeplerle itiraz yoluna başvurmak istemeyebilir. 

    Bu doğrultuda, hak kaybına uğramamak adına, özellikle örgüt kapsamında işlenebilen uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti gibi suç kapsamında adli arama işleminin gerçekleşmesinden sonra yedi gün içerisinde arama kararını veren bir sonraki numaralı mahkemeye itiraz başvuru yoluna müracaat edilmesi gerekmektedir. Bu kapsamadaki suçlar yönünden genelde şüphelinin kaçmaması veya delillerin yok edilmesinin önüne geçmek amacıyla soruşturma dosyasında gizlilik kararı bulunmaktadır. Ancak adli arama işlemi sonrasında alınan adli arama kararına itiraz süreci arama işleminden sonra başlamaktadır. Kişi kendinden habersiz hakkında verilen arama kararını bilememesi sebebiyle bu noktada sürelerin ceza dosyasında kovuşturma aşamasında büyük rol oynamaktadır. 

    Arama kararı orantılılık ilkesine uyumlu ve elverişli olmalıdır; bu ölçüt, tedbirine meşruiyet dayanağını oluşturur. Eğer arama işlemi hedefine ulaşamayacaksa arama elverişsiz olacaktır. Yapılan arama işlemi sonucunda muhakkak hedefe konu olan bir suç unsuru ele geçirilmesi lazım gelmektedir. Aksi halde sadece tazminat kurumunun işlevi bireyin zararını tam anlamıyla gidermemektedir. Bazı hallerde kişinin sadece konutunun, mahreminin arama işlemine tabi tutulması hiçbir maddi değerle giderilemeyecek kadar ağır bir zarar oluşturabilir. 

    Önleme aramasında ise adli aramadan farklı olarak makul şüphe yerine makul sebebin varlığı bulunmalıdır. Önleme araması esas itibariyle suç oluşmadan ortaya çıkarak temelde önleyici adaletin bir aracıdır. Kavganın, terörün, silah kullanmanın, suç unsuru maddelerin sevkiyatının yapıldığı yol güzergâhlarında daha çok uygulama alanı bulmaktadır. 

    Önleme araması kararı kapsamında elde edilen suç unsuru sebebiyle aramanın kapsamı genişletilerek adli arama işlemi gerçekleştirilemez. Adli soruşturmada değerlendirilmesi gereken eşyaların, delillerin toplanması için adli arama emrinin bulunması zorunludur.

    Şüphenin önseziden daha ileride olup onu destekleyen ek bilgilere ihtiyaç duymaktadır. Tecrübenin getirdiği önsezi ile hareket etmek her zaman kişiden ya da olaydan duyulan şüpheye sebebiyet veremez. Kolluk şüphe duyduğundan mutlaka aramanın amacına uygun sonuç çıkarabilmelidir. Bu sebepten de elindeki bilgiyi veya duyumu, söylemi, önseziyi daha da yoğunlaştırmalı, spesifikleştirmelidir.

    3.2.3 YETKİLİ MAKAMCA VERİLEN ARAMA KARARI VEYA EMRİ 

    Arama kararı veya emri, ceza yargılamasının tüm süreçlerinde verilebilir. Kanun yolları aşamasında ise yalnızca hukuki inceleme yapılan temyiz kanun yolunda yer almaz. yargılamanın yenilenmesi ve istinaf aşamasında da arama kararı alınabilir. Alınan arama kararı ilgiliye tebliğ edilmez. Arama işlemi öncesinde ilgili kişiye bilgi verilebilir ama delillerin yok olma veya gizlenmesi ve şüphelinin veya üçüncü kişilerin kaçması olasılıklarında, ilgiliye bilgi verilmeyebilir. 

     “Arama, kararda veya yazılı emirde belirtilen süre içerisinde yapılır. Her arama kararı, aksine bir hüküm içermiyorsa sadece bir kez arama yapma yetkisi verir. Aramanın amacını tehlikeye sokan acil bir durum yoksa, adlî arama gündüz yapılır. Konutta, işyerinde veya diğer kapalı yerlerde adlî arama gece yapılamaz. Ayrıca bu yerlerde kolluk âmirinin yazılı emriyle de arama yapılamaz. Ancak; a) Suçüstü hâlinde, b) Gecikmesinde sakınca bulunan hâlde, c) Firar eden kişi veya tutuklu veya hükümlünün tekrar yakalanması hâlinde, d) Geceleyin herkesin girip çıkabileceği 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanununun 7 ncı maddesinde sayılan umuma açık istirahat ve eğlence yerlerinde, gece adlî arama yapılabilir. Önleme aramaları, denetimler ve kontroller her zaman yapılabilir.” 

    3.2.3.1 ARAMA KARARININ VEYA EMRİNİN İÇERİĞİ 

    Aramanın nedenini oluşturan fiil, aranacak kişi, aramanın yapılacağı adres veya eşyanın ne olduğu, karar veya emrin geçerli olacağı süre, aranılacak eşyanın elde edilmesi durumunda el konulup konulmayacağı hususları verilecek kararda açık ve net şekilde açıklanmalıdır. Uygulamada halihazırda kabul edilip, icra edilen aramalar ifade edilen bu hususlarda eksik kalmaktadır. 

    3.2.3.2 HAKİM KARARIYLA ARAMA 

    Yargıç, bireylerin hak ve hürriyetlerini korumakla görevlidir. Temel hak ve hürriyetler, daha büyük değerleri korumak adına kısıtlanabilir. Ancak bu durumun gerekliliği ve ölçüsü özgürlüğün teminatı olan yargıçlar tarafından belirlenir. 

    Arama, hakim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısı veya yetkili makamın yazılı emri üzerine yapılabilir. Hâkimin karar vermesini beklemede, gecikmede tehlike bulunmamalıdır.

    Aramanın gündüz vakti belirli saatler içerisinde yapılması zorunludur. Sulh ceza hakimi kararında, adli aramanın hangi alanda, saat kaçta, kaç defaya mahsus yapılacağı yer almalıdır. Arama kararının hangi olay veya olaylar sebebiyle uygulanmak istendiği, arama sonucunda ulaşılabilecek kişi veya elde edilebilecek delillerin belirtilmesi gerekmektedir. Aksi halde keyfiyetle her bireyin özel hayatına, konut dokunulmazlığına hiçbir hedef öngörülmeksizin ulaşılabilir. Bunun sonucunda da Anayasa’ da güvence altına alınmış kişi hak ve hürriyetleri ile özel hayatın gizliliği kanun eliyle ihlal edilmiş olur.

    Kolluk tarafından şüphe oluşmuşsa, ihbar alınmışsa öncelikle adli arama kararı alınabilmesi için cumhuriyet savcısına haber verir. Bu bildirimin içeriği adli arama kararının alınabilmesini sağlamlaştırmak adına ciddi, somut nedenlere dayalı olarak, hangi olaylar sebebiyle kuşku boyutunu aşıp makul şüphenin oluştuğunu gösteren, ayrıntılı bir talep bildirir. Başvurulan, dosyanın yetkili cumhuriyet savcısı tarafından açıklanan sebepler makul ve orantılı bulunursa adli arama kararı için bağlı olunan yer sulh ceza hakimliğine adli arama kararı verilmesi için talepte bulunur.

    Sulh ceza hakimi bu talebi kabul eder veya reddeder. Kabul edilmesi halinde; aramanın yapılacağı yer ya da kişi, aramanın zamanı, aramanın içeriğinin neyi hedeflediği, aramanın kaç defa yapılacağını ve arama kararının hangi şüpheli sebebe dayalı olarak verildiği unsurlarının yer aldığı bir adli arama emri verilir. Reddedilmesi halinde ise ne cumhuriyet savcısı ne de kolluk bu konu hakkında arama işlemi gerçekleştiremez. Eğer aynı olay hakkında sonraki aşamalarda gelişen başkaca makul şüphe uyandıran veya yeni delil elde edilen bir gelişme varsa, aynı konu hakkında tekrardan sulh ceza hakimine başvuruda bulunulabilir.

    Sulh ceza hakiminin vereceği adli arama emri içerik bakımında belirlilik kuralına uygun düzenlenmelidir, adil yargılanma ilkesini zedeleyecek koşullardan kaçınmalıdır. Makul sebep, somut olaylarla desteklenen makul şüpheye dayamalıdır. Hakimin vereceği her karar gerekçeli olmalıdır. Neyin ya da kimin, arama konusu yapıldığı kararda öngörülmelidir. Önleme aramasında ise tehlikenin ne olabileceği belirtilir. Arama işlemini konusunun, neye ya da kime ilişkin olduğu belirtilmez.

    Aramaya maruz kalacak kişi, şüpheli ya da sanık, hangi suç ile isnat edildiğini miranda hakları kapsamında öğrenmek zorundadır. Arama işleminin de hangi suçlama bakımında ifa edildiği bu doğrultuda önemlidir. 

    Adli arama kararını, soruşturma aşamasında, aramanın yapılacağı yer sulh ceza hakimi; kovuşturma aşamasında ise yargılamayı yapan mahkeme tarafından verilebilir.

    3.2.3.3 CUMHURİYET SAVCISININ VEYA KOLLUK AMİRİNİN YAZILI EMRİYLE ADLİ ARAMA 

    Adli arama kararı alınabilmesi için kural olarak hakim kararı gereklidir. Ancak zorunlu bir mercii de değildir. CMK md 162 , sulh ceza hakimine başvurunun yegane yöntem olmadığını ortaya koymaktadır.

    “Gecikmesinde sakınca bulunan hâl: a) Adlî aramalar bakımından; derhâl işlem yapılmadığı takdirde suçun iz, eser, emare ve delillerinin kaybolması veya şüphelinin kaçması veya kimliğinin tespit edilememesi ihtimâlinin ortaya çıkması ve gerektiğinde hâkimden karar almak için vakit bulunmaması hâlini, b) Önleme aramaları bakımından; derhâl işlem yapılmadığı takdirde, millî güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunmasının tehlikeye girmesi veya zarar görmesi, suç işlenmesinin önlenememesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silâh, patlayıcı madde veya eşyanın tespit edilememesi ihtimâlinin ortaya çıkması ve gerektiğinde hâkimden karar almak için vakit bulunmaması hâlini, ifade eder.”

    Gecikmesinde sakınca bulunan hal aslında başvurucu, sulh ceza hakimine ulaşıp kararın alınmasına kadarki süreç içinde, hedeflenen sonucun ortadan kalkacağının yüksek olasılık dahilinde olmasıyla ortaya çıkmaktadır. 

    Gecikmesinde sakınca bulunan durumlarda arama yapmak için yazılı emrin gelmesini beklemek telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir. Her olay kendine özgüdür. Korunan menfaatin ağırlığının daha büyük olması sebebiyle de bu yola başvurulabilmektedir.

     Cumhuriyet savcısı, mesai saatleri içerisinde hakimliğe neden ulaşılamadığını, gecikmesinde sakınca olan halin gerekçesini açıkça ve ayrıntılı bir şekilde belirtmek zorundadır.

    3.2.3.3.1 ARAMA KARARI VEYA EMRİ YAZILI OLMALIDIR 

    Arama emrinin yazılı olması aranılan bir koşuldur. İstisnai hallerde, icra aşamasında yazılı halde düzenlenmeden de uygulanabilir. Ancak arama emrinin yazılı olması, olaya ilişkin soruşturma ve kovuşturma aşamalarında, hukuka uygun olup olmadığı tahlil edilirken, elde edilen delil bakımından hayati öneme sahiptir. Hukuka aykırı bir arama işlemi mevcutsa buna dair bir ispat aracı olabilmektedir. Arama işlemine dair tutulan tutanak da dosya arasına alınır; hem yargılama mercilerine hem de aramanın muhatabına açıktır.

    Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, cumhuriyet savcılarının kolluğa vereceği yazılı emir usullerini düzenlenmektedir. Bun göre cumhuriyet savcıları kolluk kuvvetlerine arama emirlerini yazılı olarak düzenler. İvedi hallerde ise daha sonradan yazılı hale getirilmek suretiyle o an için sözlü arama emri verilebilir. Cumhuriyet savcılarının arama emirlerini yazılı verebilmektedir. Bu sebepten ötürü cumhuriyet savcısının emri yazılı olmak zorundadır. Sözlü arama emirleri, aramalar hukuka aykırı delil niteliğinde olup hükme esas alınmayarak, işlemi yapan kişilere ve kurumlara yaptırımlar uygulanmasına neden olabilmektedir.

    Cumhuriyet savcısının, sulh ceza hakimliğince verilecek arama kararını bekleme hali mümkünse, cumhuriyet savcısı kendiliğinden arama kararı vermez. Cumhuriyet savcısı, özellikle soruşturma aşamasındaki dosyalarda, neden arama işlemi yapılması gerektiğini yazılı ve ayrıntılı gerekçe ile talep etmelidir. Dosyanın cumhuriyet savcısına ulaşılamama halinde ve meydana gelen veyahut gelebilecek olay genişliği sebebiyle sulh ceza hakimi talep olmaksızın, kendiliğinden arama kararı verebilme hak ve yetkisine sahiptir. Bu arama kararını veren sulh ceza hakimi ise olayın soruşturma dosyasındaki görevli ve yetkili hakimdir.

    “Kolluk amirinin yazılı emriyle kişilerin evinde, işyerlerinde ve bu yerlere ait eklentilerde arama yapılamaz. Bu birimlerde arama yapabilmek için hakim kararı ya da gecikmesinde sakınca bulunan hallerde cumhuriyet savcısının yazılı emrinin bulunması gerekmektedir. Ancak Kaçakçılıkla Mücadele kanunu kapsamındaki suçlar çerçevesinde kişilerin evinde veya işyerlerinde hâkim kararı dışında arama yapılamaz. Kolluk amirinin yazılı emriyle yapılan aramalar sonuca ulaşılıp ulaşılmadığına bakılmaksızın arama sonucundan ilgili cumhuriyet savcısı derhal bilgilendirilir. Bu durum aramalarda keyfiliğin önüne geçmek amaçlanmıştır.”

    Gecikmesinde sakınca bulunan hal, uygulamada savcılığın ve kolluğun icra alanını genişleterek, keyfi davranmanın önünü açmaktadır. Temel hak ve özgürlüklerin teminatı zora sokan bu hal, yazılı emir kavramıyla desteklenerek, sınırları daha net şekilde çizilmelidir. Her olay ve durum kendine özgü olsa da sözlü emirle kişilerin sınırlarına, mahremlerine ve özel hayatlarına bu denli müdahaleci olabilen bir uygulamanın ölçülü olduğundan bahsedemeyiz. Yapılan işlem orantılı, elverişli, sonuç odaklı olması gerektiğinden; hedefe ulaşılamama halinde başta ölçülülük ilkesine aykırı olacaktır.

    3.2.3.3.2 GECİKMESİNDE SAKINCA BULUNAN BİR HAL OLMALIDIR 

    Gecikmesinde sakınca bulunan hal kavramı, dikkat edilmesi gereken, sakınılması gereken bir hal durumunu ifade eder. Gecikmede sakınca, temel hak ve hürriyetlere müdahale etmenin alanını genişletir. Bu sebepten bu kavramın geniş yorumlanmaması gerekir. Burada gecikme halinde ortaya çıkacak zararın, objektif nitelikte olup yorumlanırken her zaman ve her koşulda olabileceği ihtimali göz önüne alınmalıdır. 

    Gerekli emek sarf edilmesine karşın hakime ulaşılamaması veya ulaşmak için geçecek olan zaman diliminde elde edilmesi amaçlanan delillerin yok olması veya şüpheli ya da sanığın kaçması tehlikesinin objektif olarak ortaya çıkması şeklinde ifade edilebilir. 51 Bu ihtimaller olasılığa bağlıdır. Ancak herhangi bir kanunu dolanma yoluna başvurulmadığı kanıtlamak için hakime ulaşılamaması durumunun kanıtlanabilir olması gereklidir.

    Ancak bazı arama kararları mutlak hâkim kararlarıyla yapılmalıdır. Avukat bürolarında arama yapılabilmesi için mutlak hâkim kararı gereklidir, gecikmesinde sakınca bulunan hâl olduğu gerekçesiyle Cumhuriyet savcısının yazılı emriyle de arama yapılması mümkün değildir.

    3.2.3.4 ARAMA KARARI VEYA EMRİ ALINMAKSIZIN ARAMA YAPILABİLECEK HALLER 

    “Aşağıdaki hâllerde ayrıca bir arama emri ya da kararı aranmaz:

     a) Hakkında tutuklama kararı veya yakalama emri veya zorla getirme kararı bulunan kişi ile hakkında gıyabî tutuklama kararı verilen kaçak yakalandığında üstünde, yakalanması amacıyla konutunda, işyerinde, yerleşim yerinde, bunların eklentilerinde ve aracında yapılacak aramada,

     b) Hâkim kararı veya Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile veya kolluk tarafından doğrudan yakalanan kişinin, kendisine, başkalarına veya yakalama işlemini yapan kolluk görevlilerine zarar vermesini önlemek amacıyla yapılacak kaba üst aramasında, 

    c) Gözaltına alınan kişinin, nezarethaneye konmadan önce yapılan üst aramasında, 

    d) Herhangi bir sebeple hukuka uygun şekilde yakalandıktan sonra kolluk güçlerinin elinden kaçmakta olan kişilerin veya işlenmekte olan veya henüz işlenmiş olan veya pek az önce işlendiğini gösteren belirtilerin olduğu suçun failinin yakalanması amacıyla takibi sırasında girdikleri araç, bina ve eklentilerinde yakalanması amacıyla yapılacak aramalarda,

     e) (Değişik:RG-29/4/2016-29698) 1) 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun 9 uncu maddesinin ikinci fıkrası kapsamında gümrük salonları ve gümrük kapılarında kaçak eşya sakladığından kuşkulanılan kişilerin üzeri, eşyası, yükleri ve araçlarının gümrük kontrolü amacıyla gümrük görevlilerince aranmasında, 2) 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun 9 uncu maddesinin üçüncü fıkrası kapsamında Gümrük Kanunu gereğince belirlenen kapı ve yollardan başka yerlerden girilmesi, çıkılması ve geçilmesi yasak olan gümrük bölgesinde rastlanacak kişi ve her nevi taşıma araçlarının yetkili memurlar tarafından durdurularak bu kişilerin eşya, yük ve üzerleri ile varsa taşıma araçlarının aranmasında, 

    f) 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 24 üncü maddesindeki kanunun hükmü ve âmirin emrini yerine getirme, 25 inci maddesindeki meşru savunma ve zorunluluk hâli ve 26 ncı maddesindeki hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası ile diğer kanunların öngördüğü hukuka uygunluk sebepleri ve suçüstü hâlinde yapılan aramalarda, toplum için veya kişiler bakımından hayatî tehlikeyi ortadan kaldırmak amacıyla veya kapalı yerlerden gelen yardım çağrıları üzerine, konut, işyeri ve yerleşim yeri ile eklentilerine girmek için.”

    “Bunun hükmün yanı sıra CMK ‘da karar alınmadan gerçekleştirilecek tek arama, yakalama emri olmaksızın kolluk tarafından yapılan, yakalama sonrasında kolluğun, yakalanan kişinin kaçmasını, kendisine veya başkalarına zarar vermesini önleyecek tedbirlerin alması halindedir.”

    3.2.4 ARAMAYA MARUZ KALACAK KİŞİLER 

    Gerçek kişiler hakkında arama tedbiri uygulanabilir; tüzel kişiler hakkında adli arama işlemi uygulanamaz. Ancak tüzel kişilerin organlarına yönelik arama tedbiri uygulanabilir. Diğer kişiler kapsamındaki düzenlemeyle, arama işlemi şüphelilere uygulanabileceği gibi suça yardım ve yataklık edenler ile azmettiricilere ya da şüpheli dışındaki üçüncü kişilere uygulanabilir olmasına olanak tanır. 

    Makul şüphenin varlığı halinde, şüpheli hakkında adli arama emri verilebilir. Ancak şüpheliye ve suç delillerine ulaşmak için üçüncü kişiler hakkında arama kararı verilebilmesi için sadece makul şüphe yeterli değildir. Üçüncü kişilerin aranabilmesi için adli arama kararı daha sıkı koşullara bağlıdır. Mutlaka somut bulgulara dayalı şüphe ya da gerekçe olmalıdır. Tek başına istihbari bilgi, istihbarat raporu yeterli değildir. 

    Sanığın veya şüphelinin bulunduğu yerler ile firarinin takibi esnasında girdiği yerlerde bu durum söz konusu olmamaktadır. Üçüncü kişilerin aranmasındaki amaç bu kişiler hakkında suç delillerine ulaşmak değil, esas şüpheliye ulaşmak için bir araç görevindedir. Esas yargılama konusunun gerçeğine hizmet eder.

    3.2.5 ARAMANIN YAPILACAĞI ZAMAN 

    Arama kararı hem soruşturma aşamasında hem de kovuşturma aşamasında verilebilir. Yargılama sürecinin tamamında uygulanabilir çünkü yeni delil veya yeni şüpheliler her daim ortaya çıkabilir. Adli arama kural olarak gündüz yapılır. Gecikmesinde sakınca bulunan haller ve suçüstü hali ise bu kuralın istisnasıdır.

    Her arama kararı o yere veya kişiye ilişkin olarak bir defaya mahsus verilebilir. Ancak arama kararından sonra yeni bir durumun oluşması halinde, ortaya yeni deliller çıkması halinde aynı yere veya kişiye ilişkin olarak yeniden arama emri çıkartılabilir. 

    Arama kararında, aramanın hangi saatler içerisinde yapılabileceğine açıkça yer verilir. Ancak bu saat sadece aramanın başlama anını belirler. Bitiş anı işlemin niteliğine göre sona erer. Arama emrinde, herhangi bir sona erme zamanı belirlenemez. Suçüstü hâlinde, gecikmesinde sakınca bulunan hâlde, firar eden kişi veya tutuklu veya hükümlünün tekrar yakalanması hâlinde, gece adlî arama yapılabilir.

    “JTGYK.m.133/5’te gündüz başlayan aramanın gece de sürdürülebileceği açıkça düzenlenmiştir. Aramanın gündüz yapılacağı mutlaka gündüz tamamlanacağı anlamına gelmez. Aramanın geceye uzayacak şekilde devam etmesi halinde, yetkili makamların işlemi gereksiz uzatması aramanın hukuka aykırı nitelik kazanmasına neden olacağından, dürüstlük işlem ilkesi göz önünde bulundurularak hareket edilmelidir. Bu istisna haller dışında diğer bir istisna AÖAY.m.31/2-d bendinde düzenlenerek, 2559 S. Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu m.7’de belirtilen geceleyin herkesin girip çıkabileceği eğlence yerlerinde gece vakti adli arama yapılabileceği hüküm altına alınmıştır.”

