Blog

  • Apilex Bülten #14

    Apilex Bülten #14

    3 – 9 Ağustos tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    HAGB Müessesesinde Kapsamlı Değişiklik

    Kamuoyunda 12. Yargı Paketi olarak anılan 7589 sayılı Kanun, hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kurumunu yeniden düzenledi. Getirilen düzenlemeyle HAGB’ye karar verilebilmesi için hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması şartı korunurken, denetim süresi beş yıla çıkarıldı. Zararın giderilmesi şartı, sanığın maddi durumu gözetilerek taksitle ödeme imkânı tanınacak biçimde esnetildi. İşkence, eziyet ve kamu görevlisinin görevi sebebiyle işlediği kötü muamele suçları HAGB kapsamı dışına alınarak bu suçlar bakımından kurumun uygulanması yasaklandı. 

    Değişiklik, Anayasa Mahkemesi’nin HAGB kararlarına karşı yalnızca itiraz yolunun açık olmasını ve itiraz merciinin esasa girmeyen şeklî incelemesini adil yargılanma hakkına aykırı bulan iptal kararına dayanıyor. Bu doğrultuda HAGB kararlarına karşı istinaf yolu açık tutularak üst derece denetimi sağlandı. Düzenleme, yürürlük tarihi itibarıyla derdest dosyalar bakımından uygulanmaya başlandı.

    Kaynak

    Belirsiz Alacak Davası Kaldırıldı, Kısmi Dava Güçlendirildi

    Kamuoyunda 12. Yargı Paketi olarak anılan 7589 sayılı Kanun, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun belirsiz alacak davasını düzenleyen 107. maddesini yürürlükten kaldırdı. Böylece 2011’de Türk hukukuna giren dava türü sistemden çıkarıldı. Madde gerekçesinde, kurumun on beş yıllık uygulamasında alacağın belirli olup olmadığı yönünde tartışmalar doğduğu ve bu belirsizliğin hak arama hürriyeti bakımından sakıncalar yarattığı belirtildi.

    Kanun, belirsiz alacak davasının kaldırılmasına karşılık kısmi davayı güçlendirdi. HMK’nin 109. maddesine eklenen fıkrayla davacıya, aynı davada bir defaya mahsus olmak üzere tahkikat sona erinceye kadar talep sonucunu artırma imkânı tanındı; bu artırım iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmayacak ve zamanaşımı ilk dava tarihinden kesilmiş sayılacak.

    Kanuna eklenen geçici madde uyarınca, yürürlük tarihinden önce belirsiz alacak davası olarak açılmış ve görülmekte olan davalar mülga 107. maddeye göre yürütülmeye devam edecek; bu davalar yalnızca kanun değişikliği nedeniyle reddedilmeyecek. Düzenleme, özellikle işçilik alacakları ile trafik kazası ve destekten yoksun kalma tazminatlarına ilişkin uyuşmazlıkları etkileyecek. Değişiklik 31 Temmuz 2026 tarihinde yürürlüğe girdi.

    Kaynak

    Banka Hesabı ve IBAN Kullandırmada Ceza İndirimi

    7589 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesine dördüncü fıkra eklendi. Düzenleme, nitelikli dolandırıcılık ve dolandırıcılık suçlarına iştirakin; kendisine veya başkasına haksız menfaat sağlamak amacıyla banka veya kredi kartı gibi ödeme araçlarını ya da banka, aracı kurum, ödeme hizmeti sağlayıcıları veya kripto varlık hizmet sağlayıcıları nezdindeki hesabın kullanılmasını sağlayan zorunlu bilgileri başkasına vermek fiiliyle sınırlı kalması halinde verilecek cezanın yarı oranında indirilmesini öngörüyor. 

    Madde gerekçesinde, kamuoyunda IBAN kiralama olarak bilinen fiillere iştirak eden kişilerin sorumluluğunun netleştirilmesi amaçlandığı belirtildi. Kanuna eklenen geçici madde uyarınca, yürürlük tarihinden önce hüküm verilmiş ve kanun yolu aşamasındaki dosyalar bozularak ilk derece mahkemesine gönderilecek; infaz aşamasındaki dosyalarda ise mağdurun zararının altı ay içinde giderilmesi hâlinde etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanılabilecek. Düzenleme 31 Temmuz 2026 tarihinde yürürlüğe girdi.

    Kaynak

    Yasal Faizde Sabit Oran Dönemi Kapandı

    7589 sayılı Kanun, yasal faiz oranını sabit bir yüzde olmaktan çıkararak Merkez Bankası reeskont oranına bağladı. Yeni düzenlemeye göre, taraflar arasında faiz oranı kararlaştırılmamışsa uygulanacak yasal faiz, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın bir önceki yılın 31 Aralık günü geçerli olan kısa vadeli reeskont oranının yüzde sekseni olarak belirleniyor. Bu formüle göre yasal faiz, 31 Temmuz 2026 itibarıyla yıllık yüzde 31 olarak uygulanmaya başladı. Oran her yıl başında otomatik olarak yeniden hesaplanacak; reeskont oranı yıl ortasında beş puan ve üzerinde değişirse 30 Haziran’da yeni orana göre güncellenebilecek. Düzenlemeden önce yasal faiz sabit bir oran olarak uygulanıyordu. Değişiklik, Anayasa Mahkemesi’nin yasal faiz hükmünü sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden iptal eden kararının doğuracağı boşluk dikkate alınarak yürürlüğe girdi.

    Kaynak

    Kamu Kurumları İçin KVKK Uyum Rehberi Yayımlandı

    Kişisel Verileri Koruma Kurumu, kamu kurum ve kuruluşları ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’na uyum sürecine yönelik bir rehber yayımladı. Rehber, bu kuruluşlar nezdinde veri koruma farkındalığının artırılması, uygulamada karşılaşılan tereddütlerin giderilmesi ve Kanun’a uygun bir uygulama standardı oluşturulması amacıyla hazırlandı. Metinde, kamu kurumlarının veri sorumlusu sıfatıyla yerine getirmesi gereken yükümlülükler; genel ilkeler, veri işleme şartları, aydınlatma yükümlülüğü, veri güvenliği, ilgili kişi hakları, saklama ve imha ile VERBİS’e kayıt başlıkları altında ele alındı. Rehber ayrıca, kamu kurumları arasında gerçekleştirilen veri aktarımlarının hukuka uygunluk şartlarını, yurt içi ve yurt dışına aktarım yöntemlerini ve alınması gereken teknik ve idari tedbirleri örneklerle açıkladı. Kanun’un kamu kurumları bakımından tamamen veya kısmen uygulanmayacağı istisnai durumlar da ayrı başlıklar altında değerlendirildi.

    Kaynak


    GLOBAL RADAR

    EUIPO’dan İlk Video ve 3D Temsilli AB Tasarımları

    EUIPO, yeni AB tasarım rejiminin son aşamasının 1 Temmuz 2026’da yürürlüğe girmesinin ardından video ve 3D ile temsil edilen ilk AB tasarımlarını yayımladı. Yeni düzenleme, tasarımların statik görsellerin yanı sıra dinamik ve animasyonlu formatlarla sunulmasına imkân tanıyor.

    İlk video temsilli tasarım, Alman Lessmore GmbH’ye ait bir mobil oyun için animasyonlu grafik kullanıcı arayüzünü koruma altına aldı; hareketin kendisinin tasarım temsilinin bir parçası olabildiği örneklendirildi. İlk 3D temsilli tasarım ise Belçikalı Arranged BV’ye ait olup, mobil telefon tutuculu bir zar tepsisini birden fazla açıdan görüntülenebilecek şekilde koruyor

    Video temsili, animasyon veya görsel geçiş içeren tasarımlar için; 3D temsili ise ürünün genel görünümünü sunmak için öngörülüyor. Statik temsilde tasarım başına on adede kadar görünüm sunulabiliyor, dinamik veya animasyonlu temsilde ise tasarım başına tek dosya kabul ediliyor.

    EUIPO verilerine göre, Temmuz 2026’nın ilk yarısında ofise video kullanan 37, 3D temsili kullanan 20 tasarım başvurusu yapıldı. Aynı dönemde statik görünüm kullanan 4.329 başvuru alındı ve toplam tasarım başvurusu 4.386’ya ulaştı.

    Kaynak

    Fransız Mahkemesinden Özen Yükümlülüğü Kararı

    Paris Adli Mahkemesi’nin 34. Dairesi, 12 Mart 2026 tarihli kararıyla Yves Rocher’nin ana şirketi LBYR’yi Fransız Özen Yükümlülüğü Kanunu uyarınca sorumlu tuttu. Dava, 2022’de Petrol-İş sendikası, iştirakin eski çalışanları ile Sherpa ve ActionAid France dernekleri tarafından açılmıştı.

    Uyuşmazlığın kaynağı, şirketin Türkiye’deki iştiraki Kosan Kozmetik’in Gebze fabrikasında yaşananlardı. 2018’de Petrol-İş’in sendikalaşma girişiminin ardından, çoğu sendika üyesi yaklaşık 132 işçi işten çıkarılmıştı.

    Mahkeme, şirketin özen planlarının yalnızca tedarikçi ve alt yüklenici risklerini kapsadığını, iştiraklerin risklerine hiç değinmediğini tespit etti. Şirketin “riskleri kademeli olarak önceliklendirdiği” yönündeki savunması kabul görmedi.

    Karar, ilk kez bir Fransız ana şirketin, yurt dışındaki bağlı şirketinde meydana gelen işçi hakları ihlalleri nedeniyle Özen Yükümlülüğü Kanunu kapsamında sorumlu tutulduğu örnek olarak kayda geçti. Grup, sendikaya 40.000, eski çalışanlara toplam 8.000 avro ve derneklere birer avro sembolik tazminat ödemeye mahkûm edildi; karara peşin icra kaydı düşüldü.

    Kaynak


    LEGALTECH SAHNESİ

    AB Yapay Zeka Yasası’nda Şeffaflık Yükümlülükleri Yürürlükte

    AB Yapay Zeka Yasası’nın (Tüzük 2024/1689) 50. maddesindeki şeffaflık yükümlülükleri 2 Ağustos 2026 itibarıyla uygulanmaya başladı. Yükümlülükler, sistemin yüksek riskli sayılıp sayılmadığından bağımsız olarak sağlayıcı ve uygulayıcıları kapsıyor ve AB pazarına ürün sunan ya da çıktısı AB’de kullanılan tüm aktörlere yöneltiliyor

    İnsanlarla doğrudan etkileşen sistemlerde kullanıcının bir yapay zekayla iletişim kurduğu, durum makul kullanıcı için açık değilse bildirilecek. Sentetik ses, görüntü, video veya metin üreten sistemlerin çıktıları makine tarafından okunabilir ve yapay üretim olarak tespit edilebilir biçimde işaretlenecek. Deepfake içerikler ile kamu yararına ilişkin yapay zeka üretimi metinlerin bu niteliği açıklanacak; duygu tanıma ve biyometrik sınıflandırma sistemlerine maruz kalanlar bilgilendirilecek.

    Denetim kural olarak üye devletlerin ulusal makamlarınca yürütülecek; belirli sistemlerde Yapay Zeka Ofisi, AB kurumlarının sistemlerinde ise Avrupa Veri Koruma Denetçisi yetkili olacak. İhlallerde cezalar 15 milyon avroya ya da bir önceki mali yıl dünya cirosunun %3’üne kadar çıkabiliyor. 2 Ağustos 2026’dan önce piyasaya sunulmuş üretken sistemler için işaretleme yükümlülüğünde 2 Aralık 2026’ya kadar geçiş süresi tanınıyor.

    Kaynak


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    Yasadışı Bahis Cezası

    Av. Emrah KARATAY

    “…Türkiye’de 7258 sayılı Kanun kapsamında, Spor Toto Teşkilat Başkanlığı dışında bir platform üzerinden bahis oynatmak yasadışıdır. Yasal izinlere sahip olmayan kişi veya kuruluşlar gerek online gerekse fiziksel ortamlarda bahis oynatamaz. Ayrıca, Spor Toto ve Milli Piyango İdaresi’nin yanı sıra, resmi izinleri olan belirli yabancı siteler dışında, online bahis oynamak da yasadışıdır. Yasadışı bahis, oynatılması yasal olan bahis siteleri dışında kalan bahis sitelerinde bahis oynanması veya oynatılmasıdır. Kanuna aykırılık teşkil edip suç olarak kabul edilmektedir…”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Doğduğu Gün Eskiyen Kanun: KVKK’nın GDPR Yolculuğu

    Nadir Bey’in yazıhanesindeki çelik dolabın en üst rafında, sırtında el yazısıyla «KVKK UYUM – TAMAMLANDI» yazan lacivert bir klasör durur. 2018 baharında hazırlanmıştır: aydınlatma metinleri, rıza formları, VERBİS kaydının çıktısı, bir de danışmanlık faturası. Nadir Bey o klasörü rafa kaldırdığı gün, şirketine bir zırh giydirdiğini düşünmüştü. Sekiz yıl sonra, Hollandalı bir müşterisinden gelen tek satırlık e-posta o zırhın menteşelerini gıcırdattı: «Are you GDPR compliant?»

    Bu sütunda daha önce İsmail’in hayalet tapularının ve Remzi’nin bandrolsüz purolarının peşine düşmüştük. Bu kez iz, elle tutulamayan bir şeyin peşinde: verinin. Ve hikâye, bir kanunun daha doğduğu gün nasıl eskidiğiyle açılıyor.

    Dosyayı açarken üç sorunun peşindeyiz:

    • Bir kanun, daha yürürlüğe girdiği ay nasıl eskir?
    • Sekiz yıl boyunca açılan makas, Türk şirketlerine neye mal oldu?
    • Kapağında «tamamlandı» yazan uyum klasörleri neden yeniden açılmak zorunda?

    Bir Kanunun Doğum Lekesi

    Takvimler 24 Mart 2016’yı gösterdiğinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nu kabul etti. Metnin ilham kaynağı, Avrupa Birliği’nin 1995 tarihli 95/46/AT sayılı Veri Koruma Direktifi’ydi; yani yirmi bir yaşında bir model. 

    İşin cilvesi ise şurada: Aynı yılın nisan ayında Avrupa Parlamentosu, o direktifi tarihe gömen Genel Veri Koruma Tüzüğü’nü (GDPR) kabul etti. KVKK, nüfus cüzdanını aldığı hafta, üzerine biçildiği model yürürlükten kaldırılma sürecine girmişti. Kanun, doğduğu gün eskimişti.

    Bu doğum lekesi yıllarca kaşındı. GDPR 2018’de uygulanmaya başlayınca makas iyice açıldı: Avrupa’da ciroya endeksli cezalar, kanun seviyesinde açıkça düzenlenmiş unutulma hakkı, veri taşınabilirliği ve etki değerlendirmesi konuşulurken; bizde maktu cezalar, dar bir istisna listesi ve yurt dışına aktarımı fiilen kilitleyen bir dokuzuncu madde vardı. Avrupa ile veri alışverişi yapan her Türk şirketi, iki düzen arasındaki boşlukta kendi köprüsünü kurmak zorunda kaldı.

    2024: Kanayan Yaraya İlk Dikiş

    İlk ciddi müdahale, 12 Mart 2024 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7499 sayılı Kanun’la, yani kamuoyunda Sekizinci Yargı Paketi olarak bilinen düzenlemeyle geldi. Üç cephede neşter vuruldu: Özel nitelikli kişisel verilerin işlenme şartları genişletildi ve özellikle istihdam, iş sağlığı ve güvenliği ile sosyal güvenlik alanındaki fiilî ihtiyaçlar nihayet hukuki zemine kavuştu. Yurt dışına veri aktarımı, açık rıza esaretinden çıkarılıp yeterlilik kararı, uygun güvenceler ve arızi hâllerden oluşan kademeli bir mimariye bağlandı. Kurul kararlarına karşı yargı yolu ise sulh ceza hâkimliklerinden alınıp idari yargının görev alanına bırakıldı.

    Ancak dürüst olalım: 2024 reformu bütüncül değil, kısmi bir onarımdı. Birçok akademik değerlendirmeye göre kanayan yaralar dikildi; iskelet aynı kaldı. Meşru menfaat hâlâ dar yorumlanıyor, cezalar hâlâ maktu, hesap verebilirlik ilkesi hâlâ satır aralarında yaşıyor.

    2026: Perde Tam Uyum İçin Açılıyor

    Asıl büyük sahne şimdi kuruluyor. 2026 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı ile On İkinci Kalkınma Planı, kişisel verilerin korunması alanında AB müktesebatıyla GDPR ile uyumun güçlendirilmesine yönelik mevzuat çalışmalarını politika hedefi olarak ortaya koymakta. GDPR aynasına bakıldığında masadaki başlıklar tahmin edilebilir: unutulma hakkı ile veri taşınabilirliğinin açıkça kodifiye edilmesi, veri koruma etki değerlendirmesi, hesap verebilirlik ilkesinin omurgaya yerleşmesi, cezaların maktu tutarlardan ciroya endeksli nispi modele yaklaşması ve veri koruma görevlisi benzeri kurumsal bir figür. Bunların hangisinin hangi biçimde yasalaşacağını metin netleşince göreceğiz; ama yönün kendisi artık tartışma dışı.

    Rakamlar da beklemeyi affetmiyor. Yeniden değerleme oranıyla her yıl güncellenen idari para cezalarında 2026 tarifesi, veri güvenliği yükümlülüklerinin ihlalinde 17 milyon TL’yi aşan bir üst sınıra ulaşmış durumda. Uyumu erteleyen şirket, düne göre çok daha pahalı bir kumar oynuyor.

    Uyum Bir Fotoğraf Değil, Film

    Nadir Bey’in klasörünün asıl kusuru içeriği değil, kapağıdır. «Tamamlandı» ibaresi, uyumun bir kerelik fotoğraf olduğu yanılgısını taşır; oysa uyum, şirketin damarlarındaki veri akışını sürekli dinlemeyi gerektiren bir filmdir. Yapılacak iş bellidir: veri envanterini bugünün süreçlerine göre güncellemek, yurt dışına giden her akış için aktarım haritası çıkarmak, rıza mimarisini amaç bazında yeniden kurmak, tedarikçi ve veri işleyen sözleşmelerini elden geçirmek, bir ihlal anı için müdahale planını şimdiden yazmak. İyi bir uyum denetimi, dolaptaki klasöre değil, sistemler arasında gece yarısı akan veriye bakar.

    Bir uyum klasörünün kapağında «tamamlandı» yazıyorsa, içindekilerin tarihi çoktan geçmiş demektir. Çünkü veri durmaz; duran yalnızca klasörlerdir.

    Kaynakça

    6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu.

    7499 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun.

    Directive 95/46/EC.

    Regulation (EU) 2016/679 (GDPR).

    2026 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı.

    On İkinci Kalkınma Planı (2024–2028).

    Kişisel Verileri Koruma Kurumu, 2026 yılı idari para cezalarına ilişkin duyuru.

  • Türk Ceza Hukukunda İnfaz Rejimi ve Fiili İnfaz Süresinin Hesaplanması

    Giriş

    Türk ceza infaz hukukunda mahkeme tarafından hükmedilen hapis cezasının ne kadarının ceza infaz kurumunda geçirileceği, uygulamada “yatar hesabı” olarak adlandırılmaktadır. Ancak “kaç gün yatarım?” sorusuna yalnızca mahkemenin verdiği hapis cezası üzerinden cevap verilmesi hukuken doğru değildir.

    Fiilî infaz süresi; hükmedilen cezanın miktarının yanı sıra suçun niteliğine, suç tarihine, hükmün kesinleşme tarihine, uygulanacak koşullu salıverme oranına, denetimli serbestlik şartlarına, tutukluluk ve gözaltı sürelerinin mahsup edilip edilemeyeceğine, tekerrür hükümlerinin uygulanıp uygulanmadığına, birden fazla ilam bulunup bulunmadığına, açık ceza infaz kurumuna ayrılma şartlarına ve geçici infaz düzenlemelerine göre belirlenir.

    Bu nedenle aynı miktarda hapis cezasına hükmedilen iki kişi, suçlarının hukuki niteliği, suç tarihleri, tekerrür durumları veya mahsup süreleri farklı olduğu için ceza infaz kurumunda farklı süreler geçirebilir.

    Bu çalışma, ceza infaz hukukunun genel çerçevesini açıklamaktadır. Somut bir dosyada kesin hesap yapılabilmesi için mahkûmiyet hükmü, kesinleşme şerhi, suç tarihi, infaz başlangıç tarihi, mahsup kayıtları, tekerrür kararı, toplama kararı, müddetname ve yürürlükte bulunan özel veya geçici hükümler birlikte incelenmelidir.

    Güncellik ve geçiş hükümleri konusunda önemli uyarı

    Ceza infaz mevzuatında yapılan değişiklikler çoğu zaman yalnızca yeni hükümler getirmemekte; aynı zamanda belirli suç tarihlerini, belirli hükümlü gruplarını, belirli tarihlerde işlenen suçları veya belirli infaz durumlarını kapsayan geçici ve geçiş hükümleri de içermektedir.

    Bu nedenle bir düzenlemenin bugün yürürlükte olması, o düzenlemenin geçmişte işlenen her suç bakımından aynı şekilde uygulanacağı anlamına gelmez. Somut dosyada ilgili kanun değişikliğinin yürürlük maddesi, geçici maddesi ve kapsamı ayrıca kontrol edilmelidir.

    İnfaz rejimi nedir?

    İnfaz rejimi, kesinleşen bir mahkûmiyet hükmünün hangi şartlarla, hangi kurumda, hangi süreler içinde ve hangi usulle yerine getirileceğini belirleyen hukuk kurallarının bütünüdür.

