Kategori: İdare Hukuku

  • Yürütmenin Durdurulması Kararı: Nedir, Nasıl Talep Edilir ve Hangi Hallerde Verilir?

    İnsanın bulunduğu her yerde eşitsizlik vardır; ancak devlet ile birey aynı tahterevalliye çıktığında bu eşitsizlik çok daha belirgin hâle gelir. Anayasalar, bu dengesizliği sınırlamak ve bireyi devlet karşısında güçlendirmek için vardır. En azından özgürlükçü ve bireyci bir anayasadan beklenen budur.

    İdari işlemler kural olarak kamu yararı amacıyla tesis edilmelidir. Ancak uygulamada hata, şahsi menfaat, mesleki yetersizlik veya benzeri sebeplerle hukuka aykırı işlemler ortaya çıkabilmektedir. Bu işlemlerin durdurulması ise ancak yargı kararıyla mümkündür. Yürütmenin durdurulması kurumu, kamu hizmetinin yürütülmesi ile yurttaşların anayasal hak ve özgürlüklerinin korunması arasındaki dengeyi sağlayan temel yargısal güvencelerden biridir.

    İdareler eylem ve işlemlerinin denetlenmesinden hoşnut olmasalar da hukuk devletinde idarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır.

    Kamu gücü; kanunla yetkilendirilmiş, devlet otoritesini temsil eden idari makamlar ve kamu görevlileri tarafından kullanılır. Bu güç yalnızca karar alma yetkisini değil, alınan kararların resen ve gerektiğinde zor kullanılarak uygulanabilmesini de içerir.

    İptal davası, idari işlemlerin idare mahkemeleri tarafından hukuka uygunluk denetimine tabi tutulmasını sağlar.

    Yürütmenin durdurulması, iptal davasına eşlik eden sıradan bir ara karar değildir. Çoğu zaman davanın gerçek etkisini belirleyen, hakkın fiilen korunup korunamayacağını tayin eden asli güvencedir. Zira bazı idari işlemler vardır ki sonradan iptal edilseler dahi uygulanmış olmaları hâlinde geride yalnızca maddi zarar bırakmaz; kaybedilmiş bir eğitim imkânı, dağılmış bir aile düzeni, sarsılmış bir mesleki statü, yıkılmış bir yapı veya kapanmış bir işyeri bırakırlar. Bu tür durumlarda sonradan verilen bir iptal kararı gecikmiş bir hukuki tespitten ibaret kalır.

    I.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARININ HUKUKİ NİTELİĞİ

    Yürütmenin durdurulması kararı, dava konusu idari işlemi ortadan kaldıran nihai bir hüküm değil; onun icrailiğini geçici olarak askıya alan koruyucu nitelikte bir yargı kararıdır. Bu kararın etkisi, işlemi yok etmek değil; işlemin yargılama süresince doğuracağı sonuçları geçici olarak durdurmaktır.

    “Danıştay’ın otuz seneyi aşan istikrar kazanmış içtihatlarına göre yürütmenin durdurulması kararları dava konusu idari işlemin uygulanmasını durduran, başka bir deyimle onun icrailik niteliğini askıya alan ve söz konusu işlemin tesisinden önceki hukuki durumun geri gelmesini sağlayan geçici nitelikte kararlardır. Eğer bireysel bir idari işlemin yürütülmesi durdurulmuş ise, idare bireyin eski hukuki durumunu kazanması için gereken işlemleri yapmakla yükümlüdür.” (Danıştay 5. D., E. 1996/2957 K. 1997/546 T. 11.03.1997)

    Bu nedenle:

    • Yürütmenin durdurulması kararı, idari işlemin hukuki sonuçlarını doğurmasına engel olur ve işlemden önceki hukuki durumun devamını sağlar.
(Danıştay 5. D, T. 11.03.1997, E:1996/2957, K:1997/546)
    • Karar geçici niteliktedir; davanın esastan karara bağlanmasıyla birlikte etkisini yitirir.
    • Geçici nitelikte olması, bağlayıcılığını ortadan kaldırmaz. Yürütmenin durdurulması kararı, nihai karar gibi uygulanması zorunlu bir yargı kararıdır.
    • Kararın gereğinin en geç otuz gün içinde yerine getirilmesi yasal zorunluluktur; fiili veya hukuki imkansızlık halleri dışında bu yükümlülüğe uyulmaması, ilgililerin hukuki ve cezai sorumluluğunu gündeme getirir.
(Danıştay 13. D., E. 2007/15262 K. 2009/1606 T. 10.2.2009)

    II.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI TALEBİNİN USULÜ

    Yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için öncelikle ortada bir iptal davası bulunmalıdır. Bağımsız ve soyut bir yürütmenin durdurulması başvurusu, idari yargı sistemimizde kabul edilmemektedir.

    Bu çerçevede:

    • Yürütmenin durdurulması ancak açılmış bir iptal davası içinde talep edilebilir.
    • Talebin yazılı olarak ileri sürülmesi gerekir; dava dilekçesinde istenebileceği gibi ayrı bir dilekçeyle de sunulabilir.
    • İptal davası açılmadan yapılan yürütmenin durdurulması talepleri reddedilir.
(Danıştay 8. Dairesi E. 2010/6088 K:2011/321)
(Muğla 1. İdare Mahkemesi, T. 20.03.2008, E:2008/596, K:2008/545)
    • Aynı sebeplere dayanılarak ikinci kez yürütmenin durdurulması istenemez.
(Danıştay 3. Dairesi 26.05.2014)
    • Buna karşılık yeni bir hukuki veya fiili sebep ortaya çıkmışsa yeniden yürütmenin durdurulması talep edilmesi mümkündür.
    • Yürütmenin durdurulması kararına yapılan itirazı inceleyen merciin verdiği karar kesindir; aynı konuda yeniden yapılan itirazlar incelenmeksizin reddedilir.
(Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu E. 1997/612 K. 1997/2)
    • Bununla birlikte, itiraz üzerine yürütmenin durdurulması kaldırılmış olsa dahi, yeni şartlar oluşmuşsa ikinci kez yürütmenin durdurulması kararı verilmesinin önünde mutlak bir engel yoktur.
(Danıştay 5. Dairesi 18.06.1993 E. 1992/3747)

    III. YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARININ ETKİSİ

    Yürütmenin durdurulması kararı yalnızca ileriye dönük koruma sağlayan bir geçici tedbir değildir. Yargı kararlarında kabul edildiği üzere, bu karar dava konusu işlemin tesis edildiği tarihten itibaren sonuç doğurur ve işlemin o tarihten sonraki etkilerini askıya alır.

    Bu nedenle:

    • Yürütmenin durdurulması kararı geçmişe etkili sonuç doğurur; dava konusu işlemin tesis edildiği tarihten itibaren hüküm ifade eder.
(Danıştay 2. D. 06.10.2010, E. 2010/672, K. 2010/3699)
    • Yürütmesi duran bir işleme dayanılarak yeni bir uygulama işlemi tesis edilemez. Örneğin yürütmesi duran bir ecrimisil ihbarnamesine dayanılarak ödeme emri gönderilemez.
(Muğla 1.İdare Mahkemesi, T. 14.08.2009, E:2009/772, K:2009/1593)
    • Göreve son verme, çekilmiş sayılma veya benzeri işlemlere karşı açılan iptal davalarında yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde; kişi yalnızca görevine dönmez, fiilen görev yapmadığı süreye ilişkin aylık ve özlük haklarını da talep edebilir.
(Danıştay 1. Dairesi 1983/116 E. 1983/144 K.)
    • Davacı memur, dava konusu işlem tarihinden yürütmenin durdurulması kararının kaldırılmasına veya davanın reddine kadar eski görevinin bütün hak ve yetkilerine sahip kabul edilir. Bu dönemde yapılan ödemeler yasal dayanağını yürütmenin durdurulması kararından alır; sonradan dava reddedilmiş olsa bile bu ödemeler geri alınamaz.
(Danıştay 1. Dairesi 16.06.1983 E.1983/124 K.1983/153)

    IV.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI İÇİN GEREKEN ŞARTLAR

    2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesine göre yürütmenin durdurulmasına karar verilebilmesi için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir:

    1. İdari işlemin açıkça hukuka aykırı olması
    2. İşlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zarar doğması

    Bu iki unsurdan yalnızca birinin varlığı yeterli değildir. Kurumun koruyucu niteliği, ancak bu şartların birlikte gerçekleşmesi halinde devreye girer.

    Ayrıca, uygulanmakla etkisi tükenecek işlemlerde, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere, davalı idarenin savunması beklenmeksizin de yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.

    V.TELAFİSİ GÜÇ VEYA İMKANSIZ ZARAR KRİTERİ

    Telafisi güç veya imkansız zarar, işlemin uygulanmasından sonra verilecek nihai kararın artık fiilen veya hukuken etkili biçimde uygulanamayacağı yahut işlem nedeniyle kişinin geri dönülmesi çok güç bir sonuca maruz kalacağı hallerde ortaya çıkar.

    İşlem uygulandıktan sonra eski hale dönüş imkanı ortadan kalkıyor veya son derece güçleşiyorsa, bu şart gerçekleşmiş sayılır. Bu anlamda telafisi güç zarar, yalnızca fiziksel veya maddi zararla sınırlı değildir; ekonomik, mesleki, ailevi, eğitsel, sosyal ve manevi zararlar da bu kapsama girebilir.

    Bu konuda:

    • Hakkında işlem tesis edilen kişinin telafisi güç veya imkansız zarara uğrayacağı anlaşılıyorsa, yürütmenin durdurulması kararı verilmesinde kamu yararı bulunduğu kabul edilir. (Danıştay 5. Dairesi, ,E 1992/3747)

    Telafisi güç veya imkansız zarar sayılan hallere örnekler

    • Yapının yıkımına ilişkin işlemlerde, yıkım gerçekleştikten sonra verilecek iptal kararı çoğu zaman etkisiz kalacağından telafisi güç zarar şartı gerçekleşir. (Ankara 12. İdare Mahkemesi E. 2021/401)
    • Öğretmenin naklen atanması işlemi, aile birliğini ve manevi bütünlüğü etkilediği için telafisi güç zarara yol açabilir. (İzmir BİM. 1. İDD. 08.08.2017, E. 2017/381, K.)
    • Sınır dışı işlemi, uygulanmakla etkisi tükenecek işlem niteliğindedir. (Hatay 1. İdare Mahkemesi, T. 05.04.2018, E. 2018/606, K.) Benzer bir karar: Konya 1. İdare Mahkemesi, T. 12.11.2014, E. 2014/1238, K.
    • Polis Meslek Eğitim Merkezi’nin “öğrenci olamaz” kararı eğitim hakkı yönünden telafisi güç zarar doğurur. (Ankara 9. İdare Mahkemesi, T. 25.04.2018, E. 2018/945, K.)
    • Üniversite öğrencisinin üst sınıftan ders alma başvurusunun reddi, uygulanmakla etkisi tükenecek işlem sayılmıştır. (İstanbul 5. İdare Mahkemesi, T. 22.02.2018, E. 2017/2439, K.)
    • İşyerinin mühürlenip kapatılmasına dair belediye encümeni kararının uygulanması telafisi güç zarar doğurur. (Danıştay 8. Dairesi, T. 25.06.2012)
    • Öğrenciye yükseköğretim kurumundan çıkarılma cezası verilmesi telafisi güç zarar kapsamında değerlendirilmiştir. (Samsun Bölge İdare Mahkemesi 3. İDD., T. 28.08.2019)
    • Yapı kullanma izin belgesi/iskan talebinin reddi telafisi güç zarar sayılabilir. (Konya Bölge İdare Mahkemesi T. 07.12.2011)
    • Lojmanda oturma süresi dolduktan sonra maaştan işgaliye bedeli kesilmesi ekonomik yönden telafisi güç zarar doğurabilir. (Danıştay 2.Dairesi T. 20.03.2014, E. 2013/5756)
    • Öğrenim kredisi alan öğrencinin, okul değiştirdiği gerekçesiyle ödeme emrine muhatap olması halinde ekonomik telafisi güç zarar ortaya çıkabilir. (Konya Bölge İdare Mahkemesi, 3. İDD., T. 03.12.2019)
    • Düzenleyici işlemlerde de hukuka aykırı kuralın uygulanmasının telafisi güç veya imkansız zarar doğuracağı kabul edilebilir. (Danıştay 15. Dairesi 06.11.2018)

    VI.AÇIKÇA HUKUKA AYKIRILIK KRİTERİ

    Açık hukuka aykırılık, davanın sonunda verilecek hükmün peşinen kurulması anlamına gelmez. Burada aranan, dosyanın mevcut haliyle ilk bakışta görülebilen, ciddi, belirgin ve savunulması güç bir hukuka aykırılığın varlığıdır.

    İşlemin:

    • yasal dayanağının bulunmaması,
    • yetki, şekil, sebep, konu veya amaç unsurlarında açık sakatlık taşıması,
    • kamu yararı amacı dışında tesis edilmiş olması,
    • hukuki güvenlik, kazanılmış hak, eşitlik, ölçülülük veya idari istikrar ilkelerini ağır biçimde ihlal etmesi,

    açık hukuka aykırılık kapsamında değerlendirilebilir.

    Bu çerçevede:

    • İlk puanlama sonucu hak kazandığı kursa katılan, kursu başarıyla tamamlayıp komiser yardımcısı olarak atanan kişinin aradan uzun süre geçtikten sonra tenzili rütbe ile yeniden polis memurluğuna atanması; kazanılmış hak, idari istikrar ve hakkaniyet ilkelerine aykırı bulunmuş ve açık hukuka aykırılık kabul edilmiştir. (Danıştay 2. D., E. 2021/1156 K. 2021/3289 T. 11.10.2021)
    • ÖSYM tarafından soruların yalnızca %20’sinin yayımlanmasına ilişkin karar, temel hak ve özgürlükler yönünden açık hukuka aykırılık taşıdığı kabul edilerek yürütmesi durdurulmuştur. (Danıştay 8. Dairesi 08.12.2014)
    • Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Staj Yönetmeliği’nde yazılı sınav ve benzeri hükümler getiren düzenlemeler hukuka aykırı bulunmuş ve uygulanmaları halinde telafisi güç zarar doğuracağı kabul edilmiştir. (Danıştay 8. Dairesi 31.10.2014)
    • Aday adayı olmak için gerekli niteliklerden birini taşımadığı halde seçimlere katılan ve daha sonra üniversite rektörü olarak atanan kişinin göreve devamı; hem diğer adaylar hem kamu hizmeti bakımından telafisi güç zarar doğurabilecek nitelikte görülmüştür. (Danıştay 5. Dairesi 18.06.1993 E. 1992/3747)

    VII.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARLARINDA GEREKÇE ZORUNLULUĞU

    Yürütmenin durdurulması kararları geçici nitelikte olsa da mahkeme kararıdır; bu nedenle gerekçeli olmaları anayasal bir zorunluluktur.

    Anayasa’nın 141. maddesine göre bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır. Bu zorunluluk yürütmenin durdurulması talepleri hakkında verilen kararlar bakımından da geçerlidir.

    • Tekrara düşen, fiili ve hukuki nedenleri somut biçimde ortaya koymayan, ikna edicilikten uzak ve yetersiz ifadeler kanunun aradığı anlamda gerekçe sayılamaz. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2010/602, K. 2010/602)

    Bu nedenle yürütmenin durdurulması kararlarının soyut, klişe ve denetlenemez biçimde kurulması; adil yargılanma hakkı ve etkili başvuru hakkı bakımından sorun doğurur.