    3.2.6 ARAMANIN YAPILACAĞI YER

    “Kimsenin konutuna dokunulamaz. Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz.” 

    AÖAY md 28,29 ve 30 kapsamında mekana göre adli arama işlemi düzenlenmiştir. Adli arama kararı gerçek bir kişinin üzerinde, konutta ve eklentilerinde, işyerlerinde ve eklentilerinde ve araçta yapılabilir. Önleme araması kapsamında ise şahıs hariç diğer alanlarda yapılamaz. Bu yerlerin araması ancak adli arama kararı veya suçüstü hali ile mümkündür.

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM 

    UYUŞTURUCU VEYA UYARICI MADDE İMAL VE TİCARETİ SUÇUNDA ADLİ ARAMA KARARI 

    4.1 Uyuşturucu Veya Uyarıcı Madde Suçları 

    Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu, Türk Ceza Kanununda “Kamunun Sağlığına Karşı Suçlar” bölümünde yer almaktadır. Bu suç seçimlik hareketli bir suçtur. Birden fazla farklı hareket ile işlenebilir. Soyut tehlike suçu ve sırf hareket suçu niteliğindedir. Suçun soruşturma ve kovuşturması resen yapılır, şikayete tabi bir suç değildir.

    4.2. Uyuşturucu Veya Uyarıcı Madde Suçlarında Adli Arama Kararı 

    Yukarıda ayrıntılı şekilde ifade edilen unsurlar tüm adli arama kararları için geçerlidir. Çalışmamızın bu kısmında, uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarında, adli arama kararı bakımından oluşan problemlere değinilecektir. Adli arama emrinin, eksik veya yanlış usulle veyahut gerekli olmadığı halde uygulanması noktasında ele geçirilen deliller hukuka aykırı nitelikte olmaktadır. Bu sebeple de hükme esas alınamaz. 

    Uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarında, önceden haber veya duyum alınan olaylarda çoğunlukla soruşturmayı başlatan ilk adım adli arama kararıdır. Bu doğrultuda hukuka aykırı olan bir arama kararında elde edilen suç delillerine dayalı olarak bir yargılama süreci başlatılmaktadır. Dolayısıyla ceza muhakemesinin temel amacı olan maddi gerçeğe ulaşmak için suçu açığa çıkarmayı veya suçluyu cezalandırmayı, hukukun öngördüğü şekilde yerine getirerek yapmak gerekir. Bu şekilde hem kalıcı ve hukuka uygun bir çözüm elde edilmiş hem de suçun içerisinde olmayan bireylerin hukuk devletine olan güvenleri korunmuş olacaktır.

    4.2.3 MAKUL ŞÜPHE OLUŞMADAN YAPILAN ADLİ ARAMA 

    Uyuşturucu veya uyarıcı madde suçlarında, makul şüphe olmadığı halde adli arama emrinin verilmesi, uygulamada en sık görülen durumdur. Olayda hukuka aykırı arama emrine rağmen ele geçen madde miktarının veya suç delillin fazla olması halinde yargılama mekanizması tarafından neredeyse adli arama kararının hukuka uygun olup olmadığı hususu göz ardı edilmektedir. Özellikle ilk derece mahkemeleri tarafından bu durum olayda “kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu” gerekçesiyle hukuka aykırı olmadığı ifade edilmektedir.

    4.2.4 İLGİLİNİN RIZASI DAHİLİNDE YAPILAN ADLİ ARAMA 

    “Danıştay 10’uncu Dairesi 13.03.2007 tarih ve 2005/6392 E. ve 2007/948 K. sayılı kararı Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 8’inci maddesinin (a) bendindeki “…yakalanması amacıyla konutunda, işyerinde, yerleşim yerinde, bunların eklentilerinde ve aracında yapılacak aramada,” ibaresi ile 30’uncu maddesinin birinci fıkrasının ve 8’inci maddesinin (f) bendindeki “…ilgilinin rızası…” ibaresinin iptaline karar verdi. Gerek Yargıtay gerekse Danıştay verdiği kararlarla “rıza ile arama” müessesesini kabul etmemektedirler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise “rıza ile arama” müessesesini kabul etmektedir.”

    Rıza ile aramada rıza olsa dahi arama sonucu hukuka aykırı kabul edilir. Arama işleminin zarar verebileceği temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması ancak kanunun öngördüğü hallerde mümkündür.

    Kişi temel hak ve hürriyetlerini kullanmakta serbesttir. TCK md 26 kapsamında, hakkını kullanan birine ceza verilemeyeceği düzenlenmiştir. Bu doğrultuda kişi özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı gibi temel hakları üzerinde tasarruf etme hak ve yetkisine sahiptir. Bu haklara ilişkin olarak arama yapılmasına rıza gösterilmesi halinde arama işlemi, uygulamada rıza ile yapılan arama hukuka aykırıdır. Rıza ile aramanın şekli şartları keyfiyeti önleyecek şekilde özel bir düzenlemeye tabi olması halinde hukuka uygun olarak uygulanabilir.

    4.2.5 ARAÇ İÇERİSİNDE YAPILAN ARAMALARDA MAKUL ŞÜPHENİN BULUNMASI 

    Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği araçlarda arama işleminin icra usulü ayrıntılı biçimde düzenlenmiştir. 

    Binek araç içinde uyuşturucu madde gibi suç unsurunun olduğundan bahisle duyulan şüphe ile aracın arama işlemine tabi tutulduğu durumlarda uygulamada makul şüphe kavramı geniş şekilde yorumlanmaktadır. Yüksek mahkemenin Chadwick v. US (1977) davasında verdiği karara göre; binek araçta ikametgah amacı olmaması sebebiyle özel hayatın gizliliği kavramı geniş şekilde yorumlanmaktadır. Otomobil daha aleni ve herkese açık nitelikte değerlendirilmektedir. Bu nedenlerle araç içinde bulunan yolcuların daha az mahremiyet anlayışı göstermeleri gerekir, düşüncesi bulunmaktadır.

    “Yüksek mahkeme NY v. Belton (1981) kararında bu konuda şu ölçüleri koydu: (1) ilk şart, özel hayatın gizliliği menfaati ile devletin kanunları uygulamadaki menfaati arasında bir denge mevcut bulunmasıdır. (2) hukuka uygun olarak durdurulan bir araç içinde yapılacak arama, sadece şüphelinin eli ile uzanabileceği alanı kapsar ve bu alan içerisinde silah veya suç emaresi aranabilir. (3) hukuka uygun olarak durdurulan kişi, suç şüphesi üzerine yakalanırsa, polis otomobilin yolculara mahsus bölümünün tümünü arama yetkisi kazanır ve burada bulunan çanta vesaire gibi kapalı eşyanın içine de bakabilir.”

    4.2.6 UYUŞTURUCU MADDE OLMASI HALİNDE DURDURMA İŞLEMİNİN GENİŞ YORUMLANMASI 

    “Durdurma işleminde neler yapılacağı sıralanmıştır: g) Uyuşturucu gibi belirli bir şeyin, kişinin herhangi bir yerinde gizlendiği düşünülüyorsa, daha geniş çaplı kontrol yapılabilir.” 

    Şüpheli isnadı yapılan kişinin, fiziki özelliklerinden, dilinden, ırkından dolayı yolda durdurma işleminin yapılması işlemi uygulamamızda oldukça yaygındır ve kabul görmektedir. Bununla birlikte kolluğun keyfiliğine çok açık olan bu uygulamanın ölçülülük ilkesine aykırı olduğu kanaatindeyiz. “Herhangi bir şeyin gizlendiği düşünülüyorsa” ibaresinin daha anlaşılır ve sınırlı olması gerekmektedir. Uygulamada bu düzenleme ile kişi hiçbir sebep olmaksızın arama işlemine maruz bırakılmaktadır. Öylesine ki kanun koyucu bu kapsamda aslında düşünme fiilinde ziyade gözlemlenebilme durumunun varlığını şart koşmalıdır. Şöyle ki kişinin uyuşturucu madde etkisinde olması veyahut madde yoksunluğunda olması halinde tavırlar gibi davranışların varlığı halinde arama işleminin yapılması daha faydalı olacaktır ve etkin sonuç verecektir. 

    4.2.7 ARAMA KARARININ HUKUKA AYKIRI OLMASINA RAĞMEN HAKLARININ İHLAL EDİLİP EDİLMEDİĞİ

    AİHM, işkence ile insanlık dışı ve onur kırıcı muamele yasağına aykırı uygulamalarla toplanan suç delillerini reddetmektedir. Bu kıstaslar haricindeki hukuka aykırı usullerle elde edilen delillerin, etki ettiği sonuçları mukayese edilmektedir. Hukuka aykırılığın ihlâl ettiği anayasal hakkı ve elde edilen delilin yargılama sonucuna olan etkisi kıyaslanmaktadır. Eğer dosyadaki hükme esas alınan delil, hukuka aykırı yöntem ile elde dilen delil ise, delil hukuka aykırı olduğu gerekçesi ile reddedilir. Aksi halde ise mukayese sonucuna göre karar verilmektedir. YCGK karalarında bu husus benimsenmiştir.

    Üzerinde değerlendirmesi gereken nokta hangi korunan menfaatin daha yüksek veya geniş kapsamlı olması değildir, uygulamada hukuka aykırılığın bulunup bulunulmamasıdır. Hukuka aykırı delillin hükme esas alınmayacağı kesin ve emredici bir hükümdür. Bu şekilde benimsenen bir uygulama her dosyada kendi münhasır farklı bir sonuç ve değerlendirme yapılmasına yol açar. Her olay ve meydana geliş biçimi aynı olamaz ancak eşitlik ilkesine aykırılık teşkil eden bir yargılama metodu da hukuk devletinde uygulanamaz.

    4.2.8 ÖNLEME ARAMASI KAPSAMINDA ADLİ SORUŞTURMA İŞLEMİNİN YAPILMASI 

    Bir ceza dosyasında önleme araması kararı varsa, dikkat edilmesi gereken en önemli şeylerden biri de kararın hangi yerleri kapsadığı, geçerli olduğu tarih ve zamanıdır. Bu bağlamda aracın durdurulduğu ilk yerin önleme aramasını kapsayan yerlerin dışında olması nedeniyle, burada arama yapamayacağını bilen kolluk görevlilerinin, sırf arama işlemine geçerlilik kazandırmak amacıyla aracı, önleme araması kapsamındaki yere götürerek arama yapması hukuka aykırı olup bu şekilde toplanan deliller de hükme esas alınamaz.

    SONUÇ 

    Ceza muhakemesi ve ceza kanunları, delilleri toplayarak ve aydınlatarak suçu ve suçluyu ortaya çıkarmayı hedef alır. Bu hedefine ulaşmak için düzenleme ile öngörülen araçları kullanır. Çalışmamızda bu araçlardan adli arama ele alınmıştır. Adli aramanın ele alınmasının sebebi uygulamada sıkça kullanılmasıdır. Arama, Anayasada ve uluslararası sözleşme ve belgelerde düzenlenen özel ve aile hayatının dokunulmazlığı, konut dokunulmazlığı, mülkiyet hakkına doğrudan temas eder niteliktedir.

    Arama, şüpheli veya sanığın yakalanmasını amaç edinir. Bu amaca da hakim kararı ve cumhuriyet savcısı veya kolluk amirinin yazılı emriyle ulaşılabilir. Arama işlemi, kişinin konutunda, işyerinde, aracında ve umuma açık olmayan diğer kapalı yerlerde yapılabilir. Nitelik itibarıyla bireyin en mahremine etki edebilme yetisine sahiptir. Eğer böyle bir durum oluşmuyorsa, arama işleminin varlığından söz edilemez.