    İnfaz hukukunun temel kanunu, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’dur. Bunun yanında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun mahsup ve tekerrüre ilişkin hükümleri, infaz hâkimliğine ilişkin 4675 sayılı Kanun, ilgili yönetmelikler ve yürürlükteki geçici hükümler de dikkate alınır.

    İnfaz rejimi değerlendirilirken şu soruların cevaplandırılması gerekir:

    • Mahkûmiyet hükmü kesinleşmiş midir?
    • Hangi suçtan ve hangi kanun maddesinden mahkûmiyet kurulmuştur?
    • Suç hangi tarihte işlenmiştir?
    • Hükmedilen cezanın miktarı ve türü nedir?
    • Hükümde tekerrür hükümleri uygulanmış mıdır?
    • Tutukluluk veya gözaltı süresi var mıdır?
    • Birden fazla kesinleşmiş ilam bulunmakta mıdır?
    • Toplama kararı verilmiş midir?
    • Koşullu salıverme bakımından hangi oran uygulanacaktır?
    • Denetimli serbestlikten yararlanma şartları oluşmuş mudur?
    • Açık ceza infaz kurumuna ayrılma şartları mevcut mudur?
    • Hükümlünün hastalık, yaş, gebelik, doğum veya sürekli bakıma muhtaçlık gibi özel bir durumu var mıdır?
      Bu sorular cevaplandırılmadan yapılan hesap, yalnızca yaklaşık bir değerlendirme niteliğinde kalır.

    Hükmedilen ceza ile cezaevinde geçirilecek süre aynı değildir

    Mahkemece verilen hapis cezası, hükümlünün ceza infaz kurumunda aynı sürenin tamamını kapalı kurumda geçireceği anlamına gelmez.

    İnfaz hesabında birbirinden ayrılması gereken süreler şunlardır:

    • Mahkemece hükmedilen toplam hapis cezası,
    • Mahsup edilebilecek tutukluluk ve gözaltı süresi,
    • Koşullu salıverme bakımından infaz edilmesi gereken süre,
    • Açık ceza infaz kurumunda geçirilecek süre,
    • Denetimli serbestlik kapsamında ceza infaz kurumu dışında geçirilebilecek süre,
    • Koşullu salıverme sonrasında yükümlülüklere tabi olarak geçirilecek süre.
      Bu nedenle günlük dilde kullanılan “yatar” ifadesi, hukuki açıdan tek ve kesin bir kavram değildir. Bir kişi için “cezaevinde fiilen kalacağı süre”, bir başka kişi için ise “koşullu salıverilme tarihine kadar infaz edilmesi gereken süre” kastediliyor olabilir. Sağlıklı bir hesap yapılırken hangi sürenin sorulduğu açıkça belirlenmelidir.

    Hükmün kesinleşmesi ve infaz işlemleri

    Hapis cezasının infaz edilebilmesi için kural olarak mahkûmiyet hükmünün kesinleşmiş olması gerekir. Kesinleşmeyen bir hüküm, olağan kanun yolu süreci tamamlanmadan kesinleşmiş mahkûmiyet gibi infaz edilemez.

    Hüküm kesinleştikten sonra infaz işlemleri başlatılır. Bu aşamada;

    • kesinleşme şerhi,
    • ilamın infaz kabiliyeti,
    • mahkûmiyet hükmünün niteliği,
    • mahsup edilecek süreler,
    • varsa birden fazla ilam,
    • tekerrür kararı,
    • koşullu salıverme tarihi,
    • denetimli serbestlik bakımından önem taşıyan tarihler
      incelenir.

    İnfaz işlemleri kapsamında çağrı kâğıdı çıkarılması, hükümlünün teslim olması, yakalama işlemi, ceza infaz kurumuna kabul, kurum türünün belirlenmesi ve müddetname düzenlenmesi gibi işlemler gündeme gelebilir. Bu işlemlerin şekli, hükümlünün durumuna ve infaz dosyasının özelliklerine göre değişebilir.

    Müddetname nedir?

    Müddetname, hükümlünün infazına ilişkin temel tarihleri ve süreleri gösteren teknik hesap belgesidir. Müddetnamede genellikle;

    • hükmedilen toplam ceza,
    • infaz başlangıç tarihi,
    • mahsup edilen tutukluluk veya gözaltı süreleri,
    • koşullu salıverme tarihi,
    • denetimli serbestlik bakımından değerlendirilen tarih,
    • infazın sona ermesine ilişkin bilgiler
      yer alır.

    Müddetname, hükmün infazına başlanmasının ardından Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenerek hükümlüye tebliğ edilir. Müddetnamede yer alan infaz hesabına veya belirlenen tarihlere karşı, kanuni şartlar çerçevesinde infaz hâkimliğine başvurulabilir.

    Müddetname, infaz hesabının en önemli belgelerinden biri olmakla birlikte, her koşulda değişmez ve tartışılmaz bir belge olarak kabul edilmemelidir. Sonradan ortaya çıkan mahsup belgeleri, yeni kesinleşmiş ilamlar, toplama kararları, kanun değişiklikleri, disiplin işlemleri, firar veya infazın kesilmesine ilişkin durumlar hesaplamayı etkileyebilir.

    Bu nedenle hükümlü veya müdafii, müddetnameyi yalnızca sonuç tarihi bakımından değil, hesaplamanın dayanakları bakımından da incelemelidir. Özellikle suç maddesi, suç tarihi, tekerrür uygulaması, mahsup süresi ve denetimli serbestlik tarihi kontrol edilmelidir.

    Koşullu salıverme

    Koşullu salıverme, hükümlünün kanunda öngörülen infaz süresini iyi hâlli olarak geçirmesi hâlinde, cezasının kalan bölümünü belirli koşullar altında ceza infaz kurumu dışında geçirmesine imkân sağlayan bir infaz kurumudur.

    Koşullu salıverme bakımından temel olarak şu unsurlar dikkate alınır:

    • Hükmedilen hapis cezasının miktarı,
    • Suçun kanuni niteliği,
    • Suç tarihi,
    • Uygulanacak koşullu salıverme oranı,
    • Tekerrür hâli,
    • Birden fazla ilam bulunup bulunmadığı,
    • İyi hâl durumu,
    • Kanunda öngörülen özel veya geçici hükümler.
      Koşullu salıverme oranı her suç bakımından aynı değildir. Genel infaz rejimi dışında, bazı suç grupları için daha farklı ve ağır infaz oranları öngörülebilir. Bu nedenle yalnızca “cezanın yarısı”, “cezanın üçte ikisi” veya “cezanın dörtte üçü” şeklinde genel bir oran verilmesi, somut olay bakımından yanıltıcı olabilir.

    Özellikle terör ve örgütlü suçlar, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçları, kasten öldürme suçunun belirli nitelikli hâlleri, tekerrür hâli ve kanunda özel infaz oranı öngörülen diğer suçlar bakımından ayrıca inceleme yapılmalıdır.

    Burada “katalog suç” kavramına dikkat edilmelidir. Katalog suç ifadesi özellikle tutuklama nedenleri bağlamında kullanılan bir kavramdır. Bu kavram, koşullu salıverme bakımından bütün katalog suçların aynı orana tabi olduğu anlamına gelmez. Koşullu salıverme hesabında doğrudan ilgili kanun hükmü ve suçun somut niteliği esas alınmalıdır.

    Koşullu salıverme de cezanın tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez. Hükümlü, koşullu salıverme süresi içinde kanundan ve karardan kaynaklanan yükümlülüklere tabi olabilir. Bu koşulların ihlali, kanuni şartların oluşması hâlinde koşullu salıvermenin geri alınması veya kalan cezanın infazı gibi sonuçlara yol açabilir.

    Denetimli serbestlik

    Denetimli serbestlik, kanunda öngörülen şartların oluşması hâlinde hükümlünün cezasının belirli bir bölümünü ceza infaz kurumu dışında, denetim ve yükümlülükler altında geçirmesine imkân tanıyan bir infaz uygulamasıdır.

    Denetimli serbestlik, koşullu salıvermeden farklıdır. Koşullu salıverme, kanunda öngörülen infaz oranının tamamlanmasından sonra kalan cezanın belirli şartlarla dışarıda infaz edilmesini ifade eder. Denetimli serbestlik ise koşullu salıverme tarihinden önceki belirli dönemin, kanuni şartlar altında ceza infaz kurumu dışında geçirilmesiyle ilgilidir.

    Uygulamada genel hesap mantığı şu şekildedir:

    • Önce hükmedilen ceza ve varsa mahsup süreleri belirlenir.
    • Uygulanacak koşullu salıverme oranı tespit edilir.
    • Koşullu salıverme tarihi hesaplanır.
    • Hükümlünün denetimli serbestlikten yararlanıp yararlanamayacağı incelenir.
    • Açık ceza infaz kurumuna ayrılma, iyi hâl ve diğer kanuni şartlar değerlendirilir.
    • Varsa geçici infaz düzenlemeleri uygulanır.
    • Hükümlünün ceza infaz kurumunda geçireceği süre belirlenir.
      Denetimli serbestlik otomatik bir hak veya her hükümlü bakımından uygulanması zorunlu bir indirim değildir. Yararlanma bakımından;
    • suç türü,
    • cezanın miktarı,
    • infaz rejimi,
    • açık kuruma ayrılma koşulları,
    • iyi hâl,
    • kurumda geçirilmesi gereken asgari süre,
    • önceki denetimli serbestlik uygulamaları,
    • yükümlülük ihlalleri,
    • geçici maddelerin kapsamı
      dikkate alınabilir.

    Denetimli serbestlik kararı verilmesi hâlinde hükümlü, kamuya yararlı bir işte çalışma, belirli bir konut veya bölgede bulunma, belirli yerlere gitmeme, belirli programlara katılma veya denetim görevlisinin belirlediği yükümlülüklere uyma gibi yükümlülüklere tabi tutulabilir. Yükümlülüklerin ihlali, denetimli serbestliğin sona ermesine veya kişinin yeniden ceza infaz kurumuna alınmasına yol açabilecek sonuçlar doğurabilir.

    Mahsup

    Mahsup, kişinin soruşturma veya kovuşturma sürecinde özgürlüğünden yoksun kaldığı ve kanunen mahsup edilmesi mümkün olan sürelerin, kesinleşen hapis cezasından düşülmesidir. Mahsup kurumunun temel dayanaklarından biri Türk Ceza Kanunu’nun 63. maddesidir.

    Mahsup hesabında özellikle;

    • gözaltında geçirilen süre,
    • tutuklulukta geçirilen süre,
    • hükümden önce özgürlüğün kısıtlandığı diğer kanuni süreler,
    • aynı dosya veya hukuki bağlantılı dosyalar bakımından mahsup ilişkisi,
    • daha önce başka bir ilamda mahsup edilip edilmediği
      incelenmelidir.

    Mahsup her durumda otomatik ve sınırsız biçimde uygulanmaz. Hangi özgürlük kısıtlaması süresinin hangi mahkûmiyetten mahsup edileceği, tutuklamanın veya gözaltının hangi fiil nedeniyle uygulandığı ve mahkûmiyet hükmünün hangi fiile ilişkin olduğu dikkate alınarak belirlenir.

    Aynı sürenin iki farklı mahkûmiyetten birden mahsup edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle birden fazla dosya bulunan hâllerde, mahsup kayıtları ve ilam ilişkisi dikkatle incelenmelidir.

    Mahsup talebinin değerlendirilebilmesi için tutuklama müzekkereleri, tahliye veya salıverme kayıtları, tutukluluk sürelerini gösteren belgeler, kesinleşmiş mahkeme kararı ve infaz dosyası birlikte incelenmelidir. Mahsup süresinin müddetnamede eksik veya hatalı gösterildiği düşünülüyorsa, hesaplamanın düzeltilmesi için ilgili infaz makamlarına ve şartları oluştuğunda infaz hâkimliğine başvurulabilir.

    Tekerrür

    Tekerrür, daha önce kesinleşmiş bir mahkûmiyeti bulunan kişinin kanunda öngörülen şartlar içinde yeni bir suç işlemesi hâlinde uygulanabilen bir ceza ve infaz hukuku kurumudur. Tekerrürün temel dayanağı Türk Ceza Kanunu’nun 58. maddesidir.

    Adlî sicil kaydının bulunması tek başına tekerrür bulunduğu anlamına gelmez. Tekerrürün değerlendirilmesinde;

    • önceki mahkûmiyetin kesinleşme tarihi,
    • önceki suçun niteliği,
    • yeni suçun işlenme tarihi,
    • kanunda öngörülen süreler,
    • önceki mahkûmiyetin tekerrüre esas olup olamayacağı,
    • tekerrür hükümlerinin yeni hükümde uygulanıp uygulanmadığı,
    • birinci veya sonraki tekerrür hâlinin bulunup bulunmadığı
      belirlenmelidir.

    Tekerrürün infaz bakımından sonucu, her dosyada aynı değildir. Tekerrür hâli, uygulanacak koşullu salıverme hükümlerini ve diğer infaz imkânlarını etkileyebilir. Ancak bu etki, yalnızca kişinin sabıka kaydı bulunmasına bakılarak belirlenemez.

    Bu nedenle müddetnamede tekerrür uygulanmışsa, kararın hüküm fıkrası ve tekerrüre esas alınan önceki ilam ayrıca incelenmelidir. Hükümde tekerrür uygulanmamış olmasına rağmen infaz hesabında tekerrürlü rejim kullanılmışsa veya tekerrürün türü hatalı belirlenmişse, hukuki başvuru yolları gündeme gelebilir.

    Birden fazla ilam ve toplama kararı

    Bir kişinin birden fazla kesinleşmiş hapis cezası varsa, yalnızca cezaların gün olarak toplanması suretiyle basit bir “yatar” hesabı yapılamaz.

    Birden fazla ilam bakımından;

    • cezaların hangi tarihlerde kesinleştiği,
    • suçların hangi tarihlerde işlendiği,
    • ilamların aynı veya farklı suçlara ilişkin olup olmadığı,
    • toplama kararı bulunup bulunmadığı,
    • her ilam bakımından farklı infaz oranı uygulanıp uygulanmayacağı,
    • tekerrürlü ve tekerrürsüz ilamların bir arada bulunup bulunmadığı,
    • mahsup sürelerinin hangi ilama uygulanacağı
      belirlenmelidir.

    Toplama kararı, birden fazla kesinleşmiş hükmün infaz bakımından birlikte değerlendirilmesini sağlayabilir; ancak bu durum her zaman tüm cezaların tek bir suç gibi değerlendirilmesi veya bütün cezalar için aynı koşullu salıverme oranının uygulanması anlamına gelmez.

    Bu nedenle birden fazla ilam bulunan dosyalarda hükümlünün bütün kesinleşmiş kararları, toplama kararı ve güncel müddetname birlikte incelenmelidir.

    Özel infaz usulleri ve kişisel durumlar

    Bazı hükümlüler bakımından hapis cezasının genel yöntemden farklı biçimde infaz edilmesi mümkündür. Ancak her kişisel durum aynı hukuki kuruma tabi değildir.

    Örneğin;

    • hafta sonu infazı,
    • gece infazı,
    • konutta infaz,
    • çocuklara özgü infaz hükümleri,
    • gebelik veya doğum nedeniyle infazın ertelenmesi,
    • ağır hastalık veya sürekli bakıma muhtaçlık nedeniyle özel değerlendirme,
    • ileri yaş nedeniyle konutta infaz veya başka özel uygulamalar
      birbirinden farklı hukuki düzenlemelere dayanabilir.

    Bu nedenle çocuk, kadın, yaşlı, ağır hasta, hamile veya loğusa olan her hükümlünün otomatik olarak özel infaz usulünden yararlanacağı söylenemez. Her bir durum bakımından kanundaki yaş, ceza süresi, suç türü, sağlık raporu, doğum veya gebelik durumu, bakım ihtiyacı ve diğer şartlar ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

    Özellikle sağlık sorunlarında yalnızca kişinin kendi beyanı yeterli olmayabilir. Yetkili sağlık kuruluşlarından alınan raporlar, hastalığın infaz koşullarıyla bağdaşmazlığı ve kişinin ceza infaz kurumunda tutulmasının mümkün olup olmadığı yönündeki tespitler önem taşır.

    Suç tarihi, hüküm tarihi ve kanun değişiklikleri

    İnfaz hesabında suç tarihi önemlidir; ancak her infaz kuralının otomatik olarak suç tarihindeki hükme göre uygulanacağı söylenemez.

    Bir kanun değişikliğinin somut dosyaya uygulanıp uygulanmayacağı belirlenirken;

    • değişikliğin yürürlük tarihi,
    • kanunun geçici maddesi,
    • yürürlük maddesi,
    • düzenlemenin yalnızca belirli suç tarihlerini kapsayıp kapsamadığı,
    • hükmün kesinleşme tarihi,
    • infazın hangi aşamada bulunduğu,
    • hükümlünün koşullu salıverme veya denetimli serbestlik tarihinin değişiklikten etkilenip etkilenmediği
      incelenmelidir.

    Ceza hukuku bakımından lehe kanun değerlendirmesi ile infaz hukukundaki uygulama kuralları aynı yöntemle ele alınmayabilir. Bu nedenle “suç tarihinde yürürlükte olan infaz kanunu uygulanır” veya “sonraki kanun her durumda uygulanır” şeklinde kategorik cümleler kurulması doğru değildir.

    Somut olayda ilgili değişikliğin yalnızca ana maddesi değil, geçici hükümleri ve yürürlük düzenlemesi de okunmalıdır.

    Açık ve kapalı ceza infaz kurumları

    Hükümlünün hangi tür ceza infaz kurumunda kalacağı; cezanın niteliğine, hükümlünün durumuna, suçun türüne, infaz süresine, iyi hâl değerlendirmesine, disiplin durumuna ve ilgili mevzuatta öngörülen diğer şartlara göre belirlenir.

    Ceza infazının kapalı kurumda başlaması yaygın bir uygulama olmakla birlikte, her dosyada mutlaka aynı şekilde gerçekleşeceği söylenemez. Bazı hükümlüler bakımından doğrudan açık kuruma ayrılma veya özel infaz usulü gündeme gelebilir.

    Açık ceza infaz kurumuna ayrılma;

    • cezanın kendiliğinden azalması,
    • hükmün ortadan kalkması,
    • koşullu salıvermenin gerçekleşmesi
      anlamına gelmez. Açık kurum, cezanın farklı güvenlik ve çalışma koşulları içinde infaz edildiği bir kurum türüdür.

    Açık kuruma ayrılma bakımından ceza süresi, suçun niteliği, iyi hâl, disiplin durumu, firar geçmişi, tekerrür, kurumda geçirilmesi gereken süre ve ilgili yönetmelik hükümleri dikkate alınmalıdır.

    Kısa süreli hapis, adlî para cezası ve seçenek yaptırımlar

    Adlî para cezası ile hapis cezası aynı yaptırım değildir. Adlî para cezası, hükmedildiği anda doğrudan hapis cezası niteliği taşımaz ve klasik anlamda “yatar hesabı” yapılmasını gerektirmez.

    Bununla birlikte adlî para cezasının süresinde ödenmemesi hâlinde, kanunda öngörülen tahsil ve infaz usulleri gündeme gelebilir. Bu süreç, baştan hükmedilen hapis cezasının infazından farklı değerlendirilmelidir.

    Ayrıca kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırıma çevrilmesi, adlî para cezasından hapse çevrilen yaptırım, seçenek yaptırımın ihlali veya hükmedilen hapis cezasının ertelenmesi gibi kurumlar birbirinden ayrılmalıdır. “Hapis cezası” ibaresinin bulunması, her durumda aynı infaz rejiminin uygulanacağı anlamına gelmez.

    Fiilî infaz süresi nasıl hesaplanır?

    Somut bir dosyada genel olarak şu sıra izlenir:

    Hüküm ve ceza türü belirlenir

    Öncelikle kesinleşmiş mahkeme kararındaki suç maddesi, ceza miktarı, cezanın hapis veya adlî para cezası olup olmadığı, seçenek yaptırım veya erteleme bulunup bulunmadığı belirlenir.

    Suç tarihi ve geçiş hükümleri incelenir

    Suç tarihi, hüküm tarihi ve kesinleşme tarihi tespit edilir. Sonraki kanun değişikliklerinin somut dosyaya uygulanıp uygulanmayacağı, yürürlük ve geçici hükümler dikkate alınarak değerlendirilir.

    Tekerrür durumu belirlenir

    Hüküm fıkrasında tekerrür hükümlerinin uygulanıp uygulanmadığı kontrol edilir. Adlî sicil kaydı, tek başına yeterli kabul edilmez; tekerrüre esas önceki ilam ve yeni suç tarihi incelenir.

    Mahsup süreleri hesaplanır

    Gözaltı ve tutukluluk süreleri ile kanunen mahsup edilmesi mümkün diğer süreler belirlenir. Aynı sürenin daha önce başka bir ilamdan mahsup edilip edilmediği kontrol edilir.

    Birden fazla ilam varsa toplama ilişkisi incelenir

    Birden fazla kesinleşmiş hapis cezası varsa toplama kararı, ilamların infaz sırası ve farklı infaz oranları değerlendirilir.

    Koşullu salıverme tarihi hesaplanır

    Suçun niteliği, suç tarihi, tekerrür ve özel hükümler dikkate alınarak uygulanacak koşullu salıverme oranı belirlenir.

