Yazar: apilexlegal

  • Yasadışı Bahis Cezası

    Bahis, yasal kurallar çerçevesinde şans oyunları kapsamında değerlendirilen bir kazanç yöntemi olarak nitelendirilmektedir. Yasadışı bahis ise, vergilendirilmeden ve devletimiz tarafından belirlenen yasal dağıtım yollarından kaçınılmak suretiyle illegal yöntemler aracılığıyla bu tür şans oyunlarının oynanması ve oynatılmasıdır.

    Bahis Oynama ve Oynatma:

    Türkiye’de 7258 sayılı Kanun kapsamında, Spor Toto Teşkilat Başkanlığı dışında bir platform üzerinden bahis oynatmak yasadışıdır. Yasal izinlere sahip olmayan kişi veya kuruluşlar gerek online gerekse fiziksel ortamlarda bahis oynatamaz. Ayrıca, Spor Toto ve Milli Piyango İdaresi’nin yanı sıra, resmi izinleri olan belirli yabancı siteler dışında, online bahis oynamak da yasadışıdır.

    Yasadışı Bahis:

    Yasadışı bahis, oynatılması yasal olan bahis siteleri dışında kalan bahis sitelerinde bahis oynanması veya oynatılmasıdır. Kanuna aykırılık teşkil edip suç olarak kabul edilmektedir. 

    Yasadışı Bahis Cezası:

    Yasadışı bahis oynamanın yaptırımı para cezasıdır. Yasadışı bahis oynatmanınsa cezası daha ağır olup kapsamı hem para cezası hem de hapis cezasıdır. 

    Yasadışı bahis oynama cezası 7258 sayılı Kanun m. 5/1-d ile düzenlenir. Buna göre yasadışı bahis cezası alanlar hakkında 5000 bin liradan 20000 liraya kadar idari para cezasına hükmedilir.

    Yasadışı Bahis Oynatma Cezası:

    7258 sayılı kanun uyarınca yasadışı bahis oynatma veya oynanmasına yer sağlama bir suçtur. 5-a uyarınca; “Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatanlar ya da oynanmasına yer veya imkân sağlayanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.”

    Yasa Dışı Bahis Oynatma ve Kumar Oynatma Suçunun Birlikte İşlenmesi: Yasalar, Yaptırımlar ve Sonuçlar:

    Bahsedilen bu iki suç bir arada işlendiği takdirde, hem yasaların ihlali daha karmaşık hale gelir, hem de potansiyel yaptırımlar artar.

    Yasalar ve Yaptırımlar:

    Türkiye’de, 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenleme Hakkında Kanun, bahis oynama ve oynatmayı düzenler. Bu yasa, yasa dışı bahis oynatan veya oynayan kişilere hapis cezası ve ağır para cezası öngörür. Öte yandan, kumar oynama ve oynatma, Türk Ceza Kanunu’na (TCK) göre düzenlenmiştir. Kumar oynatmanın cezası, TCK’nın 228. maddesine göre 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve adli para cezasıdır. Bahis ve kumar suçlarının bir arada işlenmesi, bu yaptırımların birleşmesi ve artması anlamına gelir. İki suçun bir arada işlenmesi, daha ağır cezaların uygulanması ve suçun niteliğinin daha ciddi hale gelmesine yol açar.

    Yasa Dışı Bahis Oynama Cezası Nereden Öğrenilir?

    2023 yılında yasadışı bahis oynama cezasına çarptırılan bireyler, kendilerine verilen idari para cezasını internet üzerinden kontrol edebilirler. Bu işlem, UYAP Vatandaş Portalı veya e-devlet sistemi kullanılarak gerçekleştirilebilir. Cezanın detaylarına ulaşmak için Asliye Ceza Mahkemeleri’nin seçilmesi gerekmektedir. Ayrıca, vergi borcu sorgulaması yapılarak da bu konuda bilgi edinilebilir. Fakat, soruşturma aşamasındaki dosyalar bu platformlarda görüntülenemez.

    7258 sayılı yasanın 5.c maddesine muhalefet nedir?

    “Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenleme Hakkında” 7258 numaralı Kanun’un 5. maddesi, bahis ve şans oyunlarına ilişkin belirgin sınırlamalar ve zorunluluklar oluşturur. Bu maddenin ihlal edilmesi genellikle “7258 numaralı yasanın 5/c maddesine aykırı hareket etme” şeklinde adlandırılır.

    Bu madde, genelde yasadışı bahis işletmeciliği ve bu türden bahislerde gerçekleşen işlemleri kapsar. 5/c maddesine aykırı hareket etmek, bu maddenin belirlemiş olduğu sınırlamaları ve zorunlulukları çiğnemek demektir. Genelde yasadışı bahis işletmeciliği veya bu tür bir bahiste işlem yapmak şeklinde gerçekleşir. Bu tür bir ihlal, hem para cezası hem de hapis cezası olmak üzere ciddi yaptırımlara yol açabilir. 

    Yasa Dışı Bahis Cezası Geldi Ne Yapmalıyım?

    Öncelikle avukatınız aracılığıyla cezaya itiraz edilebilmektedir. Bu hususta Karatay Hukuk Bürosu müvekkillerine memnuniyetle hukuki danışmanlık ve ceza avukatı hizmeti sunacaktır. Ödeme konusunda ise Adliye’de bulunan Cumhuriyet savcılığı İnfaz Bürosu’ndan Vergi Dairesine yazılacak müzekkerenin alınarak bu belgeyle vergi dairesine ödeme yapılması ve daha sonra ödemeye ilişkin dekontun infaz bürosuna teslim edilmesi gerekmektedir.

    Yasadışı Bahis Suçu Parasının Nakline Aracılık Etme Suçu Cezası Nedir?

    Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarıyla bağlantılı olarak para nakline aracılık eden kişiler, üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.

    Bahis Sitelerine Üye Olmak Güvenlik Soruşturması

    Kumar, yasa dışı bahis ya da şans oyunları oynamak aynı zamanda ceza hukuku kapsamında suç olduğu için bu suçlardan ötürü hakkınızda verilecek bir mahkûmiyet hükmü 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu gereğince yapılacak güvenlik soruşturması sonucunda memurluğa alınmanızı engelleyebileceği gibi devam eden memurluk görevinizin de sona ermesi sonucunu doğurabilecektir. Bu sebeplerle asker, polis, bekçi, öğretmenlik vb. memuriyet hedefi olan kimselerin bu suçtan hükümlü olmaları halinde devlet memurluğuna alınmaları engellenebilecektir.

  • Apilex Bülten #1

    Apilex Bülten #1

    27 Nisan – 3 Mayıs tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    AYM, TFF Tahkim Kurulu Atama Sistemini İptal Etti

    Anayasa Mahkemesi, TFF Tahkim Kurulu üyelerinin TFF Yönetim Kurulu tarafından belirlenmesini öngören düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı bularak iptal etti. İptal hükmü, kararın Resmî Gazete’de yayımlanmasından dokuz ay sonra yürürlüğe girecek; bu süre içinde TBMM’nin yeni bir düzenleme yapması gerekiyor. AYM, Tahkim Kurulu’nu bir disiplin organı olarak değil, yargı işlevi yerine getiren ve kanunla kurulmuş bir mahkeme olarak nitelendirdi. Bu nitelendirme, Anayasa’nın 36. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin kurul üzerinde doğrudan uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. 

    İptal gerekçesinin temelinde, Tahkim Kurulu’na taşınan uyuşmazlıklarda TFF’nin çoğunlukla bizzat taraf konumunda bulunması, buna karşın kurul üyelerinin tamamının yine TFF Yönetim Kurulu tarafından belirlenmesi yatıyor. Futbol kulüpleri, sporcu ve teknik kadro üyeleri ile hakemler, bu atama sürecinde herhangi bir etkiye sahip değildi. Mahkeme, mevcut yapının tarafsız bir yargılama ortamı yaratmadığını tespit ederek yapısal bir çelişki olduğunu saptadı.

    Kaynak: Anayasa Mahkemesi E.2022/85, K.2025/131

    Yapay Zeka Ekosistemine Sektör İncelemesi

    Rekabet Kurulu, üretken yapay zeka ekosisteminin piyasa yapısı üzerindeki etkilerini değerlendirmek üzere kapsamlı bir sektör incelemesi başlattı. İnceleme; temel modellerin geliştirilmesinde belirleyici olan veri, hesaplama gücü ve finansmana erişim koşullarını, büyük teknoloji şirketlerinin dikey bütünleşik yapılar kurarak rekabeti nasıl şekillendirdiğini ve yapay zekanın mevcut platformlarla entegrasyonundan doğabilecek kendini kayırma, dışlama ve bağlama risklerini kapsıyor. Kurul, son dönemde değerlendirdiği birleşme ve devralma işlemlerinin önemli bir kısmının yapay zeka boyutu taşıdığını da vurguluyor. 

    Kaynak

    Yeni Yemek Bedelinde SGK Prim İstisnası 300 TL

    Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikle, işverence iş yeri dışında sağlanan yemek yardımının günlük 300 TL’ye kadar olan kısmı sigorta primine esas kazançtan muaf tutulacak. Düzenleme 17 Nisan 2026’dan itibaren geriye dönük yürürlüğe girdiğinden, Nisan 2026 dönemi bordrolarının yeni tutar üzerinden düzenlenmesi gerekiyor. Muafiyet yemek kartı, çek, kupon veya nakit gibi tüm ödeme araçları için geçerli; iş yerinde veya müştemilatında doğrudan sunulan yemek hizmetlerinde ise prim muafiyeti tutar sınırı olmaksızın uygulanmaya devam ediyor. Önceki sınırın 158 TL olduğu dikkate alındığında, yeni düzenleme yaklaşık iki katlık bir artışa karşılık geliyor. Belirlenen eşik, bundan sonra her yıl yeniden değerleme oranında otomatik olarak güncellenecek.

    Kaynak

    Rekabet Kurumu’nun 2025 Raporu Dijital Piyasaları ve Veri Temelli Denetimi Öne Çıkarıyor

    Rekabet Kurumu’nun 2025 Yıllık Raporu, kurumun gündeminin klasik rekabet ihlalleriyle sınırlı kalmadığını; dijital piyasalar, bilişim teknolojileri, platform hizmetleri ve veri temelli denetim araçlarının da giderek daha merkezi hale geldiğini gösteriyor. Rapora göre 2025’te toplam 530 nihai karar alındı, yaklaşık 12,1 milyar TL idari para cezası uygulandı ve 416 birleşme-devralma işlemi incelendi. Birleşme-devralma dosyalarında bilişim teknolojileri ve platform hizmetleri en yoğun sektörlerden biri olarak öne çıkarken, Kurum stratejik hedefleri arasında dijital dönüşüme uyumlu mevzuat güncellemesi ve delil elde etme araçlarının geliştirilmesini de sayıyor. Rapor, hukukçular için dijital pazarlar ve teknoloji işlemlerinde rekabet riskinin daha yakından izleneceği bir döneme işaret ediyor.

    Kaynak: Rekabet Kurumu, 2025 Yıllık Rapor


    GLOBAL RADAR

    AEPD’den Sınavda Yüz Tanımaya 160.000 Euro Ceza

    İspanya Veri Koruma Otoritesi (AEPD), Valencia Avrupa Üniversitesi’ne çevrimiçi sınavlarda uyguladığı yüz tanıma tabanlı kimlik doğrulama sistemi gerekçesiyle 200.000 Euro idari para cezası verdi; gönüllü ödeme indirimi kapsamında uygulanan tutar 160.000 Euro olarak kesinleşti. Karar iki temel ihlale dayanıyor: GDPR’ın 9. maddesi uyarınca özel nitelikli verilerden sayılan biyometrik veri için geçerli rıza alınmaması ve 35. madde uyarınca veri koruma etki değerlendirmesinin (DPIA) işlem başlamadan önce yapılmaması. İlgili olayda üniversite, sınavdan yalnızca bir gün önce öğrencilere gönderdiği form aracılığıyla onları ya yüz tanıma sistemine onay vermeye ya da sınavı ileri bir tarihe ertelemeye yönlendirdi. AEPD, bu yöntemle elde edilen onayın GDPR’ın aradığı “özgürce verilmiş rıza” ölçütünü karşılamadığına hükmetti. Gerçek bir alternatif sunulmaksızın ve zaman baskısı altında alınan onay, Tüzük anlamında geçerli bir rıza olarak kabul edilmedi. 

    Uzaktan eğitim, çevrimiçi mülakat ve biyometrik doğrulama uygulamaları Türkiye’de de giderek yaygınlaşmaktadır. KVKK, 6698 sayılı Kanun’un 6. maddesi uyarınca biyometrik veriyi özel nitelikli kişisel veri olarak düzenlemekte olup koruma rejimi bu bakımdan GDPR ile örtüşmektedir. AEPD’nin “1’e 1 kimlik doğrulamanın biyometrik veri niteliğini ortadan kaldırmayacağı” yönündeki tespiti ile etki değerlendirmesinin zamanlama gerekliliğine ilişkin vurgusu, benzer uyuşmazlıklarda Kurul’un da referans alabileceği emsal niteliğinde değerlendirilebilir.

    Kaynak: AEPD, Karar No: EXP202405320

    EDPB’den Yeni Veri Aktarım Aracı: Europrivacy

    Avrupa Veri Koruma Kurulu’nun (EDPB), son genel kurulunda önemli kararlar alındı:

    Europrivacy Sertifikasyonunun Tanınması

    Kurul, Europrivacy sertifikasyon kriterlerini GDPR’ın 42. ve 46. maddeleri çerçevesinde uluslararası veri aktarımında kullanılabilecek bir Avrupa Veri Koruma Mührü olarak onayladı. EDPB’nin veri transferi aracı olarak tanıdığı ilk sertifikasyon programı olma özelliğini taşıyan bu düzenlemeyle birlikte, Avrupa dışındaki veri alıcıları işledikleri kişisel veriler bakımından bu sertifikaya başvurabilecek. Söz konusu gelişme, Avrupa’daki veri sorumlularının “uygun güvenceler” sağlama yükümlülüğünün yerine getirilmesini de önemli ölçüde kolaylaştıracak.

    Bilimsel Araştırma Amaçlı Veri İşlemeye İlişkin Kılavuz

    Kurul, bilimsel araştırma amacıyla kişisel veri işlenmesine yönelik kılavuz ilkeleri kabul etti. Kılavuzda yapay zeka destekli araştırmalar ayrıca ele alınarak; “bilimsel araştırma” kavramının GDPR kapsamındaki içeriği ise altı temel kriter çerçevesinde tanımlandı.

    Anonimleştirme Kılavuzu için Sprint Ekibi

    Uzun süredir beklenen anonimleştirme kılavuzunun yaz aylarına kadar tamamlanabilmesi amacıyla özel bir çalışma ekibi (sprint team) oluşturuldu.