    VIII. TEMYİZ VE İSTİNAF AŞAMALARINDA YÜRÜTMENİN DURDURULMASI

    İYUK’un 52. maddesine göre temyiz veya istinaf yoluna başvurulmuş olması, mahkeme kararlarının yürütülmesini kendiliğinden durdurmaz. Ancak yetkili merci tarafından şartların oluştuğu kabul edilirse, mahkeme kararının yürütmesinin de durdurulmasına karar verilebilir.

    Bu çerçevede:

    • İstinaf veya temyiz aşamasında yalnızca idari işlemin değil, mahkeme kararının yürütmesinin durdurulması da talep edilebilir.
    • Şartların oluşması halinde, temyiz veya istinaf mercii mahkeme kararının yürütmesini durdurabilir. (Danıştay 2. Dairesi 22.11.2016 E. 2016/13131)
    • İlk derece mahkemesince bir işlemin iptaline karar verildikten sonra üst merci tarafından bu kararın yürütmesinin durdurulmasına karar verilirse, iptal kararının yarattığı hukuki sonuçlar askıya alınır; bu karara göre ödenen bedeller geri istenebilir. (Danıştay 8. Dairesi E. 2002/732 K. 2002/5670)
    • Kararı temyiz etmeyen taraf, temyiz aşamasında yürütmenin durdurulması talebinde bulunamaz. (Danıştay 3. Dairesi 04.04.2016 E. 2015/795)
    • Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalarda verilen yürütmenin durdurulması kararlarına itiraz mümkündür; buna karşılık Danıştay’ın temyiz mercii olarak verdiği yürütmenin durdurulması kararlarına itiraz edilemez. (Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu 11.01.1991)
    • Temyiz aşamasında da telafisi güç zarar ve açık hukuka aykırılık şartları somut olayda gerçekleşmişse yürütmenin durdurulması kararı verilebilir. Başka yerde tedavi imkanı bulunmadığından sağlık özrü nedeniyle İstanbul iline atanma talebi reddedilen memur hakkında bu yönde karar verilmiştir. (Danıştay 5. Dairesi 28.02.2014)
    • Kendi lehine verilen karara karşı yalnızca itiraz aşamasında yürütmenin durdurulması istenemez. (Danıştay 6. Daire 23.01.2001)

    IX.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARINA RAĞMEN İDARE GEREĞİNİ YAPMAZSA

    Yürütmenin durdurulması kararı tavsiye niteliğinde değildir. İdarenin bu karara uyup uymama, geciktirme, etkisizleştirme veya dolaylı biçimde boşa çıkarma yönünde bir takdir hakkı bulunmamaktadır.

    Anayasa’nın 138. maddesine göre yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu kararları değiştiremez ve yerine getirilmesini geciktiremez.

    İYUK’un 28. maddesi de Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının gereğinin tebliğden itibaren en geç otuz gün içinde yerine getirilmesini zorunlu kılar.

    Bu alandaki temel yargısal kriterler şunlardır:

    1. Mahkeme kararını tazminat ödeyerek bertaraf etmek mümkün değildir

    “T.C. Anayasasının 125., 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Yasasının 28. maddeleri uyarınca hukuken asıl olan, yargı kararlarının yerine getirilmesidir. Başka bir deyişle, tazminat ödemek suretiyle yargı kararlarının bertaraf edilmesi mümkün değildir.” (Danıştay 6. Dairesi 19.02.1992 tarih 1990/848 E. ve 1992/632 K.)

    1. Kararın uygulanmaması ağır hizmet kusuru oluşturabilir

    “Anayasa hükümlerini hiçe sayarak yargı kararlarını uygulamama kastı ile hareket ettiği ve bu şekilde ağır bir hizmet kusuru işlediği açık olup, ağır hizmet kusuru nedeniyle davacının uğradığı manevi zararın idare tarafından tazmini gerekmektedir…” (Danıştay 5. Dairesi 29.09.2004 tarih 2000/3316E. ve 2004/3372 K.)

    1. Kararı etkisiz bırakmaya yönelik yeni işlemler de hukuka aykırıdır

    Yürütmenin durdurulması kararını uyguladıktan sonra görevine dönen davacının, önceki görevinden farklı işlerle görevlendirilmesi mahkeme kararını etkisiz bırakmaya yönelik kabul edilir. Bu durum yeni işlemin iptalini ve manevi tazminatı gerektirir. (Danıştay 5. D., E. 2001/2787 K. 2005/522 T. 2.2.2005)

    1. Kararın uygulanmaması kamu görevlileri yönünden cezai sorumluluk doğurabilir

    “Yargı kararlarını hiçe sayan bir tutum ile mahkemenin uygulanamaz hale getirecek şekilde suç teşkil eden bir emri yerine getiren kamu görevlisinin bu keyfi hareketi ile, ilgili kişinin haklarını ihlal ederek onun zarara uğramasına sebep olur.” ve “bu eylemi dolayısıyla Türk Ceza Kanunu’nun (765 sayılı) 228. maddesi uyarınca cezalandırılması gerekir” (Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2003/4-63E. ve 2003/37K.)

    Yürütmenin durdurulması kararının gereğini yerine getirmeyen, mahkeme kararını sonuçsuz bırakmaya çalışan kamu görevlilerinin cezalandırılmaları gerektiği kabul edilmiştir. (Yargıtay CGK E. 2005/4 K. 2005/166)

    “Yürütme organı ile idarenin, mahkeme kararına uymak zorunda bulunmasına ilişkin anayasa buyruğunun anılan organlara, takdir hakkı tanımadan uyulması zorunlu bir görev yüklediği, bu görevin yerine getirilmesinde ihmal gösterilmesi veya ısrarla bundan kaçınılması halinde, derecesine göre, görevi savsaklamak veya kötüye kullanmak suçlarının oluşacağı, bakılan davada yürütmenin durdurulması kararının 6 aydan fazla bir zaman geçtiği halde uygulanmamasının görevi ihmal suçunu oluşturduğu…” (Yargıtay CGK, T. 25.9.1978, E:1978/4230, K:1978/303, C. 5, S. 8, s. 1202)

    1. Uygulamama, tek başına tazminat sorumluluğu için yeterli olabilir

    “Yürütmenin durdurulması veya iptal kararlarının yalnızca uygulanmamasının, bu kararları uygulamayan kamu görevlilerinin tazminatla sorumlu tutulabilmesi için yeterli olduğuna, sorumluluk için ayrıca kin, garaz, husumet, ve benzeri duyguların etkisi altında hareket etmelerinin araştırılmasına ve yürütmenin durdurulması kararını yerine getirmeyen kamu görevlisinin hukuki yönüne gidilebilmesi için, ilgilinin açmış olduğu iptal davası sonucunun beklenmesine gerek olmadığına…” (Yargıtay İBBGK, T. 22.10.1979, E:1978/7, K:1979/2, R.G, T. 29.11.1979, S.16824,)

    1. İdarenin ödediği tazminat sorumlu kamu görevlisine rücu ettirilmelidir

    İdarenin, yargı kararının uygulanmaması nedeniyle ödediği tazminatı kusuru saptanan kamu görevlisine rücu etmesi anayasal bir zorunluluktur. (Danıştay 5. D, T. 24.02.1999, E:1998/2184, K:1999/465)

    X.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARI VERİLDİĞİNDE İDARENİN YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜN KAPSAMI

    Yürütmenin durdurulması kararının uygulanması, yalnızca işlemin görünürde durdurulması anlamına gelmez. İdare, kararın doğurduğu hukuki sonucu tam anlamıyla gerçekleştirmek ve kişiyi karar öncesindeki hukuki statüsüne kavuşturmakla yükümlüdür.

    Bu nedenle:

    • Karar yalnızca kağıt üzerinde yerine getirilmiş gibi gösterilemez.
    • İdare, kararı etkisizleştiren dolaylı tasarruflarla sonuca ulaşamaz.
    • Eski statüye dönülmesi gerekiyorsa buna bağlı mali, mesleki ve idari sonuçlar da sağlanmalıdır.
    • Mahkeme kararının görünürde uygulanıp esas etkisinin ortadan kaldırılması, karara uyma sayılmaz.

    XI.YÜRÜTMENİN DURDURULMASI TALEBİ ÜZERİNE VERİLEBİLECEK KARARLAR

    Yürütmenin durdurulması talepleri hakkında verilen kararlar, idare mahkemelerinin dosyanın niteliğine ve uyuşmazlığın özelliklerine göre farklı yöntemler izleyebildiğini göstermektedir. Mahkemeler kimi zaman davalı idarenin savunmasını beklemekte, kimi zaman savunma alıncaya kadar geçici yürütmenin durdurulmasına karar verebilmekte; bazı durumlarda ise keşif yapılmasını veya bilirkişi raporu alınmasını gerekli görerek incelemeyi bu aşamalardan sonraya bırakabilmektedir.

  • Pergolalar İçin Yeni Dönemde Emsal ve Ruhsat Muafiyetinin Şartları

    (1 TEMMUZ 2026 TARİHLİ PLANLI ALANLAR İMAR YÖNETMELİĞİ DEĞİŞİKLİĞİ SONRASINDA)

    Önceki Hukuki Durum

    3194 sayılı İmar Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca, Kanunda açıkça istisna tutulmayan bütün yapılar kural olarak yapı ruhsatına tabidir.

    Pergolalar bakımından istisna ise uzun yıllardır Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği’nin 59. maddesinde düzenlenmektedir. Yönetmeliğin 4. maddesinde pergola;

    “Bahçede, bina cephelerini değiştirmemek kaydıyla terasta, hafif yapı malzemelerinden dikme ve sık kirişleme ile yapılan, üzerine yeşil bitki örtüsü sardırılabilen, etrafı açık, yapı ruhsatı olmaksızın inşa edilebilen yapılar” olarak tanımlanmıştır.

    Buna paralel olarak Yönetmeliğin 59. maddesinde de pergola, çardak ve benzeri imalatların yapı ruhsatına tabi olmadığı açıkça hüküm altına alınmıştır.

    Ancak bu düzenlemeler, pergolanın hangi şartlarda pergola sayılacağı, hangi imalatların ise ruhsata tabi yapı niteliği kazanacağı konusunda ayrıntılı ölçütler içermemekteydi. Bu nedenle uygulamadaki boşluk büyük ölçüde Danıştay kararlarıyla doldurulmuştur.

    Danıştay İçtihatlarıyla Oluşan Kriterler

    Danıştay kararlarında, pergolanın ruhsata tabi olup olmadığı yalnızca kullanılan malzemeye göre değil, imalatın hukuki niteliğine göre değerlendirilmektedir.

    Yerleşik içtihatlara göre bir imalatın pergola sayılabilmesi için;

    • kapalı alan oluşturmaması,
    • gölgelik amacı taşıması,
    • güneş ve yağmurdan korunmaya yönelik olması,
    • etrafının açık olması,
    • hafif yapı malzemelerinden yapılması,
    • ana yapının taşıyıcı sistemini etkilememesi,
    • bağımsız kullanım alanı oluşturmaması,
    • yapı kullanım alanını genişletmemesi, gerekmektedir.

    Bu kapsamda Danıştay;

    • ahşap,
    • demir profil,
    • çelik konstrüksiyon,
    • polikarbon örtü,
    • hatta bazı olaylarda kiremit çatı örtüsü kullanılan pergola ve sundurmaları dahi,

    yukarıdaki kriterleri taşımaları halinde ruhsata tabi olmayan imalat olarak kabul etmiştir.

    Buna karşılık etrafı kapatılan, kullanım alanını genişleten, kış bahçesine dönüştürülen veya bağımsız kullanım alanı meydana getiren imalatların ise pergola niteliğini kaybederek ruhsata tabi yapı haline geldiği kabul edilmektedir.

    Emsal Hesabı Bakımından Önceki Belirsizlik

    Pergolalar yönünden en önemli tartışmalardan biri ise emsal hesabı konusunda yaşanmaktaydı.

    Önceki Yönetmelikte pergolanın ruhsata tabi olmadığı açık olmakla birlikte, emsal hesabında nasıl değerlendirileceğine ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktaydı.

    Bu nedenle uygulamada bazı idareler pergolaları emsal hesabına dahil ederken, bazı idareler emsal dışı kabul etmekteydi. Aynı nitelikteki yapılar hakkında farklı uygulamalar ortaya çıkması, uygulama birliğini zedeleyen önemli sorunlardan biri haline gelmişti.

    01.07.2026 Tarihli Yönetmelik Değişikliği

    01.07.2026 tarihli Yönetmelik değişikliği ile bu belirsizlik önemli ölçüde giderilmiştir.

    Yönetmeliğin 5. maddesinin sekizinci fıkrasında yapılan değişiklikle;

    • bağımsız bölüm olarak düzenlenmeyen,
    • bağımsız bölümün eklentisi niteliği taşımayan,
    • yapının ana taşıyıcı sistemiyle bütünleşik olmayan,
    • bahçede peyzaj düzenlemesi niteliğinde yapılan pergolaların
    1. maddenin sekizinci fıkrasının (b) bendindeki diğer kullanımlarla birlikte bahçe alanının %20’sini aşmayan kısmının emsal hesabına dahil edilmeyeceği açıkça hüküm altına alınmıştır.

    Yeni Düzenlemenin Getirdiği Yenilik

    Bu değişiklikle birlikte ilk defa pergolaların emsal hesabındaki hukuki statüsü açık şekilde belirlenmiştir.

    Buna göre artık bir pergolanın emsal dışı sayılabilmesi için;

    • bahçede bulunması,
    • peyzaj düzenlemesi niteliğinde olması,
    • bağımsız bölüm oluşturmaması,
    • bağımsız bölümün eklentisi olmaması,
    • ana taşıyıcı sistemle bütünleşik olmaması,
    • diğer bahçe düzenlemeleriyle birlikte bahçe alanının %20’sini geçmemesi

    zorunludur.

    Dolayısıyla yeni düzenleme, pergolanın ruhsat rejimini değiştirmemiş; yalnızca emsal hesabı bakımından objektif ve uygulanabilir kriterler getirmiştir.

    Değişmeyen Hukuki Esaslar

    Yeni Yönetmelik;

    • pergolanın tanımını,
    • ruhsat muafiyetini,
    • hafif malzeme şartını,
    • etrafının açık olması ilkesini,
    • gölgelik amacı taşıması gerektiğini

    değiştirmemiştir.

    Bu nedenle pergolanın ruhsata tabi olup olmadığının tespitinde Danıştay’ın yıllardır istikrar kazanan içtihatları uygulanmaya devam edecektir.

    Sonuç

    01.07.2026 tarihli değişiklik, pergolalar bakımından yeni bir ruhsat rejimi oluşturmamıştır. Değişiklik, Danıştay içtihatlarıyla şekillenen mevcut sistemi korumuş; buna karşılık uygulamada en fazla uyuşmazlığa neden olan emsal hesabını ilk kez açık kurallara bağlamıştır.

    Böylece pergolalar bakımından artık iki ayrı hukuki inceleme yapılacaktır. İlk aşamada, imalatın Yönetmelik ve Danıştay içtihatlarında belirtilen nitelikleri taşıyıp taşımadığı değerlendirilerek ruhsata tabi olup olmadığı belirlenecek; ikinci aşamada ise yeni Yönetmelikte öngörülen şartların gerçekleşmesi halinde pergolanın emsal hesabına dahil edilip edilmeyeceği tespit edilecektir. Bu yönüyle değişiklik, mevcut yargısal yaklaşımı değiştiren değil, onu tamamlayan ve uygulama birliğini güçlendiren bir düzenleme niteliğindedir.