    Denetimli serbestlik şartları incelenir

    Denetimli serbestlikten yararlanma bakımından cezanın süresi, suç türü, iyi hâl, açık kuruma ayrılma şartları, kurumda geçirilmesi gereken süre ve geçici hükümler kontrol edilir.

    Özel infaz ihtimalleri değerlendirilir

    Hükümlünün yaşı, sağlık durumu, gebelik, doğum, sürekli bakıma muhtaçlık veya başka özel durumları varsa konutta infaz, infazın ertelenmesi veya diğer özel hükümler değerlendirilir.

    Müddetname ile fiilî durum karşılaştırılır

    Son aşamada müddetname, infaz dosyası ve ceza infaz kurumundaki güncel kayıtlar karşılaştırılır. Hesaplama hatası varsa ilgili infaz makamlarına ve gerektiğinde infaz hâkimliğine başvuru yapılır.

    İnfaz hesabında sık yapılan hatalar

    Yalnızca ceza miktarına bakılması

    Hükmedilen ceza, tek başına cezaevinde geçirilecek süreyi göstermez. Suç maddesi, infaz oranı, mahsup ve denetimli serbestlik şartları ayrıca incelenmelidir.

    Suç tarihinin hiç incelenmemesi

    Geçici veya geçiş hükümleri nedeniyle aynı suç bakımından farklı tarihlerde farklı infaz sonuçları doğabilir.

    “Her suçta aynı oran uygulanır” kabulü

    Koşullu salıverme oranı suçun hukuki niteliğine ve özel hükümlere göre değişebilir.

    Denetimli serbestliğin otomatik indirim sanılması

    Denetimli serbestlik, her hükümlü bakımından kendiliğinden uygulanmaz. Kanuni ve kurumsal şartların oluşması gerekir.

    Sabıka kaydının otomatik tekerrür kabul edilmesi

    Tekerrür için önceki mahkûmiyetin ve yeni suçun kanuni şartları taşıması gerekir.

    Tutukluluğun her dosyada mahsup edileceğinin düşünülmesi

    Mahsup bakımından hukuki bağlantı, aynı sürenin daha önce kullanılıp kullanılmadığı ve mahkûmiyetin hangi fiile ilişkin olduğu belirlenmelidir.

    Birden fazla ilamın basitçe toplanması

    Birden fazla ilamda toplama kararı, farklı oranlar ve mahsup ilişkileri dikkate alınmadan tek bir matematik işlemi yapılması hatalı sonuç doğurabilir.

    Açık cezaevine geçişin ceza indirimi sanılması

    Açık kuruma ayrılma, infazın kurum türünü değiştirir; hükmedilen cezayı kendiliğinden azaltmaz.

    Eski hesaplama araçlarına güvenilmesi

    İnfaz hesaplama araçları yalnızca yaklaşık sonuç verebilir. Mevzuat değişiklikleri, geçici maddeler, tekerrür, toplama ve özel suç hükümleri nedeniyle nihai hesap mutlaka dosya belgeleri üzerinden yapılmalıdır.

    İnfaz işlemlerine karşı başvuru yolları

    Müddetnamede veya infaz işleminde hata bulunduğu düşünülüyorsa öncelikle hatanın kaynağı tespit edilmelidir. Özellikle;

    • yanlış suç maddesi uygulanması,
    • suç tarihinin hatalı alınması,
    • mahsup süresinin eksik hesaplanması,
    • tekerrürün yanlış uygulanması,
    • toplama kararının dikkate alınmaması,
    • denetimli serbestlik tarihinin yanlış belirlenmesi,
    • geçici hükümlerin uygulanmaması,
    • açık kuruma ayrılma tarihinin hatalı hesaplanması
      gibi hususlar incelenmelidir.

    Hesaplama hatası bakımından ilgili infaz birimine veya Cumhuriyet başsavcılığı infaz bürosuna başvurularak düzeltme talep edilebilir. İşlemin niteliğine göre infaz hâkimliğine başvuru da gündeme gelebilir. İnfaz hâkimliğine başvuruda, hangi işlemin hukuka aykırı olduğu, doğru hesabın hangi nedenle yapılması gerektiği ve bunu destekleyen belgeler açıkça gösterilmelidir.

    Başvuru süresi ve başvurulacak makam, somut işlemin türüne göre değişebileceğinden, yalnızca sözlü görüşmeyle yetinilmemesi; yazılı kayıt, müddetname, infaz yazışmaları ve tebliğ belgelerinin saklanması gerekir.

    Somut bir “yatar” hesabı için gerekli bilgiler

    Bir kişinin cezaevinde geçireceği sürenin yaklaşık veya kesin olarak hesaplanabilmesi için en azından şu bilgiler gerekir:

    • Hükmedilen hapis cezasının toplam miktarı,
    • Suçun tam kanun maddesi ve nitelikli hâli,
    • Suç tarihi,
    • Hükmün kesinleşme tarihi,
    • Hükümde tekerrür uygulanıp uygulanmadığı,
    • Önceki mahkûmiyetlerin niteliği ve kesinleşme tarihleri,
    • Tutukluluk ve gözaltı tarihleri,
    • Başka kesinleşmiş ilamların bulunup bulunmadığı,
    • Toplama kararı,
    • Mevcut müddetname,
    • Ceza infaz kurumuna giriş tarihi,
    • Daha önce denetimli serbestlikten yararlanılıp yararlanılmadığı,
    • İyi hâl veya disiplin durumu,
    • Hastalık, yaş, gebelik, doğum veya sürekli bakıma muhtaçlık gibi özel durumlar.
      Bu bilgilerden biri eksik olduğunda, verilecek sonuç “kesin yatar” değil, yalnızca mevcut bilgilerle yapılmış ön hesaplama olarak kabul edilmelidir.

    Sonuç / Özet

    Hapis cezasının ne kadarının ceza infaz kurumunda geçirileceği, yalnızca mahkeme kararındaki ceza miktarına göre belirlenmez. Doğru hesaplama için hüküm, suç maddesi, suç tarihi, kesinleşme tarihi, koşullu salıverme oranı, denetimli serbestlik şartları, mahsup, tekerrür, birden fazla ilam, toplama kararı, açık kuruma ayrılma şartları ve özel veya geçici infaz hükümleri birlikte değerlendirilmelidir.

    “Yatar hesabı” dosyaya özgü bir infaz hesabıdır; yalnızca hapis cezasının süresine veya internet üzerindeki genel hesaplama tablolarına bakılarak kesin sonuç verilmesi hukuken güvenilir değildir.

    Özellikle suç tarihi ile kanun değişikliğinin yürürlük ve geçici hükümleri, tekerrürün hükümde nasıl uygulandığı, mahsup süresinin doğru hesaplanıp hesaplanmadığı ve güncel müddetnamenin içeriği mutlaka kontrol edilmelidir.

    Bir hesaplamada tereddüt bulunuyorsa, mahkûmiyet hükmü ve müddetname birlikte incelenmeli; hata tespit edilmesi hâlinde ilgili infaz makamına ve şartları oluştuğunda infaz hâkimliğine başvurulmalıdır.

  • Apilex Bülten #13

    Apilex Bülten #13

    27 Temmuz – 2 Ağustos tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    Ticari Reklam Yönetmeliğinde İndirim, Influencer ve Yapay Zeka Düzenlemeleri

    Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik, 1 Ağustos 2026’da yürürlüğe girecek. Değiştirilen 14. maddeye göre indirimden önceki fiyat, mal satışına ilişkin reklamlarda indirimin başlangıç tarihinden önceki on gün içinde uygulanan en düşük fiyat; çabuk bozulabilen mallar ile hizmetlerde ise indirimli fiyattan bir önceki fiyat olarak belirlendi. Koşullu satış ve sadakat programı reklamları da bu hükümlere tabi kılındı.

    Yönetmeliğe eklenen 23/A maddesi, sosyal medya influencerlarının maddi kazanç, ücretsiz veya indirimli ürün ya da etkinlik katılımı yoluyla menfaat sağladığı paylaşımlarda “Reklam” veya “Tanıtım” ibaresini zorunlu tuttu. 18. maddeye eklenen fıkrayla, tüketicinin ekonomik davranışını etkileyecek biçimde yapay zeka kullanılması veya insandan ayırt edilemeyecek dijital karakterlere yer verilmesi halinde bu durumun açıkça belirtilmesi zorunlu hale getirildi. 28/C maddesinde tüketici değerlendirmelerine cevap süresi yetmiş iki saatten kırk sekiz saate indirildi.

    Kaynak

    Yabancı Plakalı Araçların İhlalli Geçişlerinde Yeni Ceza

    Ücretli Karayollarında Yabancı Plakalı Araçlara Ait Geçiş Ücretleri ve İdari Para Cezaları ile Cezaların Tahsiline İlişkin Yönetmelik, 29 Temmuz 2026 tarihli ve 33324 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi; 2017 tarihli önceki yönetmelik yürürlükten kaldırıldı. Düzenleme, 6001 sayılı Kanunun 30. maddesine dayanıyor.

    Yönetmeliğin 5. maddesine göre yabancı plakalı araç sürücüsünün geçiş ücreti toplama sistemlerinden birine abone olması ve yeterli bakiyeli etiket bulundurması esas kılındı. 6. maddede ihlalli geçişte kademeli ceza belirlendi: ödemesiz geçiş tarihini izleyen on beş gün içinde ödeme yapılırsa idari para cezası alınmıyor; bu on beş günü takip eden otuz gün içinde geçiş ücretiyle birlikte bir kat, kırk beşinci günden sonra ise dört kat idari para cezası tahsil ediliyor. 8. maddeye göre ceza, sürücünün vatandaşlığına ve tebligata bakılmaksızın bilgilendirme ile tahsil ediliyor; borç ödenmeden aracın yurt dışına çıkışına gümrük idaresince izin verilmiyor.

    Kaynak

    Kamu Kurumlarının İnternette Kişisel Veri Paylaşımına İlişkin İlke Kararı

    Kişisel Verileri Koruma Kurulu, kamu kurumlarının, belediyelerin, il özel idarelerinin ve üniversitelerin internet sitelerinde kişisel veri paylaşımını yaygın bir ihlal alanı olarak tespit ederek bağlayıcı bir ilke kararı aldı. Karar 28 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı.

    Kurul; sınav sonuçları, personel duyuruları, kura listeleri, ihale ve taşınmaz kayıtları gibi belgelerde ad-soyad, kimlik numarası, adres ve puan bilgilerinin sıklıkla açıkta yayımlandığını belirledi ve bu tür yayımlamayı başlı başına bir veri işleme faaliyeti saydı. Buna göre bir paylaşımın geçerli bir işleme şartına dayanması, amaç için gereksiz verilerin maskelenmesi veya çıkarılması, içeriğin belirli bir sürenin sonunda kaldırılması ve aydınlatmanın yapılıp ispatlanması gerekiyor. Sınav ve kura sonuçlarında e-Devlet veya kimlik doğrulamalı erişim öneriliyor. İlkeler yalnızca web siteleriyle sınırlı değil; e-posta, kurum içi yazışma, pano ve ilan tahtaları da kapsamda. Mevcut yayımların ivedilikle gözden geçirilmesi istendi; uymayan veri sorumluları idari yaptırımla karşılaşabilecek.

    Kaynak


    GLOBAL RADAR

    AB Yapay Zeka Yasası’nın Yüksek Riskli Yükümlülükleri Ertelendi

    AB Yapay Zeka Yasası’nı değiştiren Dijital Omnibus düzenlemesi, 24 Temmuz 2026’da AB Resmî Gazetesi’nde yayımlandı ve 27 Temmuz 2026’da yürürlüğe girdi. Düzenleme, Yasa’nın risk temelli mimarisini korurken uygulama takvimini yeniden belirledi.

    Yüksek riskli sistemlere ilişkin yükümlülükler için başlangıçta öngörülen 2 Ağustos 2026 tarihi geri alındı. Bağımsız kullanılan (Annex III) sistemlerde yükümlülükler artık 2 Aralık 2027’de, ürün güvenliği mevzuatına gömülü (Annex I) sistemlerde ise 2 Ağustos 2028’de başlayacak. Bu kapsamda biyometri, kritik altyapı, istihdam, kolluk, göç ve yargı gibi alanlarda kullanılan sistemler yer alıyor.

    Buna karşılık 2 Ağustos 2026 tarihi; şeffaflık yükümlülükleri, yönetişim ve yaptırım çerçevesi ile mevcut yasakların uygulanması bakımından yürürlükte kaldı. Yapay zeka ile üretilen içeriklerin makine tarafından okunabilir biçimde etiketlenmesi zorunluluğu 2 Aralık 2026’da başlayacak. Aynı tarihte, rıza dışı mahrem veya cinsel içerik üreten sistemler ile çocukların cinsel istismarına yönelik içerik üreten sistemlere açık yasak getirildi. Düzenleme ayrıca AB Yapay Zeka Ofisi’nin denetim yetkilerini genişletti.

    Kaynak

    Avrupa Komisyonu’ndan Google’a DMA Kapsamında 890 Milyon Euro Ceza

    Avrupa Komisyonu, 23 Temmuz 2026’da Google hakkında Dijital Piyasalar Yasası (DMA) kapsamında iki ayrı uyumsuzluk kararı vererek toplam 890 milyon Euro para cezası uyguladı. Bunlar, DMA kapsamında Google’a kesilen ilk cezalar oldu.

    İlk kararda Komisyon, Google’ın alışveriş, otel, ulaşım ve spor gibi kendi hizmetlerini arama sonuçlarının üst sıralarında, gelişmiş görsel ve filtrelerle öne çıkardığını; üçüncü taraf hizmetlere aynı görünürlüğü tanımadığını belirledi. İkinci karar kapsamında ise Google’ın geliştiricilerin kullanıcıları mağaza dışındaki daha ucuz tekliflere yönlendirmesini kısıtladığını tespit etti.

    Google’a kararlara uyum için 60 gün süre verildi; uyulmaması halinde dünya çapındaki günlük cirosunun yüzde 5’ine kadar günlük ceza uygulanabilecek. Şirket kararlara karşı yargı yoluna başvurabileceğini açıkladı. Daha önce DMA kapsamında Apple’a 500, Meta’ya 200 milyon Euro ceza verilmişti.

    Kaynak


    LEGALTECH SAHNESİ

    New York Barosu’ndan Yapay Zeka ve Avukat-Müvekkil Gizliliği Raporu

    New York City Bar Association, üretken yapay zekanın avukat-müvekkil gizliliği üzerindeki etkisini ele alan bir rapor yayımladı. Başkanlık Görev Gücü tarafından Haziran 2026’da hazırlanan raporda, büyük dil modellerinin ve bu araçların gizlilik politikalarının, gizli ve ayrıcalıklı bilgiler bakımından doğurduğu riskler incelendi.

    Raporun merkezinde, avukatın müvekkiline ait bilgileri tüketici seviyesindeki bir yapay zeka aracına girmesinin gizliliği ortadan kaldırıp kaldırmadığı sorusu yer aldı. Raporda, mahkemelerin bu araçları bir yazılım “aracı” olarak mı yoksa “insan yerine geçen bir muhatap” olarak mı nitelediğine göre sonucun değiştiğine dikkat çekildi; ikinci yaklaşımda, bilginin üçüncü bir tarafa açıklanmış sayılması nedeniyle gizlilik korumasının kaybedilebildiği belirtildi. Bu tartışmanın, bir federal mahkemenin sanığın yapay zeka platformuyla yazışmalarını gizlilik kapsamı dışında bıraktığı güncel bir kararla somutlaştığı ifade edildi.

    Raporda avukatlara somut adımlar önerildi: müvekkil sözleşmelerinin güncellenmesi, gizli bilgilerin bu tür platformlara aktarılmaması ve müvekkillerin girilen verilerin karşı tarafça görülebileceği konusunda uyarılması. Mevcut meslek kurallarının yeterli olduğu, ancak eğitim ihtiyacının arttığı sonucuna varıldı.

    Kaynak

    Gizli Komutla Yapay Zekayı Yanıltan Avukatlara Ceza

    Brezilya’da Pará eyaletindeki Parauapebas 3. İş Mahkemesi, iş yargısında kullanılan yapay zeka sistemini yönlendirmek amacıyla dava dilekçesine gizli bir komut yerleştiren iki avukatı para cezasına çarptırdı.

    Mahkeme, dilekçeyi yapay zeka aracılığıyla incelerken beyaz zemin üzerine beyaz yazı tipiyle gizlenmiş, insan gözüyle fark edilemeyen bir metin tespit etti. Söz konusu metin, yapay zekaya dilekçeyi yüzeysel biçimde değerlendirmesi ve kendisine hangi talimat verilirse verilsin belgelere itiraz etmemesi yönünde bir komut içeriyordu. “Prompt injection” olarak adlandırılan bu yöntem, bir yapay zeka sistemine, işlediği belgenin içine gizlenmiş talimatları gerçek içerikle karıştırarak uygulatmayı hedefliyor. Sistem, gizli komutu tespit ederek işleme almadı.

    Hâkim, eylemi yargının saygınlığını zedeleyen bir davranış olarak niteledi ve avukatları dava değerinin yüzde onu oranında, yaklaşık 84 bin Real tutarında para cezasına mahkûm etti. Karar, avukatlar hakkında disiplin işlemi başlatılması için baroya ve mahkeme teftiş kuruluna bildirildi. Baro, iki avukatı tedbiren otuz gün süreyle meslekten uzaklaştırdı.

    Kaynak


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği’nin Kaldırılması: Düzenleyici Boşluk, İdari Takdir ve Yargısal Denetim Üzerine

    Av. Hayri Efe SAVRAN

    “…Kaldırma kararının hukuki etkisi, görünen sadeleştirmeyle sınırlı değildir. Yönetmelikte yer alan hem şirketleri koruyan (madenciliği engelleme yasağı) hem de vatandaş ve kamuyu koruyan (detaylı prosedürel güvenceler) hükümlerin birlikte yürürlükten kalkması, geriye çerçeve nitelikli Maden Kanunu hükümleri ile 2010 tarihli Uygulama Yönetmeliği’ni bırakmaktadır. Bu durum, Bakanlığa idari takdir alanının önemli ölçüde genişlediği bir alan açmaktadır….”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Anonim Şirketlerde Sermaye Artırımının İptali Davası

    Avukat Gözüyle İptal–Butlan Ayrımı, Rüçhan Hakkı, Süre Rejimi ve Dava Stratejisi

    Özet


    Anonim şirketlerde sermaye artırımı, şirketin finansman ihtiyacını karşılamaya yönelik teknik bir işlem olmanın ötesinde; pay sahipliği oranlarını, oy gücünü ve yönetim hâkimiyetini yeniden kuran “kurucu sonuçlar” doğurur. Bu nedenle sermaye artırım kararları, uygulamada sıklıkla azınlığın seyreltilmesi, rüçhan hakkının işlevsizleştirilmesi veya şirket içi iktidar mimarisinin değiştirilmesi iddialarıyla yargı denetimine taşınmaktadır. Bu çalışmada sermaye artırımına karşı açılacak davalar; iptal–butlan ayrımının doğru kurulması, süre rejiminin (TTK m. 445 ve m. 460/5) hatasız uygulanması, aktif husumet/muhalefet şerhi şartlarının yönetilmesi, rüçhan hakkı ihlallerinin somutlaştırılması ve ihtiyati tedbir stratejisinin kurgulanması başlıkları altında, avukat pratiği merkezli biçimde incelenmektedir. Çalışma, Yargıtay’ın butlanın re’sen gözetileceğine ilişkin yaklaşımı ile sermayenin korunması hükümleri (TTK m. 456) ve rüçhan hakkının sınırlandırılmasına dair düzenlemeleri (TTK m. 461) birlikte ele alarak; davacı ve davalı vekili bakımından uygulanabilir bir dava yönetimi önerisi sunmaktadır.

    Bu çalışma, esas itibarıyla “halka kapalı” anonim şirketlerde sermaye artırımı kararlarının iptali/butlanı ve buna bağlı ihtiyati tedbir stratejisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Halka açık anonim ortaklıklarda ve/veya payları borsada işlem gören ortaklıklarda sermaye artırımı süreçleri; kamuyu aydınlatma yükümlülükleri, sermaye piyasası düzenlemeleri ve yatırımcı koruması ekseninde ayrıca değerlendirilmesi gereken dinamikler içerdiğinden, halka açık ortaklıklara özgü tartışmalar bu makalenin kapsamı dışında bırakılmış; yalnızca gerektiği ölçüde işaret edilmiştir.

    Anahtar Kelimeler: Sermaye artırımı, genel kurul kararının iptali, butlan, rüçhan hakkı, dürüstlük kuralı, azınlığın seyreltilmesi, kayıtlı sermaye, ihtiyati tedbir.

    Abstract

    Capital increases in joint stock companies produce constitutive effects on shareholding ratios, voting power, and corporate control, beyond merely strengthening the company’s financial structure. Accordingly, capital increase resolutions are frequently challenged on grounds such as dilution of minority shareholders and impairment of pre-emptive rights. This article examines lawsuits against capital increase resolutions from a practitioner’s perspective, focusing on the annulment–nullity distinction, limitation periods, standing and dissent requirements, evidentiary strategy regarding pre-emptive right violations, and interim injunctions. Building on statutory provisions and case-law emphasizing ex officio review of nullity, the article provides a practical litigation roadmap for both claimant shareholders and defendant companies.