    Türkiye Açısından Değerlendirme

    Bu gelişmeler arasında Europrivacy sertifikasyonu, Türk hukuku uygulayıcıları için kritik. GDPR kapsamında Avrupa’dan kişisel veri toplayan Türk şirketleri; SaaS sağlayıcılar, veri işleyen hukuk büroları ve bulut hizmeti sunan teknoloji firmaları artık standart sözleşme maddeleri (SCC) dışında somut bir uyum aracına daha sahip olacak. KVKK ile GDPR arasındaki uyum boşluğunu kapatmaya çalışan işletmeler açısından bu gelişme, pratik değer taşıyan yeni bir seçenek sunmaktadır.

    Kaynak

    ABD’de Yüz Tanıma Sistemi Hatasından Kaynaklanan Tutuklama Davası 

    Amerika Birleşik Devletleri’nde Jason Killinger isimli yurttaş, yapay zeka tabanlı yüz tanıma sisteminin hatalı eşleştirmesi sonucunda 12 saat boyunca gözaltında tutulmasının ardından Reno şehri aleyhine tazminat davası açtı. Bir kumarhane ortamında yaşanan olayda sistem, Killinger’ı daha önce mekâna girişi yasaklanmış başka bir şahısla “%100 eşleşme” olarak tanımladı. Görevli polis memuru, tutuklama işlemini uygulamadan önce Killinger’ın yanında bulundurduğu üç ayrı kimlik belgesini incelemeksizin gözaltı kararını icra etti. Federal Yargıç, davanın yalnızca işlemi gerçekleştiren memur aleyhine değil, doğrudan Reno şehri tüzel kişiliği aleyhine de yürütülmesine olanak tanıdı. Davacı vekilleri, Reno belediyesinin polis teşkilatını yüz tanıma araçlarının hukuka uygun kullanımı konusunda yeterli biçimde eğitmediğini ileri sürerek; bu yapısal eksikliğin yıllar içinde çok sayıda hatalı tutuklamaya zemin hazırladığını iddia etti. Dava dilekçesinde, söz konusu uygulamanın “münferit bir görevlinin hatalı tutumundan ibaret olmadığı; aksine yüzlerce belediye personelinin yıllar boyunca aynı yöntemle binlerce tutuklama gerçekleştirdiği yaygın bir kurumsal alışkanlıktan kaynaklandığı” ifade edildi. Tazminat tutarına ilişkin bir talep henüz sayısallaştırılmamış olmakla birlikte, dosyada cezai tazminat, vekalet ücreti ve kelepçeleme sırasında oluşan bedensel zararın karşılanması talepleri de yer aldı.

    Kaynak

    ABA Yuvarlak Masası: Hukukta Yapay Zeka

    Amerikan Barolar Birliği’nin (ABA) yayın organı Law Practice Magazine, Mart-Nisan 2026 sayısında “AI Today and Tomorrow” başlıklı bir yuvarlak masa çalışması yayımladı. Uygulayıcı avukatlar, baro yöneticileri ve hukuk teknolojisi sektörü temsilcilerinin katılımıyla gerçekleştirilen söyleşi, yapay zekanın hukuk pratiğinde artık dönemsel bir gündem maddesi değil, kalıcı bir tartışma ekseni hâline geldiğine işaret etti.

    ABA’nın Aralık 2025’te yayımladığı AI Task Force Year 2 Report, yapay zekanın artık deneysel bir teknoloji olmadığını; “hukuk pratiği, mahkemeler, hukuk eğitimi ve adalete erişim alanlarında çekirdek altyapıya dönüştüğünü” kayıt altına almıştı.

    Ayrıca yapay zeka destekli süreçlerin sağladığı zaman tasarrufunun saat bazlı ücretlendirme modelleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı sorusu giderek daha fazla tartışılıyor. Bu tartışmanın Türkiye’de de asgari ücret tarifesi ve müvekkil ilişkisinin yeniden yapılandırılması bağlamında yakın vadede gündeme geleceği öngörülüyor. ABA’nın meslek içi rehberlik üretme, etik görüş oluşturma ve sürekli eğitim sağlama kapasitesi, Türkiye barolarının kurumsal dönüşümü için karşılaştırmalı bir ölçüt oldu.

    Kaynak


    LEGALTECH SAHNESİ

    Mahkemelerde Yapay Zeka Halüsinasyonları

    Hukuk alanında yapay zeka kaynaklı içtihat halüsinasyonları, 2026 itibarıyla artık münferit olaylar olmaktan çıkmış, küresel bir olguya dönüşmüştür. 

    Akademisyen Damien Charlotin tarafından hazırlanan AI Hallucination Cases’e göre yalnızca Nisan ayı içinde dünyanın çeşitli yargı çevrelerinde 70’i aşkın halüsinasyon vakası listelenmiştir. Bu, ortalama olarak her gün iki ila üç yeni vakanın kayda geçtiği anlamına gelmektedir. Söz konusu vakaların önemli bir bölümü doğrudan avukatlara aittir.

    Halüsinasyon durumunda verilen yaptırımlar arasında dilekçenin iptali, davanın reddi, baroya disiplin sevki, ek hukuk eğitimi yükümlülüğü ve para cezaları yer almaktadır. Para cezaları 1.000 ABD dolarından başlayıp 17.200 ABD dolarına kadar çıkmıştır. Aynı dönemde Wall Street’in köklü hukuk firması Sullivan & Cromwell de bir iflas davasında uydurma içtihat içeren bir dilekçe sunduğunu kabul ederek özür dilemek zorunda kalmıştır.

    Kaynak


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    İdarenin Sanatla İmtihanı: Hangi Sanat?

    Dr. Öğr. Üyesi Ayşegül Kula

    ‘’…Kamu kaynağı söz konusu olduğunda idarenin denetimi tabii ki de beklenir ve gerekir. Örneğin idare, teşvik verilen bir filmin çekilip çekilmediğini takip etmelidir. Fakat sanat teşviklerinin bir “havuç” değil, adeta bir “sopa” olarak kullanılması otosansüre yol açabilir veya sanat özgürlüğüne müdahale anlamına gelebilir. Bu da idarenin kolluk faaliyeti ile müdahale edemeyeceği bir sanata teşvikler aracılığı ile müdahale etme riskini barındırır. Bir hukuk devletinde idarenin sanat özgürlüğünü ihlal eder nitelikte teşvik kriterleri koyması veya eserlere müdahalede bulunması söz konusu olmamalıdır…’’

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Interplay Between Investment Law and International Humanitarian Law

    Interplay Between Investment Law and International Humanitarian Law

    Investment law in times of war has gained greater significance, particularly over the last decade, due to the emergence of new armed conflicts and their coincidence with the era of foreign direct investment and investor-state arbitration. Accordingly, counsels and arbitrators found themselves in an ever-expanding geopolitical conflict in which investment arbitration rapidly gained geoeconomic importance. That makes the interplay between investment law and international humanitarian law (IHL) even more timely. In this sense, this short essay will examine two issues regarding this interplay: investment treaty obligations in times of occupation and protections against the expropriation of property during wartime.  

    Investment Treaty Obligations in Times of Occupation 

    The first issue pertains to the application of international investment agreement (IIA) rules in occupied territories. The obligations of occupying powers in occupied territories are governed by IHL rules. Accordingly, the 1907 Hague Convention sets out the definition of an occupied territory: “territory is considered occupied when it is actually placed under the authority of the hostile army.” [1] Generally, questions arising from the law of occupation and investment arbitration concern whether an occupying power is bound by the IIA obligations of the occupied State and whether it must comply with its own IIA obligations within occupied territories. Since arbitral or judicial practice on this question is limited, the issue is rather understudied, with most sources being scholarly writings. 

    In principle, since war does not terminate the application of treaties, the treaties to which the occupied state is a party, including IIAs, continue to apply during occupation. [2] Although the occupying power does not become a party to those treaties, it must respect and ensure their application in the occupied territory. [3] That, for sure, includes obligations from IIAs. This principle gives rise to two different interpretations. First, Ackermann suggests that, since the occupying power is not a party to the IIAs of the occupied state, its non-compliance with those IIAs does not constitute a breach of those agreements. [4] A second view argues that, since Article 43 of the Hague Convention [5] requires the occupying power to respect the laws in force in the occupied State, such non-compliance also breaches IIAs and, thus, the right to bring claims under the relevant dispute resolution provisions of the IIA. [6] This essay subscribes to the latter view, as contrary interpretations may result in unjust consequences for the investment laws of the occupied State. 

    For example, if the former view is accepted, a non-citizen of an occupied State cannot bring claims against the occupying power for damage to their investments in occupied territories under agreements of the occupied State. That is, of course, incompatible with the spirit of justice and international investment law. At the same time, it prevents investors from claiming their rights under agreements that they signed. If an occupying power should respect laws in force in the occupied State, it should be held responsible for the breaches of IIAs as well. An interpretation otherwise would be inconsistent with the protection and security of investments. As such, investors should be able to bring claims against occupying powers for breaches of the occupied State’s IIAs in occupied territories.

    Protections Against the Expropriation of Property During Wartime

    The protection of property under IHL is not as extensive as that of investment. The notion of investment potentially includes any economic activity, including the sales of goods and services. [7] Also, if there is no definition of investment in an agreement or convention at hand, arbitral tribunals tend to interpret “investment” broadly. [8] IHL, on the other hand, treats property as a tangible subject [9], excluding certain types of investment from its scope of protection. Geneva Conventions, for instance, do not mention property unless it is associated with a civilian object or military objective. It should be noted, however, that unlike most bilateral investment treaties, which interpret property as people’s homes and personal possessions, IHL protection is broader, including all tangible properties. 

    IHL protection prohibits the confiscation of private property in occupied territories. [10] It also prohibits such confiscation during times of international armed conflict, as the Ethiopia–Eritrea Claims Commission confirmed that, where a property seizure occurs during war, the obligation to provide full compensation continues to apply. [11] However, two issues are still problematic in IHL. First, there is no rule prohibiting confiscation in non-international armed conflicts; the matter is left to domestic jurisdictions. [12] Second, in naval warfare, prize [13] laws allow belligerents to capture property without paying compensation; instead, ownership is transferred, subject to the approval of the prize court. [14] By way of example, if an enemy merchant vessel carries neutral goods from several investors who are not combatants, and the belligerent state captures the vessel, it can confiscate the goods.

    In investment arbitration, on the other hand, such claims are relatively rare. The prohibition of the confiscation of property in occupied territories is also prohibited in international investment law. [15] In addition, Mitchell v. Congo took the issue of indirect expropriation even further by approaching it broadly. The claimant’s law firm had its premises searched and put under seal; two of its documents were seized, and two of its lawyers were imprisoned. Although these measures were temporary and later reversed by a court, the tribunal found that they amounted to an expropriation, as the claimant definitively and totally lost some of its clients after the incident. [16] 

    The broad interpretation of property in investment law provides broader protection for individuals, including investors. Thus, this essay suggests that instead of the old-fashioned approach of lex specialis, international courts and tribunals should exercise what Anne Peters called “systemic harmonization” [17] in which both branches may be applied to the case at hand whenever possible. Thereby, investors can benefit from investment protection without impairing the rules and principles of IHL. 

    Conclusion 

    In conclusion, the interplay between investment law and IHL creates both tensions and opportunities for coherence in times of armed conflict. While IHL provides essential safeguards for property and governance during occupation, its protections remain narrower and sometimes incomplete compared to investment law. By contrast, investment law offers broader and more flexible mechanisms to protect investors, particularly against expropriation. Bridging these regimes through systemic harmonization prevents them from undermining one another. Such an approach promotes legal consistency, strengthens investor protection, and upholds fundamental humanitarian principles, ultimately contributing to a more balanced and effective international legal framework in conflict situations.

    [1] 1907 Convention (IV) respecting the Laws and Customs of War on Land and its annex: Regulations concerning the Laws and Customs of War on Land, Article 42.

    [2] Tobias Ackermann, ‘Investments under Occupation: The Application of Investment Treaties to Occupied Territory’ in Katia Fach Gómez, Anastasios Gourgourinis and Catharine Titi (eds.), International Investment Law and the Law of Armed Conflict (Springer 2019) 69. 

    [3] Katharina Wende, ‘The Application of Bilateral Investment Treaties in Annexed Territories: Whose BITs are Applicable in Crimea after its Annexation?’ in Jure Vidmar and Ruth Bonnevalle-Kok (eds.), Hague Yearbook of International Law (Brill 2016) 166.

    [4] Ackermann (n 2) 77.

    [5] Article 43 is as follows: “The authority of the legitimate power having in fact passed into the hands of the occupant, the latter shall take all the measures in his power to restore, and ensure, as far as possible, public order and safety, while respecting, unless absolutely prevented, the laws in force in the country.”

    [6] Ofilio Mayorga, ‘Occupants, beware of BITs: applicability of investment treaties to occupied territories’ (2016) 19 PYIL 136, 142; Helin Laufer, ‘Investment arbitration and armed conflict—international investment law asks; international humanitarian law answers’ (2025) 41 Arbitration International 819, 839. 

    [7] See. M Waibel, ‘Subject Matter Jurisdiction: The Notion of Investment’ (2021) 19 ICSID Rep 25.

    [8] See. e.g. Ambiente Ufficio S.p.A. and Others v. Argentine Republic, ICSID Case No. ARB/08/9, Decision on Jurisdiction and Admissibility (2013), para. 454.

    [9] Kathryn Greenman, ‘Of War and International Investment Law’ (2024) 73 International and Comparative Law Quarterly 579, 594. 

    [10] 1907 Hague Convention, Article 46. 

    [11] Ethiopia–Eritrea Claims Commission Partial Award: Loss of Property in Ethiopia Owned by Non-Residents – Eritrea’s Claim 24 (2005) 26 RIAA 429, para 24. 

    [12] Greenman (n 9) 596.

    [13] Prize is defined as “enemy merchant vessels, aircraft, or goods that can be captured.” See. Newport Manual on the Law of Naval Warfare, Section 9.1. In this sense, belligerents can capture enemy vessels carrying neutral goods and neutral vessels carrying enemy goods. 

    [14] See. Andrew Clapham, War (Oxford University Press 2021) 339-350. 

    [15] See. inter alia: Stabil and others v Russia, PCA Case No 2015-35, Award (26 November 2018); Oschadbank v Russia, PCA Case No 2016-14, Award (26 November 2018). 

    [16] Mitchell v Democratic Republic of Congo, ICSID Case No ARB/99/7, Decision on the Application for Annulment of the Award (1 November 2006) paras. 65, 71-72.

    [17] Anne Peters, ‘The Refinement of International Law: From Fragmentation to Regime Interaction and Politicization’ (2017) 15 International Journal of Constitutional Law 671.

  • Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği’nin Kaldırılması: Düzenleyici Boşluk, İdari Takdir ve Yargısal Denetim Üzerine

    Giriş

    25 Nisan 2026 tarihli ve 33234 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 11228 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile, 24 Mayıs 2005 tarihli ve 2005/9013 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’yla yürürlüğe konulmuş Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. Söz konusu yönetmelik, 4/6/1985 tarihli ve 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 7. maddesi kapsamında orman, mera, sit alanı, milli park, su havzası, kıyı, askerî yasak bölge, imar alanı ve mücavir alanlarda madencilik faaliyetlerinin nasıl yürütüleceğini, çevresel etki değerlendirmesi süreçlerini ve kurumlar arası izin koordinasyonunu düzenleyen bir çerçeve metin niteliği taşımaktaydı.

    Düzenleme, ilk bakışta bir mevzuat sadeleştirmesi olarak görünmektedir. Ne var ki, kaldırılan metnin içerdiği hükümlerin niteliği ve doğurduğu hukuki etki dikkatle incelendiğinde, sektör üzerindeki gerçek sonuçlarının yalnızca bürokratik bir tasfiyeden ibaret olmadığı, idari takdirin alanını genişleten, yargısal denetimin tutamak noktalarını azaltan ve madencilik faaliyetlerine ilişkin kurumlar arası dengeyi yeniden konumlandıran bir hukuki dönüşümü ifade ettiği görülmektedir. Bu yazıda, kaldırma işlemi siyasi tartışmalardan bağımsız biçimde, yalnızca hukuki içerik, doğurduğu boşluk ve hukuk politikası açısından doğurabileceği sonuçlar bakımından ele alınacaktır.

    Kaldırılan Düzenlemenin Hukuki Niteliği ve İşlevi

    2005 tarihli Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği, Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulmuş bir düzenleyici işlemdi. Bu özelliği, Bakanlık tarafından çıkarılan uygulama yönetmeliklerinden farklı olarak, normlar hiyerarşisinde daha yüksek bir kademede konumlanmasını sağlıyordu. Yönetmelik, izin süreçleriyle ilgili usul ve esasları yalnızca düzenlemekle kalmıyor; aynı zamanda bakanlıklar arası ilişkide bağlayıcı bir koordinasyon mekanizması kuruyordu.

    Yönetmeliğin 5. maddesi son derece özgün bir hüküm içermekteydi:

    “Bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarınca, bu Yönetmelik hükümlerinde belirtilen haller ve diğer kanunların ilgili hükümleri dışında, madencilik faaliyetleri engellenemez ve çıkarılacak yönetmeliklerde bu Yönetmelikte belirtilen kısıtlamaların dışında bir kısıtlama getirilemez.”

    Bu hüküm, çevre, orman, tarım, kültür gibi alanlarda yetkili bakanlıkların, yönetmelikte sayılan haller dışında madencilik faaliyetlerini engellememesini güvence altına almaktaydı. Diğer yandan yönetmelik, 1/5000 ölçekli imar planı onaylanmış alanlardan sit alanlarına, mera tahsis değişikliğinden kıyı kullanımına, su havzaları korunmasından milli parklara kadar çok sayıda alanda detaylı ve maddeleştirilmiş prosedürler öngörüyordu. Vali yardımcısı başkanlığında il müdürlükleri komisyonunun nasıl kurulacağına dair Madde 9 ve 10, izin başvurularının değerlendirilme sürelerine ilişkin Madde 11 hükümleri bunlara örnektir.

    Kaldırma Kararının Hukuki Gerekçeleri

    Kaldırma işleminin görünürdeki hukuki gerekçeleri çok katmanlıdır.

    Birincisi, normlar hiyerarşisindeki çatışmaların giderilmesi gereğidir. 2005 tarihli yönetmelik, sonradan yürürlüğe giren Çevre Kanunu değişiklikleri, ÇED Yönetmeliği güncellemeleri, 6831 sayılı Orman Kanunu çerçevesindeki düzenlemeler, 4342 sayılı Mera Kanunu uygulamaları ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle zaman zaman çelişen hükümler içermekteydi. Lex posterior derogat legi priori ilkesi gereğince zımni ilga söz konusu olsa da, uygulamada yorum güçlükleri sürmekteydi.

    İkincisi, 6771 sayılı Anayasa değişikliği sonrası Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişle birlikte, Bakanlar Kurulu kararı niteliğindeki düzenleyici işlemlerin sistematik biçimde gözden geçirilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştı. Bu çerçevede kaldırma işlemi, sistemsel bir uyumlaştırmanın parçası olarak okunabilir.

    Üçüncüsü ise, izin süreçlerinde 2010 tarihli Madencilik Faaliyetleri Uygulama Yönetmeliği ile zaten büyük ölçüde örtüşme yaşanmasıdır. Kaldırma kararı, bu örtüşmeyi sona erdirmek ve düzenleyici çerçeveyi tek metne indirmek amacıyla açıklanmaktadır.

    Düzenleyici Boşluk ve İdari Takdirin Genişlemesi

    Kaldırma kararının hukuki etkisi, görünen sadeleştirmeyle sınırlı değildir. Yönetmelikte yer alan hem şirketleri koruyan (madenciliği engelleme yasağı) hem de vatandaş ve kamuyu koruyan (detaylı prosedürel güvenceler) hükümlerin birlikte yürürlükten kalkması, geriye çerçeve nitelikli Maden Kanunu hükümleri ile 2010 tarihli Uygulama Yönetmeliği’ni bırakmaktadır. Bu durum, Bakanlığa idari takdir alanının önemli ölçüde genişlediği bir alan açmaktadır.

    İdare hukukunda yerleşik olan ilke şudur: Ayrıntılı kurallarla yürütülen idari işlemler yargısal denetime daha açıktır; takdir yetkisine dayanan işlemler ise denetim yoğunluğu görece düşüktür. Danıştay’ın yerleşik içtihadında takdir yetkisinin denetimi, “kamu yararı, hizmet gerekleri ve hukukun genel ilkeleri” çerçevesinde kalmakta; somut prosedürel kurallara aykırılık denetiminden farklılaşmaktadır. Yönetmeliğin yürürlükten kaldırılması, bu prosedürel tutamak noktalarını idari yargı denetiminin elinden almaktadır.

    Kazanılmış Haklar ve Ruhsat Devri Sorunsalı

    Kaldırılan yönetmeliğin 18. maddesi, verilmiş izinlerin “müktesep hak olarak ruhsat hukuku devam ettiği sürece” geçerli olduğunu, ruhsat temdidi ve devirlerinde mevcut izinlerin korunacağını düzenlemekteydi. Bu hüküm, hem yatırımcı için hukuki güvence hem de süregelen davalarda dayanak noktası işlevi görmekteydi.

    Kaldırma sonrasında, ruhsat devri ve ruhsat sonrası süreçlerde mevcut izinlerin akıbeti yalnızca Maden Kanunu ve 2010 tarihli Uygulama Yönetmeliği’nin genel hükümleri çerçevesinde değerlendirilecektir. Bu, özellikle ödeme aczine düşen, idari para cezalarına çarptırılan veya işletme faaliyetleri kesintiye uğrayan ruhsat sahiplerinin durumunda kritik öneme sahiptir.

    Bu noktada güncel bir örnek üzerinden değerlendirme yapmak yerinde olur: Eskişehir’de faaliyet gösteren ve aylardır ücret ödenmeyen, çalışanları açlık grevi yoluyla kamulaştırma talebini gündeme getiren bir maden işletmesinde ruhsat sahibinin Maden Kanunu m. 5 gereği ruhsat devri, m. 30 gereği ihale veya geleneksel müktesep hak ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, devir sürecindeki idari takdirin sınırları ve yargısal denetlenebilirliği kaldırılan yönetmeliğin sağladığı çerçeveyle önemli ölçüde farklılaşmıştır. Ruhsat devirlerinde idarenin kimi tercih edeceği, hangi koşullarda kamulaştırma yoluna gideceği veya ihale yoluyla yeniden tahsis yapacağı meselelerinde takdir alanı, prosedürel kısıtlamalardan kısmen arındırılmış durumdadır. Bu, yatırımcı–çalışan dengesinin hukuki güvenceler bakımından yeniden konumlandığı bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

    Stratejik Madenler, Özel Alan İzinleri ve İhale Süreçleri

    Kaldırılan yönetmeliğin en ayrıntılı düzenlemeleri, stratejik nitelikteki madenler için kritik öneme sahip alanlarda yer almaktaydı. Özellikle Maden Kanunu’nun IV. Grup (endüstriyel hammaddeler ve metalik madenler) ve VI. Grup (radyoaktif mineraller) madenleri bakımından, milli park, sit alanı, su havzası ve özel çevre koruma bölgelerinde alınması gereken izinlere dair maddeler, ülkenin nadir toprak elementleri (NTE), toryum, lityum gibi yüksek katma değerli madenleri açısından doğrudan uygulama alanı bulmaktaydı.

    Türkiye’nin Eskişehir Beylikova-Kızılcaören sahasında yer alan ve 694 milyon ton rezerviyle dünyanın bilinen ikinci büyük NTE rezervi olarak nitelendirilen kompleks cevher sahası Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü tarafından işletilen bir VI. Grup faaliyet niteliği taşımaktadır. NTE’lerin uluslararası stratejik öneminin son dönemde belirgin biçimde arttığı bir konjonktürde, özel alan izinlerine ilişkin detaylı prosedürlerin yer aldığı yönetmeliğin kaldırılması, ihale, ruhsat, izin ve uluslararası ortaklık süreçlerinde idarenin manevra alanını genişletmektedir.

    Aynı durum, kömür ihaleleri ve henüz ruhsata bağlanmamış sahalardaki ihale süreçleri bakımından da geçerlidir. Halen idari yargıda görülmekte olan Akbelen, Murat Dağı, İkizdere benzeri uyuşmazlıklarda, davanın hukuki dayanağı sıklıkla 2005 yönetmeliğinin spesifik maddelerine — orman izni prosedürü, mera tahsis değişikliği, sit alanı muvafakati gibi — dayanmaktaydı. Yönetmeliğin yürürlükten kalkmasıyla, derdest dosyaların hukuki dayanak zemininde belirsizlik doğmuş, yeni davaların açılış aşamasında dilekçe sahiplerinin hangi düzenleyici işleme aykırılık şeklinde tutamak noktası bulması güçleşmiştir.

    Yargısal Denetim Üzerine Etkileri

    Yukarıda anılan tablonun toplamı, idari yargı denetimi açısından somut bir daralmaya işaret etmektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 2/1-a kapsamındaki iptal davalarında, idarenin bir işleminin “yetki, sebep, konu, şekil ve maksat” bakımından hukuka aykırılığını ileri sürerken, kaldırılan yönetmeliğe dayanan şekil ve sebep denetimi unsurları büyük ölçüde işlerliğini kaybetmiştir. Geriye, çerçeve nitelikli Maden Kanunu hükümleri üzerinden yapılacak maksat denetimi (kamu yararı–hukuka uygunluk) kalmaktadır ki bu, niteliği gereği daha gevşek bir denetim ölçütüdür.

    Hukuki belirlilik (Rechtssicherheit) ilkesi, Anayasa Mahkemesi’nin ve Danıştay’ın yerleşik içtihatlarında hukuk devletinin temel unsurlarından biri olarak vurgulanır. Düzenleyici işlemlerin yürürlükten kaldırılması, eğer yerine eşdeğer ayrıntıda bir düzenleme geçirilmiyorsa, bu ilke açısından kaygı verici bir tablo oluşturabilir. 2005 yönetmeliğinin yerine yeni bir düzenleme yayımlanmadığı, izin süreçlerinin doğrudan Maden Kanunu ve mevcut Uygulama Yönetmeliği üzerinden yürütüleceği açıklandığına göre, düzenleyici boşluğun nasıl doldurulacağı izleyen dönemde Bakanlık tasarrufları ve mahkeme içtihatlarıyla şekillenecektir.

    Çalışma İlişkileri ile Bağlantı: Düzenlemenin Dolaylı Yüzü

    Kaldırılan yönetmelik, doğrudan iş hukuku alanını düzenlememekte; ücret, kıdem, ihbar, sendikal haklar, iş sağlığı ve güvenliği gibi konular 4857 sayılı İş Kanunu, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu kapsamında değerlendirilmektedir. Bu açıdan, yönetmeliğin kaldırılmasının doğrudan bir iş hukuku etkisinden söz etmek mümkün değildir.

    Bununla birlikte, maden ruhsatlarının devri, kamulaştırılması, ihalesi ve işletmeye verilmesi süreçlerine ilişkin idari takdir alanının genişlemesi, ödeme aczine düşmüş işletmelerin akıbetinde — ve dolayısıyla bu işletmelerde çalışan ve hak arayışı içindeki işçilerin durumunda — dolaylı ancak somut bir etkiye sahiptir. Yatırımcı–idare ilişkisindeki prosedürel sadeleştirme, çalışan–idare ilişkisinde benzer bir hızla karşılık bulmadığında, hukuk politikası bakımından bir asimetri ortaya çıkmaktadır. 

    Bütüncül bir madencilik mevzuatı reformunun yalnızca yatırım ve izin süreçlerini değil, çalışma ilişkileri ile kamu denetiminin kurumsal düzenini de kapsaması gerektiği, bu kararla birlikte yeniden düşünmeyi gerektiren bir mesele olarak gündeme gelmektedir.

    Sonuç

    2005 tarihli Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği’nin yürürlükten kaldırılması, biçimsel olarak bir mevzuat sadeleştirmesi görünümünde olsa da, içerik bakımından idari takdirin genişlemesi, prosedürel güvencelerin azalması ve yargısal denetimin tutamak noktalarının sınırlanması yönünde sonuçlar doğurmaktadır. Düzenleme, hem ruhsat devir ve kamulaştırma süreçleri, hem stratejik madenlere ilişkin ihale ve izin işlemleri, hem de süregelen idari yargı uyuşmazlıkları bakımından somut etkiler doğurma potansiyeli taşımaktadır. Önümüzdeki dönemde Bakanlık tasarrufları, idari yargı kararları ve doktrinin tutumu, bu boşluğun nasıl doldurulacağını belirleyecektir. Hukuki belirlilik ilkesi ile çevresel koruma, mülkiyet hakkı ve çalışma hakkı arasındaki dengenin yeniden gözetilmesi, izleyen düzenlemelerin temel sınavı olacaktır.