  • Kentsel Dönüşümde Arsa Payı ve Arsa Payına İlişkin Hukuki Uyuşmazlıklar

    GİRİŞ

    Kentsel dönüşüm uygulamaları ile ulaşılmak istenen temel amaç; bireylerin güvenli, sağlıklı ve çağdaş yaşam koşullarına sahip kentlerde yaşamalarını sağlamak, afet risklerini en aza indirmek ve sürdürülebilir şehirleşmeyi temin etmektir. Bu amaç doğrultusunda yürürlüğe konulan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, kentsel dönüşüm uygulamalarının hukuki çerçevesini belirleyen temel mevzuat niteliğindedir. Anılan Kanun’un amacı; afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat normlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşam çevreleri oluşturulmasına yönelik usul ve esasları düzenlemektir.

    6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş merkezli yıkıcı depremler, Türkiye’deki mevcut yapı stokunun ne denli kırılgan olduğunu ve kentsel dönüşümün ertelenemez bir zorunluluk hâline geldiğini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu acı tecrübenin ardından, dönüşüm süreçlerini hızlandırmak ve uygulamadaki tıkanıklıkları gidermek amacıyla, 9 Kasım 2023 tarihli ve 32364 sayılı Resmî Gazete’de, 6306 sayılı Kanun’da önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerin temel hedefi; riskli yapıların daha hızlı şekilde yıkılarak yeniden inşa edilmesini sağlamak ve süreci etkinleştirmektir.

    Bu kapsamda en dikkat çekici düzenleme, kentsel dönüşüm kararlarında aranan çoğunluk oranının arsa payı bakımından üçte ikiden salt çoğunluğa indirilmiş olmasıdır. Ancak bu değişiklik, arsa payı kavramının kentsel dönüşüm sürecindeki belirleyici rolünü daha da merkezi hâle getirmiştir. Zira, gerek dönüşüm kararlarının alınmasında gerekse karar yeter sayısının belirlenmesinde temel ölçüt, malik sayısı değil arsa payı oranıdır.

    Öte yandan arsa payı, yalnızca karar alma sürecinde değil; riskli yapının yıkılmasından sonra maliklerin mülkiyet hakkının tespitinde de belirleyici bir role sahiptir. Yapının yıkılmasıyla birlikte bağımsız bölümler varlıklarını kaybetmekte; maliklerin mülkiyet hakkı, arsa hâline gelen taşınmaz üzerindeki arsa payları oranında devam etmektedir. Nitekim 6306 sayılı Kanun’un 6. maddesi uyarınca, yıkım sonrası kat mülkiyeti veya kat irtifakı resen terkin edilmekte ve maliklerin mülkiyet hakkı arsa payları esas alınarak tescil edilmektedir.

    Sonuç olarak, özellikle çok katlı yapılaşmanın yaygın olduğu Türkiye’de, arsa payı; kentsel dönüşümün hukuki temelini oluşturan, maliklerin hak ve yükümlülüklerini doğrudan etkileyen ve uygulamada en fazla uyuşmazlığa konu olan kavramlardan biridir. Arsa payı, yalnızca tapuda yazılı bir oran değil; mülkiyet hakkının kapsamını, karar alma gücünü ve ekonomik paylaşımı belirleyen asli bir hukuki parametredir.

    Arsa Payı Nedir?

    Arsa payı, bir yapıda yer alan bağımsız bölümlerin, üzerinde bulundukları arsadan, kendi değerleri oranında aldıkları payı ifade eder. Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 3. maddesi uyarınca, kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurulurken her bağımsız bölüme, o bölümün değeriyle orantılı bir arsa payı tahsis edilmesi zorunludur. Bu pay, tapu kütüğünde açıkça gösterilir.

    Arsa payı, binanın üzerinde bulunduğu arsanın ortak mülkiyet rejimine tabi olmasının doğal bir sonucudur. Her malik, arsa üzerindeki ortak mülkiyet hakkına, sahip olduğu bağımsız bölümün arsa payı oranında katılır.

    Değer Oranı

    Bir bağımsız bölümün arsa payı; büyüklüğü, konumu, cephesi, kullanım amacı ve piyasa değeri gibi unsurlar dikkate alınarak belirlenir. Daha büyük ve değerli bağımsız bölümlerin arsa payı, daha küçük veya tali nitelikteki bağımsız bölümlere kıyasla daha yüksek olmalıdır.

    Hak ve Yükümlülük Oranı

    Arsa payı, yalnızca mülkiyet oranını değil; ortak giderlere katılımı, oy hakkını, yeniden yapım veya yıkım kararlarındaki ağırlığı ve arsanın değerlendirilmesi hâlinde elde edilecek payı da belirler.

    ARSA PAYININ HUKUKİ NİTELİĞİ VE KENTSEL DÖNÜŞÜMDEKİ ESASLI KONUMU

    Arsa payı, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 3. maddesi uyarınca, bağımsız bölümle ayrılmaz bir bütün oluşturur ve kamu düzenine ilişkin emredici bir nitelik taşır. Bu pay, bağımsız bölümden ayrı olarak devredilemez ve bağımsız bölümün değeriyle orantılı olmak zorundadır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da arsa payındaki orantısızlığın her zaman ileri sürülebileceği ve düzeltilmesinin mümkün olduğu açıkça kabul edilmektedir.

    Kentsel dönüşüm sürecinde arsa payının önemi; karar alma mekanizmasında belirleyici olması, yeni yapılacak bağımsız bölümlerin paylaşımını etkilemesi ve mali yükümlülüklerin dağılımında esas alınması nedeniyle daha da artmaktadır.Kentsel dönüşüm sürecinde arsa payının hukuki ve stratejik önemi şu başlıklar altında incelenebilir:

    *Karar Alma Süreci ve Oy Hakkı : Kentsel Dönüşüm Kanunu’nda 2023 yılında yapılan son değişikliklerle, riskli yapının yıkılması ve yeniden inşası veya güçlendirilmesi yönündeki kararların alınmasında aranan malik çoğunluğu, toplam arsa paylarının salt çoğunluğuna (%50 + 1) düşürülmüştür. Bu radikal değişiklik, önceki 2/3 çoğunluk şartının getirdiği bürokratik tıkanıklıkları ve malikler arasındaki uzlaşmazlıkları aşmayı hedeflemiştir. Artık, maliklerin arsa payları toplamının yarıdan bir fazlasına sahip olanların onayı, projenin başlatılması için yeterli hukuki zemini sağlamaktadır. Bu durum, arsa payının, maliklerin sayıca çokluğundan bağımsız olarak, projenin geleceği üzerindeki mutlak ağırlığını ve dönüşüm sürecindeki belirleyici rolünü net bir şekilde ortaya koymaktadır. Yüksek arsa payına sahip malikler, bu yeni düzenleme ile dönüşüm projesinin kaderinde daha etkin ve doğrudan bir rol oynama imkanına kavuşmuşlardır.

    * Yeni Bağımsız Bölüm Paylaşımının Esası: Dönüşüm sonrası inşa edilecek yeni bağımsız bölümlerin malikler arasında ne şekilde paylaşılacağı, genellikle mevcut arsa payları veya bu payların adil bir şekilde yeniden değerlenmesi sonucunda belirlenen oranlar üzerinden yapılır. Bu paylaşım, sıklıkla kat karşılığı inşaat sözleşmeleri veya arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri ile tanzim edilir. Arsa payının adil ve doğru tespiti, bu sözleşmelerin hukuki geçerliliği, taraflar arasındaki menfaat dengesi ve ileride doğabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Yeni proje kapsamında bağımsız bölümlerin büyüklüğü, katı, cephesi ve diğer nitelikleri de bu arsa payı oranlarına göre adil bir şekilde dağıtılmalıdır.

    * Mali Yükümlülüklerin ve Hakların Dağılımı: Kentsel dönüşüm sürecinde ortaya çıkabilecek ek inşaat maliyetleri (örneğin, şerefiye farkları, teknik giderler), geçici barınma için sağlanan kira yardımları, faiz destekleri gibi devlet teşvikleri ve diğer finansal yükümlülükler ve haklar da çoğunlukla arsa payı oranlarına göre dağıtılır veya hesaplanır. Yıkım sonrası arsanın değerlendirilmesi veya satışa çıkarılması durumunda da maliklerin elde edeceği pay, sahip oldukları arsa payları oranındadır. Bu da arsa payının sadece fiziksel bir dağılım aracı değil, aynı zamanda finansal yükümlülük ve hak paylaşımında da temel referans noktası olduğunu gösterir. 

    Bu nedenle, kentsel dönüşüm sürecine girmeden önce veya sürecin başında, mevcut arsa paylarının güncel piyasa değerleri ve bağımsız bölümlerin nitelikleriyle uyumlu olup olmadığı mutlaka kontrol edilmelidir. Gerekirse, dönüşüm sürecinden önce veya dönüşüm sözleşmesi yapılırken, arsa paylarının düzeltilmesi için gerekli hukuki adımlar atılmalıdır. Bu, hem dönüşüm sürecinin sorunsuz ilerlemesini sağlar hem de tüm maliklerin adil bir şekilde haklarını almasını garanti altına alır.

     SONUÇ: KENTSEL DÖNÜŞÜMDE ADALETİN VE HUKUKİ GÜVENLİĞİN TEMİNATI OLARAK ARSA PAYI

    Kentsel dönüşüm, yalnızca yapıların yenilenmesi değil; aynı zamanda mülkiyet hakkının korunması ve adil paylaşımın sağlanması sürecidir. Arsa payı, bu sürecin hem hukuki hem de ekonomik temelini oluşturmaktadır. Karar alma eşiğinin salt çoğunluğa indirilmesi, dönüşümü hızlandırmakla birlikte, arsa payı dengesinin bozulduğu yapılarda ciddi hak kayıplarına yol açma riskini de beraberinde getirmiştir.

    Bu nedenle, kentsel dönüşüm sürecine girilmeden önce arsa paylarının gerçek değerleri yansıtıp yansıtmadığının denetlenmesi, gerekli hâllerde arsa payı düzeltim davalarının açılması ve sözleşmelerin mevcut arsa paylarına tam uyumlu şekilde düzenlenmesi, dönüşümün sağlıklı ve sürdürülebilir şekilde tamamlanabilmesi açısından zorunludur.

    Kentsel dönüşüm, ancak mülkiyet hakkına saygılı, hukuki güvenliği esas alan ve adil paylaşımı gözeten bir anlayışla başarıya ulaşabilir.

  • Mühür Bozma Suçu (Yargı Kararlarıyla)

    Mühür egemenliğin bir simgesidir. Eskiden yalnızca iktidar sahiplerinin elinde bulunan mühür günümüzde memurların kullandığı bir iktidar sembolüdür. Bir yasağın devlet iktidarı ve yasayla ilişkisini gösterir, kesinlik belirterek ilan eder.

    Bu çalışma, mühür bozma suçunun kanuni çerçevesine değil; yüksek yargı organlarının suça ilişkin kavramları nasıl yorumladığına, hangi kriterleri benimsediğine ve uygulamanın hangi çizgide şekillendiğine odaklanmaktadır.

    1.SUÇUN OLUŞMASI

     Mühür bozma suçunun oluşabilmesi için öncelikle hukuken geçerli, yetkili merci tarafından ve usulüne uygun şekilde tesis edilmiş bir mühürleme işleminin bulunması gerekir; geçersiz, hukuka aykırı veya idare mahkemesince iptal edilmiş bir mühürleme işlemine dayanılarak TCK m.203 kapsamında sorumluluk kurulamaz.

      “Mühürleme işleminin dayanağı olan 31.5.1996 tarihli belediye encümen kararı hakkında Adana İdare Mahkemesinin 281.1997 ile 31.3.1997 tarihli kararlarında da mühürleme işleminin geçerli yasal bir nedene dayanmadığı gerekçesiyle iptal edilmiş bulunması karşısında, yasal ve hukuka uygun bir mühürleme işlemi bulunmadığı gözetilmeden, hükümlülük kararı verilmesi, bozmayı gerektirmiştir”. (Yargıtay 4. CD, 05.06.2000, E. 2000/3847, K. 2000/4844)

     Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na göre mühür bozma suçu iki şekilde işlenebilir:

    1) Mührün yetkili makamca konulan fizikî engelinin kaldırılması

    2) Mührün konuluş amacına aykırı hareket edilmesi

    Mühür bozma suçunda “konuluş amacı” esasen mühürlemenin hangi gerekçeyle yapıldığına göre belirlenir: Kaçak yapıyı durdurmak amacıyla konulan mühürde inşaata devam edilmesi; ruhsatsız veya mevzuata aykırı işletmenin durdurulması amacıyla konulan mühürde işyerinin yeniden faaliyete geçirilmesi; sağlık–hijyen gerekçesiyle konulan mühürde üretim veya satışa devam edilmesi; güvenlik ve tehlike önleme amacıyla konulan mühürde ise risk giderilmeden faaliyetin sürdürülmesi, mühür fizikî olarak kırılmamış olsa dahi konuluş amacına aykırılık oluşturur ve suçun maddi unsurunu tamamlar.