    1. Giriş: Sermaye Artırımının “Teknik” Görünüp “Kurucu” Sonuç Doğurması

    Anonim şirketlerde sermaye artırımı, ilk bakışta şirketin mali yapısını güçlendiren sıradan bir kurumsal karar gibi görünür. Oysa uygulamaya yakından bakıldığında, bu işlemin çoğu zaman yalnızca finansman sağlama amacı taşımadığı; ortaklık yapısını, oy gücünü, yönetim hâkimiyetini ve azınlığın şirket içindeki etkisini doğrudan değiştiren kurucu nitelikte sonuçlar doğurduğu görülür. Sermaye artırımı, kimi zaman şirketin büyümesi için gerekli meşru bir araçtır; kimi zaman ise çoğunluk iradesinin azınlığı seyrelterek etkisizleştirmeye yöneldiği bir müdahale vasıtasıdır.

    Bu nedenle sermaye artırımı kararları, anonim şirketler hukukunda en yoğun uyuşmazlık doğuran alanlardan biridir. Uyuşmazlığın görünen sebebi “şirketin sermaye ihtiyacı” olsa da, esas tartışma çoğu kez şuraya düğümlenir: Artırım gerçekten şirket yararı için mi yapılmıştır; yoksa belirli bir pay grubunu güçlendirmek, azınlığı seyreltmek, rüçhan hakkını (TTK m. 461) fiilen kullanılamaz hâle getirmek veya şirket içi güç dağılımını değiştirmek için mi araçsallaştırılmıştır?

    Bu davalarda başarı, kanun maddelerini sıralamaktan önce; doğru hukuki nitelendirme, doğru süre hesabı, güçlü delil kurgusu ve stratejik dava yönetimi ile mümkündür. İptal–butlan ayrımının hatalı kurulması, sürenin yanlış hesaplanması veya tedbir boyutunun ihmal edilmesi, haklı görünen bir davanın dahi kaybedilmesine yol açabilir.

    2. Hukuki Rejim: “Sermaye Artırımı” Değil, “Organ Kararı” Dava Konusudur

    Sermaye artırımının iptali davası, teknik anlamda bağımsız bir dava türü değildir. Dava, doğrudan “sermaye artırımına” değil; artırımı doğuran organ kararına yönelir. Bu nedenle ilk ayrım şudur:

    1) Esas Sermaye Sistemi: Sermaye artırımı kural olarak genel kurul kararıyla yapılır. Bu durumda iptal/butlan rejimi TTK m. 445–449 ve m. 446–447 ekseninde yürür.

    2) Kayıtlı Sermaye Sistemi: Şartları varsa sermaye artırımına yönetim kurulu karar verir. Bu durumda dava süresi ve kurgusu bakımından TTK m. 460/5 belirleyici olur (ilan tarihinden itibaren 1 ay).

    Bu ayrım, şekli bir sınıflandırma değildir. Kararın kaynağı; süreyi, aktif husumeti, “muhalefet şerhi” gerekliliğini, tedbir stratejisini ve hatta davanın hedefini (tescil–ilan aşamasında hangi işlemin durdurulacağı) doğrudan etkiler. Bu nedenle sermaye artırımı dosyasında avukatın ilk işi, kararın kaynağını ve uygulanacak rejimi “takvim” üzerinde tespit etmektir.

    3. Geçersizlik Türleri: İptal – Butlan – Yokluk Ayrımının Dava Kaderini Belirlemesi

    Sermaye artırımı uyuşmazlıklarında en çok hata yapılan alan, hukuka aykırılığın niteliğinin yanlış tespit edilmesidir. Oysa iptal, butlan ve yokluk farklı sonuçlar doğurur:

    3.1. İptal Edilebilirlik (TTK m. 445):

    Organ kararı hukuk dünyasında doğmuştur ve sonuçlarını üretir; ancak kanuna, esas sözleşmeye veya dürüstlük kuralına aykırılık nedeniyle mahkeme kararıyla ortadan kaldırılabilir. Sermaye artırımında çağrı usulsüzlükleri, nisap tartışmaları, gündem sakatlıkları, rüçhan hakkının haklı sebep olmaksızın sınırlandırılması ve dürüstlük kuralına aykırılık çoğu kez iptal rejiminde incelenir.

    3.2. Butlan (TTK m. 447):

    Karar görünüşte vardır; ancak hukuk düzeni onu baştan itibaren geçerli saymaz. Pay sahibinin vazgeçilmez haklarını ortadan kaldıran/sınırlayan, şirketin temel yapısını bozan veya sermayenin korunması hükümlerine aykırı kararlar batıldır.

    Uygulamada kritik nokta şudur: Butlan, mahkemece re’sen gözetilir. Yargıtay, sermaye artırımı kararına karşı açılan davada iptal koşulları tartışılsa dahi, butlan sebeplerinin resen araştırılmadan hüküm kurulmasını isabetli bulmamaktadır.

    3.3. Yokluk:

    Kararın kurucu unsurlarının hiç oluşmamasıdır. Hiç yapılmamış genel kurulun yapılmış gibi gösterilmesi, sahte tutanakla organ iradesi yaratılması gibi hâllerde yokluk iddiası gündeme gelebilir. (Bu çalışma, odak bakımından iptal–butlan rejimini merkezde tutmakla birlikte; yokluk iddiasının “ispat standardı” yüksek olduğuna işaret eder.)

    3.4. Uygulama Notu (Stratejik Risk):

    Davacı taraf bazen süre baskısını aşmak veya muhalefet şerhi eksikliğini telafi etmek için iptal alanına giren bir uyuşmazlığı “butlan” olarak nitelendirmeye çalışır. Davalı şirket vekili ise butlanı dar yorumlatıp tartışmayı iptal rejimine çekmek ister. Doğru nitelendirme, davanın kaderini belirleyen asli müdahale alanıdır.

    3.5. Uygulama Örnekleriyle İptal–Butlan–Yokluk Ayrımının Somutlaştırılması

    Uygulamada sermaye artırımı kararlarının sakatlığına ilişkin tartışma, çoğu zaman “aynı olgunun farklı yaptırımlara (iptal–butlan–yokluk) çekilmesi” üzerinden yürür. Bu nedenle aşağıdaki örnekler, hukuki nitelendirmeyi kolaylaştırmak amacıyla sınıflandırılmıştır; her somut olayda kararın içeriği, sakatlığın ağırlığı, pay sahibinin vazgeçilmez haklarının etkilenip etkilenmediği ve sermayenin korunması hükümlerinin ihlali birlikte değerlendirilmelidir.

    3.5.1. İptal Edilebilirliğe (TTK m. 445) Tipik Örnekler (Uygulamada en sık görülen alan):

    (i) Çağrı ve Gündem Sakatlıkları: Genel kurul çağrısının usulüne uygun yapılmaması, gündemin gereği gibi ilan edilmemesi, toplantıya katılma ve oy kullanma hakkının haksız biçimde engellenmesi gibi hâller, çoğu olayda TTK m. 445 çerçevesinde iptal sebebidir (TTK m. 446/1-b “etki kuralı”nın somutlaştırılması gerekir).

    (ii) Dürüstlük Kuralına Aykırılık İddiası (Seyreltme Stratejisi): Sermaye artırımı, azınlığı ekonomik olarak zorlayacak zamanda ve ölçüde, sırf pay oranını düşürmek amacıyla kurgulanmışsa, bu çoğu kez “dürüstlük kuralına aykırılık” (TMK m. 2) ekseninde iptal sebebi olarak tartışılır; ancak her “kötüniyet/ölçüsüzlük” iddiası otomatik olarak butlan sonucuna götürmez.

    (iii) Rüçhan Hakkının Usul ve Bilgilendirme Boyutunda Zedelenmesi: Rüçhan hakkı kâğıt üzerinde tanınmış olsa bile; ilan/duyuru eksikliği, süre ve yöntem belirsizliği, kullanım koşullarının şeffaf olmaması gibi sakatlıklar çoğu kez iptal rejiminde değerlendirilir (özellikle ispat, “karara etkili olma” kriteri ile birlikte kurulmalıdır).

    3.5.2. Butlan Tartışmasını (TTK m. 447) Gündeme Getirebilecek Ağır Sakatlık Örnekleri:

    (i) Sermayenin Korunması İlkesinin Açık İhlali: İç kaynaklardan artırım hariç olmak üzere, önceki nakdî sermaye taahhütleri tamamen ifa edilmeden yeni sermaye artırımına gidilmesi iddiası, TTK m. 456/1’e aykırılık kapsamında “sermayenin korunması hükümlerinin ihlali” olarak butlan tartışmasını doğurabilir. Bu tür iddialarda Yargıtay, davanın salt usulden (muhalefet şerhi eksikliği gibi) reddiyle yetinilmeyip butlan yönünün resen incelenmesi gerektiğine işaret etmektedir.

    (ii) Pay Sahibinin Vazgeçilmez Haklarının Ortadan Kaldırılması / Fiilen İşlevsizleştirilmesi: Rüçhan hakkının haklı sebep olmaksızın tamamen kaldırılması; yahut şeklen tanınmasına rağmen fiilen kullanılamaz hâle getirilmesi (örneğin gerçeğe aykırı şekilde kısa süre, ekonomik olarak erişilemez prim/bedel yapısı, fiilî engelleme) “vazgeçilmez hak” boyutu nedeniyle TTK m. 447/a kapsamında butlan değerlendirmesine elverişli bir ağır sakatlık görünümü kazanabilir.

    (iii) Eşit İşlem İlkesinin Ağır İhlali ve Açık “Kayırma” Tahsisi: Belirli pay sahiplerine veya üçüncü kişilere açıkça avantaj sağlayan, diğer pay sahiplerini haklı görülemeyecek biçimde kayba uğratan tahsis planları; haklı sebep raporu, objektif gerekçe ve ölçülülük testinden yoksunsa TTK m. 447’nin koruma alanına yaklaşabilir.

    (iv) Şirketin Temel Yapısını Bozan Kararlar: Şirketin kurumsal mimarisini fiilen ortadan kaldıracak ölçüde; tek bir pay grubuna “mutlak hâkimiyet” sağlayacak şekilde oy gücünü ve ortaklık dengesini “geri dönülmez” biçimde değiştiren kurgular, “temel yapıyı bozma” (TTK m. 447/c) tartışmasını gündeme getirebilir.

    (v) Sermaye Artırımının Zorunlu Maddi Dayanaklarının Tamamen Yok Sayılması: Yönetim kurulu beyanının ve/veya gerekli açıklama/raporlama yükümlülüklerinin “hiç” yerine getirilmediği; artırımın hukuki dayanağının fiilen bulunmadığı durumlarda (somut olayın özelliğine göre) ağır sakatlıktan söz edilebilir. (Burada dikkat: Her rapor eksikliği veya şekil hatası otomatik butlan değildir; sakatlığın “ağırlığı” ve işlemin güvenliğini zedeleme derecesi belirleyicidir.)

    (vi) Kanuna Karşı Hile / Görünüşte Sermaye Artırımı: Görünüşte sermaye artırımı olup gerçekte azınlığı tasfiye etmek veya belirli kişiye menfaat aktarmak amacıyla ekonomik gerçeklikten kopuk tasarlanan işlemler; çoğu kez dürüstlük kuralı üzerinden iptal rejimine çekilse de, somut olayda “vazgeçilmez hakların” fiilen ortadan kaldırılması boyutuna ulaşırsa TTK m. 447 tartışması yoğunlaşabilir.

    Not (Stratejik Ayrım ve Mahkemenin Rolü): Butlan iddiası, mahkemece resen gözetilmesi gereken bir kamu düzeni alanı olduğundan; davanın “muhalefet şerhi yokluğu” gibi şekli bir nedenle usulden reddedilmesi hâlinde dahi, dosyada TTK m. 447 kapsamına giren ağır bir sakatlık iddiası varsa mahkemenin butlan yönünü incelemesi beklenir. Buna karşılık, sırf “kötüniyet”, “ölçüsüz sermaye artırımı” veya “azınlığın seyreltilmesi” iddiaları her somut olayda butlan sonucuna götürmez; çoğu kez TTK m. 445 çerçevesinde iptal rejiminde tartışılır.

    3.5.3. Yokluk (Kararın “hiç doğmamış sayılması”) Alanına Örnekler ve Butlanla Sınır:

    (i) Gerçekte hiç yapılmamış genel kurulun yapılmış gibi gösterilmesi: Toplantı hiç yapılmadığı hâlde düzenlenmiş genel kurul tutanağı, sahte çağrı/ilan senaryosu, “hazirun cetvelinin tamamen uydurma” olması gibi hâller, kararın kurucu unsurunun yokluğu nedeniyle yokluk iddiasını gündeme getirir.

    (ii) Sahte hazirun cetveli / sahte imza ile organ iradesi yaratılması: Özellikle toplantıda hazır bulunmayan pay sahiplerinin hazır gösterildiği, temsil yetkisi olmayan kişilerin temsilci yazıldığı, imzaların sahte olduğu iddiaları, çoğu olayda yokluk–butlan sınırında tartışılır; ancak uygulamada ispat standardı yüksektir ve bilirkişi incelemesi (imza/evrak) belirleyici olur.

    (iii) Yetkisiz organ görünümü: Esas sermaye sisteminde genel kurula ait artırım yetkisinin, hiçbir yetkilendirme olmaksızın yönetim kurulu kararı gibi gösterilmesi veya organın hiç oluşmadığı bir senaryoda karar varmış gibi tescile gidilmesi, yokluk tartışmasını besleyebilir.

    4. Süre Rejimi: Davayı Başlamadan Bitiren Alan

    Sermaye artırımına karşı davalarda en yaygın hak kaybı, yanlış süre hesabından doğar. Uygulamada sıkça tekrar edilen “sermaye artırımı iptal davası bir ay içinde açılır” genellemesi, ancak belirli durumlarda doğrudur.

    4.1. Genel Kurul Kararıysa: Üç Ay (TTK m. 445)

    Esas sermaye sisteminde sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararına karşı iptal davası, karar tarihinden itibaren üç ay içinde açılır. Süre hak düşürücüdür; mahkemece re’sen dikkate alınır.

    4.2. Yönetim Kurulu Kararıysa: Bir Ay (TTK m. 460/5)

    Kayıtlı sermaye sisteminde yönetim kurulunun sermaye artırımı kararına karşı iptal davası, kararın ilanından itibaren bir ay içinde açılır.

    4.3. Avukat İçin “Takvim Dosyası” Zorunluluğu

    Davacı vekili bakımından güvenli yöntem, dosyaya girilen gün bir zaman çizelgesi çıkarmaktır: karar tarihi, çağrı/ilan tarihi, internet sitesi duyurusu, tescil tarihi, rüçhan hakkı kullanım süresi başlangıcı ve bitişi, davacının toplantıya katılımı ve muhalefet şerhi.

    Davalı vekili bakımından ise süre itirazı çoğu kez “ilk ve öldürücü” savunmadır; bu savunma başarılı ise esasa girilmeden davanın reddi mümkündür.

    5. Aktif Husumet – Muhalefet Şerhi – Etki Kuralı

    Genel kurul kararlarının iptalinde aktif husumet serbest değildir (TTK m. 446).

    5.1. Toplantıya Katılan Pay Sahibi İçin Temel Şart

    Toplantıda hazır bulunup karara olumsuz oy vermek ve muhalefeti tutanağa geçirmek gerekir. Uygulamada birçok dosya, muhalefet şerhi yokluğu veya usulsüzlüğü nedeniyle esasa girilmeden reddedilebilmektedir.

    5.2. Toplantıya Katılmayan Pay Sahibi İçin İstisnai Kapılar

    Çağrının usulsüzlüğü, gündemin gereği gibi ilan edilmemesi, yetkisiz kişilerin toplantıya katılması, haksız engelleme gibi hâllerde (TTK m. 446/1-b) toplantıya katılmayan pay sahipleri de dava açabilir; fakat burada “aykırılığın kararın alınmasına etkili olduğu” yönünde somutlaştırma gerekir.

    5.3. Butlan İhtimali Varsa Muhalefet Şerhi Eksikliği Her Zaman Ölümcül Değildir

    Butlan, kamu düzeni boyutu nedeniyle mahkemece re’sen gözetilir. Bu nedenle muhalefet şerhi olmayan bir dosyada bile, eğer iddia “sermayenin korunması hükümlerine aykırılık” (ör. TTK m. 456) veya TTK m. 447 kapsamına giriyorsa, davanın yalnızca şekli koşullarla bitirilmesi her zaman doğru olmayabilir.

    6. Rüçhan Hakkı: Sermaye Artırımı Davalarının Kalbi (TTK m. 461)

    Sermaye artırımına ilişkin davaların önemli kısmı rüçhan hakkı etrafında şekillenir. Çünkü rüçhan hakkı, pay sahibinin ortaklıktaki oranını, oy gücünü ve ekonomik pozisyonunu koruyan temel haktır.

    6.1. Kural: Rüçhan Hakkı Vardır

    Her pay sahibi, yeni çıkarılan payları mevcut payı oranında alma hakkına sahiptir (TTK m. 461/1).

    6.2. İstisna: Sınırlandırma/Kaldırma Haklı Sebep ve Ağır Çoğunlukla Mümkündür

    Genel kurul rüçhan hakkını ancak haklı sebeplerle ve asgari %60 olumlu oyla sınırlandırabilir/kaldırabilir (TTK m. 461/2). Ayrıca “hiç kimse haklı görülemeyecek şekilde yararlandırılamaz veya kayba uğratılamaz”.

    6.3. Fiilî İhlal İle Görünüşte Uygunluk Ayrımı

    Uygulamada en kritik soru çoğu kez şudur: Rüçhan hakkı kâğıt üzerinde tanınıp fiilen kullanılamaz hâle mi getirilmiştir? (Süre, bilgilendirme, fiyat, prim, ödeme koşulları, kullanım usulü, tahsis edilen payların kimlere verildiği gibi parametreler üzerinden somutlaştırma yapılmalıdır.) Bu nedenle mahkeme, salt şeklen hak tanınmış olmasına değil; bu hakkın ekonomik ve pratik olarak gerçekten kullanılabilir olup olmadığına da bakmalıdır.

    6.4. İspat ve Belge Stratejisi (Davacı ve Davalı İçin)

    Davacı vekili, ihlali soyut “hak kaybı” anlatısından çıkarıp somutlaştırmalıdır: ilan ve bildirimler, rüçhan kullanım süresi, bedel ve prim hesabı, pay tahsis planı, şirketin finansal ihtiyacı, alternatif finansman seçenekleri.

    Davalı şirket vekili ise yalnızca “kanuna uygun” demekle yetinmemeli; şirketin finansman gerekçesini, artırımın ölçülülüğünü, rüçhan hakkı sınırlanmışsa bunun zorunluluğunu ve kimsenin haksız yararlandırılmadığını belgelemelidir.

    7. Dürüstlük Kuralı – Azınlığın Seyreltilmesi İddiası – Bilirkişi İncelemesinin Rolü

    Sermaye artırımı kararlarına karşı açılan davalarda güçlü iddialardan biri, çoğunluğun azınlığı seyrelterek etkisizleştirmek amacıyla hareket ettiğidir. Ancak bu iddia, güçlü bir somutlaştırma ister.

    7.1. Davacı Vekili İçin Somutlaştırma Matrisi

    • Şirketin gerçek sermaye ihtiyacı var mı?
    • Artırım miktarı ölçülü mü, fahiş mi?
    • Artırımın zamanlaması (kritik genel kurul öncesi/sonrası) ne anlatıyor?
    • Çoğunluk artırıma katılabilecek finansal hazırlıkta mı? Azınlığın katılamayacağı öngörülüyor muydu?
    • Alternatif finansman imkânları var mıydı (kredi, iç kaynak, fonların sermayeye eklenmesi vb.)?

    7.2. Davalı Vekili İçin Karşı Strateji: “Şirket Yararı”nı Belgelendirmek

    Mahkemelerin salt şekle değil, “neden bu karar alındı?” sorusuna daha çok eğildiği gözlenmektedir. Bu nedenle finansal tablolar, yatırım planları, kredi yazışmaları, bütçe raporları ve yönetim kurulu değerlendirmeleri savunmanın çekirdeğini oluşturmalıdır.

    7.3. Bilirkişinin Kritikliği

    Sermaye artırımının ihtiyaca dayanıp dayanmadığı, artırım büyüklüğünün ölçülülüğü gibi noktalar çoğu dosyada muhasebe-finans uzmanlığı gerektirir. Uygulamada bu nedenle bilirkişi raporunun denetime elverişli olması, davanın sonucunu belirleyebilir.

    8. Butlanın Dar Yorumu – Re’sen İnceleme – Sermayenin Korunması (TTK m. 456 ve m. 447)

    Şirketler hukukunda butlan, ticari hayatın güvenliği ve işlem istikrarı gerekçesiyle dar yorumlanır. Bununla birlikte “sermayenin korunması” hükümlerine açık aykırılık hâllerinde, genel kurul kararının yalnızca iptal edilebilir değil, TTK m. 447 anlamında batıl sayılmasına ilişkin tartışma güç kazanabilir.

    Özellikle, iç kaynaklardan yapılan artırım hariç olmak üzere pay bedelleri tamamen ödenmeden sermaye artırımı yapılamayacağına ilişkin kural (TTK m. 456/1), somut olayın özelliğine göre “sermayenin korunması hükümlerinin ihlali” ekseninde butlan iddiasını besleyebilen temel dayanaklardan biridir. Nitekim Yargıtay uygulamasında, sermaye artırımı kararına karşı açılan davalarda iptal koşulları tartışılsa dahi, butlan ihtimalinin mahkemece re’sen araştırılması gerektiği vurgulanmaktadır.