    Koruma tedbirleri türleri arasında arama işlemi yer almaktadır. Kişilerin temel hak ve özgürlüklerini muhafaza etme, hukuk devletinin gereğidir. Ölçülülük, maddi gerçeğin araştırılması ve dürüst işlem ilkelerine riayet edilmelidir. “Makul şüphenin bulunması durumunda şahsın konutunda, işyerinde, üstünde ve eşyasında arama yapılabileceği belirtilmektedir. Eğer makul şüphe ihbar sonucunda oluşuyorsa ihbarcının güvenirliği araştırılarak gerekli işlemler başlatılmalıdır.” 

    Arama tedbiri kapsamında usul işlemleri CMK 116 ve devamında açıklanmıştır. Kural olarak adli arama kararı alınabilmesi için hakim kararı başlıca koşuldur. Bu doğrultuda makul şüphe ve delillerin ortadan kalkması ihtimaline karşı hakim mekanizması devre dışı bırakılarak cumhuriyet savcısı tarafından işleme başlanılabilir. 

    Gecikmesinde sakınca bulunan hal kavramı, delillere ulaşma yöntemlerine uygun olarak değerlendirmelidir, şartlarının oluşup oluşmadığına objektif olarak karar verilmelidir. 

    Hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen deliller ile mahkumiyet kararları verilse de uzun vaade de bireyin özgürlük alanını kısıtlayan ve tedirgin edici yaşam koşullarının oluşmasına sebebiyet verecektir.

    KAYNAKÇA 

    ARSLAN, Tülay: Ceza Muhakemesi Hukukunda Arama. Kütahya: Dumlupınar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2009 

    ARTUK, Mehmet/GÖKCEN, Ahmet/ALŞAHİN, Mehmet Emin/ÇAKIR, Kerim: Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 10.Baskı, 2016. 

    AYDEMİR, Melisa: Hukuka Aykırı Arama İşlemi Neticesinde Elde Edilen Delillerin Ceza Muhakemesinde Kullanılması. İstanbul: Kadir Has Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Hukuk Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, 2020. 

    AYDOĞMUŞ, Derya: Yargıtay Kararları Işığında Hukuka Aykırı Elde Edilen Delile İlişkin Yapılan Yargılamada İkrarın Değerlendirilmesi. İstanbul: İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Adli Tıp Ve Adli Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2021 

    BAKİ, Yunus: Adli Arama. İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2007.

    ÇÖPOĞLU, Hakan Serdar: Ceza Muhakemesi Hukuku’nda Arama Ve El Koyma, Adalet Yayınları, Ankara, 1.Baskı, 2023. 

    DÖNMEZ, Pınar: Ceza Muhakemesi Hukukunda Arama. Ankara: Çankaya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2016 

    GÖKCEN, Ahmet/BALCI, Murat/ALŞAHİN, Mehmet Emin/ÇAKIR, Kerim: Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, Ankara, 3. Baskı, 2018 

    İLİKLİ, Sedef: Ceza Muhakemesi Hukukunda Arama Ve El Koyma. İzmir: Yaşar Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2020. 

    KAYGUSUZU, Ziyaettin: Kaygusuz, Kolluğun Zor Ve Silah Kullanma Uygulamalarında Ölçülülük İlkesi: Bir Model Öneri Olarak Ge -El- Or Ölçü Testi, Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Güvenlik Stratejileri Ve Yönetimi Anabilim Dalı, Doktora Tezi, 2016 

    KUNTER, Nurullah/YENİSEY, Feridun/NUHOĞLU Ayşe: Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınları, İstanbul, 15. Baskı, 2006. 

    ÖZBEK, Veli Özer: Ceza Muhakemesi Hukukunda Koruma Tedbiri Olarak Arama, Seçkin Yayınları, Ankara 1999. 

    ÖZER, Onur: Adli Ve Önleme Aramaları. Mersin: Çağ Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2017. 

    ŞİRİN, Tolga: Özgürlük ve Güvenlik Hakkı (Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El kitapları serisi- I) Avrupa Konseyi, Ankara, 2018. 

    TERCAN, Durmuş/ERDEM, Mustafa Ruhan/ÖNOK, Murat: Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2007, S.831

    YENİSEY, Feridun/NUHOĞU, Ayşe: Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınları, Ankara, 8.Baskı, 2020.

    AÖAY, Adli Ve Önleme Aramaları Yönetmeliği (8203). Resmî Gazete Sayısı: 25832 (01.06.2005), Https://Www.Mevzuat.Gov.Tr/Mevzuat?Mevzuatno=8203&Mevzuattur=7&Mevzuattertip=5

    PVSK, Polis Vazife Ve Salȃhiyet Kanunu (2559). Resmî Gazete Sayısı: 2751 (14.07.1934), Https://Www.Mevzuat.Gov.Tr/Mevzuat?Mevzuatno=2559&Mevzuattur=1&Mevzuattertip=3 

    YCGK, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2021/49 K (23.02.2021), 2018/403 E. 

    YCGK, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2018/415 K (09.10.2018), 2016/701 E. 

    YCGK, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2005/150 K, 2005/7-144 E. 

    YCGK, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2007/159 K (26/06/2007), 2007/147 E. 

    YCGK, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2018/305 K, 2016/20-761 E. 

    Yargıtay, Yargıtay 7. Ceza Dairesi, 2022/10858 K., aynı yönde; 2022/ 18050 K. , 2019/911 K Yargıtay, Yargıtay 10. Ceza Dairesi, 2022/7975 K (16.06.2022), 2022/6320 E. 

    Yargıtay, Yargıtay 7. Ceza Dairesi, 2013/23749 K ( 27.11.2013) 2013/5178 E. 

    AYM, Anayasa Mahkemesi, 1963/132 K (28.06.1966)

  • Ceza Muhakemesinde Dijital Delillerin Hukuki Statüsü ve Hukuka Aykırılık Sorununa Kısa Bir Bakış

    “Ceza Muhakemesinde Dijital Delillerin Hukuki Statüsü ve Hukuka Aykırılık Sorununa Kısa Bir Bakış“

    “Ceza Muhakemesinde Dijital Deliller ve Hukuka Aykırılık”

    “An Assessment of the Legal Status of Digital Evidence in Criminal Procedure and the Problem of Illegality“

    “Digital Evidence and Illegality in Criminal Procedure”

    KONUYA İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER

    Bilgisayar teknolojisinin hızla gelişmesi, bireylerin ve kurumların günlük yaşam pratiklerinde köklü değişikliklere yol açmış; iş süreçlerinden kamu hizmetlerine, iletişimden eğlenceye kadar pek çok alanda büyük kolaylık ve verimlilik sağlamıştır. Ne var ki, bu teknolojik ilerleme aynı zamanda suçların işlenmesinde yoğun bir biçimde kullanılmasını da beraberinde getirmiştir. Bu durum, hukuk uygulayıcıları açısından yeni sorun alanları doğurmuştur. 

    Zira dijital veriler, elle tutulup gözle görülebilen klasik delillerden farklı olarak soyut bir nitelik taşımakta, gelişen teknolojiler kullanılarak depolanmakta, kolaylıkla başka ortamlara aktarılabilmekte ve hatta çoğu zaman şifrelenerek ya da görünürde masum ses ve görüntü dosyalarının içerisine gizlenerek saklanabilmektedir. Bu özellikler, bilgisayar programları kullanılarak işlenen suçların soruşturulması ve kovuşturulması süreçlerinde dijital delillerin elde edilmesi, korunması ve değerlendirilmesine klasik ceza muhakemesi yöntemleriyle tam anlamıyla açıklanamayacak ölçüde özgün (sui generis) bir nitelik kazandırmıştır.

    Dijital delil kavramı üzerinde öğretide farklı tanımlara yer verilmekle birlikte bilişim sistemlerinin temelini oluşturan bilgisayarlar, mobil cihazlar ve benzeri elektronik araçlarda ortaya çıkan, kullanıcı veya sistem faaliyetleri sonucunda oluşturulan, değiştirilebilen, saklanabilen ya da farklı kanallar üzerinden iletilebilen bilgi ve veriler olarak tanımlanabilir. Yapısal özellikleri itibarıyla klasik delillerden önemli ölçüde ayrılmaktadır. Öncelikle, fiziksel bir varlıklarının bulunmaması nedeniyle doğrudan gözlemlenmeleri mümkün olmayıp mutlaka bir bilgisayar, mobil cihaz veya benzeri teknik araçlar vasıtasıyla erişilebilir hale gelmektedirler. Bunun yanı sıra, bazı durumlarda internet ağına bağımlı olmaları, delillerin elde edilmesini ve güvenli şekilde muhafazasını güçleştirmektedir.

    Dijital delillerin tespiti, toplanması ve incelenmesine yönelik uygulamalar bütünü olarak tanımlanan dijital adli tıp, günümüz ceza soruşturmalarının vazgeçilmez unsurlarından biri haline gelmiştir. Bununla birlikte, bu alanda standartlaştırılmış yöntemlerin ve yeknesak protokollerin bulunmaması, elde edilen dijital verilerin yargılama sürecinde delil olarak kabul edilmesini çoğu zaman tartışmalı hale getirmektedir.

    Dijital delillerin elde edilmesi, doğası gereği bireylerin özel yaşamına doğrudan müdahale potansiyeli taşımaktadır. Zira bilgisayar, akıllı telefon, tablet veya taşınabilir bellek gibi araçlarda yalnızca suçla ilgili veriler değil; aynı zamanda bireylerin mahrem iletişimleri, özel yazışmaları, aile yaşamına ilişkin bilgiler, sağlık verileri, banka hesap hareketleri ve konum bilgileri de yer almaktadır. Bu bağlamda dijital delil elde etme süreci, yalnızca ceza muhakemesinin ispat işleviyle değil, aynı zamanda Anayasa m. 20’de güvence altına alınan özel hayatın gizliliği ile kişisel verilerin korunması hakkı bakımından da kritik bir öneme sahiptir.

    Dijital delillerin en kritik özelliği ise dışarıdan müdahaleye açık olmalarıdır. Uzaktan erişim yoluyla bu veriler üzerinde değişiklik yapılabilmesi, tamamen silinmesi ya da farklı biçimlerde manipüle edilmesi mümkündür. Bu sebeple genel adli arama prosedüründen farklı olarak dijital delillerin elde edilmesi, korunması ve yargısal süreçte değerlendirilmesi aşamaları, yöntem ve tekniklerin kullanılmasını zorunlu kılmaktadır.   

    CMK’nın 134. maddesi, bilişim sistemleri üzerinde arama yapılması, kopya alınması ve dijital materyallere el konulmasına ilişkin istisnai bir düzenleme niteliğindedir. Bu hüküm, esas itibarıyla sabit veya taşınabilir dijital depolama araçlarında yer alan, geçmişte oluşturulmuş ve halihazırda cihazda bulunan verilere yöneliktir. Dolayısıyla CMK m. 134, “statik” nitelikteki verilerin tespiti ve muhafazasını konu edinir.