    Bu kapsamda:

    • Mühürleme işleminden haberdar olmak, kasıt için yeterlidir; tutanağın tebliği zorunlu değildir.
(Yargıtay CGK, E. 2017/23 K. 2017/452 T. 31.10.2017)
    • Mührün kırılmasına gerek yoktur; mükemmel biçimde korunmuş olsa bile konuluş amacına aykırı kullanım suçun oluşması için yeterlidir.
(Yargıtay 11. CD., E. 2014/5193 K. 2014/20374 T. 27.11.2014)

    II.MÜHRÜN GEÇERLİLİĞİNE İLİŞKİN YARGISAL KRİTERLER

    1. Yetkili merci tarafından konulmuş olma şartı
    • Yetkisiz mercinin koyduğu mühür suçun konusunu oluşturmaz.
(Yargıtay CGK., E. 2014/455 K. 2014/541 T. 09.12.2014)
    • Özelleştirilmiş kurumun abonelik borcundan dolayı koyduğu mühür devlet otoritesini temsil etmediğinden suç doğurmaz.
(Yargıtay 11. CD 04.12.2014 / Yargıtay CGK 08.03.2016 / Yargıtay 11. CD 01.02.2017)
    • Özelleştirme öncesi kurumun koyduğu mühür ise suçun konusudur.
(Yargıtay 2. CD., E. 2016/15722 K. 2016/15831 T. 23.11.2016)
    1. Belediyenin mühürleme yetkisinin sınırları
    • Sanığın kiracı olarak işlettiği belediyeye ait işyerinin kira sözleşme süresinin bitmesi nedeniyle tahliye amacıyla belediye tarafından mühürlenmesi üzerine mührü bozup işe devam etmesi biçimindeki ve hukuki uyuşmazlık niteliğindeki eyleminin, belediyenin kiralama konusunda mühürleme yetkisinin bulunmaması karşısında mühür bozma suçunu oluşturmayacağı gözetilmeden, beraat kararı yerine hükümlülük kararı verilmesi…”
(Yargıtay 4. CD, E. 2000/6576 K. 2000/7010 T. 24.10.2000)
    1. Usule aykırı mühürleme işlemlerinde suç oluşmaz
    • Mühürleme işlemindeki usulsüzlük veya eksiklik suçun oluşmasını engeller.
(Yargıtay 11. CD., E. 2015/8184 K. 2016/6597 T. 29.9.2016)
    1. Fiili mühürlemenin ispatı gereklidir
    • Sadece “mühürleme yapılmıştır” yazan tutanak yeterli değildir; fiili mühürleme yoksa suç oluşmaz.
(Bursa BAM, 8. CD., E. 2019/518 K. 2020/840 T. 24.9.2020)
    • Mühürleme tutanağı sunulamıyorsa ve mühürleme konusunda tereddüt varsa beraat gerekir.
(Ankara BAM, 10. CD., E. 2018/2426 K. 2020/632 T. 20.5.2020)
(Gaziantep BAM, 8. CD., E. 2018/1891 K. 2019/287 T. 11.2.2019)
(Yargıtay 2. CD., E. 2016/3051 K. 2016/5287 T. 23.3.2016)
(Yargıtay 21. CD., E. 2016/9970 K. 2016/6941 T. 21.11.2016)
    1. Yürütmenin durdurulması kararının etkisi
    • Mühürleme işlemine karşı yürütmeyi durdurma kararı varsa, bu kararın aynı inşaatla ilgili olup olmadığı araştırılmadan hüküm kurulamaz.
(Yargıtay 4. CD, E. 2000/2599 K. 2000/2778 T. 11.04.2000)

    III. SUÇUN FAİLİNE VE OLAYIN ŞARTLARINA İLİŞKİN KRİTERLER

    1. Ekonomik veya insani gerekçeler suçun oluşumunu engellemez
    • “Çalışanlar işsiz kalmasın” gibi gerekçeler suçun oluşumunu engellemez.
(Ankara BAM, 11. CD., E. 2018/1223 K. 2019/594 T. 28.5.2019)
    1. Suçun şahsiliği ilkesi
    • Bir şirkette mühür müdürün haberi olmadan işçiler tarafından bozulmuşsa suç ve cezaların şahsiliği ilkesi gereği müdüre ceza verilmez. 
(Yargıtay 4. CD, 23.10.1997, E. 1997/8568, K. 1997/8795)
    • İşyeri baba-oğul birlikte işletiliyor olsa bile bu durum mührün birlikte bozulduğu anlamına gelmez; sanığın mühür bozma fiiline hangi somut delille iştirak ettiğinin tartışılmadan verilen mahkûmiyet kararı hukuka aykırıdır.
(Yargıtay 11. CD, 02.07.2014, E. 2013/23358, K. 2014/13239)
    • Adreste oturmayan ve tutanakta imzası bulunmayan kişiye yalnızca tebligatı aldığı için ceza verilemez.
(Samsun BAM, 2. CD., E. 2017/436 K. 2017/392 T. 24.3.2017)
    1. Kastın yokluğu hâlinde beraat
    • Ailevi sebeplerle gece vakti işyerine girmek zorunda kalan ve kastı olmayan sanığın beraatine karar verilmesi isabetlidir.
(Bursa BAM, 8. CD., E. 2017/150 K. 2018/571 T. 17.5.2018)
    • Bozulması muhtemel gıdaları almak için içeri girmek suç kastı oluşturmaz.
(Yargıtay 11. CD., E. 2015/2132 K. 2015/29195 T. 6.10.2015)
    1. Yapı kayıt belgesinin etkisi
    • Yapı kayıt belgesi, imar kirliliği suçunu kaldırabilir; ancak mühür bozma suçunu etkilemez.
(İzmir BAM, 6. CD., 05.11.2019)

    IV.MÜHÜR BOZMA SUÇUNDA “BİLME” KRİTERİ

    1. Genel kast yeterlidir

    Fail;

    • mührün kim tarafından konduğunu,
    • mührün hangi amaçla konduğunu,
    • hareketinin mührü kaldırmaya veya amacına aykırı kullanım oluşturduğunu
biliyorsa kast vardır.
    1. Mühürlüme tutanağı tebliğ edilmemiş olabilir
    • Mühür bozma suçunun kasıt unsurunun varlığından söz edilebilmesi için sanığın mühürleme işleminden haberdar olması yeterli olup, ayrıca mühürlüme tutanağının tebliğine ilişkin yasal bir zorunluluk bulunmamaktadır.
(Yargıtay CGK., E. 2017/23 K. 2017/452 T. 31.10.2017)
    1. Kiracılar veya üçüncü kişiler varsa maddi gerçeğin araştırılması gerekir
    • Sanığın suça konu sayacın bulunduğu yerde uzun süre kiracılarının ikamet ettiğini ve mühürlemeden haberinin olmadığını iddia etmesi karşısında; maddi gerçeğin kuşkuya yer vermeyecek şekilde tespiti yapılmadan ceza ya da beraat kararı verilmesi hukuka aykırıdır.
(Yargıtay 11. CD., E. 2015/3512 K. 2016/8113 T. 6.12.2016)
    1. Eşlerden biri suçu üstleniyorsa

    Diğer sanığın suç kastı araştırılmadan mahkûmiyet kurulamaz.
(Samsun BAM, 2. CD., 06.02.2018)

    1. Yapı tatil tutanağının asılması tebliğ hükmündedir

    İmar Kanunun 32. maddesine göre kaçak inşaata yapı tatil tutanağının asılmasıyla mühürleme tebliğ edilmiş sayılır. Bunun için yapı tatil tutanağının inşaata asıldığı i̇spatlanmalıdır. 
(Yargıtay 4. CD, E. 1999/4405 K. 1999/5327 T. 11.05.1999)

    1. Birden fazla ihlalin zincirleme suç niteliği

    İddianame düzenlenene kadar birden fazla eylem varsa zincirleme suç uygulanır; dava açıldıktan sonra işlenen yeni eylem ayrı suçtur.
(Yargıtay 11. CD., E. 2013/19079 K. 2013/19034 T. 12.12.2013)

    1. Fotoğraf delili

    Mühürleme işlemi fotoğraflarla da ispatlanabilir.
(Gaziantep BAM, 15. CD, 03.05.2017)

    1. Azmettirme ve hukuki nitelendirme

    Şantiye sorumlusu olan sanık N.P.’nin, iş makinesi operatörü bulunan öbür sanığa mührü bozması için verdiği buyruk azmettirme niteliğindedir.
(Yargıtay 4. CD, E. 1999/3686 K. 1999/5124 T. 06.05.1999)

    1. Mühür bozma zarar suçu değildir; bu nedenle zarar yokluğu HAGB’ye engel değildir.

     ”Zarar koşulunun ancak zarar suçlarında dikkate alınması gereken bir unsur olduğu, mühür bozma suçundan meydana gelmiş ne gibi somut bir zararın oluştuğu gösterilmeden ve birikmiş elektrik borcunun suçtan kaynaklanan zarar olmadığı gözetilmeden engel teşkil eden sabıka kaydı da bulunmayan sanık hakkında ‘katılanın uğradığı zararın giderilmediği’ yönündeki yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi…”(Yargıtay 21. CD., E. 2016/9455 K. 2016/7310 T. 30.11.2016)

    1. Suç tarihi belirlenmeden zamanaşımı değerlendirilemez

    ”Mühürlemenin yapıldığı 24.01.1991 tarihi ile suç tarihi arasında geçen sürenin uzunluğu, suçun ani ve eylemin mühürleme iradesine karşı gelindiği anda tamamlandığı gözetilerek mührün bozulduğu tarihin saptanması ve sonucuna göre, eylemin zamanaşımına uğrayıp uğramadığı araştırılmadan, eksik soruşturma ve yetersiz gerekçeyle hüküm kurulması, yasaya aykırıdır”.
(Yargıtay 4. CD, E. 1998/11032 K. 1998/11605 T. 15.12.1998)

  • Kentsel Dönüşüm Yönetmelik Değişikliği İle Getirilen Yenilikler

    Kentsel Dönüşüm Yönetmelik Değişikliği İle Getirilen Yenilikler

    Kentsel dönüşüm sürecine ilişkin son düzenleme, riskli yapı yıkıldıktan sonra tapudaki kaydın nasıl devam edeceğinden, en az bir malikin istemiyle toplantıya çağrının artık zorunlu bir ilanla yapılmasına; salt çoğunluk kararının geçerlilik koşullarından, karara katılmayan maliklerin paylarının satışına ilişkin zorunlu sürecin tamamlanmadıkça ruhsat aşamasına geçilemeyeceğine; idare tarafından yapılacak ön incelemenin mahiyetinden, tevhit ve ifraz sonrası hangi parselin dönüşüm rejimi altında kalacağının belirlenmesine; imar hakkının başka bir parsele aktarılmasında 6306 sayılı Kanuna dayalı rejimin uygulanmasının ise ancak o parselde tüm maliklerin birlikte paydaş hâline gelmesi ve açık muvafakat vermesi şartıyla mümkün olmasına kadar tüm adımları birbirine bağlayan bir çerçeve kurmaktadır.

    YIKIM SONRASI RİSKLİ YAPI ŞERHİ VE 6306 SAYILI KANUN KAYDI

    Riskli yapı şerhi, niteliği gereği ve adından da anlaşılacağı üzere yalnızca mevcut yapıya ilişkin bir kayıttır; yapı yıkıldığında bu şerhin tapuda durmasının hukuki anlamı kalmaz ve kaldırılması doğaldır. Ancak dönüşüm, binanın yıkılmasıyla sona eren bir süreç değildir; yıkım sonrası ruhsat, tevhit, ifraz, pay satışı ve müteahhit sözleşmesi gibi tüm işlemler 6306 rejimine göre yürütülmek zorundadır. Bu zorunluluğun tapu sicilinde görünür hâle gelmemesi hâlinde hem belediyeler hem de bazı maliklerin “artık 6306’ya tabi değiliz” iddiasıyla süreci tıkaması sık rastlanan bir sorundu. Bu nedenle yeni düzenleme, riskli yapı şerhi kaldırıldıktan sonra tapuya ayrıca ‘bu parsel 6306 uygulamasına tâbidir’ şeklinde bir belirtme işleyerek fiilî karışıklığı ortadan kaldırmış ve dönüşüm sürecini arsa aşamasında da tek çizgide, kesintisiz biçimde sürdürmeyi amaçlamıştır.

    TOPLANTI İLE KARAR ALMA USULÜNDE YAPILAN DEĞİŞİKLİK

    Yeni düzenleme, salt çoğunluk oranını değiştirmeden, en az bir malikin istemiyle karar alma sürecinin artık mutlaka toplantı üzerinden yürütülmesini ve tüm aşamaların belgelenebilir bir usule bağlanmasını zorunlu kılmıştır. Maliklerden biri dahi talepte bulunduğunda toplantı yapılacak; çağrı standart bir metinle hazırlanıp muhtarlıkta veya bina girişinde 15 gün ilan edilerek tüm malikler açısından tebliğ edilmiş sayılacaktır. Toplantı ve karar, arsa payı çoğunluğuyla yapılacak; en az bir malikin talebi olması durumunda dahi toplantısız imza toplama yöntemi dışlanmıştır. Karara katılmayan maliklere teklif ve teklifin incelenebileceği yer e-tebligat, noter veya ilan yoluyla bildirilecek; bu işlemler tamamlanmadan ne pay satışına geçilebilecek ne de ruhsat başvurusu yapılabilecektir. EK-8, EK-10 ve çağrı formuna dayalı bu tekdüzen usul, hem çoğunluk kararlarının tartışılmasını zorlaştırmış hem de belediyelerin ruhsat aşamasında tamamlanmış bir dosya ile işlem yapmasını sağlamıştır. Sonuç olarak süreç, ilk kez tüm malikler açısından aynı bilgiden başlayan, düzenli, izlenebilir ve denetlenebilir bir karar alma çerçevesine kavuşmuştur.

    NOT: Dönüşüm sürecinde uygulanacak çağrı, tebligat, karar, satış ve ruhsat aşamalarına ilişkin tüm standart formlara bu linkten ulaşılabilir: https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/yonetmelik/7.5.16849-Ek.zip 

    SALT ÇOĞUNLUK – PAY SATIŞI – YAPI RUHSATI BAĞININ YENİDEN KURULMASI

    Yeni düzenleme, çoğunluk kararı, tebligat, pay satışı ve ruhsat süreçlerini artık birbirinden kopuk adımlar olarak değil, tek bir kesintisiz usul zinciri olarak ele almış; böylece ruhsat aşamasında eksik tebligat veya işletilmemiş 15/A süreci nedeniyle dönüşümün kilitlenmesi ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Artık salt çoğunluk kararı tek başına yeterli değildir: Karara katılmayan maliklere usule uygun tebligat yapılması, tebligatta kararın içeriği ile teklifin incelenebileceği yerin açıkça gösterilmesi ve 15/A sürecinin (karara katılmayan payların satışına ilişkin zorunlu prosedürün) eksiksiz işletilmesi şarttır. Bu işlemler tamamlandıktan sonra Müdürlük bir “ön inceleme yazısı” düzenler; bu yazı, çoğunluğun sağlandığını ve tüm tebligatın mevzuata uygun olduğunu teyit eder. Ruhsat makamı bu yazı gelmeden ruhsat düzenleyemez; böylece idare, eksiksiz, hukuken geçerli ve denetlenmiş bir dosyaya dayanarak işlem yapmış olur. Sonuç olarak dönüşüm süreci ilk kez ruhsata kadar uzanan tekil, izlenebilir ve güvenli bir hukuki akışa kavuşmuş; azınlık maliklerin tebligat eksikliği üzerinden süreci duraklatma imkânı da fiilen sona ermiştir.

    ARSA SATIŞI – KAMUYA ÖNCELİK – SÖZLEŞME İLİŞKİSİ

    Yeni düzenleme ile riskli yapının yıkılmasından sonra arsa haline gelen taşınmazın satışına karar verilmesi halinde, satışa konu taşınmazın öncelikle kamuya (Bakanlık, bağlı kurumlar, ilgili idare, TOKİ) teklif edilmesine ilişkin zorunluluğu devam ettirmiştir. Bu nedenle maliklerin üçüncü kişilerle doğrudan satış yapması mümkün değildir ve satış sırası tamamen kamuya tekliften başlar. Kamu payı satın alırsa, malikle daha sonra 14. madde kapsamında konut/işyeri sözleşmesi yapılabileceği hükme bağlanmış; böylece satış-sözleşme ilişkisi tek çizgide birleştirilmiştir. Ancak kamu alım yapmazsa izlenecek yol yeni düzenlemede de gösterilmemiş, bu boşluk uygulamada yorum gerektiren bir alan olarak bırakılmıştır. Bu çerçeve, satış sürecinin kontrolünü tamamen kamuya vererek hem standart bir usul oluşturmuş hem de pay satışının muhatabını netleştirmiştir.

    RİSKLİ YAPI PARSELLERİNDE TEVHİT–İFRAZ SONRASI 6306 KAPSAMININ BELİRLENMESİ

    Yeni düzenleme, tevhit ve ifraz işlemlerinden sonra hangi parselin 6306 kapsamına tabi olacağı konusundaki eski belirsizliği gidererek, riskli yapı şerhinin sadece riskli yapının bulunduğu parselde devam edeceğini; diğer parsellerden ise şerhin kaldırılacağını açıkça hükme bağlamıştır. Böylece bir parsel ikiye bölündüğünde artık tüm yeni parsellerin riskli kabul edilmesi gibi uygulamada karışıklığa yol açan durumlar ortadan kalkmış; hem belediyeler hem tapu müdürlükleri hem de malikler için “kısıtlama hangi parselde sürer?” sorusu netleşmiştir. Bu değişiklik, riskli yapı şerhinin etkisini sadece gerçek etki alanıyla sınırlayarak hem gereksiz kısıtlamaları hem de ruhsat–tasarım süreçlerindeki gecikmeleri ortadan kaldırmayı amaçlayan isabetli bir teknik düzeltmedir.