    Bununla birlikte, tescil edilmiş sermaye artırımlarında geçersizlik denetimi yapılırken TTK m. 456/4’ün yollama yaptığı sistematik de gözetilmeli; geçersizlik rejimi, her somut olayda tescilin etkisi ve ilgili özel hükümler birlikte değerlendirilerek kurulmalıdır. Bu sebeple, tescil edilmiş artırım bakımından doğrudan ve sınırsız biçimde “yokluk/butlan” sonucuna gidilebileceğini peşinen varsayan formüllerden kaçınmak daha isabetlidir.

    Uygulamada kritik nokta şudur: Sermaye artırımının ticaret siciline tescili, kararı “kendiliğinden kusursuzlaştıran” bir işlem olmamakla birlikte; tescilin yarattığı işlem güvenliği ve üçüncü kişi korunması ihtiyacı nedeniyle, geçersizlik tartışması daha dar ve ihtiyatlı bir zeminde yürütülür. Bu nedenle tescil edilmiş sermaye artırımı kararlarında “butlan/yokluk” iddiası ileri sürülse dahi, mahkemenin değerlendirmesi çoğu kez kararın ağırlığı, kamu düzeniyle bağlantısı ve sermayenin korunması hükümlerinin ihlal derecesi üzerinden şekillenir; sırf şekli eksikliklerin kural olarak otomatik biçimde mutlak butlana götürmesi beklenmemelidir. Davacı vekili bakımından bu teknik arka plan, çoğu kez davanın kaderini “tescil öncesi/tescil sürecinde” ihtiyati tedbirin doğru kurgulanmasına ve yaklaşık ispatın güçlü kurulmasına bağlar; davalı vekili bakımından ise tescilin yarattığı istikrar argümanı, butlan iddialarına karşı savunmanın önemli bir ayağı hâline gelir.

    9. Tescil – İlan – İhtiyati Tedbir: Davanın “Zamanla Yarışı”

    Tescil ile sermaye artırımı kararı görünür ve etkili hâle gelir; yeni paylar çıkar, ortaklık oranları değişir, yönetim dengeleri fiilen yeniden şekillenebilir. Ancak tescil, kararı otomatik olarak “temize çekmez”; iptal veya butlan iddiası tescilden sonra da ileri sürülebilir. Ne var ki tescil sonrasında ileri sürülen geçersizlik iddialarında, kararın hukuki akıbeti kadar tescilin şirket ve üçüncü kişiler bakımından doğurduğu etkiler de dikkatle değerlendirilmelidir.

    Bu noktada ihtiyati tedbir (TTK m. 449) davanın pratik sonucunu belirler: Dava sonunda iptal kararı alınsa bile, süreç içinde karar tamamen uygulanmışsa davacı pay sahibinin fiilî korunması zayıflayabilir. Bu nedenle;

    • Davacı vekili, telafisi güç zararı somut senaryoyla kurmalı (seyrelme, oy gücü kaybı, yönetim kontrolü kaybı, payların üçüncü kişilere devri, rüçhan hakkının fiilen işlevsizleşmesi vb.).
    • Davalı vekili ise tedbirin şirketi “finansman kilidi”ne sokacağını, yatırım/operasyon süreçlerini aksatacağını, üçüncü kişi ilişkilerine zarar verebileceğini ve bu nedenle tedbirin ancak sıkı koşullarla (gerekirse teminatla) değerlendirilmesi gerektiğini somutlaştırmalıdır.

    Pratik Strateji ve Beklenti Yönetimi (Gider Avansı ve Teminat):Sermaye artırımının durdurulmasına yönelik ihtiyati tedbir taleplerinde mahkemeler, “yaklaşık ispat” kriterini ararken aynı zamanda şirketin finansman ihtiyacının kesintiye uğramasından doğabilecek zarar ihtimalini de gözetir. Bu bağlamda TTK m. 448/3 uyarınca, mahkeme şirketin istemi üzerine muhtemel zararlarına karşı davacıların teminat göstermesine karar verebilir; teminatın niteliği ve miktarı mahkemece somut olayın özelliklerine göre takdir edilir. Uygulamada mahkemelerin, şirketin olası kaybını güvence altına almak adına yüksek tutarlı teminatlar (veya nakdî güvence) talep edebileceği gerçeği, müvekkil beklentisini yönetmek ve dava finansmanını planlamak açısından hazırlık aşamasında mutlaka dikkate alınmalıdır.

    Teminatın belirlenmesinde mahkeme çoğu kez “sermaye artırım tutarının otomatik bir yüzdesi” gibi mekanik bir ölçüye değil; tedbirin şirket faaliyetini ne ölçüde aksatacağına, kararın icrasının durması hâlinde doğabilecek gecikme maliyetlerine ve davacının talebiyle hedeflenen korumanın kapsamına (ör. tescilin durdurulması, pay ihracının engellenmesi, rüçhan hakkı kullanımının korunması) bakarak, muhtemel zararı makul bir denge içinde güvence altına almaya çalışır. Bu nedenle davacı vekili açısından teminat, yalnızca “yatırılacak para” değil; tedbirin elde edilip edilemeyeceğini belirleyen stratejik bir eşik, davalı vekili açısından ise tedbirin etkisini azaltmaya ve davayı maliyetli hâle getirmeye yarayan bir risk yönetimi aracıdır. Uygulamada teminat tartışmasının, çoğu dosyada esasa ilişkin tartışmadan önce “davanın nefesini” belirleyen ilk mücadele alanı hâline geldiği de dikkate alınmalıdır.

    10. Dava Stratejisi: Davacı ve Davalı Vekili İçin Uygulanabilir Yol Haritası

    10.1. Davacı Vekili İçin Kontrol Listesi

    1) Karar kaynağı: GK mı, YK mı?

    2) Süre: 3 ay mı, 1 ay mı? (TTK m. 445 / m. 460/5)

    3) Aktif husumet: muhalefet şerhi var mı; yoksa TTK m. 446/1-b kapısı işletilebilir mi?

    4) Rüçhan hakkı: fiilî engelleme var mı? Haklı sebep raporu/çoğunluk/ölçülülük testi.

    5) Delil kurgusu: ticaret sicili dosyası, genel kurul tutanağı, YK raporları, finansal tablolar, ilanlar.

    6) Tedbir: tescil/uygulama durdurma, payların devrinin engellenmesi vb. taleplerin somutlaştırılması.

    10.2. Davalı Şirket Vekili İçin Savunma Katmanları

    • Usul Katmanı: süre, aktif husumet, muhalefet şerhi, etki kuralı, hukuki yarar.
    • Esas Katmanı: şirket yararı ve finansman ihtiyacının belgelendirilmesi; rüçhan hakkı sınırlandıysa haklı sebep ve eşit işlem; artırımı “seyreltme mühendisliği” olarak gösteren iddiaların teknik verilerle çürütülmesi.
    • Tedbir Katmanı: şirket faaliyetine etkiler + teminat mekanizması.

    10.3. İşlem Haritası

    KARAR AŞAMASI

    ·        Esas Sermaye Sistemi: Genel Kurul Kararı alınır.

    • Kayıtlı Sermaye Sistemi: Yönetim Kurulu Kararı alınır.

    ÖN ŞART KONTROLÜ (İptal İçin)

    ·        Toplantıda “Muhalefet Şerhi” tutanağa geçirildi mi?

    • Süre aşımı kontrolü (3 Ay / 1 Ay).

    İHTİYATİ TEDBİR TALEBİ

    ·        Tescilin/uygulamanın durdurulması için mahkemeye başvuru.

    • Yaklaşık ispat ve teminat yatırılması.

    BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ (Esas)

    ·        Şirketin gerçek finansman ihtiyacı var mı?

    • Rüçhan hakkı sınırlandırılması ölçülü mü?
    • Azınlığın seyreltilmesi (kötüniyet) var mı?

    HÜKÜM

    ·        Davanın kabulü halinde: Karar geçmişe etkili olarak ortadan kalkar.

    • Davanın reddi halinde: Sermaye artırımı kesinleşir.

    Sonuç

    Anonim şirketlerde sermaye artırımı, yalnızca yeni kaynak sağlama işlemi değildir. Çoğu zaman ortaklık dengesini yeniden kuran, yönetim gücünü dağıtan, azınlığın etkisini azaltan ya da artıran ve şirketin geleceğini belirleyen kurucu bir tasarruftur. Bu yüzden sermaye artırımı uyuşmazlıkları da sıradan teknik şirket davaları değil; ortaklık adaletinin, dürüstlük kuralının ve kurumsal güç dengesinin yargısal denetimidir.

    Bu davalarda başarı, üç sütun üzerinde yükselir: (i) doğru hukuki nitelendirme (iptal–butlan), (ii) doğru süre ve usul yönetimi, (iii) güçlü delil ve stratejik kurgu. Özellikle Yargıtay’ın butlanın re’sen gözetileceği yönündeki yaklaşımı, uygulamada muhalefet şerhi ve süre tartışmalarının ötesine geçen bir “kamu düzeni kontrolü” alanı yaratmaktadır. Buna karşılık rüçhan hakkı ve dürüstlük kuralı eksenindeki uyuşmazlıklar çoğu kez iptal rejiminde çözümlenmekte; bu nedenle davacı vekilinin süre rejimini kaçırmadan iptal eksenini sağlam kurması, davalı vekilinin ise şirket yararını belgelendirmesi belirleyici hâle gelmektedir.

    Son tahlilde: Sermaye artırımı, muhasebe tekniğiyle başlayan; fakat çoğu kez ortaklık iktidarı üzerinde sonuç doğuran bir hukuk işlemidir. Ve bu işlem, şirket yararının sınırlarını aşarak güç mühendisliğine dönüştüğü anda, yargısal denetimin en sert alanlarından birine dönüşür.

    Bu Makaleye Atıf Yapılması İçin Önerilen Künye:

    İsmail ALTAY, “Anonim Şirketlerde Sermaye Artırımının İptali Davası: Avukat Gözüyle İptal–Butlan Ayrımı, Rüçhan Hakkı, Süre Rejimi ve Dava Stratejisi”, 2026, https://ismailaltay.com.tr/?p=sayfa&alt=makaleler&id=403 (Erişim Tarihi: …).

    Kaynakça (Seçme Mevzuat ve İçtihat)

    Mevzuat

    Türk Ticaret Kanunu – Genel kurul kararlarının iptali Madde 445 – “(1) 446 ncı maddede belirtilen kişiler, kanun veya esas sözleşme hükümlerine ve özellikle dürüstlük kuralına aykırı olan genel kurul kararları aleyhine, karar tarihinden itibaren üç ay içinde, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinde iptal davası açabilirler.”

    Türk Ticaret Kanunu – İptal davası açabilecek kişiler Madde 446 – “(1) a) Toplantıda hazır bulunup da karara olumsuz oy veren ve bu muhalefetini tutanağa geçirten, b) Toplantıda hazır bulunsun veya bulunmasın, olumsuz oy kullanmış olsun ya da olmasın; çağrının usulüne göre yapılmadığını, gündemin gereği gibi ilan edilmediğini, genel kurula katılma yetkisi bulunmayan kişilerin veya temsilcilerinin toplantıya katılıp oy kullandıklarını, genel kurula katılmasına ve oy kullanmasına haksız olarak izin verilmediğini ve yukarıda sayılan aykırılıkların genel kurul kararının alınmasında etkili olduğunu ileri süren pay sahipleri, c) Yönetim kurulu, d) Kararların yerine getirilmesi, kişisel sorumluluğuna sebep olacaksa yönetim kurulu üyelerinden her biri, iptal davası açabilir.”

    Türk Ticaret Kanunu – Butlan Madde 447 – “(1) Genel kurulun, özellikle; a) Pay sahibinin, genel kurula katılma, asgari oy, dava ve kanundan kaynaklanan vazgeçilemez nitelikteki haklarını sınırlandıran veya ortadan kaldıran, b) Pay sahibinin bilgi alma, inceleme ve denetleme haklarını, kanunen izin verilen ölçü dışında sınırlandıran, c) Anonim şirketin temel yapısını bozan veya sermayenin korunması hükümlerine aykırı olan, kararları batıldır.”

    Türk Ticaret Kanunu – İlan, teminat ve kanun yolu Madde 448 – “(1) Yönetim kurulu iptal veya butlan davasının açıldığını ve duruşma gününü usulüne uygun olarak ilan eder ve şirketin internet sitesine koyar. (2) İptal davasında üç aylık hak düşüren sürenin sona ermesinden önce duruşmaya başlanamaz. Birden fazla iptal davası açıldığı takdirde davalar birleştirilerek görülür. (3) Mahkeme, şirketin istemi üzerine muhtemel zararlarına karşı davacıların teminat göstermesine karar verebilir. Teminatın nitelik ve miktarını mahkeme belirler.”

    Türk Ticaret Kanunu – Kararın yürütülmesinin geri bırakılması Madde 449 – “(1) Genel kurul kararı aleyhine iptal veya butlan davası açıldığı takdirde mahkeme, yönetim kurulu üyelerinin görüşünü aldıktan sonra, dava konusu kararın yürütülmesinin geri bırakılmasına karar verebilir.”

    Türk Ticaret Kanunu – Kötüniyetle iptal ve butlan davası açanların sorumluluğu Madde 451 – “(1) Genel kurulun kararına karşı, kötüniyetle iptal veya butlan davası açıldığı takdirde, davacılar bu sebeple şirketin uğradığı zararlardan müteselsilen sorumludurlar.”

    Türk Ticaret Kanunu – Genel olarak (sermaye artırımı) Madde 456 – “(1) İç kaynaklardan yapılan artırım hariç, payların nakdî bedelleri tamamen ödenmediği sürece sermaye artırılamaz. Sermayeye oranla önemli sayılmayan tutarların ödenmemiş olması sermaye artırımını engellemez. (2) Artırıma, esas sermaye sisteminde 459 uncu maddeye göre genel kurul; kayıtlı sermaye sisteminde, 460 ıncı madde gereğince, yönetim kurulu karar verir. (…) (3) Artırım, genel kurul veya yönetim kurulu kararı tarihinden itibaren üç ay içinde tescil edilemediği takdirde, genel kurul veya yönetim kurulu kararı ve alınmışsa izin geçersiz hâle gelir ve 345 inci maddenin ikinci fıkrası uygulanır.”

    Türk Ticaret Kanunu – Kayıtlı sermaye sisteminde (sermaye artırımı) Madde 460 – “(1) Halka açık olmayan bir anonim şirkette, ilk veya değiştirilmiş esas sözleşme ile, esas sözleşmede belirlenen kayıtlı sermaye tavanına kadar sermayeyi artırma yetkisi, yönetim kuruluna tanındığı takdirde, bu kurul, sermaye artırımını, bu Kanundaki hükümler çerçevesinde ve esas sözleşmede öngörülen yetki sınırları içinde gerçekleştirebilir. Bu yetki en çok beş yıl için tanınabilir. (…) (5) Yönetim kurulu kararları aleyhine, pay sahipleri ve yönetim kurulu üyeleri, 445 inci maddede öngörülen sebeplerin varlığı hâlinde kararın ilanı tarihinden itibaren bir ay içinde iptal davası açabilirler. Bu davaya 448 ilâ 451 inci maddeler kıyas yoluyla uygulanır.”

    Türk Ticaret Kanunu – Rüçhan hakkı Madde 461 – “(1) Her pay sahibi, yeni çıkarılan payları, mevcut paylarının sermayeye oranına göre, alma hakkını haizdir. (2) Genel kurulun, sermayenin artırımına ilişkin kararı ile pay sahibinin rüçhan hakkı, ancak haklı sebepler bulunduğu takdirde ve en az esas sermayenin yüzde altmışının olumlu oyu ile sınırlandırılabilir veya kaldırılabilir. …”

    6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu – Halka açık ortaklık statüsünün kazanılması Madde 16 – “(1) Payları borsada işlem gören ortaklıklar ile kitle fonlaması suretiyle halktan para toplayan ortaklıklar hariç olmak üzere pay sahibi sayısı beş yüzü aşan anonim ortaklıkların payları halka arz olunmuş sayılır. Bu ortaklıklar halka açık ortaklık hükümlerine de tabi olurlar.”

    6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu – Diğer ortak hükümler Madde 33 – “(2) Halka açık ortaklıkların esas sözleşmelerinin değiştirilmesi için Kurulun uygun görüşünün alınması zorunludur.”

    İçtihat (Yargı Kararları Işığında Somut Olay Analizleri)

    Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 06.05.2025 tarihli ve 2024/3162 E., 2025/3128 K. sayılı kararı; İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2023/674 E., 2023/935 K. sayılı “usulden ret” hükmü ile bu hükme yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi’nin 2024/505 E., 2024/520 K. sayılı kararının, davacı (asıl) tarafından duruşmalı temyiz edilmesi üzerine verilmiştir. Davacı, davalı anonim şirketin pay sahibi olduğunu, 2020 yılına kadar yönetim kurulunda görev yaptığını, sonrasında şirketten uzaklaştırıldığını; 07.10.2023 tarihli 2022 yılı olağan genel kurulunda, ortaklık payını düşürmek amacıyla şirket sermayesinin artırılarak 350.000.000 TL’ye çıkarılmasına karar verildiğini, önceki nakdî sermaye artırım bedelleri ödenmeden yeni artırıma gidilmesinin mümkün olmadığını, sermaye artırımı suretiyle mülkiyet hakkına müdahale edildiğini ve kararın dürüstlük kuralına aykırı olduğunu ileri sürerek genel kurul kararının iptalini talep etmiştir. Davalı şirket ise 07.10.2023 tarihli genel kurulda sermayenin, yapılmakta olan yatırıma kaynak temini amacıyla 60.316.910,91 TL’sinin geçmiş yıl kârlarından ve 99.183.089,09 TL’sinin sermaye taahhüdü yoluyla olmak üzere toplam 159.500.000 TL artırılmasına karar verildiğini, şirketin yatırımını gerçekleştirebilmesi için ortaklardan sermaye artırımı yoluyla kaynak talep etmesinin hukuka ve dürüstlük kuralına aykırılık taşımadığını savunarak davanın reddini istemiştir. İlk derece mahkemesi, genel kurul tutanağına göre davacının gündem maddesi görüşülürken olumsuz oy kullandığını ve iptal davası açacağını söylediğini, ancak oylama sonrasında alınan karara ilişkin sözlü/yazılı bir muhalefet şerhi bulunmadığını; bu nedenle TTK m. 446/1-a anlamında “alınan karara muhalif kalma ve muhalefeti tutanağa geçirtme” dava şartının gerçekleşmediğini kabul ederek davayı usulden reddetmiş, bölge adliye mahkemesi de karar alındıktan sonra muhalefet şerhi (ya da aynı anlama gelecek bir beyan) bulunmadığı ve yazılı bildirim de yapılmadığı gerekçesiyle istinafı esastan reddetmiştir. Temyiz incelemesinde Yargıtay; uyuşmazlığın sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararının iptali istemine dair olduğunu, derece mahkemelerinin muhalefet şerhi yokluğundan hareketle iptal şartlarının oluşmadığı gerekçesiyle usulden ret yoluna gittiğini tespit etmekle birlikte; sermaye artırımı kararının iptal istemi yazılı gerekçelerle reddedilmiş olsa dahi, mahkemece butlan sebeplerinin varlığı resen araştırılmadan karar verilmesinin doğru olmadığını; butlan hâlinde usulüne uygun muhalefet şerhi bulunmamasının sonuca etkili olmayacağını; özellikle TTK m. 447 çerçevesinde pay sahibinin vazgeçilmez haklarını (rüçhan hakkı dâhil) etkileyen, şirketin temel yapısını bozan veya sermayenin korunması hükümlerini ihlal eden kararlar bakımından butlan incelemesinin re’sen yapılması gerektiğini vurgulamıştır. Ayrıca Yargıtay, davacının önceki (24.12.2021 tarihli) sermaye artırımında taahhüt edilen nakdî bedeller ödenmeden yeni artırıma gidilemeyeceği iddiası yönünden TTK m. 456/1’deki “iç kaynaklardan artırım hariç, payların nakdî bedelleri tamamen ödenmedikçe sermaye artırılamaz” kuralına işaret etmiş; İstanbul 19. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2022/44 E. sayılı dosyasının aşamasının ve eldeki davaya etkisinin değerlendirilmesi, TTK m. 456/1’deki şartların bulunup bulunmadığının saptanması, bunun yanında tescil edilmiş sermaye artırımı kararı bakımından (TTK m. 456/4’ün yollamasıyla gündeme gelen) TTK m. 353 sistemi içinde “yokluk/butlan kararı verilemeyeceği” hususunun da gözetilmesi gerektiğini belirterek, tüm bu hususlar değerlendirilmeksizin karar verilmesini isabetsiz bulmuştur. Nihai olarak Yargıtay 11. Hukuk Dairesi; davacının temyiz itirazlarını kabul ederek İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi’nin istinafın esastan reddine ilişkin kararını bozarak kaldırmış, dosyanın HMK m. 373/1 uyarınca ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar vermiş; bozma sebebine göre davacının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına hükmetmiştir. (Erişim: https://kararturk.com/t11957317/ )

    Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 06.12.2023 tarihli ve 2022/5306 E., 2023/7093 K. sayılı kararı; Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi’nin 2021/1422 E., 2022/1211 K. sayılı “istinafın kabulü ile ilk derece kararının kaldırılması ve yeniden esas hakkında hüküm kurulması” yönündeki kararının, asıl davada davacı vekilince duruşmalı temyizi üzerine verilmiştir. Kararın dava künyesinde; ilk derece mahkemesi olarak … 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2020/386 E., 2021/330 K. sayılı asıl dosyası ile aynı mahkemenin 2020/463 E. sayılı birleşen dosyası yer almakta; uyuşmazlık “şirket hissesinin tespiti” (asıl dava) ile “genel kurul kararının butlanının tespiti ve sermaye artırım kararının iptali” (birleşen dava) taleplerinin birlikte değerlendirildiği, sermaye artırımının ortakların şirketten olan alacaklarının sermayeye eklenmesi (takas/mahsuben sermaye artırımı) yoluyla gerçekleştirildiği bir ortaklık içi ihtilaftan doğmaktadır. Asıl davada davacı; 2013’te 500.000 TL sermaye ile 50 pay üzerinden kurulan şirkette tarafların başlangıçta eşit pay sahibi olduklarını, 29.03.2019 tarihli genel kurulda oy birliğiyle alınan sermaye artırımı kararıyla ortakların şirketten olan alacaklarının sermayeye eklenmesi suretiyle sermayenin 1.500.000 TL’ye yükseltildiğini (diğer ortağın 440.000 TL, kendisinin 560.000 TL alacağının sermayeye eklenmesi), bu işleme göre pay adedinin 27’ye çıktığını ileri sürerek 1.500.000 TL sermayenin 810.000 TL’sinin ve 50 payın 27 adedinin yasal sahibi olduğunun tespitini, bu pay oranının pay defterine işlenmesini ve ticaret sicilinde gerekli işlemlerin yapılmasını talep etmiştir. Birleşen davada davacı ise; 29.03.2019 tarihli sermaye artırım kararının eşitliği bozacak şekilde sonuç doğurduğunu, sermaye artırımına dayanak SMMM raporunun geçersiz/şirketin gerçek durumunu yansıtmadığını ve içeriğinden haberdar edilmediğini, pay oranlarının belirsiz bırakıldığını, rızası dışında rapor düzenletildiğini, dürüstlük kuralına aykırı biçimde pay dengesinin değiştirildiğini, tescil–ilan sürecinin kanuna uygun yürütülmediğini, ayrıca sermaye artırımına ilişkin iştirak taahhütnamesi ile tescil/ilan dilekçeleri ve TTK m. 457 anlamındaki yönetim kurulu beyanındaki imzaların sahte olduğunu ileri sürerek genel kurul kararının mutlak butlanla/yoklukla malul olduğunun tespiti ve genel kurul/sermaye artırımı kararının iptali isteminde bulunmuştur. İlk derece mahkemesi, asıl davayı kabul ve birleşen davayı reddetmiş; buna karşı yapılan istinaf başvurusu üzerine bölge adliye mahkemesi, ilk derece hükmünü kaldırarak asıl davayı reddedip birleşen davayı kabul etmiş; karar, asıl davada davacı tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay incelemesi duruşmalı yapılmış; 05.12.2023 tarihli duruşmada taraf vekilleri dinlenmiş, tetkik hâkimi raporu alındıktan sonra dosya incelenmiştir. Yargıtay, uyuşmazlığın özünü “dava konusu genel kurul kararının yokluk veya iptal edilebilirlik koşullarının bulunup bulunmadığı ve ortakların pay durumunun ne olduğu” şeklinde nitelendirmiş; somut olgular bakımından genel kurul hazirun cetvelinden her iki ortağın toplantıya asaleten katıldığının, genel kurul tutanağından sermayenin 500.000 TL’den 1.500.000 TL’ye çıkarılmasına ve artırılan kısmın SMMM raporuyla tespit edilen ortak alacaklarından karşılanmasına oy birliğiyle karar verildiğinin anlaşıldığını; ortakların SMMM raporunun genel kurul bilgisine sunulmadığına dair açık bir itiraz ileri sürmediklerini, rapor içeriğine dair açıklama istemediklerini ve karara muhalefet edilmediğini tespit etmiştir. Ayrıca SMMM raporunun teknik bir rapor niteliğinde olduğunu ve ortakların/yönetim kurulu üyelerinin imzasını taşımasının gerekmediğini; sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararının 12.04.2019 tarihinde ticaret sicilinde tescil ve ilan edildiğini, ilanda “yönetim kurulu kararı” şeklindeki maddi hatanın ise 28.09.2020 tarihli Ticaret Sicil Gazetesi’nde “genel kurul kararı” olduğuna dair düzeltme ilanı ile giderildiğini belirtmiştir. Bu çerçevede Daire; sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararının oy birliğiyle alındığı ve ortakların muhalefetinin bulunmadığı hâllerde, Bölge Adliye Mahkemesinin kabulünün aksine “butlan koşullarının oluşmadığını”; teknik nitelikli SMMM raporunda imza bulunmamasının ve ilandaki nitelendirme hatasının sonradan düzeltilmesinin tek başına butlan sonucuna götürmeyeceğini, butlanın istisnai ve ağır sakatlıklara özgü bir yaptırım olduğunu vurgulamaktadır. Nihai olarak Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, davacı vekilinin temyiz itirazlarını kabul ederek Sakarya Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi kararını bozmuş; bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına karar vermiş; duruşma vekâlet ücretinin davalıdan alınarak asıl davada davacıya verilmesine ve dosyanın bölge adliye mahkemesine gönderilmesine hükmetmiştir. (Erişim: https://karararama.yargitay.gov.tr/ )

    Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 15.11.2017 tarihli ve 2016/8898 E., 2017/6234 K. sayılı kararında; inceleme, “… 13. Asliye Ticaret Mahkemesi”nin 29.12.2015 tarihli ve 2014/651 E., 2015/1081 K. sayılı hükmünün davacılar vekilince temyizi üzerine yapılmıştır. Davanın tarafları; davacı tarafta (birden fazla) pay sahibi/ortak sıfatıyla davacılar, davalı tarafta ise sermaye artırımı kararı alan anonim şirkettir. Uyuşmazlığın konusu, davalı şirketin 26.11.2013 tarihli olağan genel kurul toplantısında gündemin 6. maddesi uyarınca şirket sermayesinin 5.000,00 TL’den 1.500.000,00 TL’ye çıkarılmasına ilişkin genel kurul kararının “butlanla batıl” olduğunun tespiti istemidir. Davacılar; bu ölçekteki sermaye artırımının “hukuku dolanma” suretiyle ve kötü niyetle şirket hisselerini elde etmeye yönelik bir girişim olduğunu, dolayısıyla sermaye artırımına ilişkin 6 numaralı kararın batıl sayılması gerektiğini ileri sürmüş; davalı şirket ise davanın hukuki temelden yoksun olduğunu, şirketin mali durumu ve işletme sermayesi ihtiyacı dikkate alındığında sermaye artırımının hukuka uygun bulunduğunu, davacıların dayandığı butlan hükümlerinin somut olayla örtüşmediğini savunarak davanın reddini istemiştir. Yargılama sürecinde ilk derece mahkemesi; iddia ve savunmalar ile bilirkişi raporu ve dosya kapsamına dayanarak, davacıların “butlanın tespiti” davası açtıklarını; ileri sürülen dürüstlük kuralına aykırılık iddiasının genel kurul kararlarının iptaline ilişkin rejimde (TTK m. 445) değerlendirilebilecek nitelikte olduğunu, ancak TTK m. 447 kapsamında sayılan butlan hâlleri içinde yer almadığını; ayrıca davalı şirketin davacı ortaklara rüçhan haklarını kullanmaları için 15 günlük süre tanıdığını, sermaye artırımının yüksek olmasının tek başına butlan sebebi teşkil etmeyeceğini belirterek butlan koşullarının oluşmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiş; karar davacılar vekilince temyiz edilmiştir. Yargıtay incelemesinde Daire; dosya kapsamındaki delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığını, ayrıca davacıların genel kurul toplantısının çağrısına rağmen toplantıya katılmadıklarını ve muhalefet şerhini tutanağa geçirmediklerini belirterek, bu nedenle davanın genel kurul kararının iptali davası olarak da görülemeyeceğine işaret etmiştir. Karar, sermaye artırımı gibi ortaklık yapısını dönüştüren genel kurul işlemlerinde “dürüstlük kuralına aykırılık” ve “kötüniyet” iddialarının her somut olayda otomatik biçimde butlan sonucuna götürmeyeceğini; bu tür iddiaların kural olarak iptal rejiminde (TTK m. 445) ele alınacağını, butlanın ise TTK m. 447’de örneklenen ağır sakatlık hâlleriyle sınırlı ve dar yorumlanan istisnai bir geçersizlik yaptırımı olduğunu vurgulaması bakımından öğretici niteliktedir. Nihai olarak Yargıtay 11. Hukuk Dairesi; davacılar vekilinin tüm temyiz itirazlarını reddetmiş ve ilk derece mahkemesi kararını usul ve kanuna uygun bularak ONAMIŞ, bakiye temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına karar vermiştir. (Erişim: https://karararama.yargitay.gov.tr/# )

    Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 09.05.2024 tarihli ve 2023/1194 E., 2024/3735 K. sayılı kararı; “… Butlan halleri ise örnek verilmek suretiyle TTK m. 447’de düzenlenmiş olup bu hükme göre, pay sahibinin vazgeçilmez nitelikteki haklarını sınırlayan veya ortadan kaldıran, pay sahibinin bilgi alma, denetleme ve inceleme haklarını kanunun izin verdiği ölçü dışında sınırlandıran ve şirketin temel yapısını bozan veya sermayenin korunması hükümlerini ihlal eden genel kurul kararları batıldır. …”

    İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi’nin 29.09.2022 tarihli ve 2022/1564 E., 2022/1314 K. sayılı kararı; İstanbul Anadolu 12. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 29.06.2022 tarihli ve 2022/377 E. sayılı ihtiyati tedbir talebinin reddine ilişkin ara kararına karşı davacılar vekilince yapılan istinaf başvurusu üzerine verilmiştir. Uyuşmazlık, davalı anonim şirketin 28.04.2022 tarihli olağanüstü genel kurulunda alınan sermaye artırımı kararının yokluğu veya iptali istemiyle açılan davada, bu kararın yürütülmesinin ihtiyati tedbir yoluyla durdurulup durdurulamayacağına ilişkindir. Davacılar; önceki sermayenin ödenmiş olup olmadığının, sermayeye iç kaynaklardan aktarılabilecek fon bulunup bulunmadığının ve sermaye artırımının gerekçesinin ortaya konulmadığını, yönetim kurulu beyanının yetersiz olduğunu, ayrıca şirket içi baskılar nedeniyle yönetimden uzaklaştırıldıklarını ileri sürerek sermaye artırım kararının uygulanmasının telafisi imkânsız zararlara yol açacağını iddia etmişlerdir. Davalı şirket ise sermaye artırımının şirketin finansman ihtiyacına dayandığını, davacıların rüçhan haklarını kullanmadıklarını ve alınan kararın hukuka uygun olduğunu savunmuştur. İlk derece mahkemesi, davacı iddialarının yaklaşık ispat düzeyinde ortaya konulamadığı ve tedbir verilmemesi hâlinde telafisi güç zarar doğacağına dair yeterli emare bulunmadığı gerekçesiyle ihtiyati tedbir talebini reddetmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi ise, TTK m. 449 hükmünün HMK m. 390 ile birlikte uygulanması gerektiğini, genel kurul kararının yürütülmesinin geri bırakılabilmesi için yaklaşık ispatın yeterli olduğunu belirterek somut olayda davacıların sermaye artırımına katılmamaları nedeniyle pay oranlarının ciddi şekilde düşeceğini ve bunun telafisi güç zarar doğurabileceğini değerlendirmiştir. Bu kapsamda Daire, sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararlarının uygulanmasının, pay sahipliği oranlarında geri dönülmesi güç değişiklikler doğurması hâlinde, yaklaşık ispat koşulunun varlığı ile birlikte ihtiyati tedbir yoluyla durdurulabileceğini kabul etmiştir. Sonuç olarak, davacıların istinaf başvurusu kabul edilerek ilk derece mahkemesinin ara kararı HMK m. 353/1-b-2 uyarınca kaldırılmış ve davalı şirketin 28.04.2022 tarihli genel kurulunda alınan sermaye artırımına ilişkin kararın icrasının teminatsız olarak tedbiren durdurulmasına kesin olarak karar verilmiştir.

    Bakırköy 6. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 28.01.2021 tarihli ve 2019/937 E., 2021/87 K. sayılı kararı; davacı pay sahibinin, davalı anonim şirketin 27.01.2017 tarihli olağanüstü genel kurulunda alınan sermaye artırımına ilişkin 3 numaralı kararın iptali istemiyle açtığı davada verilmiştir. Davacı, önceki sermaye taahhütlerinin yerine getirilmediğini, buna rağmen yeni sermaye artırımına gidildiğini ve bu durumun hukuka aykırı olduğunu ileri sürerken; davalı şirket, sermaye artırımının şirketin finansal sürdürülebilirliği için zorunlu olduğunu savunmuştur. İlk derece mahkemesi, önceki sermaye artırım bedellerinin tahsil edilmemiş olması nedeniyle yeniden sermaye artırımına gidilemeyeceği gerekçesiyle dava konusu 3 numaralı kararın iptaline karar vermiş; ancak bu karar istinaf incelemesinde, TTK m. 456 kapsamında yapılacak değerlendirmenin teknik ve finansal inceleme gerektirdiği, şirketin gerçek sermaye ihtiyacı, artırımın zorunluluğu ve artırımın azınlığı seyrelterek dürüstlük kuralına aykırı sonuç doğurup doğurmadığı hususlarının bilirkişi incelemesiyle belirlenmesi gerektiği gerekçesiyle kaldırılmıştır. Dosyanın yeniden görülmesi üzerine yapılan yargılamada ise, dava konusu sermaye artırım kararının TTK m. 456 uyarınca üç ay içinde ticaret siciline tescil edilmediği, bu nedenle kararın kendiliğinden geçersiz hâle geldiği tespit edilmiştir. Mahkeme bu çerçevede, sermaye artırımına ilişkin genel kurul kararının üç aylık tescil süresi içinde sicile tescil edilmemesi hâlinde kendiliğinden hükümsüz hâle geleceğini ve bu durumda iptal davasının konusuz kalacağını kabul etmiştir. Sonuç olarak dava konusuz kaldığından karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiş; yargılama giderleri ve vekâlet ücretinin davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

  • Pergolalar İçin Yeni Dönemde Emsal ve Ruhsat Muafiyetinin Şartları

    (1 TEMMUZ 2026 TARİHLİ PLANLI ALANLAR İMAR YÖNETMELİĞİ DEĞİŞİKLİĞİ SONRASINDA)

    Önceki Hukuki Durum

    3194 sayılı İmar Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca, Kanunda açıkça istisna tutulmayan bütün yapılar kural olarak yapı ruhsatına tabidir.

    Pergolalar bakımından istisna ise uzun yıllardır Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği’nin 59. maddesinde düzenlenmektedir. Yönetmeliğin 4. maddesinde pergola;

    “Bahçede, bina cephelerini değiştirmemek kaydıyla terasta, hafif yapı malzemelerinden dikme ve sık kirişleme ile yapılan, üzerine yeşil bitki örtüsü sardırılabilen, etrafı açık, yapı ruhsatı olmaksızın inşa edilebilen yapılar” olarak tanımlanmıştır.

    Buna paralel olarak Yönetmeliğin 59. maddesinde de pergola, çardak ve benzeri imalatların yapı ruhsatına tabi olmadığı açıkça hüküm altına alınmıştır.

    Ancak bu düzenlemeler, pergolanın hangi şartlarda pergola sayılacağı, hangi imalatların ise ruhsata tabi yapı niteliği kazanacağı konusunda ayrıntılı ölçütler içermemekteydi. Bu nedenle uygulamadaki boşluk büyük ölçüde Danıştay kararlarıyla doldurulmuştur.

    Danıştay İçtihatlarıyla Oluşan Kriterler

    Danıştay kararlarında, pergolanın ruhsata tabi olup olmadığı yalnızca kullanılan malzemeye göre değil, imalatın hukuki niteliğine göre değerlendirilmektedir.

    Yerleşik içtihatlara göre bir imalatın pergola sayılabilmesi için;

    • kapalı alan oluşturmaması,
    • gölgelik amacı taşıması,
    • güneş ve yağmurdan korunmaya yönelik olması,
    • etrafının açık olması,
    • hafif yapı malzemelerinden yapılması,
    • ana yapının taşıyıcı sistemini etkilememesi,
    • bağımsız kullanım alanı oluşturmaması,
    • yapı kullanım alanını genişletmemesi, gerekmektedir.

    Bu kapsamda Danıştay;

    • ahşap,
    • demir profil,
    • çelik konstrüksiyon,
    • polikarbon örtü,
    • hatta bazı olaylarda kiremit çatı örtüsü kullanılan pergola ve sundurmaları dahi,

    yukarıdaki kriterleri taşımaları halinde ruhsata tabi olmayan imalat olarak kabul etmiştir.

    Buna karşılık etrafı kapatılan, kullanım alanını genişleten, kış bahçesine dönüştürülen veya bağımsız kullanım alanı meydana getiren imalatların ise pergola niteliğini kaybederek ruhsata tabi yapı haline geldiği kabul edilmektedir.

    Emsal Hesabı Bakımından Önceki Belirsizlik

    Pergolalar yönünden en önemli tartışmalardan biri ise emsal hesabı konusunda yaşanmaktaydı.

    Önceki Yönetmelikte pergolanın ruhsata tabi olmadığı açık olmakla birlikte, emsal hesabında nasıl değerlendirileceğine ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktaydı.

    Bu nedenle uygulamada bazı idareler pergolaları emsal hesabına dahil ederken, bazı idareler emsal dışı kabul etmekteydi. Aynı nitelikteki yapılar hakkında farklı uygulamalar ortaya çıkması, uygulama birliğini zedeleyen önemli sorunlardan biri haline gelmişti.

    01.07.2026 Tarihli Yönetmelik Değişikliği

    01.07.2026 tarihli Yönetmelik değişikliği ile bu belirsizlik önemli ölçüde giderilmiştir.

    Yönetmeliğin 5. maddesinin sekizinci fıkrasında yapılan değişiklikle;

    • bağımsız bölüm olarak düzenlenmeyen,
    • bağımsız bölümün eklentisi niteliği taşımayan,
    • yapının ana taşıyıcı sistemiyle bütünleşik olmayan,
    • bahçede peyzaj düzenlemesi niteliğinde yapılan pergolaların
    1. maddenin sekizinci fıkrasının (b) bendindeki diğer kullanımlarla birlikte bahçe alanının %20’sini aşmayan kısmının emsal hesabına dahil edilmeyeceği açıkça hüküm altına alınmıştır.

    Yeni Düzenlemenin Getirdiği Yenilik

    Bu değişiklikle birlikte ilk defa pergolaların emsal hesabındaki hukuki statüsü açık şekilde belirlenmiştir.

    Buna göre artık bir pergolanın emsal dışı sayılabilmesi için;

    • bahçede bulunması,
    • peyzaj düzenlemesi niteliğinde olması,
    • bağımsız bölüm oluşturmaması,
    • bağımsız bölümün eklentisi olmaması,
    • ana taşıyıcı sistemle bütünleşik olmaması,
    • diğer bahçe düzenlemeleriyle birlikte bahçe alanının %20’sini geçmemesi

    zorunludur.

    Dolayısıyla yeni düzenleme, pergolanın ruhsat rejimini değiştirmemiş; yalnızca emsal hesabı bakımından objektif ve uygulanabilir kriterler getirmiştir.

    Değişmeyen Hukuki Esaslar

    Yeni Yönetmelik;

    • pergolanın tanımını,
    • ruhsat muafiyetini,
    • hafif malzeme şartını,
    • etrafının açık olması ilkesini,
    • gölgelik amacı taşıması gerektiğini

    değiştirmemiştir.

    Bu nedenle pergolanın ruhsata tabi olup olmadığının tespitinde Danıştay’ın yıllardır istikrar kazanan içtihatları uygulanmaya devam edecektir.

    Sonuç

    01.07.2026 tarihli değişiklik, pergolalar bakımından yeni bir ruhsat rejimi oluşturmamıştır. Değişiklik, Danıştay içtihatlarıyla şekillenen mevcut sistemi korumuş; buna karşılık uygulamada en fazla uyuşmazlığa neden olan emsal hesabını ilk kez açık kurallara bağlamıştır.

    Böylece pergolalar bakımından artık iki ayrı hukuki inceleme yapılacaktır. İlk aşamada, imalatın Yönetmelik ve Danıştay içtihatlarında belirtilen nitelikleri taşıyıp taşımadığı değerlendirilerek ruhsata tabi olup olmadığı belirlenecek; ikinci aşamada ise yeni Yönetmelikte öngörülen şartların gerçekleşmesi halinde pergolanın emsal hesabına dahil edilip edilmeyeceği tespit edilecektir. Bu yönüyle değişiklik, mevcut yargısal yaklaşımı değiştiren değil, onu tamamlayan ve uygulama birliğini güçlendiren bir düzenleme niteliğindedir.

  • Brazilian Jiu-Jitsu, Meşru Müdafaa ve Hukuk: Gerçek Öz Savunma Nedir?

    Günlük hayatta kişiler, beklenmedik bir saldırıyla karşı karşıya kaldıklarında çoğu zaman panik içinde hareket ederler. Panik anında verilen tepkiler ise yalnızca saldırıyı durdurmakla sınırlı kalmayıp ağır yaralama, hatta ölüm gibi çok daha ciddi hukuki sonuçlara yol açabilir. Oysa Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen meşru müdafaa kurumunun amacı, saldırgana zarar vermek değil; devam eden haksız saldırıyı durdurmaktır.