    Kaynaklar

    • 25.04.2026 tarihli ve 33234 sayılı Resmî Gazete, 11228 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı.
    • 4/6/1985 tarihli ve 3213 sayılı Maden Kanunu.
    • 21/6/2005 tarihli ve 25852 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, 2005/9013 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı eki Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği (mülga).
    • 6/11/2010 tarihli ve 27751 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Madencilik Faaliyetleri Uygulama Yönetmeliği.
    • 2872 sayılı Çevre Kanunu, 6831 sayılı Orman Kanunu, 4342 sayılı Mera Kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, 3621 sayılı Kıyı Kanunu.
    • 4857 sayılı İş Kanunu, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu.
    • 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu.
    • Nükleer Düzenleme Kurulu’nun 13.01.2022 tarihli ve 2022-2/2-1 sayılı Yer Lisansı Kararı; 26.01.2023 tarihli ve 2023-8/5-1 sayılı Sınırlı Çalışma İzni ve İnşaat Lisansı Kararı (Eskişehir-Beylikova Kompleks Cevher Sahası).
  • Konut ve Çatılı İş Yeri Kira Bedelinin Belirlenmesi ve Kira Tespit Davası

    Kira sözleşmesinin akdedilmesi esnasında, kira bedelinin taraflarca serbestçe kararlaştırılması esastır. Zira kira sözleşmesi, Türk Borçlar Kanunu’nun hükümleri çerçevesinde tarafların karşılıklı ve özgür iradeleriyle kurdukları bir sözleşme niteliğindedir. Bu noktada, kira bedeline ilişkin başlangıçta herhangi bir yasal sınırlama öngörülmemiş olup, taraflar arasındaki anlaşma serbestisi ilkesi gereğince bedelin serbestçe belirlenmesi mümkündür. Ancak, sözleşme serbestisi mutlak olmayıp, Borçlar Hukuku’nun temel prensipleri olan aşırı yararlanma (TBK m.28), irade sakatlığı (TBK m.30 vd.), genel ahlaka aykırılık (TMK m.2) gibi sınırlamalar söz konusu olabilir. Bu hallerde kira bedeli veya sözleşme koşulları geçerlilik kazanamayabilir ve taraflardan birinin sözleşmenin iptalini ya da tadilini talep etme hakkı doğabilir.

    Bu çerçevede, kira sözleşmesinin başlangıcında tarafların özgür iradeleriyle bir anlaşmaya varılması, sözleşmenin hüküm ve sonuç doğurması için yeterli olmakla birlikte, söz konusu serbestinin kötüye kullanılması veya taraflardan birinin zayıf konumda olması durumunda hukuki müdahaleler yapılabilir. Aksi hâlde, taraf iradesi sözleşmenin bağlayıcılığına esas teşkil eder.

    Türk Borçlar Kanunu’nun 347. maddesi uyarınca, konut ve çatılı işyeri kiralarında belirli süreli olarak akdedilmiş bir kira sözleşmesinin süresi dolmuş olsa dahi, bu durum sözleşmenin kendiliğinden sona ermesine neden olmaz. Kiracı, kira süresinin bitiminden en az on beş gün önce sözleşmeyi sona erdireceğine dair yazılı bir bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl daha uzatılmış sayılır. Ancak, sözleşmenin bu şekilde uzatılması durumunda sözleşme koşullarına getirilen tek istisna kira bedelidir.

    TBK m.343 hükmüne göre, kira sözleşmelerinde, kira bedeli dışında kiracı aleyhine herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu düzenleme, kiracıların korunması amacına hizmet eder ve kira bedelindeki artışlar haricinde kira sözleşmesinin diğer hükümlerinin kiracı aleyhine değiştirilmesine izin vermez. Dolayısıyla, kira sözleşmesinin her uzama döneminde, kira bedeli belirli yasal sınırlamalar ve kira artış oranları çerçevesinde yeniden düzenlenebilir iken, diğer hükümler değiştirilemez ve aynı koşullarla devam eder. Bu bağlamda, kira bedeline ilişkin artışlar TBK m.344’te yer alan sınırlamalara tabidir ve yasal olarak öngörülen oranların üzerinde artış yapılamaz.

    KİRA BEDELİ BELİRLENİRKEN ÜFE ARTIŞI MI YOKSA TÜFE ARTIŞI MI  BAZ ALINIR?

    Türk Borçlar Kanunu’nun 344. maddesinde, kira bedelinin belirlenmesi ile ilgili olarak yapılan değişiklikle, 17.01.2019 tarihli ve 7161 sayılı Kanun’un 56. maddesiyle “üretici fiyat endeksi” (ÜFE) yerine “tüketici fiyat endeksi” (TÜFE) esas alınmaya başlanmıştır. Buna göre, kira bedelinin belirlenmesinde, TÜFE’nin on iki aylık ortalamalara göre değişim oranı baz alınmaktadır. Bu düzenleme, kira bedelindeki artışın TÜFE’ye göre yapılması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. TBK m.344’te yer alan bu düzenlemeye göre, kira sözleşmesinde TÜFE on iki aylık ortalamayı aşan bir oran belirlenmiş olsa dahi, yapılacak artış TÜFE on iki aylık ortalamalarıyla sınırlı olacaktır.

    KİRA SÖZLEŞMESİNDE, KİRA BEDELİNİN ARTIŞINA İLİŞKİN BİR HÜKÜM KONULABİLİR Mİ ?

    Taraflar, kira sözleşmesi akdederken kira artışına ilişkin bir hüküm ekleyebilirler. Türk Borçlar Kanunu’nun 344. maddesinin birinci fıkrasına göre, tarafların yenilenen kira dönemlerinde kira bedeline ilişkin yapacakları anlaşmalar, bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek kaydıyla geçerli sayılır. Bu kural, bir yıldan uzun süreli kira sözleşmeleri için de geçerlidir.

    Kira sözleşmesinin uzama dönemlerinde tarafların belirlediği artış oranı, TÜFE’nin on iki aylık ortalamasını aşmamak şartıyla geçerli olur. Taraflar, sözleşme süresi boyunca, TÜFE oranından daha düşük bir kira artış oranı kararlaştırmışsa, bu oran yalnızca ilk uzama yılında değil, sonraki uzama dönemlerinde de uygulanır. TBK m. 344/I gereğince, kira artışına ilişkin anlaşmaların üst sınırı TÜFE oranıdır ve taraflar bu sınırı aşacak bir artış oranı belirleyemezler. Bu sınıra aykırı şekilde TÜFE oranından yüksek bir artış öngörülmüşse, kısmi hükümsüzlük ilkesi devreye girer ve kira artışı TÜFE oranı ile sınırlandırılır. Ancak, taraflar TÜFE’den daha düşük bir artış oranı üzerinde anlaşmışlarsa, bu oran geçerli olur.

    SÖZLEŞME SÜRESİ İÇİNDE ARTIŞ YAPILABİLİR Mİ ?

    Tarafların bir yıldan uzun süreli bir kira sözleşmesi yapmaları durumunda, kira bedelinin artışına ilişkin düzenlemeler tarafların iradesine bırakılmıştır. Taraflar, kira süresi boyunca hangi dönemlerde ve ne şekilde artış yapılacağını sözleşme ile kararlaştırabilirler. Ancak, böyle bir düzenleme bulunmuyorsa, sözleşme süresi dolmadan kira bedelinde artış talep edilmesi mümkün değildir. Türk Borçlar Kanunu’nun 344. maddesi uyarınca, kira bedeli artışına dair açık bir hüküm bulunmadıkça, kira dönemi içerisinde artış yapılamaz.

    Bu kuralın tek istisnası, TBK m.344/3 uyarınca, her beş yılda bir kiraya verenin veya kiracının kira bedelinin rayiç bedel üzerinden tespiti için mahkemeye başvurabilme hakkıdır. Beş yılın sonunda, kira bedeli, rayiç bedel dikkate alınarak mahkeme tarafından belirlenebilir. Bu durumda, taraflar arasında sözleşme ile kararlaştırılmış bir artış hükmü olmasa dahi, her beş yıllık süre sonunda kira bedelinin güncel piyasa koşullarına göre yeniden tespit edilmesi mümkündür.

    SÖZLEŞMEDE KİRA ARTIŞ BEDELİNE İLİŞKİN BİR HÜKÜM YOKSA KİRA ARTIŞI NEYE GÖRE BELİRLENİR ?

    Türk Borçlar Kanunu’nun 344. maddesinin ikinci fıkrası, taraflar arasında kira bedelinin artışına ilişkin bir anlaşma yapılmadığı hallerde uygulanacak kuralları düzenlemektedir. Bu hükme göre, taraflar kira artışına dair bir anlaşma yapmamışlarsa, kira bedeli bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki (TÜFE) on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla hâkim tarafından belirlenir.

    Bu durumda, hâkim kira bedelini belirlerken kiralananın durumu ve hakkaniyet ilkelerini göz önüne alacaktır. Ancak, TÜFE oranından daha yüksek bir artışa karar vermesi mümkün değildir. Hâkim, yalnızca TÜFE on iki aylık ortalama oranını geçmeyecek şekilde bir artış yapabilir. Ancak hakim, kiralananın durumu ve hakkaniyetin gerektirdiği hallerde TÜFE oranından daha az bir artışa hükmetme yetkisine sahiptir.

    KİRA BEDELİ YABANCI PARA ÜZERİNDEN YAPILABİLİR Mİ ?

    13.09.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar’da yapılan değişikliklerle, bazı sözleşmeler bakımından yabancı para birimiyle veya yabancı paraya endeksli olarak akdedilen sözleşmelere yasak getirilmiştir. Bu sözleşmeler arasında kira sözleşmeleri de yer almakta olup, yabancı para birimiyle kira bedelinin belirlenmesi konusunda önemli sınırlamalar getirilmiştir.

    RAYİÇ BEDELİN BELİRLENMESİ VE KİRA TESPİT DAVASI

    Türk Borçlar Kanunu’nun 344. maddesinin üçüncü fıkrası, kira sözleşmelerinde beş yıldan uzun süren kiralamalarda veya beş yılın sonunda yenilenen kira sözleşmelerinde uygulanacak kira bedelinin nasıl tespit edileceğine dair düzenlemeler getirilmiştir. Beş yıldan sonra kira bedelinin tespiti için taraflar arasında bir anlaşma olup olmaması fark etmeksizin, hâkim, yeni kira döneminde uygulanacak kira bedelini TÜFE’nin on iki aylık ortalamalara göre değişim oranı, kiralananın durumu, emsal kira bedelleri ve hakkaniyet ilkelerini göz önünde bulundurarak belirler. Bu beş yıllık periyotlar sonunda kira bedeli yeniden belirlenirken rayiç bedel esas alınır ve bu tespit için dava açılabilir.

    Rayiç bedelin tespiti davası, kira sözleşmesinde artış hükmü bulunsa da bulunmasa da açılabilir. Bu tespit, kira sözleşmesinin yenilenmesinden itibaren beş yıl geçtikten sonra talep edilebilir. Kanun koyucu, rayiç bedelin tespitine ilişkin davanın her beş yılda bir açılabileceğini öngörmekle birlikte, beş yıldan önce böyle bir talepte bulunulmasını yasaklamıştır. Dolayısıyla, taraflar sözleşme süresi dolmadan önce bu davayı açamazlar.

    Örneklerle Kira Bedelinin Tespiti:

    1. Bir yıllık kira sözleşmesi : TBK m. 347 uyarınca birer yıllık dönemler halinde uzamışsa ve bu süre dört uzama yılı ile birlikte toplamda beş kira yılını doldurmuşsa, altıncı yıl için kira bedelinin TBK m. 344/3 uyarınca tespiti istenebilir.

    2. İki yıllık bir kira sözleşmesi : TBK m. 347 gereği üç yıl daha uzamış ve toplamda beş yıl dolmuşsa, altıncı kira yılı için kira bedelinin mahkeme tarafından belirlenmesi talep edilebilir.

    3. Beş yıllık bir kira sözleşmesinin süresi dolmuşsa: İlk uzama yılında (yani altıncı yılda) kira bedelinin tespitini istemek mümkündür.

    4. Beş yıldan uzun süreli bir kira sözleşmesi (örneğin sekiz yıllık bir sözleşme) bulunması halinde: Beşinci yılın sonunda altıncı kira yılı için kira bedelinin TBK m. 344/3’e göre tespiti istenebilir.

    Özetle:

    – Beş yıldan sonra kira bedelinin mahkemece belirlenmesi talep edilebilir.

    – Hâkim, TÜFE, emsal kira bedelleri, kiralananın durumu ve hakkaniyet ilkelerini dikkate alarak yeni kira bedelini tespit eder.

    – Rayiç bedelin tespiti için kira sözleşmesinde artış hükmü olup olmaması önemli değildir.

    – Beş yıldan önce kira bedelinin tespiti için dava açılamaz.

    – Beşinci yıl sonunda tespit talep edilmezse, kira artışı TÜFE 12 Aylık Ortalama Oranına göre yapılır.

    KİRA TESPİT DAVASI – SÜRE KONUSU

    TBK m. 345’te belirtildiği gibi, kira bedelinin belirlenmesine ilişkin dava her zaman açılabilir, Ancak sözleşmede kira bedelinin artırılacağına ilişkin bir irade veya düzenleme yoksa tarafların mahkemece belirlenecek kira bedelinin yeni kira döneminin başından itibaren geçerli olmasını istemeleri halinde, bu davayı belirli bir süre içinde açmaları veya bu konuda yazılı bildirimde bulunmaları gerekmektedir.

    Bu kapsamda, kiraya veren, yeni kira döneminin başından itibaren tespit edilecek kira bedelinin geçerli olmasını istiyorsa:

    1. Yeni kira döneminin başlangıcından en geç otuz gün önce dava dilekçesini kiracıya tebliğ ettirmesi,

    2. Ya da en az otuz gün önce kiracıya yazılı bildirimi tebliğ ettirmesi gerekmektedir.

    Bildirim yazılı olmalı ve bu husus geçerlilik koşulu olarak aranır. Kiraya veren, kiracıya bu bildirimi noter aracılığıyla ihtar çekerek de iletebilir. Böylece yeni döneme ilişkin kira bedelinin artırılacağına dair bilgilendirme yapılmış olur.

    Örnek Olarak:

    Kira Sözleşmesinin Süresi: 1 Ocak 2019 tarihinde bir kira sözleşmesi yaptığınızı ve bu sözleşmede de kira bedelinin artışına ilişkin bir irade veya düzenleme olmadığını düşünelim. Bu sözleşme 1 Ocak 2024 tarihinde beş yıllık süresini dolduracaktır. Beş yıllık sürenin dolması nedeniyle, yeni kira dönemine ilişkin kira bedelinin artırılmasını talep etmek isterseniz ;

    – 1 Aralık 2023’e kadar dava dilekçesini kiracıya tebliğ ettirmeniz ya da,

    – 1 Aralık 2023’e kiracıya ihtarı tebliğ ettirmeniz gerekir.

    KİRA TESPİT DAVASINDA ARABULUCULUK ZORUNLU MUDUR ?

    01.09.2023 tarihinden itibaren kira tespit davaları da dahil olmak üzere, kira uyuşmazlıklarında dava açılmadan önce arabuluculuğa başvurma zorunluluğu getirilmiştir. Bu, dava şartı haline gelmiş olup, arabuluculuğa başvurulmadan açılacak kira tespit davaları, usulden reddedilecektir.

    Arabuluculuk süreci tamamlandığında, taraflar anlaşmaya varamamışsa, bu durumu gösteren son tutanakla birlikte dava açılabilecektir. Bu nedenle, kira tespit davası açmak isteyen taraflar, öncelikle arabuluculuk sürecini tamamlamak zorundadır.