    UYGULAMA ALANI DIŞINDA YAPILAŞMA VE İMAR HAKKI AKTARIMINA GETİRİLEN DEĞİŞİKLİK

    Önceki düzenleme, zeminden veya afet riskinden dolayı yapılaşmaya kapalı hâle gelen parsellerde yeni yapının başka bir yerde inşa edilebileceğini söylemekle yetiniyor; 6306 sayılı Kanuna dayalı rejiminin devreye girip girmeyeceği hususunu belirsiz kalıyordu. Yeni düzenleme ise bu eksik halkayı tamamlayarak, imar hakkı aktarımı nedeniyle 6306 sayılı Kanuna dayalı rejimin nasıl uygulanacağını açık ve izlenebilir kurallara bağlamıştır: Riskli parselin imar hakkı başka bir parsele taşındığında; ancak tüm maliklerin aynı parselde şuyulandırılması ve o parseldeki diğer maliklerin açık muvafakati ile yeni parseldeki uygulamalar 6306 rejimi kapsamında yürütülür. Böyle bir durumda 6306 sayılı Kanun’dan kaynaklanan hakların uygulama alanı dışındaki parselde kullanılacağına dair, uygulama alanının bulunduğu ildeki Müdürlükten yazı alınır. Bu sistem, imar hakkı aktarımında 6306 sayılı Kanuna dayalı rejiminin uygulanmasına ilişkin süreçleri hukuki güvenceye bağlanmıştır.

    PAY SATIŞININ YENİLENMESİ USULÜNDEKİ DEĞİŞİKLİK

    Önceki düzenlemede ilk satış sonuçsuz kaldığında sonraki satışın yeri, zamanı ve usulü çoğu zaman yalnızca huzurda belirleniyor ve duyuru çoğunlukla tapu ilan panosuna asılan bir yazıyla sınırlı kalıyordu. Yeni düzenleme bu dağınıklığı gidererek, tekrar satışın ancak arsa payı salt çoğunluğunun talebiyle yapılacağını, satışın yer–gün–saatini Müdürlüğün belirleyeceğini, her yenileme için EK-13 formunun zorunlu olacağını, ilanların Müdürlük/İdare yayın araçlarıyla ve 15 gün süreyle ilân panosunda yapılacağını ve tüm maliklere e-Devlet üzerinden bildirim yapılacağını açık bir sisteme bağladı. Böylece hem duyurunun ispatı güçlendi hem de satış yenilemesinin çoğunluk iradesine bağlı olduğu netleşti. Ancak düzenleme, çoğunluk satışın devamını talep etmezse hissenin üçüncü kişilere nasıl ve hangi sırayla sunulacağı hususunda sessiz kalmakta; bu da 6306 sayılı Kanun’un 6. maddesi ile Yönetmeliğin 15/A hükmünün (üçüncü kişilere satış usulünü düzenleyen norm) birlikte yorumlanmasını gerektiren dar ama önemli bir boşluk bırakmaktadır.

    TAPU HARÇ VE ÜCRET MUAFİYETİNDE YENİ ÇERÇEVE

    Önceki düzenlemede tapu harç ve ücret muafiyeti sadece tevhit işlemleri için öngörülmüş; imar hakkı başka bir parsele aktarıldığında muafiyetin uygulanıp uygulanmayacağı belirsiz bırakıldığı için tapu müdürlükleri arasında farklı uygulamalar ortaya çıkmıştı. Yeni düzenleme, bu boşluğu gidererek hem tevhit hem de imar hakkı aktarımı hâllerini kapsama almış ve muafiyeti riskli parsel alanının, tevhit sonrası oluşan ya da imar hakkı taşınan yeni parsel alanına oranı kadar uygulanacak şekilde netleştirmiştir. Böylece aktarım yapılan projeler gereksiz bir mali yükten kurtulmuş, ülke genelinde uygulama birliği sağlanmış ve dönüşüm süreçleri hem daha öngörülebilir hem de daha yapılabilir hâle gelmiştir. Düzenlemenin özü şudur: Riskli yapının hakkı nereye taşınırsa, muafiyet de oraya taşınır.

  • 6306 Sayılı Kanun Kapsamında Riskli Yapılarda Toplantı Usulü ve Karar Yeter Sayıları

    6306 Sayılı Kanun Kapsamında Riskli Yapılarda Toplantı Usulü ve Karar Yeter Sayıları

    GİRİŞ 

    Türkiye’nin deprem gerçeği ve mevcut yapı stokunun büyük bir kısmının afetlere karşı dayanıksız olması, kentsel dönüşüm politikalarını zorunlu bir kamu önceliği haline getirmiştir. 2012 yılında yürürlüğe giren 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, yalnızca fiziksel dönüşümü değil, aynı zamanda maliklerin karar alma süreçlerini, mülkiyet ilişkilerini ve idarenin müdahale yetkisini yeniden tanımlayan özel bir hukuki rejim oluşturmuştur. Kanunun temel amacı, afet riski taşıyan yapıların hızlı ve etkin biçimde dönüştürülmesini sağlayarak bireylerin can güvenliğini korumak ve sağlıklı, güvenli yaşam alanları oluşturmaktır.

    1. Anayasal Çerçeve ve Haklar

    Bu amaç, Anayasa’nın 56. maddesinde güvence altına alınan “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı” ile doğrudan bağlantılıdır. Kentsel dönüşüm süreçleri yalnızca teknik bir mühendislik faaliyeti değil; aynı zamanda Anayasa’nın 35. maddesiyle korunan mülkiyet hakkına doğrudan müdahale niteliği taşıyan hukuki işlemler bütünüdür. Dönüşüm politikalarının uygulanmasında, mülkiyet hakkı ile güvenli yapılarda yaşama hakkı arasında adil, ölçülü ve anayasal ilkelere uygun bir denge kurulması zorunludur.

    2. Maliklerin Toplantı ve Karar Alma Usulleri

    Kentsel dönüşümde en kritik konulardan biri, maliklerin toplantı ve karar alma usul ve esaslarıdır. Riskli yapı tespitinden önce maliklerin irade açıklamaları 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’na (KMK) tabi iken, riskli yapı tespitinden sonra 6306 sayılı Kanun devreye girerek KMK’daki toplantı ve karar yeter sayısı hükümlerini bertaraf eden özel bir usul yaratır. Bu özel usul, yıkım, yeniden yapım, uygulama şeklinin belirlenmesi ve müteahhit seçimi gibi kritik kararlarda salt çoğunluk esasını getirerek dönüşüm sürecinin hızlandırılmasını amaçlar.

    3. Riskli Yapı Kararı Kesinleşmemiş Apartmanlarda Kat Mülkiyeti Kanunu’nun Uygulanması ve Toplantı Usulü

    Riskli yapı tespitine ilişkin karar kesinleşmemişse, maliklerin toplantı ve karar alma süreçleri tamamen 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’na (KMK) tabidir. Toplantı, yönetici veya kat maliklerinin üçte birinin istemiyle yapılabilir; çağrı en az 15 gün önceden  usulüne uygun şekilde posta yoluyla veya elden tebliğ edilerek yapılmalı ve gündem bildirilmelidir. İlk toplantıda sayı ve arsa payı çoğunluğu aranır; sağlanamazsa ikinci toplantı katılanlarla yapılır. Alınacak kararlar ise bildirilen gündem dışında olmaz.

    4. Kat Mülkiyeti Uygulamasının Riskli Yapıda Sona Ermesi

    Riskli yapılarda Kat Mülkiyeti Kanunu’nun uygulanmasının sona erdiği an, riskli yapı tespitinin kesinleşmesiyle başlar. Bu aşamadan sonra karar alma süreçlerinde tamamen 6306 sayılı Kanun’un salt çoğunluk esasına dayanır. Ayrıca toplanma usulünü de artık 6306 sayılı yasa belirler. Ancak şunu da belirtmekte fayda var ki, Kat mülkiyetinin hukuki varlığı ise yapının fiilen yıkılması ve tapuda terkin edilmesiyle sona erer.

    Riskli yapı kesinleştikten sonra kat maliklerinin ne şekilde, hangi usulle çağrı yapılan toplantı yapacakları ve hangi oranda karar alacaklarını 6306 sayılı yasa belirleyeceği için bu hususta 6306 sayılı Yasaya ve Uygulama Yönetmeliğine bakmamız gerekir. Ancak 6306 sayılı Kanun ve Uygulama Yönetmeliği’nde, riskli yapı sürecinde toplantı yapılmasına ilişkin usul ve esaslar zaman içerisinde defalarca değiştirilmiştir. Özellikle Kanun’un toplantının yapılmasının zorunlu olup olmadığı, yapılacaksa hangi usulle gerçekleştirileceği konusunda açık bir düzenleme bulunmaması döneminde uygulamada ciddi belirsizliklere yol açmıştır. Bu belirsizlik, mülkiyet hakkının doğrudan etkilendiği süreçlerde kat maliklerinin iradelerinin nasıl ortaya konulacağına ilişkin tartışmaları derinleştirmiştir.

    Toplantıya dair hiçbir düzenlemenin bulunmadığı dönemlerde uygulamada iki temel görüş ortaya çıkmıştır:

    • Bir kısım görüş, Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerinin kıyasen uygulanması gerektiğini savunmuş,
    • Diğer bir görüş ise 6306 sayılı Kanun’un özel bir kanun niteliğinde olduğunu, bu nedenle toplantı yapılmasına gerek olmaksızın sürecin işletilebileceğini ileri sürmüştür.

    Bu tartışmalar, özellikle riskli yapı kararına karşı açılan davalarda ve sonrasında alınan 2/3 ve daha sonrasında salt çoğunluk kararlarının iptali taleplerinde mahkemelerin önüne sıklıkla gelmiştir. Yargı içtihatları, süreçten haberdar olmayan veya toplantıya çağrılmayan kat maliklerinin mülkiyet hakkının korunması gerektiğini vurgulamış; idarenin ve yüklenicilerin usule ilişkin yükümlülüklerini titizlikle yerine getirmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Böylece, mevzuattaki boşlukların yargı kararlarıyla doldurulduğu bir dönem yaşanmış, toplantı usulüne ilişkin düzenlemelerin zaman içinde netleştirilmesi zorunlu hale gelmiştir. Bu sebeple aşağıda bahsedeceğimiz 04.02.2026 tarihli 6306 Sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliği  değişiklikleri ile toplantı zorunluluğu ve toplantı usulü düzenlenmiştir.

    5.  04.02.2026 Tarihli 6306 Sayılı Kanun Uygulama Yönetmelik Değişiklikleri ve Toplantı Usulü

    En son yapılan 04.02.2026 tarihli 6306 Sayılı Kanun Uygulama Yönetmeliği değişikliği ile toplantı ve karar alma usulleri yeniden şekillendirilmiştir. Maliklerin toplantıya çağrılması, toplantı yapılması halinde uygulanacak usuller, karar tutanaklarının geçerlilik şartları ve salt çoğunluğun tespitine ilişkin süreçler daha ayrıntılı ve bağlayıcı şekilde düzenlenmiştir. Artık yönetmelik düzeyindeki bu yeni düzenlemeler de kentsel dönüşüm uygulamalarında belirleyici hale gelmiştir. Şöyle ki; riskli yapı kararı kesinleştikten sonra maliklerden en az birinin istemiyle tüm malikler toplantıya çağrılacaktır. Bu çağrı, Yönetmeliğin ekinde bulunan EK-12 formu ile yapılacak; ilgili muhtarlıkta veya riskli yapıların henüz yıktırılmadığı durumlarda bina kapısında / duyuru panosunda on beş gün süre ile ilan edilmek suretiyle veya noter vasıtasıyla maliklere bildirilecektir. İlan suretiyle yapılan bildirimlerde toplantı yeri ve zamanı, ilanın son günü tüm maliklere tebliğ edilmiş sayılmakla toplantı, hisseleri oranında maliklerin en az salt çoğunluğu ile yapılacaktır. Bu toplantıda karar da yine salt çoğunluk ile alınacak ve tutanağa bağlanacaktır.

    SONUÇ

    6306 sayılı Kanun’un uygulanması, riskli yapıların dönüştürülmesi sürecinde maliklerin irade açıklamalarının hangi usule tabi olacağı, toplantı yapılıp yapılmayacağı ve kararların hangi çoğunlukla alınacağı bakımından özel bir hukuki usul oluşturmuştur. Riskli yapı kararı kesinleşinceye kadar toplantı ve karar alma süreçleri tamamen Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerine tabidir. Riskli yapı kararı kesinleştikten sonra ise toplantı usulü ve karar yeter sayıları bakımından 6306 sayılı Kanun ve Uygulama Yönetmeliği hükümleri uygulanır. 

    Yönetmelik değişikliklerinin mülkiyet hakkı üzerindeki etkisi açıktır. Toplantı yapılmaksızın karar alınmasına imkân tanıyan düzenlemeler maliklerin katılım hakkını daraltırken, toplantı çağrısının ilan yoluyla yapılması ve kararların salt çoğunlukla alınması gibi düzenlemeler maliklerin bilgilendirilme, katılma ve itiraz edebilme haklarını güçlendirmiştir. Dönüşümün hızlandırılması amacıyla çoğunluk oranlarının düşürülmesi ve toplantısız karar alma imkânlarının genişletilmesi ise mülkiyet hakkına müdahalenin sınırlarını yeniden tanımlamıştır. Bu müdahalenin ölçülü olup olmadığı, çoğunluk iradesinin azınlık maliklerin mülkiyet hakkını ne ölçüde sınırladığı ve idarenin müdahale yetkisinin sınırları, Kentsel Dönüşüm Hukukunun temel tartışma alanları olmaya devam etmektedir.

    Sonuç olarak, 6306 sayılı Kanun kapsamında toplantı usulü ve karar yeter sayıları, teknik bir prosedür olmanın ötesinde, mülkiyet hakkının korunması, maliklerin katılımı, dönüşümün hızlandırılması ve kamu güvenliğinin sağlanması arasında kurulan anayasal dengenin somutlaştığı bir alandır. 6306 Sayılı Yasa ve Uygulama Yönetmeliğinin değişiklikleri bu dengeyi zaman içinde farklı yönlere çekmiş olsa da, 02.04.2026 düzenlemesi ile toplantı usulünün yeniden şekle bağlı ve zorunlu hale getirilmesi, dönüşüm sürecinde hem şeffaflığı hem de hukuki öngörülebilirliği artıran bir adım olarak değerlendirilebilir. Dönüşümün hızlandırılması amacıyla getirilen salt çoğunluk rejimi ve pay satışına ilişkin düzenlemeler ise mülkiyet hakkına müdahalenin sınırlarının dikkatle izlenmesini gerektirmektedir. Bu nedenle, 6306 sürecinde toplantı usulü ve çoğunluk yapısı, hem hukuki hem de anayasal açıdan sürekli değerlendirilmesi gereken dinamik bir alan olmaya devam etmektedir.