    Bu noktada Brazilian Jiu-Jitsu’nun (BJJ) temel felsefesi ile meşru müdafaa anlayışı arasında dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır. BJJ, rakibi mümkün olduğunca kontrol etmeyi, etkisiz hâle getirmeyi ve saldırının devamını engellemeyi esas alırken; hukuk da savunmanın intikam amacı taşımamasını, yalnızca saldırıyı sona erdirmeye yönelik olmasını aramaktadır.

    1. Meşru Müdafaada Amaç Saldırgana Zarar Vermek Değil, Saldırıyı Durdurmaktır

    Türk Ceza Kanunu’nun 25. maddesinde düzenlenen meşru müdafaa, kişiye devam eden haksız bir saldırıyı defetme hakkı tanımaktadır. Ancak bu hak, saldırganı cezalandırma veya ona mümkün olan en büyük zararı verme yetkisi değildir.

    Hukuki değerlendirmede temel soru şudur:

    “Saldırıyı sona erdirmek için kullanılan güç gerçekten gerekli ve ölçülü müydü?”

    Bu nedenle savunmanın amacı, saldırıyı mümkün olan en kısa sürede etkisiz hâle getirmek olmalıdır. Meşru müdafaa, öfkeyle hareket etmeyi değil; zorunlu olduğu ölçüde ve saldırıyı durdurmaya yetecek kadar güç kullanılmasını koruma altına alır.

    2. Ölçülülük İlkesi ile BJJ’nin Kontrol Mantığı Birbirine Yaklaşmaktadır

    Brazilian Jiu-Jitsu’nun temel yaklaşımı rakibi mümkün olduğunca kontrol etmektir.

    Birçok teknik; yumruk atmak, tekmelemek veya ağır yaralanmaya sebep olmak yerine rakibi denge dışına çıkarmaya, sabitlemeye ve saldırının devamını engellemeye yöneliktir.

    Bu yönüyle BJJ, meşru müdafaanın ölçülülük ilkesiyle benzer bir mantık taşır.

    Elbette bu durum, BJJ bilen bir kişinin her olayda hukuka uygun hareket ettiği anlamına gelmez. Meşru müdafaanın şartlarının oluşup oluşmadığı ve kullanılan gücün ölçülü olup olmadığı her somut olayın özelliklerine göre değerlendirilir. Ancak kişinin kontrollü müdahale edebilme becerisi, bazı durumlarda gereğinden fazla güç kullanılmasının önüne geçebilecek önemli bir avantaj sağlayabilir.

    3. Yargıtay’ın Dikkat Çeken Bir Kararı

    Yargıtay’ın değerlendirdiği olaylardan birinde mağdur, yerde boğulma tehlikesi yaşarken panikle çakısını çıkarıp rastgele sallamış ve karşı tarafın akciğerini yaralamıştır.

    Kararda öne çıkan değerlendirme ise oldukça dikkat çekicidir.

    Özetle Yargıtay, saldırının daha hafif bir müdahaleyle bertaraf edilmesinin mümkün olup olmadığının araştırılması gerektiğini, başka bir ifadeyle saldırıyı durdurabilecek daha az tehlikeli bir seçenek varken neden hayati tehlike doğurabilecek bir müdahalenin tercih edildiğinin sorgulanması gerektiğini ifade etmiştir.

    Aslında burada önemli olan nokta şudur: Çoğu insan saldırı anında yalnızca iki seçeneği olduğunu düşünür; ya hiçbir şey yapmamak ya da panikle kontrolsüz şekilde karşılık vermek. Oysa Brazilian Jiu-Jitsu, birçok durumda kişiye üçüncü bir seçenek sunabilir: Saldırıyı mümkün olduğunca kontrol altına alarak etkisiz hâle getirmek.

    Bu elbette her olayda meşru müdafaa şartlarının oluştuğu veya kişinin mutlaka hukuka uygun hareket edeceği anlamına gelmez. Ancak kontrollü hareket edebilme becerisi, bazı olaylarda daha ölçülü ve daha orantılı bir müdahalenin mümkün olmasına katkı sağlayabilir.

    4. Panik Yerine Kontrol

    Sokakta saldırıya uğrayan birçok kişi herhangi bir öz savunma eğitimi almadığı için panik hâlinde hareket edebilmektedir.

    Panik sadece fiziksel açıdan değil, hukuki açıdan da risk oluşturabilir. Çünkü kontrolsüz şekilde verilen tepkiler, saldırıyı durdurmak için gerekenden çok daha ağır sonuçlara yol açabilir ve sonrasında ceza yargılamasına konu olabilir.

    Brazilian Jiu-Jitsu ise kişiye öncelikle sakin kalmayı, durumu analiz etmeyi ve mümkünse çatışmayı büyütmemeyi öğretir.

    İyi bir BJJ sporcusunun önceliği kavga etmek değildir.

    Önce uzaklaşmayı dener.

    Bu mümkün değilse saldırıyı kontrol altına almaya çalışır.

    Fiziksel müdahaleye ise ancak gerçekten zorunlu olduğunda başvurur.

    5. Savunma, Saldırı Devam Ederken Yapılır

    Meşru müdafaanın en önemli özelliklerinden biri zamanlamadır.

    Savunma, saldırı devam ettiği sırada yapılmalıdır.

    Saldırı sona erdikten sonra öfkeyle yapılan hareketler artık meşru müdafaa kapsamında değerlendirilmeyebilir.

    Aynı şekilde saldırı sona erdiğinde savunma hakkı da sona erer. Artık tehlike ortadan kalkmışken saldırgana yönelik devam eden fiiller, somut olayın özelliklerine göre hukuki sorumluluk doğurabilir.

    Brazilian Jiu-Jitsu da tam olarak saldırı anında uygulanabilecek kontrol teknikleri üzerine kuruludur. Amaç saldırının devamını engellemek ve tehlikeyi sona erdirmektir. Kontrol sağlandıktan sonra gereksiz güç kullanımına devam edilmemesi de bu anlayışın temel unsurlarından biridir.

    6. Hukuk, Saldırganın da Haklarını Korur

    Ceza hukuku yalnızca mağdurun haklarını koruyan bir sistem değildir. Aynı zamanda saldırganın da yaşam hakkını, vücut bütünlüğünü ve temel haklarını korur.

    Bu nedenle hukuk, saldırıyı sona erdirmek için gerekli olan müdahaleye izin verirken, gereksiz veya aşırı güç kullanımını da denetler.

    Kontrol odaklı savunma anlayışı da bu bakımdan önem taşımaktadır. Amaç saldırgandan intikam almak değil; mümkün olan en az zararla tehlikeyi sona erdirmektir.

    Sonuç

    Brazilian Jiu-Jitsu ile Türk hukukundaki meşru müdafaa kurumu aynı kavramlar değildir. Ancak her ikisinin de ortaklaştığı önemli bir nokta bulunmaktadır: Amaç zarar vermek değil, devam eden haksız saldırıyı sona erdirmektir.

    Elbette bir dövüş sporu eğitimi almak kişiye otomatik olarak meşru müdafaa hakkı kazandırmaz veya yapılan her müdahaleyi hukuka uygun hâle getirmez. Bununla birlikte BJJ; kişiye paniğin yerine kontrolü, öfkenin yerine ölçülülüğü ve rastgele müdahalenin yerine bilinçli hareket edebilme becerisini kazandırabilir. Bu da hem fiziksel güvenlik hem de hukuki değerlendirme bakımından önemli avantajlar sağlayabilir.

    Belki de gerçek öz savunma; rakibe en fazla zararı verebilmek değil, verebileceğiniz hâlde tehlikeyi en az zararla sona erdirebilmektir. Bana göre Türk hukukundaki meşru müdafaa anlayışı ile Brazilian Jiu-Jitsu’nun ortak noktası da tam olarak budur.

  • Apilex Bülten #12

    Apilex Bülten #12

    20 – 26 Temmuz tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    Şirket Telefonundaki Mesajların İzinsiz Okunması

    Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, çalışanın işverene ait şirket telefonundaki kişisel WhatsApp yazışmalarının işverence izinsiz okunarak fesih gerekçesi yapılmasını hukuka aykırı buldu. Olayda işveren, çalışana zimmetli şirket telefonunun iadesini istedi; cihaz üzerinde yaptığı incelemede ulaştığı WhatsApp yazışmalarını tutanak altına alarak iş sözleşmesini haklı nedenle feshetti. İşveren, cihazın iş amaçlı tahsis edildiğini, mesajlarda patron ve çalışma arkadaşları hakkında hakaret bulunduğunu savundu. Çalışan ise kişisel verileri silmesine imkân tanınmadan yazışmalarının izinsiz okunduğunu, feshin hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek işçilik alacakları ve manevi tazminat talebiyle dava açtı. 

    Yerel mahkeme, işverenin çalışanın özel yazışmalarını okuma, tutanak altına alma ve fesih gerekçesi yapma hakkı bulunmadığına, feshin haksız olduğuna ve özel hayatın gizliliğinin ihlali nedeniyle manevi tazminata hükmetti. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi kararı hukuka uygun buldu. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi kararı oy birliğiyle onadı. Karar, işverene ait cihazdaki kişisel yazışmaların özel hayatın gizliliği kapsamında korunduğu yönünde emsal niteliği taşımaktadır.

    Kaynak: Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 12.01.2026 T., 2025/9161 E., 2026/2 K.

    CHIANGMAI, THAILAND -FEBRUARY 7, 2017:Google Hangouts application on LG Nexus 5. Hangouts allows to make voice calls and send sms, mms messages.

    Yeni Kira Sözleşmesinde Tahliye Taahhüdünün Durumu

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, tahliye taahhüdünün düzenlenmesinden sonra taraflar arasında yeni bir kira sözleşmesi imzalanması halinde kira ilişkisinin yenilendiğine ve önceki taahhüdün hükümsüz kaldığına hükmetti. Somut olayda Manavgat 2. Sulh Hukuk Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu incelemesiyle taahhütnamedeki imzanın kiracıya ait olduğunu tespit ederek davanın kabulüne, itirazın iptaline ve kiralananın tahliyesine karar verdi. Karar kesin nitelikte olduğundan Adalet Bakanlığı kanun yararına temyiz yoluna başvurdu. Başvuruda, taahhütten sonra taraflar arasında 11.09.2024 başlangıç tarihli ve noter tasdikli yeni bir kira sözleşmesi imzalandığı, davacı vekilinin de tarafların anlaştığını ve davanın konusuz kaldığını bildirdiği ileri sürüldü. Daire, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 352/1. maddesine atıfla tahliye taahhüdünün geçerlilik şartlarını sıraladı; yeni sözleşmeyle kira ilişkisinin yenilenmesi karşısında eski taahhüdün hükümsüz kaldığı gözetilmeden karar verilmesini usul ve yasaya aykırı buldu. Karar, 05.05.2026 tarihinde oy birliğiyle kanun yararına bozuldu.

    Kaynak: Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 2026/2077 E., 2026/1766 K.


    GLOBAL RADAR

    Yapay Zeka Telif Uzlaşmasında Eğitim İle Veri Temini Ayrımı

    Kaliforniya Kuzey Bölgesi Federal Mahkemesi, Anthropic’in dil modeli eğitiminde korsan kitap kopyaları kullandığı iddiasıyla açılan toplu davada 1,5 milyar dolarlık uzlaşmayı 20 Temmuz 2026’da onayladı. Dosyanın hukuki eksenini, eğitim fiilinin kendisi ile eğitim verisinin ediniliş biçimi arasındaki ayrım oluşturdu. Mahkeme önceki aşamada, usulüne uygun satın alınan kitapların model eğitiminde kullanılmasını adil kullanım kapsamında gördü; eğitimin eserin kendisini ikame etmediğini, ortaya farklı amaca hizmet eden bir sonuç çıktığını esas aldı. Korsan kaynaklardan indirilen eserlerle kalıcı bir dijital kütüphane kurulmasını ise bağımsız bir telif ihlali saydı. Taraflar uzlaşmayı yalnızca bu ikinci fiil üzerine kurdu. Mahkeme uzlaşmayı adil, makul ve yeterli buldu ve dosyaya sunulan 53 itirazın tamamını reddetti. Davacı vekilleri 187,5 milyon dolar ücret talep etti; mahkeme bu tutarı emsal içtihattaki çarpan aralığını aştığı gerekçesiyle 101,5 milyon dolara indirdi. Karara karşı otuz günlük temyiz süresi işlemektedir.

    Kaynak: Bartz v. Anthropic PBC, No. 3:24-cv-05417 (N.D. Cal. 20.07.2026)

    Bilirkişinin Yapay Zeka Promptları Usul Yönünden İncelemeye Açıldı

    Connecticut Federal Bölge Mahkemesi sulh yargıcı, bir çevre davasında bilirkişinin rapor hazırlarken kullandığı üretken yapay zeka promtlarının karşı tarafa sunulmasına karar verdi. Dava, New Haven’daki bir akaryakıt terminalinin şiddetli hava olayları ve sel gibi iklim kaynaklı risklere karşı yeterince hazırlıklı olup olmadığına ilişkin iddialardan doğdu. Davacı tarafın bilirkişisi, davalıların ibraz ettiği belge yığınını daraltmak ve incelemeye değer belgeleri ayıklamak için ticari bir yapay zeka aracından yararlandığını belirtti. Yapay zeka kullanımını raporunda açıkladı; ancak davalılar kullanılan promtların da paylaşılmasını talep etti. Yargıç, bilirkişinin yönteminin delil incelemesine açık olduğunu belirtti ve belge havuzunun hangi ölçütlerle daraltıldığını raporun dayandığı metodolojinin ayrılmaz parçası saydı. Promtları, bilirkişilerden istenebilen formül veya yazılım kodu gibi yöntemsel unsurlarla aynı kategoride değerlendirdi. Davacı taraf karara itiraz etti. Bölge hâkimi, itiraz sonuçlanıncaya kadar kararın icrasını durdurdu; inceleme sürüyor.

    Kaynak: Conservation Law Foundation, Inc. v. Shell Oil Co., No. 3:21-cv-00933 (D. Conn. 18.05.2026)


    LEGALTECH SAHNESİ

    CSAM Tarama Teknolojisi İle Şifreleme Geriliminde Apple Lehine Karar

    Kaliforniya Kuzey Bölgesi Federal Mahkemesi, Apple’ın iCloud depolama alanında çocukların cinsel istismarına ilişkin materyali (CSAM) taramamasından doğan sorumluluk iddiasını, İletişim Ahlakı Yasası’nın 230. bölümü (Section 230) uyarınca reddetti. “Amy” ve “Jessica” takma adlı iki davacının açtığı ve 2.680 kişilik bir sınıfı temsil eden davada, Apple’ın PhotoDNA gibi mevcut araçları kullanmayı reddederek kendi geliştirdiği NeuralHash sisteminden vazgeçtiği ve iCloud dosyaları için uçtan uca şifreleme uyguladığı ileri sürüldü. Davacılar bunu bir “tasarım kusuru” olarak nitelendirdi. Mahkeme, iddiaların Apple’ı üçüncü kişi içeriğinin yayıncısı konumuna yerleştirdiğini; CSAM tespiti yapan bir aracın içeriği incelemeyi gerektirdiğini ve bu tür tasarım kararlarının Section 230 kapsamında bağışıklık taşıdığını değerlendirdi. Hâkim Noël Wise, şirketleri CSAM’i proaktif tespit ve rapor etmeye zorlayan bir yasa bulunmadığını, bu boşluğu gidermenin yasama organının yetkisinde olduğunu belirtti. Dava, yeniden açılamayacak şekilde reddedildi.

    Kaynak: Amy et al. v. Apple Inc., 5:24-cv-08832, 2026 WL 2031817 (N.D. Cal. 13 Temmuz 2026)

    LAPD, Denetimde Yüksek Hata Oranı Çıkan AI Plaka Tanıma Ağını Askıya Aldı

    Los Angeles Emniyet Müdürlüğü (LAPD), Flock Safety’nin yapay zeka destekli plaka tanıma (ALPR) kamera ağıyla üç yıllık sözleşmesini Temmuz 2026’da yenilememe kararı aldı. Karar, LAPD Genel Müfettişliğinin 14 Temmuz 2026 tarihli denetim raporunun ardından geldi. Rapora göre iki aylık inceleme döneminde sistem 161 hatalı çalıntı-araç uyarısı üretti; doğru şekilde çalıntı tespit edilen 337 uyarıyla birlikte değerlendirildiğinde hata oranı yüzde 32,3 olarak hesaplandı. Rapor, bu isabetsizliklerin bireysel özgürlük menfaatlerini etkileyebileceğini, kamu güvenini zedeleyebileceğini ve önemli hukuki ile mali sorumluluk riskleri doğurabileceğini belirtti. Denetim, plaka kayıtlarının zamanında güncellenmemesinin hatalı durdurmalara yol açabileceğini tespit etti ve mevcut sözleşmelerin toplanan verileri yeterince korumadığı sonucuna vardı. Müfettişlik, güncellenmiş koruma önlemleri yürürlüğe girene kadar programın genişletilmesinin askıya alınmasını önerdi. LAPD, veri sahipliği, veri paylaşımı ve ihlal sorumluluğu konularında yeni sözleşme koşulları müzakere ettiğini açıkladı.

    Kaynak: LAPD Office of the Inspector General Denetim Raporu, BPC No. 26-184 (14.07.2026)


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    Konut ve Çatılı İş Yeri Kira Bedelinin Belirlenmesi ve Kira Tespit Davası

    Av. Emrah KARATAY

    “…Rayiç bedelin tespiti davası, kira sözleşmesinde artış hükmü bulunsa da bulunmasa da açılabilir. Bu tespit, kira sözleşmesinin yenilenmesinden itibaren beş yıl geçtikten sonra talep edilebilir. Kanun koyucu, rayiç bedelin tespitine ilişkin davanın her beş yılda bir açılabileceğini öngörmekle birlikte, beş yıldan önce böyle bir talepte bulunulmasını yasaklamıştır. Dolayısıyla, taraflar sözleşme süresi dolmadan önce bu davayı açamazlar…”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Hatalı Göğüs Estetiği Uygulamalarına Karşı Yasal Süreçler

    Günümüzde estetik cerrahi uygulamaları, bireylerin dış görünüşlerini iyileştirme ve kendilerini daha iyi hissetme isteğiyle birlikte hızla yaygınlaşmıştır. Özellikle göğüs estetiği — büyütme, küçültme, dikleştirme veya rekonstrüksiyon ameliyatları — hem tıbbi hem de psikolojik beklentileri beraberinde getiren müdahalelerdir. Ancak her cerrahi işlemde olduğu gibi, bu tür operasyonlarda da istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir. Beklentiyi karşılamayan estetik sonuçlar, kalıcı izler, asimetri, enfeksiyon gibi komplikasyonlar ya da hatalı cerrahi müdahaleler kişinin hem fiziksel hem de ruhsal sağlığını olumsuz etkileyebilir. Bu tür durumlarda çoğu kişi nereye başvurması gerektiğini bilemeyebilir. Oysa ki, estetik operasyonlar da diğer tüm tıbbi işlemler gibi hukuki denetime tabidir. Cerrahın özen yükümlülüğü, bilgilendirme sorumluluğu ve müdahalenin tıbbi standartlara uygunluğu, hukuki değerlendirme açısından büyük önem taşır. Bu yazıda, hatalı göğüs estetiği uygulamalarının hangi durumlarda hukuki sorumluluk doğurabileceğini, hangi yollarla hak arayabileceğinizi ve yasal süreçlerin nasıl işlediğini ele alacağız.

    1. Göğüs Estetiğinde Hatalı Uygulamalar Nelerdir?

    1.1. Simetri Bozuklukları

    Göğüs estetiği operasyonlarında en sık karşılaşılan sorunlardan biri, iki meme arasında belirgin boyut, yükseklik ya da şekil farkının oluşmasıdır. Sadece bunla da kalmayıp göğüs büyütme ameliyatı sonrasında kapsül oluşumu da meydana gelebiliyor. Cerrahinin amacı estetik bütünlüğü sağlamak olduğundan, göğüsler arasında dikkat çekici bir asimetri meydana gelmesi, genellikle operasyonun planlamasında ya da uygulanışında yapılan hatalardan kaynaklanır. Simetri bozukluğu, hekimin: ameliyat öncesi ölçüm ve değerlendirmeyi yeterli yapmaması, göğüs yapısına uygun protez seçmemesi, protezleri farklı derinlik veya konumda yerleştirmesi, cerrahi teknikleri yanlış uygulaması gibi nedenlerle oluşabilir. Bu durum, özellikle kıyafet giyildiğinde veya aynaya bakıldığında belirgin şekilde fark edilebilecek düzeydeyse, estetik başarısızlık olarak değerlendirilir. Belirgin asimetri çoğu zaman düzeltme ameliyatı gerektirir.

    Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 2018/3043 Esas ve 2018/2820 Karar ve 03.07.2018 tarihli kararında, “Davacı, göğüslerinin büyütülmesi ve göz kapağı için estetik gayeyle davalıya başvurmuş olduğuna göre, estetik ameliyat yapılmak suretiyle istenilen ve kararlaştırılan amaca uygun güzel bir görünüm sağlanmasının taraflar arasındaki eser sözleşmesinin konusu olduğu açıktır. Burada sözleşme yapılmasının nedeni belli bir sonucun ortaya çıkmasıdır. Eser yüklenicinin sanat ve becerisini gerektiren bir emek sarfı ile gerçekleşen sonuç olup, yüklenici eseri iş sahibinin yararına olacak şekilde ve ona hiçbir zarar vermeden meydana getirmek yükümlülüğü altındadır.” kararını vermiştir.