    Buna karşılık, CMK m. 135’te düzenlenen iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması tedbiri, henüz depolanmamış ve aktarım süreci içerisinde bulunan verilerin elde edilmesine yöneliktir. Bu bağlamda m. 135, “dinamik” veya “akış halindeki” verilere ilişkin özel usulü ortaya koymaktadır. Bu iki düzenleme arasındaki fark, dijital delillerin hukuki statüsünde önemli sonuçlar doğurmaktadır. CMK m. 134 kapsamında elde edilen verilerin hukuka uygun kabul edilebilmesi için arama ve el koyma tedbirine ilişkin sıkı güvencelere uyulması gerekirken; m. 135 çerçevesinde elde edilen veriler bakımından ise iletişimin gizliliğine doğrudan müdahale söz konusu olduğundan, hâkim kararı ve kanunda öngörülen sınırlı katalog suçlara bağlılık ilkesi daha katı bir şekilde aranmaktadır. Dijital delillerin niteliğine göre uygulanacak tedbirin farklılaşması, hem delil elde etme süreçlerinde hukuka uygunluk denetimini hem de elde edilen verilerin ceza yargılamasında ispat değeri kazanıp kazanamayacağını doğrudan etkilemektedir.

    CMK m. 134 ve 135 kapsamında gerçekleştirilen arama ve el koyma tedbirleri, bireylerin tüm dijital hayatına erişim imkânı verdiğinden, ölçülülük ilkesi çerçevesinde sınırlandırılmadığında özel hayatın gizliliğini ihlal eden bir uygulamaya dönüşebilmektedir. Özellikle “suçla ilgisi bulunmayan verilerin” kopyalanması veya dosya bütününün incelenmesi, bireyin özel yaşam alanına orantısız müdahale anlamına gelmektedir.

    Şüphesiz dijital delillerin elde edilmesi sırasında kişisel verilerin toplanması, işlenmesi ve saklanması da söz konusu olmaktadır. KVKK hükümleri ve AİHM içtihatları uyarınca kişisel verilerin yalnızca belirli, açık ve hukuka uygun amaçlarla işlenmesine izin verilmektedir. Buna karşın uygulamada, suçla bağlantısı bulunmayan kişisel verilerin de kayda geçirilmesi, gereklilik ve ölçülülük ilkeleriyle bağdaşmamakta; bu durum bireylerin temel hak ve özgürlükleri üzerinde ciddi ihlal riskleri doğurmaktadır.

    Hukuka aykırı şekilde elde edilmiş olsa dahi, her usulsüzlüğün ilgili delilin yargılamada kullanılmasına mutlak surette engel teşkil edip etmeyeceği Yargıtay kararlarında sıklıkla tartışılmış bir husustur. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20.05.2014 tarihli ve 2014/268 sayılı  kararında, AİHM (P.G. ve J.H/Birleşik Krallık ve Khan/Birleşik Krallık) içtihatlarıyla paralel biçimde, soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin bir bütün olarak adil yürütülmesi halinde, hukuka aykırı yolla elde edilmiş delillerin dahi hükme esas alınabileceği kabul edilmektedir.

    Kanaatimizce, hukuka aykırı yolla elde edilen delillerin hiçbir koşulda hükme esas alınamayacağı yönündeki yaklaşım, ceza muhakemesinin temel güvencelerinden biri olarak kabul edilmelidir. Zira delil elde etme sürecinde meydana gelen her usuli ihlal, ilk bakışta “şekli” nitelikte görünse dahi, adil yargılanma hakkı ile doğrudan bağlantılıdır. Usuli güvenceler, yalnızca şekil şartı olmanın ötesinde, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini koruyan mekanizmalardır. 

    Bu bağlamda, dijital delillerin toplanması sürecinde hukuka aykırılıkları en aza indirmek için öncelikle hakim kararı olmaksızın dijital delil elde edilmesine izin verilmemeli, kanunda öngörülen “ivedilik” hâlleri ise istisnai nitelikleri gereği dar yorumlanmalıdır. Elde edilen dijital veriler üzerinde yalnızca suçla bağlantılı kısımların incelenmesine izin verilmesi, geri kalan verilerin ise filtreleme yöntemiyle ayrıştırılması gerekmektedir. Böylece bireyin özel hayatına ilişkin bilgilerin yargılama dışı bırakılması sağlanır. Ayrıca, dijital delillerin güvenilirliğini temin için hash değerinin belirlenmesi, imaj alma ve write-blocker kullanımı gibi teknik yöntemlere başvurulmalıdır. Son olarak, dijital delillerin incelenmesi sırasında kişisel verilerin korunması için anonimleştirme, maskeleme ve gerektiğinde imha prosedürlerinin işletilmesi, hem Anayasa m. 20 hem de KVKK ile uyumun zorunlu bir gereğidir.

    Bu yönüyle dijital deliller, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve ceza muhakemesinde ispat fonksiyonunun yerine getirilmesi bakımından özel bir önem taşımakta olup, klasik delillere nazaran çok daha dikkatli ve özenli bir yaklaşımı gerektirmektedir.

    Anahtar Kelimeler: Dijital delil, Ceza muhakemesi, Hukuka aykırılık, Özel hayatın gizliliği, Kişisel verilerin korunması

    Keywords: Digital evidence, Criminal procedure, Unlawfulness, Right to privacy, Protection of personal data

  • Apilex Bülten #2

    Apilex Bülten #2

    4 – 10 Mayıs tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    Doğum İzinlerinde Yeni Dönem

    1 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7578 sayılı Kanun, çalışma yaşamındaki ebeveyn izinlerini hem özel sektör hem kamu personeli açısından yeniledi. Doğum sonrası analık izni 8 haftadan 16 haftaya, toplam izin süresi 16 haftadan 24 haftaya, çoğul gebelikte ise 26 haftaya çıkarıldı. Doğumdan önce çalışılabilecek süre 3 haftadan 2 haftaya indirildi. Babalık izni 5 günden 10 güne yükseltilerek memurlara tanınan süreyle eşitlendi.
    5510 sayılı Kanun’un 18. maddesinde yapılan değişiklikle geçici iş göremezlik ödeneği süresi de 24 haftaya çıkarıldı; böylece uzayan izin boyunca SGK ödeneği kesintisiz devam edecek.
    Koruyucu aile olan memur, işçi ve silahlı kuvvetler personeline çocuğun teslim edildiği tarihten itibaren talep üzerine 10 gün izin hakkı tanındı; bu izin işçiler için ücretsiz olarak düzenlendi.
    Geçici Madde 1 ile, 1 Nisan 2026 itibarıyla doğum yapmış olup mevcut analık izni dolmuş ancak doğumdan bu yana 24 haftayı henüz tamamlamamış işçi ve memur personele, yürürlük tarihinden itibaren 10 iş günü içinde (hak düşürücü süre) talep etmeleri halinde 8 hafta ilave analık izni verilecek.

    Kaynak

    “İnternet Kanunu”nda Değişiklik Yapıldı

    5651 sayılı Kanun’da kapsamlı değişiklikler yapılarak sosyal ağ sağlayıcıları ve dijital oyun platformlarına yönelik yeni yükümlülükler getirildi. Düzenlemenin merkezinde çocukların dijital ortamdaki korunması yer alıyor.

    Sosyal ağ sağlayıcıları artık 15 yaşını doldurmamış çocuklara hizmet sunamayacak; bu kapsamda yaş doğrulama dahil gerekli teknik tedbirleri almakla yükümlü tutuldu. 15 yaşını doldurmuş çocuklara ise ayrıştırılmış hizmet modeli sunulacak ve alınan tedbirler sağlayıcının internet sitesinde yayımlanacak. Düzenleme, sosyal ağ sağlayıcılarına ayrıca açık ve kullanıma elverişli ebeveyn kontrol araçları sağlama zorunluluğu getirdi: hesap ayarlarının kontrolü, ücretli işlemlerin ebeveyn onayına bağlanması, kullanım süresinin izlenmesi ve sınırlandırılması mekanizmaları bu kapsamda yer alıyor. Aldatıcı reklamları engelleyici tedbirler de yükümlülük haline getirildi. Türkiye’den günlük erişimi on milyonu aşan sağlayıcılar bakımından ise gecikmesinde sakınca bulunan hallerde verilen kararları en geç bir saat içinde uygulamak zorunda olduğuna dair önemlere yer verildi.

    Düzenlemenin bir başka önemli ayağı, dijital oyun alanının ilk kez kapsamlı biçimde regüle edilmesidir. Kanun; oyun, oyun geliştirici, oyun dağıtıcı ve oyun platformu kavramlarını ilk kez tanımladı. Yeni rejimde oyun platformları, usulüne uygun derecelendirilmemiş oyunları sunamayacak; günlük erişimi yüz bini aşan yurt dışı kaynaklı platformlar Türkiye temsilcisi atayarak BTK’ya bildirimde bulunacak. Sosyal ağlardakine paralel ebeveyn kontrol araçları burada da zorunlu kılındı. BTK ise oyun platformlarından kurumsal yapı, bilişim sistemleri ve veri işleme mekanizmalarına ilişkin bilgi ve belge talep edebilecek.

    Yükümlülüklerini yerine getirmeyen oyun platformlarına bir milyondan otuz milyon TL’ye kadar idari para cezası verilecek; tedbirin uygulanmaması halinde internet trafiği bant genişliğinin önce yüzde otuza, sonra yüzde elliye kadar daraltılması için sulh ceza hâkimliğine başvurulabilecek. Bu hükümler, 1 Kasım 2026’dan tarihinde yürürlüğe girecek.

    Kaynak

    TBB’den Reklam Yasağına Takip Merkezi

    Türkiye Barolar Birliği’nin 2 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Yönetmelik değişikliği ile avukatların yazılı, işitsel, görsel ve çevrim içi iletişim araçları üzerindeki reklam yasağı ihlallerini izlemek üzere yeni bir merkezi yapı kuruldu. Türkiye Barolar Birliği Reklam Yasağı Yönetmeliği’ne eklenen 12/A maddesi ile Reklam Yasağı İhlallerini Takip Merkezi ihdas edildi.

    Yeni düzenlemeye göre, beş üyeden oluşacak Merkez; iddia edilen reklam yasağı ihlallerini tespit etme, TBB’ye rapor sunma ve süreci ilgili barolar nezdinde takip etme görevlerini üstlenecek. Merkez üyeleri, avukatlık disiplin hukukundaki yeterlilikleri gözetilerek TBB Yönetim Kurulu tarafından en fazla iki yıllığına görevlendirilecek.

    Merkezin re’sen veya bildirim üzerine haberdar olduğu ihlal iddiasını ilgili baroya gönderecek; baro ise kovuşturma açılması veya açılmaması yönündeki kararını diğer ilgililerle birlikte Merkez’e de iletecek. Bunun yanında Merkez, barolardan bu madde kapsamındaki ihlallere ilişkin disiplin soruşturma ve kovuşturma işlemleri hakkında istatistiki bilgi talep edebilecek.

    TBB’nin konuya ilişkin duyurusunda, iletişim teknolojisindeki gelişmelerin avukatlık mesleğinin icrasına yansıdığı, meslektaşların yükümlülüklerini gereği gibi yerine getirmesinin sağlanması ile mesleğin kamu hizmeti niteliğinin korunmasının önem taşıdığı vurgulandı.

    Kaynak

    Siber Güvenlik Başkanlığı’nın Resmî Web Sitesi Yayında

    Siber Güvenlik Kanunu kapsamında kurulan Siber Güvenlik Başkanlığı’nın resmî web sitesi (siberguvenlik.gov.tr) yayına alındı. Site üzerinden siber olay bildirimi, CVE başvuru süreçleri, zararlı bağlantılar, güvenlik bildirimleri, SOME İletişim Platformu (SİP), sıkça sorulan sorular ile kurumsal yapı ve faaliyet alanlarına ilişkin başlıklara erişim sağlanabiliyor. Oltalama, zararlı yazılım, veri sızıntısı ve erişim ihlalleri gibi siber tehditlerin kurumsal bir kanal üzerinden iletilebilmesi, kamu kurumları, özel sektör, kritik altyapılar ve vatandaşlar açısından yeni bir başvuru mekanizması oluşturuyor.