  • Tarım Arazilerinde Yapılaşmada Yeni Dönem (4 Nisan 2026 Tarihli “Arazi Kullanım Planlaması Uygulama Yönetmeliği”)

    4 Nisan 2026 tarihinde yürürlüğe giren Tarım Arazilerinin Korunması ve Kullanılmasına İlişkin Yönetmelik, 9/12/2017 tarihli ve 30265 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tarım Arazilerinin Korunması, Kullanılması ve Planlanmasına Dair Yönetmeliği yürürlükten kaldırarak bu alandaki düzeni yeniden kurmuştur. Yeni düzenleme ile birlikte, tarım arazilerinde özellikle “tiny house” kooperatifleri benzeri yapılar üzerinden gerçekleştirilen tarım dışı ve fiilî bölünmeye dayalı kullanım biçimleri açıkça yasaklanmış, izin sistemine aykırı her türlü kullanım bir yaptırıma bağlanmıştır.

    Ayrıca, belediye ya da il özel idaresi tarafından yıkım yükümlülüğünün yerine getirilmemesi hâlinde yıkım yapma yetkisinin doğrudan Bakanlığa geçmesi ve sürecin resen tamamlanması öngörülerek yaptırımın uygulanabilirliği güvence altına alınmıştır. Bu çalışmada, söz konusu Yönetmelik ile tarım arazilerinde yapılaşma ve amacı dışında kullanıma ilişkin getirilen temel kriterler incelenecektir.

    İhlalin Tespiti ve İlk Müdahale, Hukuka Uyum İmkânı ve Süreler (m.22)

    Tarım arazilerinde temel ilke: İzin alınmaksızın yapılaşma mümkün değildir ve arazi amacının dışında kullanılamaz (m.22/1). Ayrıca verilen izinlerin içeriğine ve toprak koruma projelerine eksiksiz riayet edilmesi zorunludur.

    1. İlk Müdahale:

    Bu ilkeye aykırı bir durumun tespiti hâlinde süreç, derhâl müdahale ile başlar:

    • Yapı inşaat hâlindeyse faaliyet tamamen durdurulur,
    • tamamlanmış ise kullanımına izin verilmez (m.22/2-a).
    • Aynı anda idarî para cezası uygulanır (m.22/2-b).

    2. Süre Tanınması:

    Bununla birlikte düzenleme, sınırlı bir uyum imkânı da tanımaktadır. İdarî para cezasının tebliğinden itibaren bir ay içinde gerekli izinlerin alınması hâlinde, yapı tamamlanabilir veya kullanılabilir duruma getirilebilir (m.22/2-c).

    3. Aykırılığın Verilen Sürede Giderilmemesinin Sonuçları:

    Ancak bu imkânın kullanılmaması veya talebin uygun görülmemesi hâlinde, ilgilisine iki ay içinde izinsiz yapıların yıkılması ve arazinin yeniden tarımsal üretime uygun hâle getirilmesi yükümlülüğü yüklenir.

    Bu yükümlülüğe de uyulmaması hâlinde yaptırım ağırlaşır:

    • Faaliyet yeniden durdurulur,
    • İdarî para cezası üç katına çıkarılır (m.22/2-c).

    4. Yıkım:

    Süreç bu aşamada artık kişisel tasarruf alanından çıkar. Yıkım ve eski hâle getirme işlemleri ilgili belediye veya il özel idaresi tarafından bir ay içinde gerçekleştirilir (m.22/2-ç) ve arazi zorunlu olarak tarımsal niteliğine döndürülür.

    Toprak Koruma Projesine Aykırılık Halinde Uygulanacak Süreç (m.22/3)

    Sadece izinsiz yapılaşmaya değil toprak koruma projelerine de aykırılığın tespitiyle birlikte idarî para cezası uygulanır ve ilgilisine projeye uygunluk sağlanması için azami iki ay süre tanınır (m.22/3-a).

    Bu süre, ihlalin giderilmesi için tanınmış son imkândır. Süre sonunda aykırılığın devam etmesi hâlinde yaptırım ağırlaşır:

    • faaliyet durdurulur, mevcut ise kullanım izni iptal edilir ve
    • idarî para cezası üç katına çıkarılır (m.22/3-b).

    Bu aşamadan sonra süreç, artık zorunlu icra boyutuna geçer. İzinsiz yapıların yıkılması ve arazinin yeniden tarımsal üretime uygun hâle getirilmesi ilgili belediye veya il özel idaresine bildirilir; bu idareler bir ay içinde yıkımı gerçekleştirir ve araziyi eski hâline döndürür (m.22/3-c). Yapılan işlemlere ilişkin masraflar ise Bakanlık tarafından karşılanır.

    Yıkım ve Eski Hâle Getirme Masraflarının Tahsili (m.22/4)

    Yıkım ve arazinin yeniden tarımsal üretime uygun hâle getirilmesi süreci, yalnızca fiilî müdahale ile sınırlı bırakılmamış; mali sorumluluk bakımından da doğrudan ilgilisine yüklenmiştir. Bu kapsamda, Bakanlık birimleri tarafından yapılan yıkım ve temizleme giderleri, sorumlulardan genel hükümlere göre tahsil edilir (m.22/4).

    Yıkımın Yerine Getirilmemesi Hâlinde Bakanlığın Doğrudan Müdahalesi (m.22/5)

    Yıkım kararının uygulanmaması ihtimaline karşı Yönetmelik, süreci idarenin inisiyatifine bırakmayan açık bir zorlayıcı mekanizma öngörmüştür. Buna göre, hakkında yıkım kararı bulunmasına rağmen belediye veya il özel idaresi tarafından bir ay içinde yıkım gerçekleştirilmezse, Bakanlık doğrudan devreye girerek yıkımı bizzat yapar veya yaptırır ve araziyi tarımsal üretime uygun hâle getirir (m.22/5).

    Bu müdahalenin mali sonuçları da net şekilde düzenlenmiştir. Yapılan yıkım ve eski hâle getirme giderleri, %100 fazlasıyla ilgili belediye veya il özel idaresinden tahsil edilir. Bu tutarların doğrudan tahsil edilememesi hâlinde ise alacak, merkezî bütçe paylarından kesinti yoluyla tahsil edilerek genel bütçeye gelir kaydedilir.

    Tarım Arazilerinin Fiilî Bölünmesi ve Hukuka Aykırı Devirler (m.22/7)

    Tarım arazilerinin, tescili mümkün olmayan fiilî hisselere ayrılması ve bu hisselere karşılık gelen kısımların zilyetliğinin; bir özel hukuk tüzel kişisi aracılığıyla (Tiny House Kooperatifleri gibi) üyelik veya ortaklık ilişkisi kurulmak suretiyle devredilmesi ya da bu işlemlere aracılık edilmesi açıkça yaptırıma bağlanmıştır.

    Bu tür işlemlerle arazinin bütünlüğünün bozulmasına ve amacı dışında kullanılmasına sebebiyet verilmesi hâlinde, ilgililer hakkında Cumhuriyet başsavcılığına suç duyurusunda bulunulur ve ayrıca ilgili tüzel kişi hakkında Kanunun 21 inci maddesi uyarınca idarî para cezası uygulanır (m.22/7).

    Bu hükümle birlikte, yapılaşmayı mümkün kılan fiilî bölünme ve buna dayalı kullanım modeli de doğrudan hedef hâline getirilmiştir.

  • Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği’nin Kaldırılması: Düzenleyici Boşluk, İdari Takdir ve Yargısal Denetim Üzerine

    Giriş

    25 Nisan 2026 tarihli ve 33234 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 11228 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile, 24 Mayıs 2005 tarihli ve 2005/9013 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı’yla yürürlüğe konulmuş Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. Söz konusu yönetmelik, 4/6/1985 tarihli ve 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 7. maddesi kapsamında orman, mera, sit alanı, milli park, su havzası, kıyı, askerî yasak bölge, imar alanı ve mücavir alanlarda madencilik faaliyetlerinin nasıl yürütüleceğini, çevresel etki değerlendirmesi süreçlerini ve kurumlar arası izin koordinasyonunu düzenleyen bir çerçeve metin niteliği taşımaktaydı.

    Düzenleme, ilk bakışta bir mevzuat sadeleştirmesi olarak görünmektedir. Ne var ki, kaldırılan metnin içerdiği hükümlerin niteliği ve doğurduğu hukuki etki dikkatle incelendiğinde, sektör üzerindeki gerçek sonuçlarının yalnızca bürokratik bir tasfiyeden ibaret olmadığı, idari takdirin alanını genişleten, yargısal denetimin tutamak noktalarını azaltan ve madencilik faaliyetlerine ilişkin kurumlar arası dengeyi yeniden konumlandıran bir hukuki dönüşümü ifade ettiği görülmektedir. Bu yazıda, kaldırma işlemi siyasi tartışmalardan bağımsız biçimde, yalnızca hukuki içerik, doğurduğu boşluk ve hukuk politikası açısından doğurabileceği sonuçlar bakımından ele alınacaktır.

    Kaldırılan Düzenlemenin Hukuki Niteliği ve İşlevi

    2005 tarihli Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği, Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulmuş bir düzenleyici işlemdi. Bu özelliği, Bakanlık tarafından çıkarılan uygulama yönetmeliklerinden farklı olarak, normlar hiyerarşisinde daha yüksek bir kademede konumlanmasını sağlıyordu. Yönetmelik, izin süreçleriyle ilgili usul ve esasları yalnızca düzenlemekle kalmıyor; aynı zamanda bakanlıklar arası ilişkide bağlayıcı bir koordinasyon mekanizması kuruyordu.

    Yönetmeliğin 5. maddesi son derece özgün bir hüküm içermekteydi:

    “Bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarınca, bu Yönetmelik hükümlerinde belirtilen haller ve diğer kanunların ilgili hükümleri dışında, madencilik faaliyetleri engellenemez ve çıkarılacak yönetmeliklerde bu Yönetmelikte belirtilen kısıtlamaların dışında bir kısıtlama getirilemez.”

    Bu hüküm, çevre, orman, tarım, kültür gibi alanlarda yetkili bakanlıkların, yönetmelikte sayılan haller dışında madencilik faaliyetlerini engellememesini güvence altına almaktaydı. Diğer yandan yönetmelik, 1/5000 ölçekli imar planı onaylanmış alanlardan sit alanlarına, mera tahsis değişikliğinden kıyı kullanımına, su havzaları korunmasından milli parklara kadar çok sayıda alanda detaylı ve maddeleştirilmiş prosedürler öngörüyordu. Vali yardımcısı başkanlığında il müdürlükleri komisyonunun nasıl kurulacağına dair Madde 9 ve 10, izin başvurularının değerlendirilme sürelerine ilişkin Madde 11 hükümleri bunlara örnektir.

    Kaldırma Kararının Hukuki Gerekçeleri

    Kaldırma işleminin görünürdeki hukuki gerekçeleri çok katmanlıdır.

    Birincisi, normlar hiyerarşisindeki çatışmaların giderilmesi gereğidir. 2005 tarihli yönetmelik, sonradan yürürlüğe giren Çevre Kanunu değişiklikleri, ÇED Yönetmeliği güncellemeleri, 6831 sayılı Orman Kanunu çerçevesindeki düzenlemeler, 4342 sayılı Mera Kanunu uygulamaları ve Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle zaman zaman çelişen hükümler içermekteydi. Lex posterior derogat legi priori ilkesi gereğince zımni ilga söz konusu olsa da, uygulamada yorum güçlükleri sürmekteydi.

    İkincisi, 6771 sayılı Anayasa değişikliği sonrası Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçişle birlikte, Bakanlar Kurulu kararı niteliğindeki düzenleyici işlemlerin sistematik biçimde gözden geçirilmesi gerekliliği ortaya çıkmıştı. Bu çerçevede kaldırma işlemi, sistemsel bir uyumlaştırmanın parçası olarak okunabilir.

    Üçüncüsü ise, izin süreçlerinde 2010 tarihli Madencilik Faaliyetleri Uygulama Yönetmeliği ile zaten büyük ölçüde örtüşme yaşanmasıdır. Kaldırma kararı, bu örtüşmeyi sona erdirmek ve düzenleyici çerçeveyi tek metne indirmek amacıyla açıklanmaktadır.

    Düzenleyici Boşluk ve İdari Takdirin Genişlemesi

    Kaldırma kararının hukuki etkisi, görünen sadeleştirmeyle sınırlı değildir. Yönetmelikte yer alan hem şirketleri koruyan (madenciliği engelleme yasağı) hem de vatandaş ve kamuyu koruyan (detaylı prosedürel güvenceler) hükümlerin birlikte yürürlükten kalkması, geriye çerçeve nitelikli Maden Kanunu hükümleri ile 2010 tarihli Uygulama Yönetmeliği’ni bırakmaktadır. Bu durum, Bakanlığa idari takdir alanının önemli ölçüde genişlediği bir alan açmaktadır.

    İdare hukukunda yerleşik olan ilke şudur: Ayrıntılı kurallarla yürütülen idari işlemler yargısal denetime daha açıktır; takdir yetkisine dayanan işlemler ise denetim yoğunluğu görece düşüktür. Danıştay’ın yerleşik içtihadında takdir yetkisinin denetimi, “kamu yararı, hizmet gerekleri ve hukukun genel ilkeleri” çerçevesinde kalmakta; somut prosedürel kurallara aykırılık denetiminden farklılaşmaktadır. Yönetmeliğin yürürlükten kaldırılması, bu prosedürel tutamak noktalarını idari yargı denetiminin elinden almaktadır.

    Kazanılmış Haklar ve Ruhsat Devri Sorunsalı

    Kaldırılan yönetmeliğin 18. maddesi, verilmiş izinlerin “müktesep hak olarak ruhsat hukuku devam ettiği sürece” geçerli olduğunu, ruhsat temdidi ve devirlerinde mevcut izinlerin korunacağını düzenlemekteydi. Bu hüküm, hem yatırımcı için hukuki güvence hem de süregelen davalarda dayanak noktası işlevi görmekteydi.

    Kaldırma sonrasında, ruhsat devri ve ruhsat sonrası süreçlerde mevcut izinlerin akıbeti yalnızca Maden Kanunu ve 2010 tarihli Uygulama Yönetmeliği’nin genel hükümleri çerçevesinde değerlendirilecektir. Bu, özellikle ödeme aczine düşen, idari para cezalarına çarptırılan veya işletme faaliyetleri kesintiye uğrayan ruhsat sahiplerinin durumunda kritik öneme sahiptir.

    Bu noktada güncel bir örnek üzerinden değerlendirme yapmak yerinde olur: Eskişehir’de faaliyet gösteren ve aylardır ücret ödenmeyen, çalışanları açlık grevi yoluyla kamulaştırma talebini gündeme getiren bir maden işletmesinde ruhsat sahibinin Maden Kanunu m. 5 gereği ruhsat devri, m. 30 gereği ihale veya geleneksel müktesep hak ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, devir sürecindeki idari takdirin sınırları ve yargısal denetlenebilirliği kaldırılan yönetmeliğin sağladığı çerçeveyle önemli ölçüde farklılaşmıştır. Ruhsat devirlerinde idarenin kimi tercih edeceği, hangi koşullarda kamulaştırma yoluna gideceği veya ihale yoluyla yeniden tahsis yapacağı meselelerinde takdir alanı, prosedürel kısıtlamalardan kısmen arındırılmış durumdadır. Bu, yatırımcı–çalışan dengesinin hukuki güvenceler bakımından yeniden konumlandığı bir tablo ortaya çıkarmaktadır.