    Bu yeni düzenleme, kira uyuşmazlıklarında tarafların mahkemeye başvurmadan önce arabuluculuk yoluyla çözüm arayışına girmelerini zorunlu hale getirmiştir.

  • “Lex Sportiva” Kavramı ve Ulusal Hukuk Sistemleriyle Çatışması 

    “Lex Sportiva” Kavramı ve Ulusal Hukuk Sistemleriyle Çatışması 

    Spor, günümüzde yalnızca sahada ter dökülen bir fiziksel aktivite olmaktan çoktan  çıkmış; milyarlarca dolarlık bütçelerin, devasa yayın haklarının ve küresel sponsorlukların  yönetildiği devasa bir sektöre dönüşmüştür. Hukukun doğası gereği, insan ilişkilerinin ve bu  denli büyük bir ekonomik ekosistemin kuralsız kalması elbette düşünülemez. Ancak sporun  sınır tanımayan evrensel doğası, geleneksel anlamda en büyük kural koyucu olan  “devletlerin” yasama sınırlarını aşan, çok daha esnek ve hızlı reaksiyon verebilen bir yapıya  ihtiyaç duymuştur. Tam da bu noktada, devletlerin yerel kanunlarından bağımsız, gücünü  sivil toplum örgütleri statüsündeki uluslararası federasyonlardan alan yepyeni bir hukuk  düzeni doğmuştur. Hukuk dünyasında tamamen bağımsız ve kendine has bir disiplin olma  iddiası taşıyan, uluslarüstü nitelikteki bu yapıya “Lex Sportiva” adını veriyoruz. 

    Lex Sportiva, en yalın tanımıyla küresel spor ailesinin kendi kendine oluşturduğu, devlet  yasama organlarının onayına ihtiyaç duymayan kurallar ve içtihatlar bütünüdür. Öğretide bu  uluslarüstü yapının kaynakları temel olarak dört başlık altında toplanır: Uluslararası  Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından konulan kurallar ile Olimpik Şart, Dünya Dopingle  Mücadele Ajansı (WADA) kodu, FIFA veya FIBA gibi uluslararası federasyonların koyduğu  regülasyonlar ve bu alanın yazılı olmayan anayasasını şekillendiren Uluslararası Spor Tahkim  Mahkemesi (CAS) içtihatları. 

    CAS’ın işlevi bu süreçte hayati bir önem taşır; zira CAS hakem heyetleri önüne gelen bir  uyuşmazlığı çözerken ilk olarak uluslararası geçerliliği olan spor düzenlemelerini (Lex  Sportiva), ancak ikincil olarak taraflarca seçilen ulusal hukuk kurallarını uygular. Bu  yaklaşım sayesinde, dünyanın neresinde olursa olsun rekabetin aynı adalet temelinde  sürdürülebilmesi için yeknesak bir hukuki zemin yaratılmış olur. Tıpkı Anglo-Sakson  sistemindeki emsal kararlar gibi, CAS kararları küresel spor endüstrisinin kurallarını  yeknesaklaştırarak Lex Sportiva’nın sürekli gelişimine doğrudan katkı sağlar. 

    Teoride kusursuz görünen bu uluslarüstü spor düzeni, pratikte devletlerin egemenlik hakları  ve kendi vatandaşlarını korumak amacıyla koyduğu “emredici hukuk kuralları” ile sık sık  kafa kafaya çarpışır. Ortada iki farklı norm grubu vardır: Bir tarafta ulusal iş hukuku, ceza  yasaları ve anayasal güvenceler; diğer tarafta ise spor kuruluşlarının oyunun kurallarını  belirleyen talimatları; örneğin, yabancılık unsuru taşıyan bir antrenör ile futbol kulübü  arasındaki sözleşmesel uyuşmazlık, sadece FIFA oyuncu statüsü kurallarına göre mi  çözülecektir, yoksa tarafların bulunduğu ülkenin emredici iş kanunu hükümleri mi devreye  girecektir? Bu tarz ihtilaflar bir devlet mahkemesinin önüne geldiğinde, hâkim kural olarak  kendi hukukunun emredici normlarını uygulamak zorundadır; ancak bunu yaparken sportif  faaliyetlerin kendine has teknik özelliklerini dikkate almalı ve iki farklı hukuk düzeni  arasında adil bir uzlaşma zemini bulmalıdır. Zira meseleye tamamen salt bir işçi-işveren  uyuşmazlığı gibi yaklaşmak, sporun doğasındaki rekabetçi ve dönemsel hızı kavramaktan  uzak kalacaktır.

    Türk hukuk sisteminin bu normatif çatışmaya yaklaşımı ise oldukça pragmatik olup, Lex  Sportiva’nın üstünlüğünü ve sporun bağımsızlığını anayasal güvence altına alma yönündedir.  Devlet, uluslararası spor ekosisteminin dışında kalmamak adına çok radikal bir adım atmıştır.  1982 Anayasası’nın 59. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan kural son derece nettir:

    “Spor  federasyonlarının spor faaliyetlerinin yönetimine ve disiplinine ilişkin kararlarına karşı  ancak zorunlu tahkim yoluna başvurulabilir. Tahkim kurulu kararları kesin olup bu  kararlara karşı hiçbir yargı merciine başvurulamaz” 

    Bu anayasal kural basit bir usul kuralı değil; devletin, sporun yönetimi ve disiplinine ilişkin  konularda kendi yargı yetkisinden gönüllü olarak feragat etmesi anlamına gelir. Spor  uyuşmazlıklarının devlet mahkemelerinde yıllarca sürecek davalara konu olması, belirli bir  zaman diliminde tamamlanması gereken liglerin veya turnuvaların tescilini imkânsız hâle  getirecektir. Bu nedenle kanun koyucu hem yerelde hızı sağlamak hem de uluslararası  federasyonların “devlet müdahalesini önleme” şartını yerine getirmek amacıyla  uyuşmazlıkların çözümünü Türkiye Futbol Federasyonu veya Gençlik ve Spor Bakanlığı  bünyesindeki bağımsız tahkim kurullarına bırakmıştır. 

    Ancak bu özerklik alanı her hukuki problemi kapsamaz. Futbolcular, kulüpler ve teknik  adamlar arasındaki sırf sözleşmeden doğan mali alacak verecek davalarında adli yargı  mercilerine başvurulabilmesi ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 439 kapsamında  Tahkim Kurulu kararlarına karşı Bölge Adliye Mahkemelerinde iptal davası açılabilmesi  mümkündür. Bu ikili yaklaşım, devletin kamu düzenini koruma refleksi ile Lex Sportiva’nın  bağımsızlık talebinin aynı potada eritilme çabasıdır. 

    Hukuk pratiği açısından meselenin özü şudur: Spor hukuku uyuşmazlıklarını ele alan bir  avukatın masasında yalnızca ulusal kanunlar, borçlar hukuku veya dernekler mevzuatı yeterli  olmayacaktır. Bir davanın rotasını çizerken İsviçre Federal Mahkemesi içtihatlarını, CAS  emsallerini ve küresel spor örgütlerinin talimatlarını merkeze alan, uluslarüstü bir hukuk  dilini konuşmak günümüz pratiğinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Geleneksel hukuk kalıplarını  zorlayan Lex Sportiva, modern avukatlık pratiğinin en dinamik ve yenilikçi çalışma  alanlarından biri olarak önümüzde durmaktadır. 

  • Hakaret Suçu ve Şikayet Süreci: Kapsamlı Hukuki Rehber

    Hakaret Suçu ve Şikayet Süreci: Kapsamlı Hukuki Rehber

    Giriş

    Kişinin onuru, şerefi ve toplumsal saygınlığı, Anayasa’nın 17. maddesi ile güvence altına alınan kişilik haklarının çekirdeğini oluşturur. Bu değerlere yönelik saldırılar, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 125 ila 131. maddeleri arasında “Şerefe Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir. Hakaret suçu, hem ceza hukuku hem de tazminat hukuku boyutuyla mağdura çeşitli başvuru yolları sunmakta; ancak süreç, kısa hak düşürücü sürelere, karmaşık ispat kurallarına ve sayısız usul ayrıntısına bağlı bulunmaktadır.

    Bu rehber, hakaret suçunun unsurlarını, nitelikli hâllerini, hukuka uygunluk nedenlerini, şikâyet ve dava sürecini sistematik biçimde ele almayı amaçlamaktadır.


    I. Hakaret Suçunun Tanımı ve Temel Unsurları (TCK m. 125)

    Hakaret; somut bir olguya dayanmayan, doğrudan kişinin onurunu rencide eden sözlerdir. “Şerefsiz”, “alçak” gibi sıfatlar bu nitelikte sayılır.

    Suçun temel cezası üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezasıdır. Hâkim, somut olayın özelliklerine göre bu iki seçenekten birini gerekçeli biçimde tercih eder.

    Hakaret suçu kasten işlenebilen bir suçtur; taksirle işlenmesi mümkün değildir. Failin, kullandığı sözlerin muhatabın onurunu zedeleyeceğini bilerek ve isteyerek hareket etmesi aranır.


    II. Hakaretin İşleniş Biçimleri

    A. Huzurda (Yüze Karşı) Hakaret

    Mağdurun fiilen orada bulunduğu veya doğrudan muhatap alındığı hakaret biçimidir. İhtilat (üçüncü kişilere yayılma) şartı aranmaz.

    B. Gıyapta (Yoklukta) Hakaret

    Mağdurun bulunmadığı bir ortamda işlenen hakaretin cezalandırılabilmesi için, fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmiş olması gerekir (TCK m. 125/1, son cümle). Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre bu üç kişinin aynı anda öğrenmesi şart değildir; farklı zamanlarda olsa bile en az üç kişiye ulaşmış olması yeterlidir.

    C. İleti Yoluyla Hakaret (TCK m. 125/2)

    Telefon, e-posta, SMS, WhatsApp, sosyal medya doğrudan mesajları gibi araçlarla, mağdura doğrudan yöneltilen hakaret, huzurda işlenmiş gibi cezalandırılır. Bu durumda üç kişi şartı aranmaz.

    Ancak sosyal medyada herkesin görebileceği biçimde paylaşılan (alenî) hakaretler için TCK m. 125/4 hükmü uygulanır ve ceza altıda bir oranında artırılır.

    Not: Hakaret suçunun gerek temel hâli (m. 125/1) gerekse ileti yoluyla işlenen hâli (m. 125/2), CMK m. 253 uyarınca uzlaşma kapsamındadır. Yalnızca kamu görevlisine görevinden dolayı işlenen hakaret (m. 125/3-a) uzlaşma kapsamı dışındadır.


    III. Mağdurun Belirlenmesi ve Sağ Olmayan Kişiye Hakaret

    TCK m. 126 uyarınca, hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı yapılmış olsa bile, durumdan mağdurun kim olduğu anlaşılabiliyorsa hem isim belirtilmiş hem de hakaret açıklanmış sayılır.

    TCK m. 130 ise ölmüş kişinin hatırasına hakareti düzenler. Bir kimsenin öldükten sonra hatırasına en az üç kişiyle ihtilat ederek hakaret eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Cesedin veya kemiklerin hakaret amacıyla alınması ya da kötü muameleye tabi tutulması ise daha ağır yaptırıma bağlanmıştır.


    IV. Nitelikli Hâller (TCK m. 125/3-4)

    Aşağıdaki hâllerde cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz:

    1. Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi (m. 125/3-a) — Şikâyete bağlı değildir; resen soruşturulur.
    2. Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden veya yaymaya çalışmasından ya da mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı işlenmesi (m. 125/3-b).
    3. Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle işlenmesi (m. 125/3-c).

    Alenen işlenme (m. 125/4): Hakaretin belirsiz sayıda kişi tarafından algılanabilecek biçimde (sokakta yüksek sesle, televizyon-radyo yayınında, herkese açık sosyal medya paylaşımında) gerçekleştirilmesi hâlinde ceza altıda bir oranında artırılır.


    V. Hukuka Uygunluk ve Cezayı Azaltan Nedenler

    A. İddia ve Savunma Dokunulmazlığı (TCK m. 128)

    Yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut bir fiil isnadında bulunulması veya değerlendirme yapılması durumunda, bu isnat ve değerlendirmeler gerçek ve somut vakıalara dayanıyorsa ve uyuşmazlıkla bağlantılı ise ceza verilmez.

    B. İsnadın İspatı (TCK m. 127)

    İsnat edilen ve suç oluşturan fiilin ispat edilmiş sayılması hâlinde kişiye ceza verilmez. Ancak bu hüküm, ancak isnat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunması veya şikâyetçinin ispata razı olması koşuluna bağlıdır.

    C. Haksız Fiile Tepki ve Karşılıklı Hakaret (TCK m. 129)

    • Hakaretin, haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi hâlinde verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.
    • Hakaretin kasten yaralama suçuna tepki olarak işlenmesi hâlinde kişiye ceza verilmez.
    • Hakaretin karşılıklı olarak işlenmesi hâlinde, olayın mahiyetine göre taraflardan her ikisi veya yalnızca biri hakkında ceza indirimine gidilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.

    VI. Şikâyet Süreleri ve Soruşturma Usulü

    A. Şikâyet Süresi

    Hakaret suçunun temel ve nitelikli hâlleri (m. 125/3-a hariç) şikâyete bağlıdır. Şikâyet süresi, failin ve fiilin öğrenildiği tarihten itibaren altı aydır (TCK m. 73).

    Önemli Uyarı: Şikâyet süresi, fiilin işlendiği tarihten itibaren her hâlükârda dava zamanaşımı süresini (8 yıl) geçemez. Bu süreler hak düşürücü niteliktedir; kaçırılması durumunda ceza yargılaması başlatılamaz.

    Mağdurun şikâyet etmeden önce ölmesi veya suçun ölmüş kişinin hatırasına karşı işlenmiş olması hâlinde; ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eş veya kardeşleri tarafından şikâyette bulunulabilir.

    B. Görevli ve Yetkili Mahkeme

    Hakaret suçunda görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise kural olarak suçun işlendiği yer mahkemesidir (CMK m. 12). Sosyal medya ve internet yoluyla işlenen suçlarda, içeriğin yüklendiği veya mağdurun bulunduğu yer mahkemesi de yetkili sayılabilmektedir.

    C. Şikâyet Yolu

    Şikâyet, Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı dilekçeyle veya kolluk birimlerine sözlü/yazılı beyanla yapılabilir. Dilekçede; tarafların kimlik bilgileri, olayın tarihi, yeri, gelişimi, varsa tanık ve delil bilgileri yer almalıdır.