    Başkanlığın görev alanı, kurulduğu tarihten bu yana genişlemiş; daha önce Dijital Dönüşüm Ofisi tarafından yürütülen e-Devlet hizmetleri, kamunun dijital dönüşümü ve yapay zeka uygulamalarına ilişkin görevler de bu çatı altına devredilmişti. Böylece siber güvenlik ve yapay zeka politikası, Türkiye’de tek bir kurumsal merkezde toplanmış oldu. 

    Kaynak

    Siber Güvenlik Kurulu Toplantısı

    Siber Güvenlik Kurulu, 7545 sayılı Siber Güvenlik Kanunu ile kurulduktan sonra 5 Mayıs 2026’da ilk toplantısını gerçekleştirdi. Toplantıda Türkiye’nin siber güvenlik alanındaki mevcut durumu, kurumsal yapılanma süreci ve stratejik öncelikleri ele alındı; siber güvenliğin millî güvenliğin ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulandı. Bu çerçevede Siber Güvenlik Başkanlığı’nın; ülkenin dijital varlıklarını korumak, tehditlere karşı proaktif bir yapı kurmak, ulusal düzeyde güçlü bir siber güvenlik mimarisi oluşturmak ve güvenli bir dijital gelecek inşa etmek amacıyla faaliyetlerini sürdüreceği ifade edildi. Veri egemenliği ayrı bir başlık altında ele alındı; verinin teknik bir unsurun ötesinde stratejik bir değer taşıdığı belirtilerek dijital egemenlik yaklaşımının güçlendirilmesi ile siber dayanıklılık ve caydırıcılık kapasitesinin artırılması öncelikli hedefler arasında yer aldı.

    Toplantının en somut çıktısı, Kritik Altyapı Sektörleri’nin belirlenmesi oldu: Dijital Altyapılar, Dijital Hizmetler, Elektronik Haberleşme, Enerji, Finans, Gıda ve Tarım, İmalat Sanayi, Kamu Hizmetleri, Medya ve Kriz İletişimi, Posta ve Kargo, Sağlık, Savunma Sanayii, Su Yönetimi, Ulaştırma ve Uzay. Bu sektörlerin siber tehditlere karşı öncelikli koruma kapsamına alınacağı, kritik altyapıların güvenliğine yönelik koordinasyon mekanizmalarının güçlendirileceği, yerli ve millî çözümlerin yaygınlaştırılacağı ve kamu/özel sektör entegrasyonunun artırılacağı bildirildi.

    Kaynak


    GLOBAL RADAR

    AB Dijital Ürün Pasaportu Sicili Taslağı Kamu İstişaresinde

    Avrupa Komisyonu, Dijital Ürün Pasaportu (Digital Product Passport – DPP) Sicili’nin işleyişini belirleyen Uygulama Tüzüğü Taslağı’nı kamuoyu görüşüne açtı; istişare süreci 29 Nisan – 27 Mayıs 2026 tarihleri arasında yürütülecek. Sicil’in dayanağı olan 2024/1781 sayılı Sürdürülebilir Ürünler için Eko-Tasarım Tüzüğü (ESPR), AB pazarına sürülen ürünler için merkezi bir kayıt altyapısının 19 Temmuz 2026’ya kadar kurulmasını zorunlu kılıyor. Komisyon’un istişareye açtığı taslak ise bu altyapının işleyiş kurallarını belirliyor. Buna göre Sicil, ürünün tam teknik verilerini barındırmayacak; yalnızca benzersiz ürün kimliklerini ve veri taşıyıcılarını (data carriers) içerecek. Ürünün asıl pasaport verileri ekonomik operatörler veya yetkili DPP hizmet sağlayıcıları tarafından tutulmaya devam edecek. Taslak ise verilerin doğrulanması, erişim kuralları ve sistemler arası iletişim gibi teknik düzenlemeleri kapsıyor.

    DPP zorunluluğu, tek bir genel düzenlemeyle değil, ürün grubuna göre çıkarılacak yetki devri tüzükleriyle (delegated acts) kademeli olarak yürürlüğe girecek. Bu takvimin ilk halkası 2023/1542 sayılı AB Pil Tüzüğü olup, 18 Şubat 2027’den itibaren belirli endüstriyel ve elektrikli araç bataryaları için DPP zorunlu hâle geliyor. Sonraki kademelerde tekstil, demir-çelik, alüminyum, lastik, mobilya ve elektronik yer alıyor. Bu yükümlülük, AB’de yerleşik üreticilerle sınırlı değil: AB pazarına ürün arz eden Türk üreticiler, ihracatçılar, ithalatçılar ve dağıtıcılar da Sicil ve DPP yükümlülüklerinin doğrudan muhatabı olacak. Bu kapsamda T.C. Ticaret Bakanlığı, istişareyi “Yeşil Mutabakat” duyuruları altında Türk paydaşların görüşüne sundu.

    Uzaktan eğitim, çevrimiçi mülakat ve biyometrik doğrulama uygulamaları Türkiye’de de giderek yaygınlaşmaktadır. KVKK, 6698 sayılı Kanun’un 6. maddesi uyarınca biyometrik veriyi özel nitelikli kişisel veri olarak düzenlemekte olup koruma rejimi bu bakımdan GDPR ile örtüşmektedir. AEPD’nin “1’e 1 kimlik doğrulamanın biyometrik veri niteliğini ortadan kaldırmayacağı” yönündeki tespiti ile etki değerlendirmesinin zamanlama gerekliliğine ilişkin vurgusu, benzer uyuşmazlıklarda Kurul’un da referans alabileceği emsal niteliğinde değerlendirilebilir.

    AB Linki

    TR Linki

    AI Telif Hakkı Davalarında Kritik Eşik: Bartz v. Anthropic

    ABD Kuzey Kaliforniya Federal Bölge Mahkemesi’nde görülen Bartz v. Anthropic davasında karar duruşması 14 Mayıs 2026’da yapılacak. Üç yazarın (Andrea Bartz, Charles Graeber, Kirk Wallace Johnson) sınıf temsilcisi olarak açtığı davanın temelinde, davalının LibGen ve PiLiMi gibi gölge kütüphanelerden indirilen yaklaşık 7 milyon korsan kitap kopyasının büyük dil modeli eğitiminde kullanılması iddiası yer alıyordu.

    Hâkimin özet kararı, AI eğitiminde telif hukukunun uygulanmasına ilişkin ilk kapsamlı federal değerlendirme niteliğindedir. Karar, adil kullanım (fair use) analizini iki ayrı kullanım üzerinden yürütmüştür: yasal yollarla edinilmiş kitapların eğitim amacıyla kullanımı “quintessentially transformative” (özünde dönüştürücü) bulunarak fair use kapsamına alınmış; buna karşılık korsan kopyaların “merkezi kütüphane” oluşturmak amacıyla depolanması fair use savunması dışında bırakılmıştır. Mahkeme ayrıca, satın alınmış basılı kitapların dijitalleştirilmesini “salt format değişikliği” olarak nitelendirmiş ve bu işlemi de fair use kapsamında değerlendirmiştir.

    Kararın yapısal etkisi iki yönlüdür: birincisi, “eğitim verisinin yasal kaynaktan elde edilmesi” yükümlülüğünü AI sağlayıcıları için bir uyum standardı haline getirmesi; ikincisi, sınıf davası mekanizmasının AI telif uyuşmazlıklarında işlerlik kazanmış olması. Karar, halihazırda derdest olan Kadrey v. Meta, NYT v. OpenAI ve Concord Music v. Anthropic davaları başta olmak üzere sektördeki diğer uyuşmazlıklar bakımından emsal değer taşımaktadır.

    Kaynak: Bartz et al. v. Anthropic PBC, No. 3:24-cv-05417 (N.D. Cal.)

    Georgia Yüksek Mahkemesi’nden AI Kullanan Savcıya Ceza 

    Georgia Yüksek Mahkemesi, 5 Mayıs 2026 tarihli Payne v. The State (S26A0459) kararında, Clayton County Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Deborah Leslie’nin Yüksek Mahkeme’de temsil yetkisini altı ay süreyle askıya aldı. Karar, Hannah Payne’in cinayet hükmü nedeniyle yeniden yargılama talebine karşı Leslie tarafından hazırlanan dilekçeler ile Leslie’nin büyük ölçüde kaleme aldığı ilk derece mahkemesinin red kararında, var olmayan veya iddia edilen önermeyi desteklemeyen çok sayıda içtihat atfı tespit edilmesi sonucu verildi.

    Mahkemenin 20 Mart 2026 tarihli ek dilekçe talebine karşılık Leslie, 27 Mart’ta sunduğu yeminli beyan eşliğindeki dilekçesinde yapay zeka yazılımı kullandığını, üretilen atıfları bağımsız olarak doğrulamadığını ve gelecekte halüsinasyon ürünü atıfların önüne geçmek için tedbirler aldığını kabul etti. Leslie ayrıca, ilk derece mahkemesi nezdindeki dilekçesinde Yüksek Mahkemece tespit edilen dokuz atfın yanında, on iki ek atfın daha yapay zeka tarafından üretildiğini, doğrulanmadığını ve iddia edilen önermeyi desteklemediğini bildirdi; temyiz dilekçesinde de dokuz ayrı içtihada dayanmaktan vazgeçti.

    Temsil yetkisinin askıya alınmasının yanı sıra Leslie’nin etik, dilekçe yazımı ve yapay zeka yazılımının hukuk sisteminde uygun kullanımı konularında on iki saat ek sürekli hukuk eğitimi alması zorunlu kılındı. Mahkeme ayrıca ilk derece mahkemesinin Eylül 2025 tarihli red kararını yok hükmünde sayarak dosyayı, yeni kararın taraflarca hazırlanmaması ve halüsinasyon ürünü atıf içermemesi koşuluyla, yeniden karar verilmek üzere ilk derece mahkemesine gönderdi.

    Kaynak: Georgia Supreme Court Decision (S26A0459 — Payne v. The State, 5 Mayıs 2026)

    Fransa Senatosu’ndan AI “Kullanım Karinesi“

    Fransa Senatosu, 8 Nisan 2026 tarihli oturumunda üretici yapay zeka sağlayıcılarının kültürel içerikleri kullanımına ilişkin kanun teklifini oy birliğiyle kabul etti. Düzenleme, telif hukukunun temel dengesini yapay zeka çağına uyarlamayı amaçlayan ilk somut yasal adım niteliğinde.

    Yasanın getirdiği temel mekanizma, ispat yükünün tersine çevrilmesidir. Bundan böyle bir eserin AI modelinin geliştirilmesinde, dağıtılmasında veya ürettiği çıktıda kullanıldığını olası kılan bir emare bulunduğunda, bu eserin AI sağlayıcısı tarafından kullanıldığı kanunî karine olarak kabul edilecek; aksini ispat yükümlülüğü AI sağlayıcısına geçecek. Bugüne kadar telif hak sahipleri, eserlerinin küresel AI modellerinin eğitim verilerinde kullanıldığını teknik olarak ispatlamakta yapısal bir asimetriyle karşı karşıyaydı; yeni rejim bu dengeyi tersine çeviriyor.

    Conseil d’État (Danıştay), 19 Mart 2026 tarihli görüşünde teklifin hem Fransız Anayasasına hem AB hukukuna uygun olduğunu teyit etti; yalnızca terminolojik bir değişiklik önererek “sömürü” (exploitation) yerine “kullanım” (utilisation) ifadesinin tercih edilmesini tavsiye etti ve bu öneri yasaya yansıtıldı. Düzenlemenin pratik etkisi geniş tutuldu: yeni rejim derdest davalara da uygulanacak; yalnızca kesinleşmiş kararlar bu kapsamın dışında bırakıldı.