    Stratejik Madenler, Özel Alan İzinleri ve İhale Süreçleri

    Kaldırılan yönetmeliğin en ayrıntılı düzenlemeleri, stratejik nitelikteki madenler için kritik öneme sahip alanlarda yer almaktaydı. Özellikle Maden Kanunu’nun IV. Grup (endüstriyel hammaddeler ve metalik madenler) ve VI. Grup (radyoaktif mineraller) madenleri bakımından, milli park, sit alanı, su havzası ve özel çevre koruma bölgelerinde alınması gereken izinlere dair maddeler, ülkenin nadir toprak elementleri (NTE), toryum, lityum gibi yüksek katma değerli madenleri açısından doğrudan uygulama alanı bulmaktaydı.

    Türkiye’nin Eskişehir Beylikova-Kızılcaören sahasında yer alan ve 694 milyon ton rezerviyle dünyanın bilinen ikinci büyük NTE rezervi olarak nitelendirilen kompleks cevher sahası Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü tarafından işletilen bir VI. Grup faaliyet niteliği taşımaktadır. NTE’lerin uluslararası stratejik öneminin son dönemde belirgin biçimde arttığı bir konjonktürde, özel alan izinlerine ilişkin detaylı prosedürlerin yer aldığı yönetmeliğin kaldırılması, ihale, ruhsat, izin ve uluslararası ortaklık süreçlerinde idarenin manevra alanını genişletmektedir.

    Aynı durum, kömür ihaleleri ve henüz ruhsata bağlanmamış sahalardaki ihale süreçleri bakımından da geçerlidir. Halen idari yargıda görülmekte olan Akbelen, Murat Dağı, İkizdere benzeri uyuşmazlıklarda, davanın hukuki dayanağı sıklıkla 2005 yönetmeliğinin spesifik maddelerine — orman izni prosedürü, mera tahsis değişikliği, sit alanı muvafakati gibi — dayanmaktaydı. Yönetmeliğin yürürlükten kalkmasıyla, derdest dosyaların hukuki dayanak zemininde belirsizlik doğmuş, yeni davaların açılış aşamasında dilekçe sahiplerinin hangi düzenleyici işleme aykırılık şeklinde tutamak noktası bulması güçleşmiştir.

    Yargısal Denetim Üzerine Etkileri

    Yukarıda anılan tablonun toplamı, idari yargı denetimi açısından somut bir daralmaya işaret etmektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m. 2/1-a kapsamındaki iptal davalarında, idarenin bir işleminin “yetki, sebep, konu, şekil ve maksat” bakımından hukuka aykırılığını ileri sürerken, kaldırılan yönetmeliğe dayanan şekil ve sebep denetimi unsurları büyük ölçüde işlerliğini kaybetmiştir. Geriye, çerçeve nitelikli Maden Kanunu hükümleri üzerinden yapılacak maksat denetimi (kamu yararı–hukuka uygunluk) kalmaktadır ki bu, niteliği gereği daha gevşek bir denetim ölçütüdür.

    Hukuki belirlilik (Rechtssicherheit) ilkesi, Anayasa Mahkemesi’nin ve Danıştay’ın yerleşik içtihatlarında hukuk devletinin temel unsurlarından biri olarak vurgulanır. Düzenleyici işlemlerin yürürlükten kaldırılması, eğer yerine eşdeğer ayrıntıda bir düzenleme geçirilmiyorsa, bu ilke açısından kaygı verici bir tablo oluşturabilir. 2005 yönetmeliğinin yerine yeni bir düzenleme yayımlanmadığı, izin süreçlerinin doğrudan Maden Kanunu ve mevcut Uygulama Yönetmeliği üzerinden yürütüleceği açıklandığına göre, düzenleyici boşluğun nasıl doldurulacağı izleyen dönemde Bakanlık tasarrufları ve mahkeme içtihatlarıyla şekillenecektir.

    Çalışma İlişkileri ile Bağlantı: Düzenlemenin Dolaylı Yüzü

    Kaldırılan yönetmelik, doğrudan iş hukuku alanını düzenlememekte; ücret, kıdem, ihbar, sendikal haklar, iş sağlığı ve güvenliği gibi konular 4857 sayılı İş Kanunu, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu kapsamında değerlendirilmektedir. Bu açıdan, yönetmeliğin kaldırılmasının doğrudan bir iş hukuku etkisinden söz etmek mümkün değildir.

    Bununla birlikte, maden ruhsatlarının devri, kamulaştırılması, ihalesi ve işletmeye verilmesi süreçlerine ilişkin idari takdir alanının genişlemesi, ödeme aczine düşmüş işletmelerin akıbetinde — ve dolayısıyla bu işletmelerde çalışan ve hak arayışı içindeki işçilerin durumunda — dolaylı ancak somut bir etkiye sahiptir. Yatırımcı–idare ilişkisindeki prosedürel sadeleştirme, çalışan–idare ilişkisinde benzer bir hızla karşılık bulmadığında, hukuk politikası bakımından bir asimetri ortaya çıkmaktadır. 

    Bütüncül bir madencilik mevzuatı reformunun yalnızca yatırım ve izin süreçlerini değil, çalışma ilişkileri ile kamu denetiminin kurumsal düzenini de kapsaması gerektiği, bu kararla birlikte yeniden düşünmeyi gerektiren bir mesele olarak gündeme gelmektedir.

    Sonuç

    2005 tarihli Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği’nin yürürlükten kaldırılması, biçimsel olarak bir mevzuat sadeleştirmesi görünümünde olsa da, içerik bakımından idari takdirin genişlemesi, prosedürel güvencelerin azalması ve yargısal denetimin tutamak noktalarının sınırlanması yönünde sonuçlar doğurmaktadır. Düzenleme, hem ruhsat devir ve kamulaştırma süreçleri, hem stratejik madenlere ilişkin ihale ve izin işlemleri, hem de süregelen idari yargı uyuşmazlıkları bakımından somut etkiler doğurma potansiyeli taşımaktadır. Önümüzdeki dönemde Bakanlık tasarrufları, idari yargı kararları ve doktrinin tutumu, bu boşluğun nasıl doldurulacağını belirleyecektir. Hukuki belirlilik ilkesi ile çevresel koruma, mülkiyet hakkı ve çalışma hakkı arasındaki dengenin yeniden gözetilmesi, izleyen düzenlemelerin temel sınavı olacaktır.


    Kaynaklar

    • 25.04.2026 tarihli ve 33234 sayılı Resmî Gazete, 11228 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı.
    • 4/6/1985 tarihli ve 3213 sayılı Maden Kanunu.
    • 21/6/2005 tarihli ve 25852 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan, 2005/9013 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı eki Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği (mülga).
    • 6/11/2010 tarihli ve 27751 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Madencilik Faaliyetleri Uygulama Yönetmeliği.
    • 2872 sayılı Çevre Kanunu, 6831 sayılı Orman Kanunu, 4342 sayılı Mera Kanunu, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, 3621 sayılı Kıyı Kanunu.
    • 4857 sayılı İş Kanunu, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu.
    • 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu.
    • Nükleer Düzenleme Kurulu’nun 13.01.2022 tarihli ve 2022-2/2-1 sayılı Yer Lisansı Kararı; 26.01.2023 tarihli ve 2023-8/5-1 sayılı Sınırlı Çalışma İzni ve İnşaat Lisansı Kararı (Eskişehir-Beylikova Kompleks Cevher Sahası).
  • Göç Hukuku Neden Bir İdare Hukuku Meselesidir? Statü Kavramı Üzerinden Bir İnceleme

    Geleneksel tanımıyla idare hukuku; kamu kurum ve kuruluşların organizasyonunu, yapısını, işleyişini ve idari prosedürlerini düzenleyen; bu kurum ve kuruluşların bireyler üzerindeki etkilerini ve tabi oldukları kısıtlamaları belirleyen temel bir kamu hukuku dalıdır.1 İdare hukukunun en karakteristik özelliği, bir statü hukuku olmasıdır.2 Statü kavramı, hukuk öznelerinin içerisinde hareket edeceği kalıpların kanun koyucu tarafından önceden belirlendiği ve bu kalıpların içeriği üzerinde taraflara kurucu bir irade serbestisi tanınmadığı durumları ifade eder. İdare, yasalara ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine uygun olarak koyduğu kurallarla bir yandan statülerin soyut biçimlerini düzenlerken, diğer yandan tesis ettiği birel idari işlemlerle bu kuralları kişilerin özel hukuksal durumlarına aktarır. İdari ilişkiden, tarafların kendi iradeleriyle belirledikleri şahsi haklar değil; kamu hak ve özgürlüklerinin kullanıldığı veya sınırlandırıldığı, tüm hukuk düzeni tarafından tanınması zorunlu olan statü ilişkileri doğar.3

    Bu statü hukuku karakteri, günümüzde idari karar alma süreçlerinin en karmaşık ve dinamik alanlarından biri hâline gelen göç hukukunda da açık biçimde kendini göstermektedir. Nitekim yabancıların Türkiye’ye girişleri, kalışları ve çıkışları ile sağlanan korumanın kapsamını düzenleyen 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, teknik anlamda özel bir idari usul kanunu niteliği taşımaktadır Bu kanun, yabancı ile devletin göç yönetiminden sorumlu organı olan Göç İdaresi arasındaki ilişkiyi, idare hukukunun ilkeleri çerçevesinde düzenlenmektedir. Buna rağmen Türkiye’de göç hukuku çoğu zaman yabancılar hukuku kapsamında ele alınmakta ve hatta geniş anlamda milletlerarası hukukun ya da milletlerarası özel hukukun bir alt dalı olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu yaklaşım, göç hukukunun gerçek niteliğini tam olarak yansıtmamaktadır. Çünkü göç hukuku, esasen idare hukukunun bir parçası olup kamu otoritelerinin statü talebinde bulunan yabancılara yönelik işlem, eylem ve usullerini düzenleyen idari bir alanı ifade etmektedir. Bu idari alanın temelini ise kanun koyucunun belirlediği statüler oluşturmaktadır. 6458 sayılı Kanun uyarınca yabancıların Türkiye’deki mevcudiyeti, belirli hukuki kalıplar üzerinden yürütülmekte; bu kalıplar yabancının ülkede hangi şartlarla bulunabileceğini ve hangi haklardan yararlanabileceğini belirlemektedir. Kanun; kısa dönem, aile, öğrenci, uzun dönem, insani ve insan ticareti mağduru ikamet izinleri gibi farklı ikamet türlerini ayrı ayrı statüler olarak kurgulamış, her birini başvuru şartlarından sona erme ve iptal nedenlerine kadar sıkı bir idari usule bağlamıştır.4 Benzer şekilde uluslararası koruma rejimi de statü hukukunun bir uzantısıdır. Kanun, mülteci, şartlı mülteci ve ikincil koruma statülerini tanımlayarak bu statülere başvuru ve değerlendirme süreçlerini idari bir disiplin içinde düzenlemiştir.  Bu çerçevede bir yabancının uluslararası koruma statüsüne alınması, statüsünün sona erdirilmesi veya iptal edilmesi gibi işlemler, ayrı maddelerde düzenleme altına alınmıştır. Öte yandan savaşlar, iç çatışmalar, doğal afetler ve yaygın insan hakları ihlalleri gibi sebeplerle milyonlarca insanın kitlesel biçimde yer değiştirmek zorunda kalması, devletlerin koruma mekanizmalarını çeşitlendirmesine yol açmıştır. Bu bağlamda geliştirilen en önemli araçlardan biri de geçici koruma statüsü olmuştur. Bunun yanında kanun koyucu, hiçbir devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olmayan kişiler bakımından vatansız statüsünü düzenlemiş ve “Vatansız Kişi Kimlik Belgesi” verilmesi yoluyla bu kişilere de hak ve yükümlülükler doğuran özel bir statü kazandırmıştır. Böylece göç hukukunda yabancıların hukuki konumu, kanun koyucu tarafından önceden belirlenmiş statü rejimleri aracılığıyla şekillenmektedir.Sonuç olarak, 6458 sayılı Kanun uyarınca göç hukuku; kişilerin hukuk düzeniyle olan ilişkisini önceden belirlenmiş kalıplar üzerinden belirleyen bir statü hukukudur. Bu statülerin kazanılması, kaybedilmesi ve değiştirilmesine ilişkin tüm süreçler Göç İdaresi Başkanlığı ile yabancı arasındaki idari ilişkiyi kapsadığından, bu alan doğrudan idare hukukunun temel uğraşı alanlarından birini oluşturmaktadır. Kanun kapsamında tesis edilen her türlü karar, özü itibarıyla birer idari işlemdir. Bu işlemler; yetki, şekil/usul, sebep, konu ve amaç unsurları yönünden bir yargısal denetime tabidir ve mahkemelerce hukuka uygunluk süzgecinden geçirilir. Dolayısıyla göç hukuku, yabancı ile devlet arasındaki ilişkiyi bireysel bir sözleşme gibi değil, hukuk düzeninin belirlediği statü temelli bir idari ilişki olarak kurgulayan kapsamlı bir idare hukuku disiplinidir.

    1. Gerard Hogan, David Gwynn Morgan, Administrative Law in Ireland,Round Hall Sweet &Maxwell, 1998, s.1.
      ↩︎
    2. “Bilindiği ve Mahkememizin muhtelif kararlarında dile getirildiği üzere, idare hukuku bir statü hukukudur ve statüler, koşulları önceden saptanmak suretiyle belirgin hale getirilmiş ve düzenlenmiştir.Yine bu özellik gereği, bu statülere dahil olan kişilerin önceden belirtilmiş olan koşulları kabul ettiği varsayılır ve bu statüye girdikten sonra vuku bulan olaylar, düzenlemeler içinde bulunulan statünün koşullarına göre değerlendirilir.”Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 3.Daire, E.2004/1251,K.2005/573 KT.14.04.2005,www.corpus.com.tr.,E.T.15.02.2026.
      ↩︎
    3. Onur Karahanoğulları, İdare Hukuku, 1.Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2022,s.43
      ↩︎
    4. 6458 sayılı YUKK 19-49.maddeler arası. ↩︎
  • 4 Şubat 2026 Yönetmelik Değişiklikleri 6306 Uygulamasına Yeni Neler Getirdi?

    4 Şubat 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan “6306 Sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”, kentsel dönüşüm pratiğinde uzun süredir devam edegelen üç temel sorunu merceğe alıyor: (i) karar alma süreçlerindeki tıkanıklıklar, (ii) malik iradesinin nasıl oluşacağı ve tebligat ve usule ilişkin rejim, (iii) idarenin müdahale sınırlarının hangi aşamada ve ne ölçüde devreye gireceği.

    Bu değişiklikler, daha önce yorum ve içtihatlarla gelişen kabulleri pozitif düzenleme altına alarak sağlanıyor: Salt çoğunlukla karar alınabilen işlemlerin kapsamı, toplantı çağrı/karar yeter sayıları, karara katılmayanların paylarının hangi şartlarda satılacağı, satışın kimlere ve hangi taban değer kuralıyla yapılacağı, hatta satış tekrarlarında bildirim usulleri… Değişiklikle hepsi ayrıntılı bir prosedüre bağlanmış durumda.

    Arka plan: 2/3’ten salt çoğunluğa geçişin usul ayağı tamamlanıyor

    Kentsel dönüşüm karar rejiminde esas dönüm noktası, kanun değişikliğiyle “en az üçte iki” eşiğinin salt çoğunluğa düşürülmesiyle başlamıştı. 2012-2023 döneminde uygulamada “2/3” eşiği, özellikle miras intikalli veya çok ortaklı taşınmazlarda süreci fiilen durduran bir engel işlevi görmüştü. 2023 tarihli ve 7471 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikle karar eşiği “salt çoğunluk” mantığına çekilerek uygulamada hız kazanmak amaçlanmıştır.