    VII. Delil ve İspat

    Ceza muhakemesinde delil serbestisi ilkesi geçerlidir; suç her türlü hukuka uygun delille ispatlanabilir. Hakaret davalarında başlıca deliller şunlardır:

    • Tanık beyanları
    • Ses ve görüntü kayıtları (hukuka uygun yollardan elde edilmiş olması koşuluyla)
    • HTS (Historical Traffic Search) kayıtları
    • Sosyal medya paylaşımlarının ekran görüntüleri
    • Noterler Birliği üzerinden yapılan e-tespit raporları (en güvenilir dijital delil yöntemlerinden biridir)
    • Bilirkişi raporları (özellikle IP tespiti ve kullanıcı eşleştirmesi için)

    Dikkat: Hukuka aykırı yollardan (ör. izinsiz kayıt, hacklenmiş hesaplardan elde edilen veriler) toplanan deliller, Anayasa m. 38/6 ve CMK m. 206/2-a uyarınca yargılamada kullanılamaz.

    Yabancı merkezli sosyal medya platformlarının istinabe taleplerine geç yanıt vermesi nedeniyle, mağdurların delili kaybetmeden derhal e-tespit yaptırması büyük önem taşır.


    VIII. Cezanın Bireyselleştirilmesi: HAGB, Erteleme ve Adli Para Cezası

    Hükmedilen cezanın infazı bakımından şu kurumlar gündeme gelebilir:

    • Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB): Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmaması ve mağdurun zararını gidermesi gibi koşullarla, iki yıl veya daha az süreli hapis cezalarında uygulanabilir. HAGB için sanığın kabulü gerekir.
    • Cezanın Ertelenmesi (TCK m. 51): İki yıl veya daha az süreli hapis cezaları, kanuni şartların varlığı hâlinde ertelenebilir.
    • Adli Para Cezasına Çevirme (TCK m. 50): Bir yıl veya altındaki hapis cezaları, koşulların oluşması hâlinde adli para cezasına çevrilebilir.

    IX. Hakaret Nedeniyle Manevi Tazminat Davası

    Ceza yargılamasından bağımsız olarak, mağdur TBK m. 58 kapsamında manevi tazminat davası açma hakkına sahiptir. Bu dava, asliye hukuk mahkemesinde açılır ve zamanaşımı süresi haksız fiili öğrenme tarihinden itibaren iki yıl, her hâlükârda fiilin işlenmesinden itibaren on yıldır (TBK m. 72). Ceza davasıyla aynı anda veya bağımsız olarak yürütülebilir.


    X. Suç Teşkil Etmeyen Söz ve Davranışlar

    Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre, kaba ve nezaket dışı sözler ile ağır eleştiri doğrudan hakaret suçunu oluşturmaz. Örneğin “saçmalama”, “yapma yahu” gibi ifadeler ile sanat, siyaset ve bilimsel eleştiriler — eleştiri sınırını aşmadığı sürece — Anayasa m. 26 kapsamındaki ifade özgürlüğü çerçevesinde korunur.

    Bu nedenle, somut olayda kullanılan ifadelerin hakaret oluşturup oluşturmadığının değerlendirilmesi, içtihatlar ışığında hassas bir hukuki yorum gerektirir.


    Sonuç

    Hakaret suçu, görünürde basit bir suç tipi olsa da; ihtilat şartı, ileti yoluyla işlenmenin kendine özgü kuralları, nitelikli hâller, hukuka uygunluk nedenleri, kısa şikâyet süreleri ve dijital ispatın güçlüğü gibi pek çok teknik bileşeni içermektedir. Süreçte atılacak hatalı bir adım — örneğin altı aylık şikâyet süresinin kaçırılması ya da delillerin hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmesi — telafisi imkânsız hak kayıplarına yol açabilir.

    Onurunuza yönelik bir saldırı ile karşılaştığınızda, delilleri vakit kaybetmeden güvence altına almanız ve alanında uzman bir avukattan profesyonel destek almanız büyük önem taşımaktadır.


    Bu makale yalnızca bilgilendirme amacı taşımakta olup, hukuki görüş veya taahhüt niteliğinde değildir. Her somut olay, kendi özel koşulları çerçevesinde uzman bir hukukçu tarafından değerlendirilmelidir.

    Kaynakça:

    • 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu
    • 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu
    • 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu
    • Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve ilgili Ceza Daireleri içtihatları
  • Yargıtay Kararları Çerçevesinde Boşanma Davalarında Hukuka Aykırı Yollarla Elde Edilen Delillerin Hukuki Tahlili

    (Eşin Telefonuna Casus Yazılım Yüklenmesi, Gizli Ses Kaydı Alınması)

    Bilindiği üzere, birçok boşanma davasında taraflar iddia ve vakalarını desteklemek adına çeşitli yollara başvurmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nda benimsenen boşanma sebeplerinin ispatındaki zorluklar, hakimin vicdanen kanaat getirmedikçe boşanmaya karar veremiyor olması ve evlilik birliğinin ayakta tutulması amacı doğrultusunda, bu kanaatin oluşması için çoğu zaman yüksek ölçüde bir ispat faaliyetinin gerekiyor olması tarafları yoğun bir ispat aracı bulma çabasına itmektedir.  

    Tarafların iddia ve vakalarını desteklemek için sunmuş olduğu delillerin yargılamada hükme esas teşkil edilebilmesi ve yargılamada kullanabilmesi adına söz konusu delillerin usulüne uygun bir şekilde elde edilmiş olunması ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) yer alan düzenlemelere aykırı olmaması gerekmektedir. 

    Bu konuda, hukukumuzda iki önemli yasal düzenlemeye göz atmakta fayda vardır. Bilindiği üzere; Anayasamızın 38. maddesinin 6. fıkrasında “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez” şeklinde hüküm bulunmaktadır. Bununla birlikte, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 189. maddesinin 2. fıkrasında “Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamaz.” şeklinde düzenleme getirilmiştir. Bu düzenlemede, medeni yargılama hukukunda delillerin yalnızca maddi gerçeği ortaya koymasının yeterli olmadığını, aynı zamanda hukuka uygun yollarla elde edilmesi gerektiğini belirtilmiştir. Ancak, boşanma davalarında kişisel hayatın özel niteliği gereği, bazı durumlarda mahkemeler farklı değerlendirmelerde bulunabilmektedir.

    Yukarıda da belirtildiği üzere, medeni yargılama hukukunda delillerin yalnızca maddi gerçeği ortaya koyması yeterli olmayıp, aynı zamanda hukuka uygun yollarla elde edilmiş olması gerekmektedir. Türk Hukuku’nda hukuka aykırı yollarla elde edilen delillerin kullanılması şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkça yasaklanmış olup,  bu tür deliller mahkemeler tarafından hükme esas alınmayacağı hem mevzuat yönünden.hem de yargıtay kararlarıyla genel kabul görmüştür. 

    Bu yazımızda Gizli Ses Kaydına İlişkin, Özel Dedektif Kullanımı gibi konulara ilişkin yargıtay kararlarına yer verilmiştir.  

    Gizli Ses Kaydına İlişkin Yargıtay Kararları

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2016/34 E., 2017/6403 K., 29.05.2017 tarihli kararında, 

    “… Mahkemece davacı-karşı davalı kadının boşanma davasının kabulüne, davalı-karşı davacı erkeğin boşanma davasının ise reddine karar verilmiştir. Mahkemece davacı-karşı davalı kadın tarafından sunulan ses kaydı kusur belirlemesinde dikkate alınmış ise de, ses kaydının hukuka aykırı olarak elde edilmesi sebebiyle hükme esas alınması mümkün değildir…” şeklinde karar vermiş, 

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2016/24760 E., 2018/10726 K., 08.10.2018 tarihli kararında

     “… Mahkemece, davalı erkek kusurlu kabul edilerek kadının boşanma davası kabul edilmiş ise de, yapılan yargılama ve toplanan delillerden; davacı kadın tarafından sunulan ses kayıtlarına ilişkin CD’nin erkeğin ‘özel hayatının gizliliği’ ihlal edilmek suretiyle hukuka aykırı yolla elde edildiği anlaşılmaktadır. Hukuka aykırı delil, hükme esas alınamaz. Davalı erkeğin boşanmayı gerektirecek başkaca kusurlu bir davranışı ise kanıtlanamamıştır. Gerçekleşen bu durum karşısında, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda davalının kusuru ispatlanamadığından boşanma davasının reddi gerekirken, yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir.”

    Yargıtay’ın hukuka aykırı olarak elde edilen ses kayıtlarının hükme esas alınamayacağını ve bu kayıtlar haricinde başkaca kusurlu davranış ispatlanamadığında boşanma talebinin reddedilmesi gerektiği vurgulanmıştır. 

    Özel Dedektif Kullanımına İlişkin Yargıtay Kararları

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2018/1268 E., 2019/3978 K., 03.04.2019 tarihli kararı

    “Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda bölge adliye mahkemesi hukuk dairesince verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm davalı kadın tarafından; kusur belirlemesi ve aleyhine hükmedilen tazminatlar yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle, davalı kadına yüklenen sadakat yükümlülüğüne aykırı davranış fiilinin ispatında kullanılan ve dedektif tarafından çekilen fotoğrafların hukuka aykırı delil niteliğinde olması sebebiyle kusur belirlemesinde esas alınamayacağı, ancak yapılan yargılama ve toplanan diğer delillerden davalıya ait telefon görüşme dökümlerine göre davalı kadının güven sarsıcı davranışlarda bulunduğunun, ayrıca davacı erkeğin de dedektif tutmak suretiyle kusurlu olduğunun, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda davalı kadının yine de ağır kusurlu bulunduğunun anlaşılmasına göre, yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA.”

    Bu karardan açıkça anlaşılmaktadır ki, özel dedektif vasıtasıyla elde edilen görüntü, kayıt ve raporlar, özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği gerekçesiyle hukuka aykırı delil niteliğindedir ve mahkeme tarafından dikkate alınamaz. Ancak, mahkeme diğer deliller ışığında davalı kadının yine de ağır kusurlu olduğu sonucuna varmıştır.

    Görüntülerin Casus Yazılımla Elde Edilmesine Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay 2. Hukuk 2016/16760 2018/5112 16.04.2018 tarihli kararında,

    “Mahkemece boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda davalı-karşı davacı kadın ağır kusurlu bulunarak her iki tarafın davasının kabulüne karar verilmiştir. Yapılan yargılama ve toplanan delillerden, davacı-karşı davalı erkeğin eşinin telefonuna yüklediği program ile elde edilen görüşme kayıtlarının hukuka aykırı delil olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında bu delil hukuka aykırı nitelikte olduğundan kusur belirlemesinde dikkate alınamaz ve kadına kusur olarak yüklenemez. Öyleyse, boşanmaya sebep olan olaylarda, mahkemece taraflara yüklenen ve gerçekleşen diğer kusurlu davranışların yanında, davacı-karşı davalı erkeğin eşinin telefonuna gizlice program yükleyerek eşinin özel hayatının gizliliğini ihlal ettiği anlaşılmakla, erkeğin kadına göre daha fazla kusurlu olduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu husus nazara alınmadan, kadının ağır kusurlu kabul edilmesi doğru olmamıştır.”

    Silinen Kayıtların Özel Program Vasıtasıyla Geri Getirilmesine Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2022/6424 E., 2022/7549 K., 27.09.2022 tarihli kararında

    “ Yapılan yargılama ve toplanan delillerden; davacı tanıkları, davalı kadına ait telefonda resim ve yazışmalar gördüklerini beyan etseler de davacı erkeğin duruşmadaki “ kadının telefonuna “disk digger” isimli programı kurduğu, telefondaki silinen kayıtları geri getirdiği” beyanı dikkate alındığında erkeğin eşinin telefonuna yüklediği program ile elde edilen görüşme kayıtlarının hukuka aykırı olarak elde edilen delil niteliğinde olduğu anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu durum karşısında, hukuka aykırı bu delil kusur belirlemesinde dikkate alınamaz ve bu delil ile kanıtlanmak istenen vakıa kadına kusur olarak yüklenemez. Diğer yandan davacı erkek tarafından dosyaya sunulan ve davalı kadına ait olduğunu iddia ettiği yazışmaların davalı kadın tarafından kabul edilmediği, davalı tarafından yazıldığı iddiasının soyut kaldığı anlaşılmakla bu yazışmalar da kusur belirlemesinde dikkate alınamaz. Bu durumda, dinlenen tanıkların davacıdan edindikleri duyuma dayalı anlatımları da dikkate alındığında, davalı kadına yüklenen güven sarsıcı davranış vakıasının ispatlanamadığı anlaşılmaktadır. O halde, davacı erkeğin davasının reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir” 

    Ekran Görüntüsüne Dair Yargıtay Kararı 

     Yargıtay 2. Hukuk 2021/478 E., 2021/1604 K., 23.02.2021 tarihli kararında

    “Davacı kadın tarafından, davalı erkeğin telefonundaki SKYPE isimli sesli, görüntülü ve yazılı sohbet ve iletişim uygulaması üzerinden başka kadınlarla yapmış olduğu cinsel içerikli yazışmaların ekran görüntüleri alınmak suretiyle dosyaya sunulan çıktıların erkeğin haberi olmaksızın, onun bilgisi ve rızası dışında sırf delil oluşturmak maksatlı olarak hukuka aykırı bir şekilde elde edildiğinden bahsedilemez. Bu durumda, davacı tarafça usulüne uygun olarak elde edilen ve dosyaya sunulan bu delilin hükme esas alınmasında herhangi bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır. O halde istinaf incelemesi yapan bölge adliye mahkemesince, davacı kadın tarafından sunulan bu delil de dikkate alınarak hüküm kurulmak ve istinaf incelemesi buna göre yapılarak bir karar verilmek üzere hükmün münhasıran bu sebeple bozulmasına karar vermek gerekmiştir.”

    SMS Kayıtlarının Hukuka Aykırı Bir Şekilde Elde Edilmesine Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2021/563 E.,  2021/1768 K., 01.03.2021 tarihli kararında

    “Dosya incelendiğinde; davalı-davacı kadının evden ayrılırken eşyalarını almasına izin verilmediği, bu şekilde cep telefonunu da yanına alamadığı sabittir. Telefonu unuttuğu varsayımında dahi telefondaki mesajların özel hayatın gizliliğini ihlal edecek şekilde kusur belirlemesinde dikkate alınması doğru görülmemiştir. Bu nedenle davalı-davacı kadının cep telefonunda yer alan mesajlar hukuka aykırı olarak elde edilmiş delil kapsamında olup, kusur belirlemesinde dikkate alınamayacağından davalı-davacı kadına, eşine “hanzo” diye hitap ettiği, babasının eşine “maloş” diye hitap etmesine ses çıkarmadığı vakıaları kusur olarak yüklenemez.”