    Kaynak


    LEGALTECH SAHNESİ

    Courtlistener’dan İçtihat Verisinde Yeni Hamle

    ABD’nin önde gelen hukuk verisi sivil toplum kuruluşu Free Law Project (FLP), kamuya açık hukuk veritabanı CourtListener’a 2018 sonrası yayımlanmış yaklaşık 2,5 milyon sayfalık içtihat raporunu dijitalleştirerek ekleyeceğini duyurdu. 200.000 sayfası tamamlanan çalışmanın sonbahara kadar bitirilmesi öngörülüyor. Girişim, Harvard Hukuk Kütüphanesi tarafından 2024’te aktarılan yaklaşık 9 milyon tarihi içtihatın bıraktığı yerden devam ederek veri tabanındaki boşluğu kapatıyor.

    CourtListener verileri, yapay zeka destekli hukuki araştırma araçlarının eğitimi ve sorgulanmasında giderek belirleyici bir kaynağa dönüşüyor; FLP, verilerini başka kuruluşlara da açık bıraktığı için pek çok hukuk girişiminin altyapısını besliyor. FLP yürütücüsü Mike Lissner, mahkemelerin yayıncıdan bağımsız ve kurumsal olarak atanan nötr atıf sistemine geçmesi ile kararlarını doğrudan CourtListener’a yüklemesi yönündeki çağrılarını sürdüreceklerini belirtti.

    Kaynak


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    Pandemi Sonrası Kira Uyuşmazlıklarında Kiraya Verenin Hapis Hakkı

    Av. Batuhan BULUT, LL.M.

    “…Buna göre hapis hakkı, işlemiş bir yıllık ve işlemekte olan altı aylık kira bedeli için söz konusu olur. Bu düzenleme, hapis hakkının her türlü alacak için değil, kira ilişkisinin tipik borcu olan kira bedeli açısından ve sınırlı bir dönem için tanınmış bir güvence olduğunu gösterir…”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Tarım Arazilerinde Yapılaşmada Yeni Dönem (4 Nisan 2026 Tarihli “Arazi Kullanım Planlaması Uygulama Yönetmeliği”)

    4 Nisan 2026 tarihinde yürürlüğe giren Tarım Arazilerinin Korunması ve Kullanılmasına İlişkin Yönetmelik, 9/12/2017 tarihli ve 30265 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tarım Arazilerinin Korunması, Kullanılması ve Planlanmasına Dair Yönetmeliği yürürlükten kaldırarak bu alandaki düzeni yeniden kurmuştur. Yeni düzenleme ile birlikte, tarım arazilerinde özellikle “tiny house” kooperatifleri benzeri yapılar üzerinden gerçekleştirilen tarım dışı ve fiilî bölünmeye dayalı kullanım biçimleri açıkça yasaklanmış, izin sistemine aykırı her türlü kullanım bir yaptırıma bağlanmıştır.

    Ayrıca, belediye ya da il özel idaresi tarafından yıkım yükümlülüğünün yerine getirilmemesi hâlinde yıkım yapma yetkisinin doğrudan Bakanlığa geçmesi ve sürecin resen tamamlanması öngörülerek yaptırımın uygulanabilirliği güvence altına alınmıştır. Bu çalışmada, söz konusu Yönetmelik ile tarım arazilerinde yapılaşma ve amacı dışında kullanıma ilişkin getirilen temel kriterler incelenecektir.

    İhlalin Tespiti ve İlk Müdahale, Hukuka Uyum İmkânı ve Süreler (m.22)

    Tarım arazilerinde temel ilke: İzin alınmaksızın yapılaşma mümkün değildir ve arazi amacının dışında kullanılamaz (m.22/1). Ayrıca verilen izinlerin içeriğine ve toprak koruma projelerine eksiksiz riayet edilmesi zorunludur.

    1. İlk Müdahale:

    Bu ilkeye aykırı bir durumun tespiti hâlinde süreç, derhâl müdahale ile başlar:

    • Yapı inşaat hâlindeyse faaliyet tamamen durdurulur,
    • tamamlanmış ise kullanımına izin verilmez (m.22/2-a).
    • Aynı anda idarî para cezası uygulanır (m.22/2-b).

    2. Süre Tanınması:

    Bununla birlikte düzenleme, sınırlı bir uyum imkânı da tanımaktadır. İdarî para cezasının tebliğinden itibaren bir ay içinde gerekli izinlerin alınması hâlinde, yapı tamamlanabilir veya kullanılabilir duruma getirilebilir (m.22/2-c).

    3. Aykırılığın Verilen Sürede Giderilmemesinin Sonuçları:

    Ancak bu imkânın kullanılmaması veya talebin uygun görülmemesi hâlinde, ilgilisine iki ay içinde izinsiz yapıların yıkılması ve arazinin yeniden tarımsal üretime uygun hâle getirilmesi yükümlülüğü yüklenir.

    Bu yükümlülüğe de uyulmaması hâlinde yaptırım ağırlaşır:

    • Faaliyet yeniden durdurulur,
    • İdarî para cezası üç katına çıkarılır (m.22/2-c).

    4. Yıkım:

    Süreç bu aşamada artık kişisel tasarruf alanından çıkar. Yıkım ve eski hâle getirme işlemleri ilgili belediye veya il özel idaresi tarafından bir ay içinde gerçekleştirilir (m.22/2-ç) ve arazi zorunlu olarak tarımsal niteliğine döndürülür.

    Toprak Koruma Projesine Aykırılık Halinde Uygulanacak Süreç (m.22/3)

    Sadece izinsiz yapılaşmaya değil toprak koruma projelerine de aykırılığın tespitiyle birlikte idarî para cezası uygulanır ve ilgilisine projeye uygunluk sağlanması için azami iki ay süre tanınır (m.22/3-a).

    Bu süre, ihlalin giderilmesi için tanınmış son imkândır. Süre sonunda aykırılığın devam etmesi hâlinde yaptırım ağırlaşır:

    • faaliyet durdurulur, mevcut ise kullanım izni iptal edilir ve
    • idarî para cezası üç katına çıkarılır (m.22/3-b).

    Bu aşamadan sonra süreç, artık zorunlu icra boyutuna geçer. İzinsiz yapıların yıkılması ve arazinin yeniden tarımsal üretime uygun hâle getirilmesi ilgili belediye veya il özel idaresine bildirilir; bu idareler bir ay içinde yıkımı gerçekleştirir ve araziyi eski hâline döndürür (m.22/3-c). Yapılan işlemlere ilişkin masraflar ise Bakanlık tarafından karşılanır.

    Yıkım ve Eski Hâle Getirme Masraflarının Tahsili (m.22/4)

    Yıkım ve arazinin yeniden tarımsal üretime uygun hâle getirilmesi süreci, yalnızca fiilî müdahale ile sınırlı bırakılmamış; mali sorumluluk bakımından da doğrudan ilgilisine yüklenmiştir. Bu kapsamda, Bakanlık birimleri tarafından yapılan yıkım ve temizleme giderleri, sorumlulardan genel hükümlere göre tahsil edilir (m.22/4).

    Yıkımın Yerine Getirilmemesi Hâlinde Bakanlığın Doğrudan Müdahalesi (m.22/5)

    Yıkım kararının uygulanmaması ihtimaline karşı Yönetmelik, süreci idarenin inisiyatifine bırakmayan açık bir zorlayıcı mekanizma öngörmüştür. Buna göre, hakkında yıkım kararı bulunmasına rağmen belediye veya il özel idaresi tarafından bir ay içinde yıkım gerçekleştirilmezse, Bakanlık doğrudan devreye girerek yıkımı bizzat yapar veya yaptırır ve araziyi tarımsal üretime uygun hâle getirir (m.22/5).

    Bu müdahalenin mali sonuçları da net şekilde düzenlenmiştir. Yapılan yıkım ve eski hâle getirme giderleri, %100 fazlasıyla ilgili belediye veya il özel idaresinden tahsil edilir. Bu tutarların doğrudan tahsil edilememesi hâlinde ise alacak, merkezî bütçe paylarından kesinti yoluyla tahsil edilerek genel bütçeye gelir kaydedilir.

    Tarım Arazilerinin Fiilî Bölünmesi ve Hukuka Aykırı Devirler (m.22/7)

    Tarım arazilerinin, tescili mümkün olmayan fiilî hisselere ayrılması ve bu hisselere karşılık gelen kısımların zilyetliğinin; bir özel hukuk tüzel kişisi aracılığıyla (Tiny House Kooperatifleri gibi) üyelik veya ortaklık ilişkisi kurulmak suretiyle devredilmesi ya da bu işlemlere aracılık edilmesi açıkça yaptırıma bağlanmıştır.

    Bu tür işlemlerle arazinin bütünlüğünün bozulmasına ve amacı dışında kullanılmasına sebebiyet verilmesi hâlinde, ilgililer hakkında Cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusunda bulunulur ve ayrıca ilgili tüzel kişi hakkında Kanunun 21 inci maddesi uyarınca idarî para cezası uygulanır (m.22/7).

    Bu hükümle birlikte, yapılaşmayı mümkün kılan fiilî bölünme ve buna dayalı kullanım modeli de doğrudan hedef hâline getirilmiştir.

  • TCK m. 158/1 Namıdiğer IBAN Kullandırma

    Hukuki Nitelendirme ve Uzlaşma Sorunu 

    Dijitalleşmenin hız kazandığı günümüzde dolandırıcılık suçları da klasik yöntemlerden uzaklaşarak bilişim sistemleri üzerinden işlenen karmaşık durumlara dönüşüyor. Yaklaşık on yıl öncesine kadar sınırlı sayıda görülen bu suç tipi, özellikle son yıllarda ‘IBAN kullandırma’ veya ‘hesap kiralama’ adı altında yaygınlaşarak ciddi bir yargısal sorun durumundadır. Adliye koridorlarını, cezaevi koğuşlarını, karakolları ve akademik kürsüleri meşgul eden devasa bir hukuki sorun yumağına dönüşmüştür. Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde düzenlenen “bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle nitelikli dolandırıcılık” suçu, bu yeni suç tipinin hukuki temelini oluşturmaktadır.

    TCK’nın bu maddesi değişen yeni yargı düzeninde yeni bir fail-şüpheli-mağdur üçlemesi yarattı:“Dolandırıcılar” – “IBAN kullandıranlar” ve “Dolandırılanlar”.
    Peki burada dolandırıcı ile IBAN kullandıran ayrımını yani fail ayrımını nasıl yapacağız? Bu ayrımın temel belirleyicisi, hesap sahibinin dolandırıcılık eylemine ilişkin bilgisi ve iradesinin bulunup bulunmadığı, yani kastının somut delillerle ortaya konulup konulamadığıdır. Bu yazıda, özellikle hesap kiralama veya güven ilişkisiyle IBAN paylaşımı eylemlerinde KAST’ın tespiti, İlk Derece Mahkemelerindeki ikililik ve bu ikililiğin hukuki güveni sarsması ve en önemlisi de sistemin en büyük eksikliği olan UZLAŞMA kurumunun gerekliliğini özetlemektedir.