    Ancak salt çoğunluğun tek başına sürece hız kazandırması söyemek mümkün değildi. Zira eğer usuldeki belirsizlikler, kararın nasıl alınacağı, nasıl tebliğ edileceği, hangi belgelerle ispatlanacağı ve pay satışına hangi sırayla gidileceği uygulamada yeni belirsizlikler doğurabiliyordu. Söz konusu değişiklik bu nedenle, yalnızca bir çoğunluk eşiği tartışmasından ziyade çoğunluk iradesinin nasıl oluşacağı sorusuna da cevap veriyor: Toplantı çağrısı, ilan/noter bildirimi, toplantı ve karar yeter sayısı, tutanak düzeni, teklifin karara katılmayanlara iletilmesi ve akabinde pay satışına geçiş… 

    Yıkımı beklemeden karar alma: sözleşme, satış ve proje modeli artık ön aşamada kurulabiliyor

    Yeni metnin en pratik sonucu, riskli yapılarda “yıkım olmadan karar alınamaz” algısını kırması. Yönetmelik, riskli yapıların bulunduğu parsellerde (ve ayrıca riskli alan/rezerv yapı alanlarında etap/ada ölçeğinde), yapının yıktırılmış olması şartı aranmaksızın şu işlemler hakkında salt çoğunlukla karar alınabileceğini açıkça sayıyor: tevhit, ifraz/taksim/terk/ihdas/tescil, yeniden bina yaptırma, payların satışı, kat karşılığı veya hasılat paylaşımı gibi yeniden değerlendirme modelleri.

    Buradaki kritik yenilik iki kademeli:

    Birincisi, karar kapsamının sözleşme modellerini açıkça içerecek şekilde netleştirilmesi. Özellikle kat karşılığı veya hasılat paylaşımı gibi uygulamada en sık kullanılan modellerin, yıkım öncesi aşamada karara bağlanabilmesi, müteahhitle pazarlık gücünü (zaman baskısı azalacağı için) arttırabilir.

    İkincisi, kararın geçerliliğini (ve devamında ruhsat adımlarını) belirli bir usule bağlaması. Artık kısaca “karar alındı” demek yetmiyor, kararın toplantı ve tebligat sürecinden geçmesi ve karara katılmayanların pay satışı için ayrıca başvuru yapılmış olması, yapı ruhsatı başvurusu öncesinde aranan şartlar olarak kurgulanıyor.

    Örnek üzerinden açıklarsak; 12 bağımsız bölümden oluşan bir binada arsa payı ağırlığı bakımından %52’si üç kişide toplanmış olsun. Eski pratikte çoğu dosyada “yıkım gerçekleşsin, sonra anlaşırız” yaklaşımı hâkimdi. Yıkım yaklaşınca pazarlık sertleşiyor, azınlık malikin itirazı ise takvimleri aylarca uzatıyordu. Yeni rejimde çoğunluk, yıkım olmadan kat karşılığı sözleşme modelini kararlaştırıp (toplantı ve tebligat prosedürüne uyarak) karara katılmayanlara teklifi bildirebilecek, kabul edilmezse pay satışı mekanizmasını çalıştırabilecek.

    Riskli yapı şerhi ile “6306 kapsamında belirtme” ayrımı: tapuda statü sürekliliği sağlanıyor

    Yönetmeliğin tapu sicili bakımından en önemli müdahalesi, riskli yapı yıkıldıktan sonra tapudaki riskli yapı şerhinin terkin edilmesiyle birlikte, beyanlar hanesine bu kez “6306 sayılı Kanun kapsamında olduğuna dair belirtme” yapılmasını zorunlu hale getirmesi. Böylece yıkım sonrası taşınmazın arsaya dönüşmesi, hukuki rejimin sona erdiği anlamına gelmeyecek, dönüşüm süreci arsa aşamasında da 6306 rejimi içinde kalacak.

    Bu nokta, üçüncü kişilerle ilişkiler bakımından kritik:

    • Tapu işlemlerinde öngörülebilirlik: Riskli yapı şerhinin kalkması, “taşınmaz artık serbestçe işlem görür” algısına sebep olabiliyordu. Yeni “6306 kapsamındadır” belirtmesi, arsa aşamasında dahi işlemlerin dönüşüm rejiminde yürütüleceğini üçüncü kişilere görünür kılıyor.
    • Hukuki güvenlik – sınırlamanın süresi: Bu açıklık, bir yandan belirsizliği azaltırken, diğer yandan özel rejimin fiilen uzaması anlamına geliyor (mülkiyet hakkı sınırlamasının “ne zaman biteceği” sorusu daha çarpıcı hale gelebilir).

    Aynı pakette yer alan bir başka  netleştirme de dikkat çekici: Parsel sınırı.  Riskli yapının bulunduğu parsel ifraz edilirse, ifraz sonucu oluşan parsellerden sadece riskli yapının tekabül ettiği parsel(ler) 6306 kapsamında değerlendirilecek, riskli yapı şerhi diğer parsellerden kaldırılacak.

    Bu düzenleme, Anayasa Mahkemesi’nin pay satışı kaynaklı bir bireysel başvuru kararında ölçülülük ilkesi etrafında tartıştığı “daha az kısıtlayıcı araç” perspektifiyle de örtüşüyor: Mahkeme, bazı olaylarda parselin bölünerek yalnız riskli yapının isabet ettiği kısmın özel rejime tabi tutulmasının daha az kısıtlayıcı olacağını, fakat somut olayda bunun ileri sürülmediğini tartışmıştı (Fatma Elaldırsın [2. B.], B. No: 2018/16483, 14/9/2021). Yönetmelik artık ifraz sonrası kapsamın nasıl belirleneceğini açık bir kurala bağlıyor.

    Toplantı çağrısı, tebligat ve azınlık payının satışı: Hızlanma “prosedürle” birlikte geliyor

    Yönetmelik azınlık–çoğunluk dengesinin iki hamleyle yeniden tanımlıyor:

    Birincisi, toplantıyı başlatma eşiğini düşürüyor: Riskli yapı parsellerinde yapılacak yeni uygulamalar için karar alınması amacıyla, maliklerden “yalnızca birinin dahi” istemiyle bütün malikler toplantıya çağrılabilecek. Çağrı, Ek-12 formu ile muhtarlık/bina ilanı (15 gün) veya noter aracılığıyla yapılabiliyor. İlanın son günü tebliğ edilmiş sayılma anı olarak kurgulanıyor.

    İkincisi, karara katılmayanın payı için satış mekanizmasını yıkım şartına bağlamadan işletiyor ve ayrıntılı bir “teklif–süre–satış” şeması kuruyor. Kritik eşikler şöyle:

    • Toplantı, arsa payı ağırlığı bakımından en az salt çoğunlukla toplanıyor, karar da en az salt çoğunlukla alınıp tutanağa bağlanıyor.
    • Karara katılmayanlara, karar ve anlaşma şartlarını içeren teklif (veya teklifin inceleneceği yer) e-tebligat/noter/ilan yöntemleriyle bildiriliyor.
    • Bildirimden itibaren 15 gün içinde teklif incelenmez veya kabul edilmezse, paylar Başkanlıkça (Kentsel Dönüşüm Başkanlığı) tespit edilecek veya ettirilecek rayiç değerden az olmamak üzere anlaşan paydaşlara açık artırmayla satılıyor.
    • Paydaşlara satış olmazsa, riskli alan ve rezerv yapı alanlarında bedeli dönüşüm projesini yürüten Başkanlık/İdare/TOKİ ödeyerek satın alıyor. Maliklerin yürüttüğü alanlarda ise paydaşlara satış tekrar ediliyor. Riskli yapılarda ise anlaşmaya uyma şartıyla üçüncü kişilere satış yolu açılıyor.

    Bu noktada, hız ile mülkiyet hakkı güvenceleri arasındaki gerilim daha görünür hale geliyor. Örneğin, 2022 tarihli bir kararında Anayasa Mahkemesi, çoğunluk kararının (paylaşım/sözleşme içeriği ve değerleme dahil) yargısal denetim satıştan önce etkili biçimde yapılmamışsa, mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ve mülkiyet hakkının ihlal edilebileceği açıkça ortaya koymuştur (Hanife Yıldız Torum ve Nimet Filiz Seven [GK], B. No: 2018/1567, 10/2/2022). Bu karar, 2026 değişikliğinin usul boyutunun neden kritik olduğunu da gösteriyor: Süreç hızlanırken, kararın ve teklifin ispat edilebilir, denetlenebilir ve yargısal incelemeye elverişli bir dosya üzerinden yürütülmesi gerekecek.

    Birlikte dönüşüm, tevhit–ifraz ve imar hakkı aktarımı: Ölçek büyüyor, şartlar sertleşiyor

    Yönetmelik, birden fazla parselin birlikte değerlendirilmesini daha sistematik bir çerçeveye oturtuyor. “Üzerindeki yapıların tamamı riskli yapı olarak tespit edilmiş” birden fazla parselin tevhit edilmesiyle taksim/terk/ihdas/tescil işlemlerine, her parselde ayrı ayrı salt çoğunlukla karar verilebileceği düzenleniyor. Tevhit sonrası uygulama kararları da oluşan yeni parselde salt çoğunlukla alınacak.

    Burada iki sınırlayıcı mekanizma var:

    • Boş parsellerin katılımı için oybirliği: Riskli yapı parselleriyle bitişik/arası boş (yapılaşmamış) parsellerin birlikte değerlendirilmesi, boş parsellerdeki tüm maliklerin oybirliği kararına bağlanmış durumda (Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği hükmü saklı tutularak).
    • İfraz sonrası kapsam sınırı: İfrazda yalnız riskli yapının tekabül ettiği parselin 6306 kapsamında kalacağı ve diğerlerinden riskli şerhin kaldırılacağı açıkça yazıldı. 

    İmar hakkı aktarımı (imar hakkının başka parsele taşınması) ise artık “yerinde dönüşümün imkânsızlığı” senaryolarında daha net bir alternatife dönüşüyor. Yönetmelik, zemin/afet riski veya mevzuat gereği yapılaşma hakkı bulunmayan hallerde, yeni yapının uygulama alanı dışındaki bir parselde yapılabileceğini, ayrıca riskli parselin yapılaşma hakkı imar hakkı aktarımıyla başka parsele taşınacaksa, tüm maliklerin aynı parselde şuyulandırılması ve o parseldeki diğer maliklerin muvafakatinin şart olduğunu düzenliyor.

    Örneğin; dere yatağına yakın, zemini problemli bir bölgede riskli yapı yıkılıyor, mevzuat veya jeoteknik sebeplerle aynı parselde yeni yapı ruhsatı almak imkânsız. Değişiklik öncesi hak kaybı endişesi büyürken, yeni metin imar hakkı aktarımıyla güvenli başka bir parselde proje yürütülebilmesini (belli koşullara bağlayarak) çerçeveliyor.

    Maliyet boyutu: Oransal harç muafiyeti ve teminat düzenlemesi

    Değişiklik paketi yalnız karar-satış hızlandırması değil, maliyet boyutunda da netleştirmeler getiriyor.

    Birincisi, riskli parselin boş parsellerle tevhit edilmesi veya imar hakkı aktarımıyla başka parsele taşınması halinde tapu harç ve ücret muafiyetlerinden yararlanmanın oransal olacağı belirtiliyor: Muafiyet, riskli parsel alanının yeni oluşan (tevhit/transfer) parsel alanına oranı nispetinde uygulanacak. Bu, muafiyetin hangi ölçekte olacağı tartışmasını bitirmeyi hedefliyor. 

    İkincisi, 1/1/2024’ten itibaren düzenlenen yapı ruhsatları kapsamında verilen teminatların (müteahhidin talebi halinde) %6 teminat oranına göre yeniden düzenlenebileceği geçici bir hükümle getiriliyor. Bu, devam eden projelerde finansman/teminat yükünü güncel rejime uyarlama imkânı tanıyor.

    Maliyet tartışmalarının yargıya yansıyan boyutuna bir örnek: Danıştay 9. Dairesi’nin bir kararında, 6306 kapsamındaki ilk satış ve harç istisnasının kapsamı, özellikle 2018’de yapılan değişiklik sonrası riskli yapı malikinin üçüncü kişiye ilk satışı bakımından istisnanın uygulanıp uygulanmayacağı yönünde ayrıntılı bir değerlendirmeye konu olmuştur. Bu tür uyuşmazlıklar, 2026’daki oransal muafiyet kuralının da uygulamada yeni sınır tartışmaları üretebileceğini gösteriyor. (D9D, E. 2022/814, K. 2022/1822, KT. 12.05.2022.)

    Hukuki denge: Hız v. Ölçülülük ve Hukuki Güvenlik

    Değişikliklerin “zihniyet değişimi” yönü, kentsel dönüşümü yalnız teknik bir inşaat faaliyeti değil, karar alma, tebligat, değerleme, satış ve idari onay süreçleriyle örülü bir idari-prosedürel rejim olarak tasarlamasında yatıyor.

    Bununla birlikte hızlanan mekanizma, ister istemez şu soruları büyütecek:

    • Kanunilik ve öngörülebilirlik: Toplantı-tebligat-satış zincirindeki her adım, yargısal denetime elverişli olmak zorunda. Aksi halde, hızlı süreç hızlı iptal veya telafisi güç zarar tartışmalarını doğurabilir.
    • Ölçülülük: Pay satışı, mülkiyet hakkına ağır bir müdahale. Anayasa Mahkemesi kararlarında görüldüğü üzere, rayiç bedelin ödenmesi önemli ama tek başına yeterli değil. Usule ilişkin güvenceler ve etkin denetim, orantılılık değerlendirmesinde belirleyici olabiliyor.
    • Uluslararası standart: Mülkiyet müdahalelerinde kamu yararı-adil denge yaklaşımı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadının da (1 No’lu Protokol m.1 çerçevesinde) temel omurgası, devletin sosyal/ekonomik politikalarda geniş takdir alanı olmakla birlikte, bireye aşırı külfet yüklenmemesi ve etkili başvuru güvenceleri kritik.
    • Anayasal çerçeve: Türkiye’de mülkiyet hakkı ve sınırlama rejimi (Anayasa m.35 ve m.13) açısından da, kamu yararı amacıyla getirilen sınırlamaların ölçülülük ve demokratik toplum gerekleriyle uyumlu olması bekleniyor.

    Sonuç olarak 4 Şubat 2026 değişiklikleri, karar almada tıkanıklık sorununa güçlü bir cevap veriyor: Karar daha erken alınacak, toplantı tek malik talebiyle başlayacak, tebligat ve belge seti standartlaşacak, pay satışı yıkım şartına bağlı kalmadan işlemeye devam edecek, tapu kayıtları ise dönüşüm rejiminin arsa aşamasında da sürdüğünü açıkça gösterecek.

    Fakat tam da bu hız nedeniyle, önümüzdeki dönemde tartışmanın ağırlık merkezi “dönüşüm olsun mu?” sorusundan “dönüşüm nasıl yapılırsa mülkiyet hakkı, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkeleriyle uyumlu olur?” sorusuna kayacak. Yönetmelik artık oyunun kurallarını daha açık yazıyor. Bundan sonraki kritik eşik, bu kuralların uygulama ve yargısal denetimde nasıl “dengeye” kavuşacağı.