      Sosyal Medya Paylaşımlarının Görüntü Kayıtlarının Hukuka Aykırı Bir Şekilde Elde Edilmesine dair  Yargıtay Kararı

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2016/14742 E., 2017/2577 K., 07.03.2017 tarihli kararında 

    “Öncelikle, mahkeme kararında gerekçe olarak dayanılan; davacı nafaka yükümlüsü tarafından ( facebook ve WhatsApp’tan alındığı iddia olunan ) görüntü kayıtlarından ibaret olan delilinin hukuken geçerli ve hükme esas alınabilecek bir delil niteliğinde olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. 01.10.2011’de yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “İspat hakkı” başlığını taşıyan 189/2. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamız.” hükmü ile açıkça hukuka aykırı olarak elde edilmiş delilerin ispat gücü olmayacağı kabul edilmiştir. Böylece Hukuk Yargılamasında da ispat hakkının delillere dair yönünün hukuki çerçevesi çizilmiş; bir davada ileri sürülebilecek her türlü delilin mutlaka hukuka uygun yollardan elde edilmiş olması, eş söyleyişle yasak delil niteliğinde olmaması esası getirilmiştir. Anılan düzenlemeye göre, hukuka aykırı olarak elde edildiği anlaşılan delillerin, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağı düzenlenmek suretiyle yargılama sırasında taraflarca sunulan delillerin elde ediliş biçiminin mahkeme tarafından re’sen gözönüne alınması ve bu delillerin hukuken meşru yol ve yöntemlerle elde edildiği, delilin her ne suretle olursa olsun hukuka aykırı olarak elde edildiğinin tesbiti halinde, diğer tarafça bu konuda itiraz ileri sürülmese dahi mahkemece bu sunulan delillerin caiz olmadığına karar verilerek, dosya kapsamında değerlendirilmemesi ilkesi benimsenmiştir. Diğer taraftan, hukuka aykırı elde edilen delillerin yargılamada değerlendirilmesi konusunda 01.10.2011 tarihine kadar Medeni Usul Hukukunda açık bir yasa hükmü olmadığı halde, gerek mülga 1412 Sayılı CMUK’nda gerekse de 5271 Sayılı CMK’nda açık düzenleme yapılmıştır. Mülga 1412 Sayılı CMUK’nun 254/2. maddesinde “Koğuşturma makamlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz.” denilmiş, 5271 Sayılı CMK’nun 206/2-a maddesinde “ortaya konulması istenilen delilin, kanuna aykırı olarak elde edilmesi halinde reddolunacağı” düzenlendiği gibi Anayasa’nın 38. maddesinin altıncı fıkrasında, kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edilemeyeceği açıkça hükme bağlandığından ve bu Anayasal kural, her ne kadar, ceza yargısına dair gibi görünse de, tüm yargı çeşitleri, bu arada adlî yargı bütünü içinde yer alan hukuk yargısı bakımından da geçerlilik taşıyan bir düzenleme konumunda olduğu, yargısal uygulamalarda kabul edilmiştir.” 

    Sosyal Medya Paylaşımlarının Ekran Görüntülerine Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay  2. Hukuk Dairesi 2013/19577 E., 2014/1926 K.,  05.02.2014 tarihli kararında 

    “Elektronik ortamdaki fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcılar, diğer delillerle desteklendikleri takdirde “delil” olarak hükme esas alınabilir. Bu veriler tek başına vakıaların ispatına yeterli değildir. Hükme esas alınan elektronik ortamdan elde edilen görüntülerdeki şahısların kocanın yakınları olduğu anlaşılmaktadır. “Facebook” isimli sosyal paylaşım sitesi kullanılarak kocanın, dayısıyla görüşmelerine ilişkin iletişim kayıtlarının da; davacının, sosyal paylaşım sitesinde kendisini “kocanın dayısı” yerine koymak suretiyle “dayısı ile koca” yazışıyormuş görüntüsü verilerek davacı tarafından oluşturulduğu, davacının da bunu kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bu halde, sosyal paylaşım sitesi üzerinden yapılan görüşme kayıtları da vakıaların ispatında dikkate alınamaz ( HMK md. 189/2 ).

    Dosyada sözü edilen elektronik veriler dışında taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan bırakmayacak nitelikte bir geçimsizliği kabule elverişli ciddi sebep ve deliller tespit edilememiş, Türk Medeni Kanununun 166. maddesinde yer alan çekilmezlik ve temelden sarsılma olgusu davada gerçekleşmemiştir. Bu durumda davanın reddi gerekirken, yetersiz gerekçe ile boşanmaya karar verilmesi doğru bulunmamıştır.”

     Gizli Kamera Kaydına Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu  2020/2-26 E.,  2022/1434 K.,  02.11.2022 tarihli kararında

    “Bu aşamada “bir delilin hangi durumda hukuka aykırı olarak elde edildiği” noktasının aydınlatılması gerekmektedir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ( HMK ) “İspat hakkı” başlığını taşıyan 189. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “Hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan deliller mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamaz” hükmü ile açıkça hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin ispat gücü olamayacağı kabul edilmiştir. Böylece ispat hakkının delillere ilişkin yönünün hukukî çerçevesi çizilmiş; bir davada ileri sürülebilecek her türlü delilin mutlaka hukuka uygun yollardan elde edilmiş olması esası getirilmiştir. Uygulamada kişilik haklarının, özel yaşam alanı ve sır alanının ihlâli sonucu elde edilen kayıtların delil olarak değerlendirilemeyeceği kabul edilmektedir. Burada özenle üzerinde vurgulanması gereken husus; “hukuka aykırı olarak elde edilen delilin değerlendirilmesi konusunda” medeni usul hukukunda da geçerli olan dürüstlük kuralı esas alınarak karar verilmesi ve bu konuda her somut olayda, o olayın özelliğine göre değerlendirme yapılması gerektiğidir. Bu konuda ihlâl edilen kanun hükmü ile ispatlanmak istenen menfaat arasında amaca uygunluk hususu da esas alınmalıdır. Eldeki davada erkek eş tarafından dosyaya sunulan altı adet DVD ve içerisindeki videolar ile belirli aralıklarla alınan ekran görüntülerinin dökümüne ilişkin 17.03.2015 tarihli bilirkişi raporunun incelenmesinde; kadının “ya bak beni çekip durma, beni çekme, sen niye sürekli çekiyorsun senin amacın ne, neden çekiyorsun anlayamıyorum, napacan mahkemede delil olarak mı kullanacan” şeklindeki beyanlarından erkeğin ortak konut içerisinde çekim yaptığının kadın tarafından bilindiği bir başka ifade ile erkeğin bu çekimleri gizli olarak yapmadığı anlaşılmaktadır. Öyle ise dosya içerisinde yar alan CD’nin kadının bilgisi dışında hukuka aykırı yolla elde edildiğinden söz edilemeyeceği tartışmasızdır.” 

    Ses Kayıtlarına Dair Yargıtay Kararları

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2022/11259 E.,  2023/3786 K.,  05.07.2023 tarihli kararında

    “Somut olay incelendiğinde davacı birleşen dava davalısı erkeğin davalı birleşen dava davacısı eşinde gizli olarak karşılıklı konuştukları esnada ses kayıt cihazının kaydettiği verilerin hukuka aykırı olarak elde edilen delil statüsünde bulunduğundan ve dökümü alınan ses kaydındaki erkek ve kadın sesinin taraflara ait olduğu, hangi ortamda ne şekilde kayda alındığı, ses kaydında oynama yapılıp yapılmadığı gibi hususların kesin olarak tespiti mümkün olmadığından da ses kaydına ilişkin delile mahkemece itibar edilmeyeceğinden tanık beyanlarının görgüye dayalı olmayan, herhangi bir bilgi de ihtiva etmeyen beyanlarının, davanın kabulü için de yeterli olmadığı…” 

    Yargıtay  2. Hukuk Dairesi  2022/1633 E., 2022/3801 K., 19.04.2022 tarihli kararında

    “Mahkemece, dosyaya delil olarak sunulan sosyal medya mesajları esas alınarak, davalı-karşı davacı kadına “bir başka erkeğe yönelik olarak sana hastayım ve avradınım gibi sözler söylediği gerekçesiyle, “sadakat yükümlülüğünü ihlal ettiği” vakıası kusur olarak yüklenilmişse de, erkeğin 2015 yılında, kadının eski IPHONE marka telefonu kendisine verdiği, bu telefonda tesadüfen ses kayıtları tespit ettiği, kadının ise söz konusu ses kaydının kendisine ait olmadığını belirttiği, kadına ses kayıtlarına yönelik isticvap celsesinin tebliğine rağmen kadının hazır olmadığı, isticvap duruşmasına iştirak etmediği gibi, geçerli mazeret de ileri sürmediği,bu sebeple HMK 171/2. maddesi uyarınca söz konusu görüşmelerin kendisine ait olduğu hususunu ikrar ettiği ve bu suretle TMK’nın 185/3 madde belirtilen eşlerin birbirine sadık kalma yükümlülüğünün ihlal ettiği gerekçesiyle, davacı-karşı davalı kadına kusur yüklenmesi doğru görülmemiştir. Mahkemece yapılması gereken işlem HMK’nın 189/2-3. maddesi gereğince, dosya içine sunulan flaş belleğin hukuka uygun elde edilip edilmediğinin üzerinde durulması hukuka uygun delil vasfı taşıdığı taktirde, bilirkişi incelemesi yapıldıktan sonra hüküm kurulması gerekirken bu konuda eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.” 

    Yargıtay  2. Hukuk Dairesi E. 2021/794 K. 2021/2440 K., 22.03.2021 tarihli kararında 

    “Bölge adliye mahkemesi, davacı-davalı erkeğin dosyaya sunduğu ses ve mesaj kayıtlarının hukuka uygun şekilde elde edildiğinin kanıtlanamadığından ve kayıtların hukuka aykırı delil olduğundan bahisle, erkeğin boşanma sebebine yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine karar vermiştir. Davalı-davacı kadın erkeğin dosyaya sunduğu kayıtların hukuka aykırı olarak elde edildiğini ispatlayamamıştır. Mesaj kayıtlarının elde edilişi hukuka uygun olduğu gibi, zinanın varlığı dosya kapsamındaki tanık beyanları ve diğer delillerle de sübut bulmuştur. Öyleyse, erkeğin zinaya dayalı boşanma davasının kabulü gerekirken, delillerin takdirinde hataya düşülerek yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş ve kararın bozulmasını gerektirmiştir.”

     3. Bir Kişiyle Yapılan Mesajlaşmanın Kayıtlarına Dair Yargıtay Kararı

    Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2019/1601E., 2019/8698 K., 16.09.2019 tarihli kararında 

    “Davacı-karşı davalı kadın, erkeğin güven sarsıcı davranışları vakıasına ilk kez davalı-karşı davacı erkeğin karşı dava dilekçesine verdiği cevap dilekçesinde dayanmış ve erkeğin davacı-karşı davalı kadının arkadaşına sosyal medyadan mesajlar gönderdiğini belirtmiştir. Davalı-karşı davacı erkeğe kusur olarak yüklenen güven sarsıcı davranışa konu olan mesaj kayıtları davacı-karşı davalı kadının delil listesi ekinde sunulan ve erkeğin, kadının arkadaşı dışında, başka bir kadınla yaptığı yazışmalardır. Bölge adliye mahkemesi kararında, erkeğin yazışmaları kabul ettiğinden bahisle, erkeğin başvurusunun esastan reddine karar verilmişse de fiili ayrılık döneminde yapıldığı ileri sürülen yazışmaların tarihi belli değildir. Bunun yanında, davalı-karşı davacı erkeğin fiili ayrılık döneminde üçüncü bir kişi ile yaptığı yazışmaların davacı-karşı davalı kadın tarafından ne şekilde elde edildiği belli olmadığından, hukuka aykırı olan bu delile itibar edilerek davalı-karşı davacı erkeğe kusur yüklenmesi yerinde olmamıştır.” 

    Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınmasına dair “İSTİSNA” karar 

    Yukarıda yer verilen kararlardan da görüldüğü üzere, hukuka aykırı bir yöntemle elde edilen delilin hukuken yargılamada kullanılması mümkün olmamakla beraber, 

    Ceza Genel Kurulu’nun 2012/5-1270 Esas, 2013/248 Karar ve 21.05.2013 tarihli kararında 

    “Kişinin kendisine karşı işlenmekte olan suça ilişkin delil elde etmek amacıyla yapılan kaydın hukuka uygunluğu “bir daha kanıt elde etme olanağının bulunmaması” ve “yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı ani gelişen durumların varlığı” şeklinde gelişen iki koşula bağlanmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bu yorumu; kişilerin mağduru oldukları bir olay ve haksız saldırı nedeniyle delilleri koruma imkanına kavuşmasını sağlayacaktır. Aksi takdirde kanıtların kaybolması ve bir daha elde edilememesi söz konusu olacaktır.”  şeklinde hüküm vermiştir. 

    Bu kararda, delilin hukuka uygun kabul edilme sebebi “somut olay” özelinde kişinin söz konusu delili bir daha elde edememesi ve yetkili makamlara başvurma imkanı olmaksızın ani gelişen bir durumun varlığıdır. 

    Özetle, Yargıtay tarafından benimsenen görüş, taraflarca getirilen delillerin yargılamada hükme esas teşkil edilebilmesi ve yargılamada kullanabilmesi için delillerin muhakkak suretle hukuka uygun bir şekilde elde edilmesi gerekmekte olup, bu yöntemler dışında elde edilen delillerin kullanılabilmesi mümkün değildir. 

  • Denkleştirici Adalet İlkesi: Sepet Hesabında Taşınmaz Değer Artış Oranı Ölçütünün Çerçevelenmesi

    Giriş

    Hukuk düzeni, uyuşmazlıkları yalnızca biçimsel doğrularla değil; maddi adalet duygusunu tatmin eden ve hakkaniyete uygun sonuçlarla çözmek zorundadır. Özellikle yüksek enflasyon ve fiyat düzeyindeki hızlı değişimlerin görüldüğü dönemlerde nominal tutar üzerinden yapılan iade, taraflar arasındaki malvarlığı dengesini fiilen kuramayabilir. Bu durum geçersiz sözleşmelerin tasfiyesinde daha da belirginleşir: Ödenen para zaman içinde alım gücünü kaybeder; salt nominal iade alacaklı bakımından eksik tatmine, iade borçlusu bakımından ise haksız bir avantaj oluşmasına yol açabilir.

    Bu nedenle Yargıtay içtihadında denkleştirici adalet ilkesi, geçersiz sözleşmelerin sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre tasfiyesinde gerçek iadenin sağlanmasına yönelik bir güncelleme standardı olarak öne çıkmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.04.2025 tarihli ve 2023/885 Esas, 2025/252 Karar sayılı ilamı ise sepet hesabı yöntemini korumakla birlikte, taşınmaz değer artış oranının sepete hangi sınırlar içinde dahil edilebileceğini açıkça tartışarak bu alandaki uygulamayı daha sistematik bir çerçeveye oturtmuştur.

    İlkenin Normatif Dayanağı: Sebepsiz Zenginleşme ve Şekil Şartı

    Denkleştirici adalet yaklaşımının pozitif hukuktaki temeli, geçersiz işlem sonrası iadenin sebepsiz zenginleşme hükümlerine tabi olmasıdır. Türk Borçlar Kanunu’nun 77. maddesi bu yükümlülüğü açıkça düzenlemektedir: Haklı bir sebep olmaksızın başkasının malvarlığından zenginleşen bu zenginleşmeyi geri vermekle yükümlüdür; bu yükümlülük özellikle zenginleşmenin geçerli olmayan bir sebebe dayanması durumunda doğar.