    • Manevi Unsur ve Kast

    Dolandırıcılık suçu, özü itibarıyla bir kimseyi hileli davranışlarla aldatıp, fail tarafından menfaat sağlamayı hedefleyen bir eylemdir. TCK 158/1-f maddesi, bu eylemde banka veya kredi kurumlarının maddi varlıklarının veya sistemlerinin araç olarak kullanılmasını ağırlaştırıcı bir neden olarak kabul eder.
    IBAN kullandırma eyleminde suçun işleniş mekanizması genellikle “üçgen” bir yapı arz eder. Asıl suçlu olan dolandırıcı, mağduru internet üzerinden kurduğu hileli bir senaryo ile ikna ederken, paranın izini kaybettirmek ve kendi kimliğini gizlemek amacıyla üçüncü bir şahsın banka hesabını (IBAN numarasını) kullanır. Bu noktada, banka hesabını bir başkasına kullandıran şahıs, kendisini bir anda “nitelikli dolandırıcılık” suçunun şüphelisi olarak bulur.
    Maddi unsur ve deliller açısından paranın hesaba girişi ve çıkışı teknik olarak tespit edilebilir olsa da, ceza hukukunun en zor kısmı olan manevi unsur, yani “KAST” tartışması bu noktada düğümlenmektedir. Gerçek hayatta gördüğümüz üzere bir kişinin IBAN bilgilerini bir başkasına vermesi, her zaman o kişinin işlenen dolandırıcılık suçunu bildiği ve bu sonucu istediği anlamına gelmiyor.
    Her ne kadar Yerel Mahkemeler, konumlara göre değişen kararlar verse de (ki bu durumun hukuki ikililik yarattığı apaçık ortadadır) genel itibariyle “hesap sahibi paranın kaynağını bilmese de sonucunu öngörebilirdi” şeklindeki “olası kast” yaklaşımıyla mahkûmiyet kararı vermektedir. Ancak Yargıtay’ın son dönem kararları, bu otomatik cezalandırma sisteminin önüne set çekmiştir;

    • YARGITAY 11. CEZA DAİRESİ’NİN 2021/16966 E., sayılı kararı, bir kişinin hesabını sadece güven ilişkisine (komşuluk, iş arkadaşlığı) dayanarak kullandırması ve maddi menfaat elde etmemesi durumunda, dolandırıcılık kastının ispatlanamadığına ve beraat kararı verilmesi gerektiğine hükmetmiştir.

    • YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ’NİN 2024/24160 E., özellikle sahte iş teklifleriyle kandırılarak hesabını alamadığı cep harçlığı ile kullandıran öğrencilerin durumunu, suç kastının yokluğu bağlamında değerlendirmiş ve mahkûmiyet hükümlerini bozmuştur.

    • AYM 2021/10332 EŞREF BİNGÖL KARARI’ndaysa AYM, sayılı başvuru sonucunda, sanığın “hesabımı arkadaşıma yardım için verdim” şeklindeki savunmasına rağmen HTS kayıtları veya kamera görüntüleri gibi lehe delillerin toplanmamasını “silahların eşitliği” ilkesine aykırı bularak hak ihlali saymıştır.

    Dolayısıyla, hesap sahiplerinin cezai sorumluluğu bakımından otomatik bir isnat değil, somut olayın özelliklerine göre bireyselleştirilmiş bir değerlendirme zorunlu hale gelmiştir. Yargıtay’ın yaklaşımının ‘hesap hareketi = suç’ şeklindeki otomatik kabule karşı açık bir şekilde mesafe aldığı görülmektedir.

    • Uzlaştırma Paradoksu ve Onarıcı Adalet

    Türkiye’de uzlaştırma, onarıcı adalet (restorative justice) sisteminin temel taşıdır. Basit dolandırıcılık (TCK 157) suçunun 2016 yılında uzlaştırma kapsamına alınması, binlerce dosyanın mağdurun zararı giderilerek kapanmasını sağlamıştır. Ancak TCK 158/1-f, suç nitelikli hal aldığı için uzlaştırma yolu tamamen kapanmaktadır. Bu durum, hukuk mantığı açısından ciddi çelişkiler doğurmaktadır. Örneğin, bir failin mağduru yüz yüze kandırıp nakit parasını alması durumunda uzlaşma mümkünken; aynı failin bir e-ticaret platformunda sahte ilan verip mağduru 500 TL dolandırması durumunda, banka aracı kılındığı için uzlaşma imkansız hale gelmekte ve fail en az 4 yıl hapis cezası istemiyle yargılanmaktadır.
    Bu suçta uzlaşmanın olmaması, mağduru da pek korumamaktadır. Uzlaştırma olsa mağdurun zararı “derhal” giderilebilecekken, mevcut sistemde mağdur, zararının tazmini için belki de yıllarca süren ceza yargılamasının bitmesini bekleyecektir.
    Birçok olayda, hesap sahipleri (IBAN mağdurları) yargılamadan kurtulmak için mağdurun zararını karşılamaya hazır olsalar da uzlaşma olmaması nedeniyle yapılan bu ödeme“etkin pişmanlık indirimi” sağlamaktan öteye geçememekte ve dosya kapanmamaktadır. Ayrıca yerel mahkemelerce bu yapılan ödemeler her ne kadar Yargıtay’ın “kabul anlamına gelmez” şeklinde birçok kararı olsa da uygulamada zaman zaman “suçun zımnen kabulü” olarak yorumlanabildiği görülmektedir. Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu, mağdurun zararını karşılamanın tek başına suçu kabul anlamına gelmeyeceğini ve mahkûmiyete esas alınamayacağını açıkça tescil etmiştir.

    • Reform İhtiyacı, Neden Uzlaşma Gelmeli ve 12. Yargı Paketi

    Onarıcı Yargı sistemimizde bu suçun uzlaşma kapsamına alınmasının temel dayanakları çok güçlüdür ve akademiden de desteklenmektedir.
    Öncelikle bu olaylarda dolandırılan mağdur için failin hapse girmesinden ziyade parasını geri alması daha kritiktir. Uzlaştırma, failin hapis korkusuyla mağdurun zararını tam ve hızlı bir şekilde karşılaması için en güçlü motivasyon kaynağı olacaktır.
    Adalet Bakanlığı verileri, IBAN kullandırma nedeniyle yargılanan on binlerce kişi olduğunu göstermektedir. IBAN kullandıran kişilere ait tek bir dosya olmayıp Türkiye’nin birçok farklı mahkemesinde dosyasının oluşması da bu yerel mahkemelerin kararlarının farklılıklarını görmemizde çok önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin aynı kişinin aynı eylemi için Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı “KYOK” kararı verirken Elâzığ Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame oluşturup cezalandırılma istemektedir. Bu aslında hukuki güvenlik ilkesine ve hukuk birliği ilkesine de gölge düşürmektedir. Bu dosyaların son 2 yılda artmasından mütevellit, Yerel mahkemelerin farklı farklı verdikleri kararlar sonrası halihazırda ağır işleyen istinaf kurumunu da çokça meşgul edeceği aşikâr. Bu dosyaların Ceza Mahkemeleri’nden alınarak uzlaştırma bürolarına aktarılması, yargı sistemindeki tıkanıklığı çözecek devrim niteliğinde bir adım olacaktır. Nitekim uygulamada savcılık kararları incelendiğinde; zararın giderildiği, kastın ispat edilemediği veya olayın hukuki ihtilaf olarak değerlendirildiği hallerde kovuşturmaya yer olmadığı kararlarının yaygın olduğu görülmektedir. Bu durum, kanunen uzlaşma kapsamı dışında olan bu suç tipinde, fiilen uzlaşmaya benzer sonuçların ortaya çıktığını göstermektedir. Çoğunlukla öğrenci veya işsiz olan IBAN sahiplerinin, bir anlık gaflet veya ihtiyaç nedeniyle “nitelikli dolandırıcı” olarak damgalanması, toplumsal rehabilitasyon açısından yıkıcıdır. Uzlaştırma, bu kişilere topluma kazandırılma ve sicillerini de temiz tutma şansı verecektir.

    Nisan 2026 itibarıyla gündemde olan 12. Yargı Paketi’nin köklü bir değişikliği içerdiği söylenmektedir:

    Müstakil Suç Tipi: Hesabını üçüncü kişilere kullandıranlar için dolandırıcılıktan bağımsız, daha hafif yaptırımlı bir suç tanımlanması planlanmaktadır.

    Uzlaşma Yolu: Bu yeni suç tipinin şikâyete bağlı hale getirilmesi ve uzlaştırma kapsamına alınması hedeflenmektedir. Böylece, zararı karşılayan “hesap sahipleri” için davanın düşmesi mümkün olacaktır.

    Bu yöndeki bir reform ihtiyacı, sivil oluşumların ve Baroların sunduğu önerilerle de desteklenmektedir. Amaç, profesyonel dolandırıcılık şebekeleriyle, bu şebekelerin kullanmış olduğu “figüran” hesap sahiplerini hukuk önünde tabir-i caizse aynı kefeye koymamaktır. Ancak her ne kadar uzlaşmanın gelmesi gerektiği aşikâr olsa da uzlaşmanın, özellikle örgütlü dolandırıcılık faaliyetleri ve tekrar eden eylemler bakımından sınırlı tutulması, sistemin suistimal edilmesini önlemek açısından zorunludur. Elbette uzlaşma mekanizmasının, özellikle tekrar eden eylemler ve örgütlü suçlar bakımından sınırlı uygulanması, sistemin suistimal edilmesini önlemek açısından zorunludur. Bunun alışkanlık haline gelmemesi, uzlaşmada dahi tekerrürün suçun işlenişine bağlı olarak zamansal açıdan ele alınması gerekmektedir.

    • SONUÇ: Ceza Adaletinde “Denge” Arayışı

    TCK 158/1 maddesi bağlamında IBAN kullandırma eylemi, teknoloji ile suçun evliliğinden doğan karmaşık bir hukuki meseledir. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nin “kastın titizlikle araştırılması” ve “savunma haklarının kısıtlanmaması” yönündeki içtihatları, adli hataların önüne geçmek için hayati birer pusula niteliğindedir. Nitelikli dolandırıcılık suçunda uzlaşmanın mümkün kılınması; mağdurun zararını derhal tazmin etmesi, yargı yükünün radikal şekilde azalması ve hatayla suça bulaşmış vatandaşların ağır hapis cezalarıyla sistem dışına itilmemesi adına elzemdir. Ceza hukukunun sadece “cezalandırıcı” değil, aynı zamanda “onarıcı” ve “toplumsal barışı tesis edici” işlevi, dolandırıcılık suçlarında uzlaşma kurumunun genişletilmesini zorunlu kılmaktadır. Mevcut yasal çalışmaların bu yönde neticelenmesi, Türkiye’deki ceza adaleti sistemi için bir zihniyet devrimi olacaktır. Tüm bu değerlendirmeler ışığında yine de gerek mevcut uygulamada gerekse olası yasal değişiklikler sonrasında, somut olayın özelliklerine göre yapılacak hukuki değerlendirmenin belirleyici olacağı açıktır. Son olarak da hatırlatmakta tekrar fayda görmekteyiz; yasal düzenleme gerçekleşse dahi ve geldikten sonra bile, bu tür isnatlar karşısında kastın somut olarak ispatlanmadığı her durumda dahi “masumiyet karinesi” ve Yargıtay kararları hiçe sayılarak ağır cezalara mahkûm edilme riski devam etmektedir. Bu nedenle böylesi bir durumla karşılaşan kişinin delillerini derhal koruması ve savunma hakkını sonuna kadar kullanmaları hayati önem taşımaktadır; Aksi halde sistem, gaflet ile kastı ayırt etmek yerine aynı kefede değerlendirmeye devam edecektir.