    Taşınmaz devrine ilişkin sözleşmelerde geçersizliğin ana zemini ise şekil zorunluluğudur. Türk Medenî Kanunu’nun 706. maddesi taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerliliğini resmî şekle bağlamakta; Türk Borçlar Kanunu’nun 237. maddesi taşınmaz satışının geçerliliği için sözleşmenin resmî şekilde düzenlenmesini şart koşmaktadır. Noterlik Kanunu’nun 60. maddesinde 2022 yılında yapılan değişiklikle noterlere de taşınmaz satış sözleşmesi yapma görevi verilmiş; resmî şeklin uygulanmasına ilişkin pratik imkânlar genişletilmiştir.

    Denkleştirici Adaletin İçtihadi İçeriği: Gerçek Eski Hâle Getirme

    Yargıtay içtihadında denkleştirici adalet, iade borcunun yalnızca nominal iade ile sınırlı görülmemesini; gerçek anlamda eski hâle getirme sonucunu sağlayacak biçimde uygulanmasını ifade eder. Bu yaklaşım, özellikle taşınmaz satış bedelinin iadesi gibi uyuşmazlıklarda paranın zaman içindeki değer kaybını dikkate alan bir güncelleme gereğini doğurur.

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesi bu çerçeveyi açıkça ortaya koymaktadır: Denkleştirici adalet ilkesi, haklı bir sebebe dayanmadan başkasının malvarlığından yararlanan kişinin elde ettiği kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hâle getirme yükümlülüğünü ifade eder. Bu bakımdan sebepsiz zenginleşmeye konu alacağın iadesinde taşınmazın satış bedelinin alım gücünün ilk ödeme günündeki alım gücüne ulaştırılması ve bu şekilde iadeye karar verilmesi gerekir (Yargıtay 3. HD, 2017/9674 E., 2017/7714 K.). Aynı metodoloji Daire’nin diğer kararlarında da tekrar edilmektedir (Yargıtay 3. HD, 2014/20448 E., 2015/16355 K.).

    Sepet Hesabı Yöntemi: Dönemsel Hesap ve Ortalama

    Denkleştirici adaletin uygulamada en somut görünümü sepet hesabıdır. Bu yöntemin özü şudur: Ödenen bedel ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılacak şekilde güncellenir; güncellemede tek bir endeks yerine somut ekonomik veriler kullanılır; bu veriler dönem dönem uygulanarak her dönemde ulaşılan değerler çıkarılır ve nihayetinde ortalama ile sonuca gidilir.

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesi bu yöntemi teknik olarak şu şekilde tarif etmektedir: Güncellemeye esas alınan somut veriler tek tek uygulanarak ödeme tarihinden ifanın imkânsız hale geldiği tarihe kadar paranın ulaştığı değer her bir dönem için hesaplanmalı, ardından bunların ortalaması alınmalıdır (Yargıtay 3. HD, 2017/9674 E., 2017/7714 K.). Yargıtay 7. Hukuk Dairesi de somut dosyalarda enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artış ile maaş artışları gibi ekonomik etkenlerin ortalamasının dikkate alındığını belirtmektedir (Yargıtay 7. HD, 2023/4087 E., 2024/3804 K.).

    Burada önemli olan, Yargıtay’ın bu göstergeleri sınırlı sayıda değil örnekleyici biçimde saymasıdır. Nitekim 3. Hukuk Dairesi’nin bir kararında gayrimenkul fiyatlarındaki artış oranları da çeşitli ekonomik etkenler arasında anılmaktadır (Yargıtay 3. HD, 2023/4126 E., 2023/3767 K.). Bu durum, taşınmazla bağlantılı verilerin sepet hesabında tamamen yabancı olmadığını; ancak bu verilerin hangi formda ve hangi sınırlar içinde kullanılabileceği meselesinin tartışmaya açık kaldığını göstermektedir.

    YHGK’nın 30.04.2025 Tarihli Kararı: Tamamlayıcı Ölçütün Çerçevelenmesi

    YHGK’nın 30.04.2025 tarihli kararı, sepet hesabının temel mantığını teyit etmekle birlikte, taşınmazla ilişkili bir verinin sepete nasıl dahil edilebileceği tartışmasını netleştiren iki temel sonuç ortaya koymaktadır.

    Yerleşik sepet mantığının teyidi. YHGK, denkleştirici adalet hesabında enflasyon, TEFE-TÜFE, altın ve döviz kurlarındaki artış ile maaş artışları gibi ekonomik etkenlerin ortalamasına dayalı güncelleme yaklaşımının yerleşik olduğunu açıkça teyit etmektedir.

    Rayiç değer ile değer artış oranı ayrımı. YHGK, hesaplamada doğrudan sözleşmeye konu taşınmazın rayiç değerinin sepete eklenmesini hukuken mümkün görmemektedir. Bunun gerekçesi açıktır: Bu yapılırsa iade borçlusuna, hukuken kendisine ait olmayan bir malın değerini karşı tarafla paylaşma külfeti yüklenir ve bu kez iade borçlusu yönünden adaletsiz bir sonuca varılır. Buna karşın YHGK, taşınmazın sözleşme tarihindeki gerçek değeri ile iade borcunun muaccel olduğu tarihteki güncel değeri arasındaki artış oranının bir ölçüt olarak hesaba eklenebileceğini kabul etmektedir.

    Bu çerçeve, taşınmaz verisinin sepet hesabına ilk kez girdiği anlamına gelmemektedir. YHGK’nın katkısı, taşınmazla bağlantılı verinin kullanılmasında rayiç değeri reddedip değer artış oranını ölçüt olarak kabul eden ve bu ayrımı sistematik biçimde ortaya koyan bir çerçeve sunmasıdır.

    Muhalefet Şerhinin Özü

    Karar oy çokluğuyla alınmıştır. Muhalif görüşün odağında taşınmaz değer artış oranının sepete dahil edilmesinin denkleştirici adaletin sınırlarını aşabileceği endişesi yer almaktadır. Muhalefet perspektifinden bakıldığında sepet hesabındaki ölçütlerin sözleşmeden bağımsız ve nesnel olması, sözleşmeye konu taşınmazın değer artış oranının ise bu nesnellikten uzaklaşma riski taşıması söz konusudur. Bu itiraz, denkleştirici adaletin metodolojik sınırlarına ilişkin tartışmayı akademik gündemde canlı tutmaya devam edecektir.

    Bilirkişi İncelemesi ve Denetime Elverişlilik Standardı

    Sepet hesabı çoklu ekonomik veri setiyle dönemsel hesap yapıp ortalama almaya dayandığından uygulamada bilirkişi incelemesi önem taşımaktadır. Bilirkişi raporu; hangi verilerin esas alındığını, bu verilerin hangi dönemlere nasıl uygulandığını, dönemsel değerlerin nasıl çıkarıldığını ve ortalamanın hangi yöntemle kurulduğunu açık, gerekçeli ve denetime elverişli biçimde göstermelidir.

    YHGK 2025/252 çerçevesi doğrultusunda taşınmaz değer artış oranı ölçütü uygulanacaksa bilirkişinin ayrıca şu iki değeri tespit etmesi gerekir: taşınmazın sözleşme tarihindeki gerçek değeri ve iade borcunun muacceliyet anındaki güncel değeri. Bu iki değer arasındaki artış oranı üretilecek ve bu oran diğer sepet göstergeleriyle birlikte ortalamaya dahil edilecektir.

    Sonuç

    Denkleştirici adalet ilkesi, geçersiz sözleşmelerin sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre tasfiyesinde gerçek iadenin sağlanmasını hedefleyen ve Yargıtay içtihatlarıyla teknikleştirilmiş bir standarttır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararları güncellemenin somut verilerle dönemsel hesap yapılarak ve ortalama alınarak gerçekleştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi ise enflasyon, endeks, altın, döviz ve maaş artışları gibi etkenlerin ortalamasıyla güncelleme yapılmasına ilişkin uygulama örneklerini göstermektedir.

    YHGK’nın 30.04.2025 tarihli 2025/252 sayılı kararı, sepet hesabına ilişkin yerleşik yaklaşımı teyit etmekle birlikte; taşınmazla ilgili verinin hesaba dahil edilmesinde rayiç değer ile değer artış oranı arasındaki farkı netleştirerek taşınmaz değer artış oranının ölçüt olarak kullanılabileceği, ancak doğrudan rayiç değerin sepete eklenemeyeceği yönünde uygulamayı sistematik bir çerçeveye oturtmuştur. Bu yaklaşım bir yandan geçersiz sözleşmeye geçerliymiş gibi sonuç bağlanmasının önüne geçerken, diğer yandan güncel ekonomik gerçeklikte taşınmazın da bir korunma ve yatırım aracı olarak işlev gördüğü olgusunu denkleştirici adalet hesabına taşımaktadır.


    Kaynakça

    Hukuk Genel Kurulu, 2023/885 E., 2025/252 K. (30.04.2025)

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2017/9674 E., 2017/7714 K.

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2014/20448 E., 2015/16355 K.

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2023/4126 E., 2023/3767 K.

    Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, 2023/4087 E., 2024/3804 K.

  • Yapay Zeka ile Oluşturduğunuz Görsel (Muhtemelen) Size Ait Değil!

    Markanız için Midjourney’de harika bir görsel oluşturdunuz. Mükemmel görünüyor. Ama hemen bir soru kafanıza takılıyor: Bu görseli ticari amaçlarla kullanma hakkınız var mı? Ve hepsinden önemlisi, gerçekten size mi ait?

    Bu soru giderek daha fazla profesyonelin gündemine giriyor ve cevap… sanıldığından çok daha karmaşık.

    Birinci Adım: Kullanım Koşullarını Okuyun

    Yapılacak ilk şey — ve çoğunlukla en çok ihmal edilen — kullandığınız platformun kullanım koşullarını incelemektir. Midjourney, DALL·E, Stable Diffusion… her aracın kendine özgü kuralları vardır.

    Bazıları oluşturulan görselleri ticari amaçla kullanmanıza izin verirken, bazıları vermez. Bazıları abonelik planınıza göre farklı koşullar uygular. Kısacası: bir yapay zeka görselini bir reklam kampanyasında yayınlamadan veya logo olarak tescil ettirmeden önce, sözleşmenin ne dediğini bilmeniz şarttır.

    Bu kısım en basit olanı. Yazılı, net ve siyah beyaz. Birkaç dakikanızı almaz.

    İkinci Adım: Telif Hakkı Meselesi

    İşte burada işler karmaşıklaşıyor. Çünkü bir görseli kullanma hakkına sahip olmak yetmez — aynı zamanda o görselin sahibi olup olmadığınızı ve üzerinde münhasır haklar talep edip edemeyeceğinizi de bilmeniz gerekir.

    Ve işte hukuki belirsizlik tam burada başlıyor.

    Siz Kullanabilirsiniz, Ama Başkası da!

    Kullanım koşulları size oluşturduğunuz içerikleri kullanma hakkı tanısa da, bu genellikle münhasır bir hak anlamına gelmez. Somut olarak: başka biri aynı araçla, başka bir hesapla tamamen aynı görseli — ya da çok benzerini — oluşturabilir ve sizinle aynı haklara sahip olabilir.

    Yani: görselinizi kullanabilirsiniz, ancak başkası da kullanıyorsa, muhtemelen onu mahkemeye veremezsiniz.

    Neden? Çünkü Yapay Zeka Yazar Olamaz

    Hukukta yalnızca bir insan, bir eserin yazarı olarak tanınabilir. Yapay zeka, bir araç olarak tüzel kişiliğe sahip değildir. Bu nedenle telif haklarına sahip olamaz ve bu hakları kimseye devredemez.

    Bu ilke bir boşluk yaratır: eğer eser bir yapay zeka tarafından üretildiyse, hukuki anlamda bir yazarı yoktur — ve dolayısıyla klasik telif hukuku korumasından yararlanamaz.

    Yine de Eseriniz Üzerinde Hak Talep Edebilir misiniz?

    Bir yol var, ancak çaba ve titizlik gerektiriyor.

    Fikir şu: yapay zekanın ürettiği ham taslaktan yola çıkarak onu önemli ölçüde yeniden işlerseniz — nihai eser gerçek bir insani yaratıcı katkıyı yansıtacak düzeyde — telif hakkı talep etme ihtimaliniz doğabilir.

    Yapay zeka bu durumda Photoshop veya fotoğraf makinesi gibi bir araç haline gelir. Teknolojinin yardımıyla yaratan yine sizsiniz.

    Ancak dikkat: “yeterli çalışma” kavramı hâlâ belirsiz. İçtihat hukuku tarafından henüz net bir eşik belirlenmemiş. Bilinmezlerle dolu bir alanda ilerliyoruz.

    Pratik Tavsiye: Her Şeyi Belgeleyin!

    Haklarınızı bir gün savunabilmek istiyorsanız şunları yapmalısınız:

    • İlk prompt’u ve yapay zekanın ürettiği ham görseli kaydedin
    • Yeniden işleme sürecinin her adımını belgeleyin (ekran görüntüleri, ara dosyalar, sürüm geçmişi)
    • Nihai eserin önemli ölçüde insani yaratıcı katkı içerdiğini kanıtlayabilecek durumda olun

    Bu kanıt unsurları, eserinizin kopyalanması veya itirazla karşılaşması durumunda belirleyici olabilir.

    Koruma Düzeyini Kullanım Amacınıza Göre Belirleyin

    Her şey görseli ne için kullandığınıza bağlıdır.

    Bir sunum ya da dahili belgeyi süslemek için mi? Midjourney’den doğrudan üretilen, kapsamlı bir yeniden işleme yapılmamış bir görsel fazlasıyla yeterlidir. Risk düşük, konu sınırlı.

    Bir reklam kampanyası, logo veya slogan için mi? Burada finansal ve itibar riski çok daha yüksektir. Çok daha ileri gitmeniz gerekir: kapsamlı değişiklikler, titiz belgeleme ve konumunuzu güvence altına almak için tercihen bir hukuki görüş.

    Sonuç Olarak

    Yapay zeka tarafından üretilen görsel, bir fotoğraf makinesiyle çekilen fotoğrafa biraz benzer: araç, sizi otomatik olarak yazar yapmaz. Önemli olan, esere yatırdığınız insani yaratıcılığın payı — ve bunu kanıtlama kapasiteniz.

    Hukuk bu konuda henüz her şeyi netleştirmedi. Somut davalar çoğalmaya başladı, mahkemeler görüş bildirmeye başladı, ancak hâlâ bir belirsizlik dönemindeyiz. Kurallar netleşene kadar ihtiyatlı olmak şart: yapay zekayı bir yaratım aracı olarak kullanın, yeniden işleyin, belgeleyin ve gerçekten korumanız gereken şeye göre dikkat düzeyinizi ayarlayın.