    1.2. Protezin Kayması, Yer Değiştirmesi veya Patlaması

    Göğüs estetiği ameliyatlarında en sık kullanılan yöntemlerden biri silikon protez uygulamasıdır. Ancak ameliyat sonrası dönemde protezin zamanla yerinden kayması, dönmesi ya da patlaması gibi komplikasyonlar meydana gelebilir. Bu tür durumlar hem estetik hem de sağlık açısından ciddi sorunlara yol açar. Protezin göğüs kası altına ya da üstüne yanlış yerleştirilmesi, ameliyat sırasında uygun cep (implant boşluğu) oluşturulmaması, kalitesiz ya da hastaya uygun olmayan protez kullanılması, ameliyat sonrası bakım ve hareket kısıtlamaları hakkında hastaya yeterli bilgilendirme yapılmaması, enfeksiyon, travma veya kapsül kontraktürü (vücudun protezi sert bir zarla sarması) gibi tıbbi komplikasyonların göz ardı edilmesi. Protezin doğru konumda olmaması, baskı yapması veya sinirlere temas etmesi sonucu hasta sürekli rahatsızlık ya da ağrı hissedebilir. Bu tür komplikasyonlar hekimin kusurlu davranışı veya özen eksikliği sonucunda gelişmişse, hukuki sorumluluk doğabilir. Bu tür durumlar genellikle yeni bir operasyonla düzeltilebilir. Ancak bu hem maddi hem fiziksel hem de psikolojik yük getirir.

    1.3. Enfeksiyon ve Aşırı İz Oluşumu

    Göğüs estetiği ameliyatlarında ciltte kesi yapılması zorunludur. Bu kesiler zamanla iyileşse de izlerin kalması kaçınılmazdır. Ancak bazı durumlarda bu izler normal sınırların çok ötesine geçebilir; kalın, kırmızı, kabarık veya dikiş hattı boyunca belirgin bir şekilde devam eden skarlar oluşabilir. Ayrıca ameliyat sonrası dönemde enfeksiyon gelişmesi, iyileşmeyi geciktirir ve ek tıbbi müdahale gerektirebilir. Bu tür durumlar genellikle şu nedenlerle meydana gelir: Cerrahın kesiyi yanlış bölgeden açması veya uygunsuz dikiş teknikleri kullanması, ameliyatın steril koşullara dikkat edilmeden yapılması, hastaya ameliyat sonrası bakım (temizlik, pansuman, antibiyotik kullanımı vb.) hakkında yetersiz bilgi verilmesi, hastanın cilt yapısının dikkate alınmadan agresif cerrahi teknikler kullanılması, ameliyat sonrası komplikasyonların erken fark edilmemesi veya zamanında müdahale edilmemesi. Tüm bu nedenler, hekimin özen yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği açısından değerlendirilir. Örneğin göğüs büyütme ameliyatında enfeksiyon yaşayan hastaya yargıtay, doktorun sterilizasyon yükümlülüğünü ihlal ettiğini belirtti.

    1.4. Duyu Kaybı

    Göğüs estetiği operasyonlarında, cerrahi müdahale sırasında meme bölgesindeki sinirlere zarar verilmesi sonucu, hastalarda geçici veya kalıcı duyu kaybı yaşanabilir. Özellikle meme ucu ve çevresindeki hislerin azalması ya da tamamen yok olması, operasyon sonrası karşılaşılabilecek önemli komplikasyonlardan biridir. Bu durum, hastanın hem estetik görünümünü hem de fonksiyonel duyusunu etkileyerek yaşam kalitesini düşürebilir. Duyu kaybının önlenmesi için cerrahın anatomik yapıya hakim olması ve dikkatli bir teknik uygulaması gereklidir. Ancak hatalı uygulamalarda, bu sinirlerin zedelenmesi kaçınılmaz olabilir.

    Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 2020/1808 Esas ve 2020/2925 Karar ve 09.11.2020 tarihli kararında:“Davacı, göğüs küçültme ve dikleştirme (toparlama) ve karın gerdirme gayesiyle yani estetik amaçla davalıya başvurmuş olduğuna göre, estetik ameliyat yapılmak suretiyle istenilen ve kararlaştırılan amaca uygun güzel bir görünüm sağlanması ve sürecin sağlıklı bir şekilde neticelendirilmesi hususlarının taraflar arasındaki eser sözleşmesinin konusu olduğu açıktır. Burada sözleşme yapılmasının nedeni belli bir sonucun ortaya çıkmasıdır. Eser yüklenicinin sanat ve becerisini gerektiren bir emek sarfı ile gerçekleşen sonuç olup, yüklenici eseri iş sahibinin yararına olacak şekilde ve ona hiçbir zarar vermeden meydana getirmek yükümlülüğü altındadır.” kararını vermiştir

    2.Estetik Cerrahın Hukuki Sorumluluğu Nedir?

    Yargıtay kararlarına göre, ‘’estetik ameliyatlarda, ameliyatı yapan doktor, estetik görünüm konusunda belli bir teminat vermişse, taraflar arasındaki bu sözleşme, eser sözleşmesidir.’’ Bu tür sözleşmelerde, hekimin yalnızca bir hizmet sunması yeterli değildir; aynı zamanda belirli bir sonucun yani ‘eser’in gerçekleştirilmesi taahhüt edilir. Eğer taahhüt edilen bu sonuç ortaya çıkmazsa ve bu durum hekimin kusurundan kaynaklanıyorsa, cerrah hukuki sorumluluk altına girer’’

    Göğüs estetiği işlemleri, doktorun belirli bir sonucu taahhüt ettiği eser sözleşmesi kapsamındadır. Doktor, hastanın amacına uygun estetik bir görünüm sağlamakla yükümlüdür. (Yargıtay 15. H.D. 2020/1808 E., 2020/2925 K.)

    3.Estetik Cerrahın Sorumluluğunun Tespiti ve İspat Yükü

    Estetik cerrahın, ameliyatın öncesinde, sırasında ve sonrasındaki tüm uygulamalarında mesleki standartlara, yasal düzenlemelere ve taraflar arasındaki sözleşmeye uygun davranması gereklidir. Cerrahın bu yükümlülüklere aykırı eylemleri sonucunda zarara uğradığını öne süren kişiler, bu zararların karşılanması amacıyla hukuki yollarla tazminat talebinde bulunabilirler. Söz konusu zararlar hem maddi hem de manevi nitelikte olabilir. Bu doğrultuda, estetik cerrahın sorumluluğuna gidilebilmesi için öncelikle belirli şartların gerçekleştiği ispat edilmelidir. Eğer cerrahın hukuken sorumlu olduğu ortaya konulursa, bu durum zarar gören lehine sonuç doğurur. Ancak bu bağlamda ispat yükü, yani tazminat talebini gerekçelendirme sorumluluğu, davacı tarafta yani zarara uğradığını ileri süren kişidedir. Kişi, uğradığı maddi ya da manevi zararın cerrahın yükümlülüklerine aykırı davranışlarından kaynaklandığını delillerle ortaya koymalıdır. İspat sürecinde; taraflar arasındaki sözleşmenin içeriği, yazılı dokümanlar, tıbbi kayıtlar, uzman raporları, bilirkişi değerlendirmeleri ve tanık beyanları önemli delil kaynakları olarak öne çıkar. Ayrıca şu hususu da belirtmek gerekir: Yargıtay kararları ve doktrindeki genel kabul, hastanın yeterince bilgilendirilip açık rızasının alındığına dair ispat sorumluluğunun hekime ait olduğunu kabul etmektedir.

    Sonuç olarak, estetik cerrahın hukuki sorumluluğunun belirlenmesi, hem hak kaybı yaşayan kişilerin korunması hem de cerrahların mesleki yükümlülüklerini doğru şekilde yerine getirmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Ameliyat öncesi, sırası ve sonrasındaki süreçlerde hekimin özenli davranması gerekmekte, ancak ortaya çıkan zararların tazmini için ispat yükünün eksiksiz şekilde yerine getirilmesi gerekmektedir. Bu aşamada hasta hakları, aydınlatma yükümlülüğü ve sözleşme hükümleri dikkatle değerlendirilir. Estetik müdahaleler nedeniyle ortaya çıkan maddi ve manevi zararların karşılanması için hukuki yollara başvurulması, sadece bireysel adaletin sağlanmasına katkıda bulunmakla kalmaz, aynı zamanda estetik cerrahi uygulamalarının kalitesinin ve hasta güvenliğinin artmasına da katkı sağlar. Bu nedenle, estetik operasyon yaptırmayı düşünenlerin haklarını ve sorumluluklarını önceden bilmeleri ve gerektiğinde profesyonel hukuki destek almaları büyük önem arz etmektedir.

  • Kiraya Verenin Sözleşmeyi Sebepsiz Fesih Hakkı 

    Kira sözleşmesi kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmasıyla birlikte  ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira  bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Kira sözleşmesinde kiracının asli edim yükümü, kira  bedelini ödemek, kiraya verenin asli edim yükümü ise, kiralananı kira süresince kiracının  kullanımına hazır bulundurmaktır. 

    Türk Borçlar Kanunu, kira sözleşmesinin feshine ilişkin olarak kiracıyı koruyucu  hükümler getirmiş, kiraya verenin sözleşmeyi sebepsiz fesih hakkı sıkı süre ve bildirim  şartlarına bağlanmıştır. Bununla birlikte özel tahliye sebepleri de düzenlenmiş olup kiracının  ihtiyaç, yeniden inşa ve imar (TBK m. 350), yeni malikin gereksinimi (TBK m. 351), yazılı  tahliye taahhüdü (TBK m. 352), kiracının temerrüdü (TBK m. 315 ve 352/f. 2), özen borcuna  aykırılık (TBK m. 316) gibi sebeplerle tahliye edilebilmesi de mümkündür. İşbu çalışmada  kiraya verenin sözleşmeyi sebepsiz fesih hakkını düzenleyen Türk Borçlar Kanununun 347.  maddesi irdelenecektir.  

    I. Türk Borçlar Kanununun 347. Maddesinin Hukukî Niteliği  

    Türk Borçlar Kanununun 1. maddesi uyarınca “sözleşme, tarafların iradelerini  karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamalarıyla kurulur. İrade açıklaması, açık veya örtülü  olabilir.” Sözleşmenin temelini tarafların karşılıklı irade uyuşması oluşturur. İrade özgürlüğü  ilkesinin bir neticesi olarak taraflar sözleşmenin içeriğini özgürce belirleyebilmektedirler.  Elbette ki bu özgürlük çeşitli sınırlamalara tabii olabilmektedir.  

    Kanun hükümleri, kişilerin aksini kararlaştırabilip kararlaştıramadıklarına göre ikiye  ayrılmaktadır.  

    Emredici olmayan hükümler, tarafların sözleşme serbestisi kapsamında aksini  kararlaştırabildiği niteliktedir. Bunlar, kişiler tarafından aksi kararlaştırılmadığı durumda  uygulanacak yedek hükümler ve tarafların irade açıklamalarının ne anlama geleceğinin  anlaşılmasını sağlayan yorumlayıcı hükümlerdir (DURAL, Mustafa / SARI, Suat, Türk Özel  Hukuku Cilt I: Temel Kavramlar ve Medeni Kanunun Başlangıç Hükümleri, Filiz Kitabevi,  İstanbul 2019.). 

    Emredici hükümler ise, mutlak emredici hükümler ve nispî emredici hükümler olarak  iki grupta incelenir. Kişiler tarafından aksi kararlaştırılamayan ve uyulması zorunlu olan  hükümler mutlak emredici niteliktedir. Nispî emredici hükümler ise diğer tarafa göre zayıf  konumda olan sözleşme taraflarından birini korumak amacıyla getirilen, korunan taraf lehine  değiştirilebilen ancak aleyhine değiştirilmesi yasak nitelikte olan hükümlerdir. İşte konut ve  çatılı işyerlerini konu alan kira sözleşmelerine ilişkin hükümler (6098 sayılı Türk Borçlar  Kanununun 339 ilâ 356. maddeleri), genel itibariyle kiracıyı koruyucu nitelikte hükümler olup  nispî emredici niteliktedir. Türk Borçlar Kanununun 347. maddesi de bu nitelikte olup, taraflar  kira sözleşmesinde bu maddeye ilişkin olarak kiracının lehine düzenleme yapılabilirken  aleyhine düzenleme yapamayacaklardır. Aleyhine düzenleme yapılması durumunda ise  düzenleme kesin hükümsüzlükle sonuçlanacaktır. 

    II. Kiracının Sebepsiz Fesih Hakkı 

    Türk Borçlar Kanununun 347. maddesinin 1. fıkrasının ilk cümlesi uyarınca, “konut ve  çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az onbeş gün  önce bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır…” Madde  metninden de anlaşılacağı üzere, sözleşmeyi sebepsiz olarak feshetme hakkı Kanunda esasen  kiracıya tanınmıştır. Zira kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az on beş  gün önce bildirimde bulunmazsa, sözleşme aynı koşullarla bir yıl daha uzatılmış olacaktır.  

    Türk Borçlar Kanununun 347. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, “belirsiz süreli kira  sözleşmelerinde, kiracı her zaman,… genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona  erdirebilirler.” Bu kapsamda, belirsiz süreli kira sözleşmeleri bakımından, kiracı her zaman  genel hükümler uyarınca fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilmektedir. 

    Fesih süresi bakımından Türk Borçlar Kanununun 329. maddesi uygulama alanı bulur. Mezkûr madde uyarınca “taraflardan her biri, bir taşınmaza veya taşınır bir yapıya ilişkin kira  sözleşmesini yerel âdette belirlenen kira döneminin sonu için veya böyle bir âdetin  bulunmaması durumunda, altı aylık kira döneminin sonu için, üç aylık fesih bildirim süresine  uyarak feshedebilir.”

    Türk Borçlar Kanununun 328. maddesi uyarınca belirsiz süreli sözleşmeler bakımından  Sözleşmede veya Kanunda belirtilen fesih dönemine veya bildirim süresine uyulmamışsa,  bildirim bir sonraki fesih dönemi için geçerli olacaktır.  

    III. Kiraya Verenin Sebepsiz Fesih Hakkı  

    Kiraya veren sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak,  belirsiz süreli kira sözleşmelerinde kiraya veren, kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra  genel hükümlere göre, yukarıda atıf yaptığımız Türk Borçlar Kanununun 328 ile 329. maddeleri  uyarınca fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilir. Yine, kiraya veren tarafından Türk  Borçlar Kanununun 328. maddesi uyarınca belirsiz süreli sözleşmeler bakımından Sözleşmede  veya Kanunda belirtilen fesih dönemine veya bildirim süresine uyulmamışsa, bildirim bir  sonraki fesih dönemi için geçerli olacaktır.  

    Belirli süreli sözleşmelerde ise on yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi  izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi  bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir (TBK m. 347 f.1, c.2,3). 

    Kanun çalışmaları sırasında Tasarının 346. maddesinde on beş yıllık uzama süresi  öngörülmüş iken, sonrasında Adalet Komisyonu Raporunda da ifade edildiği üzere, kiraya  verenin mülkiyet hakkının ölçüsüz şekilde sınırlandırılamayacağı, sınırlandırmanın makul bir  seviyede tutulması gerektiği gerekçesiyle uzama süresi on yıla indirilmiştir. Türk Borçlar  Kanununun 347. maddesinin ilgili hükümleri, itiraz usûlü kapsamında Anayasa Mahkemesinin  önüne getirilmiştir.  

    IV. Anayasa Mahkemesi Bakışıyla Türk Borçlar Kanununun 347. Maddesinin  Sözleşme Özgürlüğüne ve Mülkiyet Hakkına Etkisi  

    İfade ettiğimiz üzere, Türk Borçlar Kanununun 347. maddesi nispî emredici nitelikte  olup kiracı aleyhine düzenleme yasağı mevcuttur. Bu hususun sözleşme özgürlüğüne müdahale  niteliğinde olup olmadığı hususu ve mülkiyet hakkına etkisi Anayasa Mahkemesince itiraz  usulü kapsamında tartışılmıştır.  

    11.01.2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 347. maddesinin birinci  fıkrasının üçüncü cümlesi ve ikinci fıkrası olan “…Ancak, on yıllık uzama süresi sonunda  kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde  bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir.  

    Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren ise kiranın  başlangıcından on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilirler,”

    kısmının iptali istemine ilişkin Bodrum 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin itirazı  üzerine Anayasa Mahkemesinin 2015/102 Esas, 2016/151 sayılı ve 07.09.2016 tarihli Kararı  verilmiştir.  

    İlgili Kararda “25. Belirli süreli kira sözleşmelerinde kural, sürenin dolması hâlinde  kiracının sözleşmeyi sona erdirebilmesidir. Buna karşılık, kanun koyucu kiraya verenin, kira  süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sonlandırabilmesine imkân tanımamıştır. Amaç,  kiracının korunması ve bu suretle kamu yararının sağlanmasıdır. Bununla birlikte itiraz konusu  kuralla, kiraya verene, sözleşme özgürlüğü gözetilerek, sözleşme süresi ve on yıllık uzama  süresi dikkate alındığında uzun bir süre için kiralanan şeye dolaysız zilyet olamaması nedeniyle  belirli koşulların gerçekleşmesi hâlinde sözleşmeyi sona erdirme hakkı tanınmaktadır. Kuralla,  kiracının korunmasındaki kamu yararı amacı ile kiraya verenin sözleşme özgürlüğü arasındaki  makul denge, kiraya verene herhangi bir sebebe dayanmaksızın sözleşmeyi sona erdirme  hakkının, sözleşmenin bitiminden itibaren on yıllık uzama süresi sonunda sağlanmasıyla  kurulmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla sözleşme özgürlüğüne yapılan müdahale ölçüsüz değildir. 

    26. İtiraz konusu kural, kiraya verenin kira sözleşmesini sona erdirme yetkisine ilişkin  olup, kiracının kullanım yetkisine herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Kiracının  kullanım yetkisi, kira sözleşmesinden doğan bir haktır ve itiraz konusu kural kullanım yetkisine  ilişkin doğrudan bir hüküm içermemektedir. Dolayısıyla kuralın Anayasa’nın 35. maddesinde  güvenceye bağlanan mülkiyet hakkıyla bir ilgisi görülmemiştir,” ifadeleri kullanılmıştır.  Belirtilen gerekçelerle, Anayasa Mahkemesince ilgili hükümlerde düzenlenmiş on yıllık  sürelerin mülkiyet hakkına ve sözleşme özgürlüğüne müdahale niteliğinde olmadığı kanaatine  varılmıştır. 

    V. Belirli Süreli Sözleşmelerde Kiraya Verenin Sebepsiz Fesih Hakkı Kazanması

    Kiraya verenin Türk Borçlar Kanununun 347. maddesine dayanarak açacağı tahliye  davasında kira ilişkisinin öncelikle başlangıç tarihi, sözleşme süresi, uzama yılları ve bildirim  tarihi tam olarak tespit edilmelidir. Zira dava açma süresi kamu düzeninden olup davalı ileri  sürmese bile mahkemece kendiliğinden (re’sen) dikkate alınmalıdır. 

    Uygulamada, madde metninde ifade edilen on yıllık uzama süresinin hangi tarihten  itibaren başlayacağı hususu tartışılmaktadır. Zira pek çok kiraya veren, on yıllık sürenin kiracıyı  sebep göstermeksizin konut veya çatılı işyerinden tahliye etmek için yeterli olduğunu  düşünmektedir. Bu husus, tabiri caizse galatımeşhur bir nitelik kazanmış olduğundan belirli  süreli kira sözleşmeleri bakımından kiraya verenin sebepsiz fesih hakkının doğabilmesi için  gerekli şartları açıklamamız gerekmektedir. 

    a. Belirli süreli kira sözleşmeleri bakımından öncelikle kira sözleşmesinde  belirtilen sözleşme süresinin sona ermesi gerekmektedir. Örneğin, kira  sözleşmesinin beş yıllık olması durumunda on yıllık uzama süresinin başlaması için,  öncelikle beş yıllık sürenin sona ermesi gerekmektedir.  

    Uygulamada, kiraya verenler kira bedelinin yasal sınırlamaya tabi olmadan  arttırılabilmesi amacıyla kiracılarıyla yeni bir kira sözleşmesi yapma yoluna gidebilmektedirler. Fakat bilinmesi gerekir ki, bu durumda on yıllık uzama süresi yapılan yeni sözleşmenin  süresinin bitiminden itibaren başlayacaktır.  

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2017/458 Esas, 2021/614 sayılı ve 25.05.2021 tarihli  Kararı uyarınca, “…25. İlk sözleşmeden sonra taraflar bir araya gelerek yeniden bir kira  sözleşmesi yapmışlar ise on yıllık süre bu sözleşmenin bitim tarihinden sonra hesaplanmalıdır.  Yani her dönemde yapılan yenileme sözleşmesi on yıllık süreyi yeniden başlatır (Ceran, s. 930). 

    26.Kanun koyucunun iradesi ilk sözleşme tarihinin ölçü alınması olsaydı, uzama süresi  kavramını hiç kullanmayıp kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra diyerek, belirli süreli  kira sözleşmelerinde kira ilişkisinin sona ermesini hükme bağlardı. Bu nedenle her yapılan kira  sözleşmesi bir yeni sözleşme olarak kabul edilecektir ve bu sözleşmenin bitim tarihi önemlidir.  Aksi durum düşünülürse uzatma süresi kavramının hiçbir anlamı olmayacaktır (Sever, Ö.:  Konut ve Çatılı İşyeri Kiralarında Sözleşmenin Sona Ermesi bilka.org.tr. s. 4-5)…” 

    b. Kira sözleşmesi süresinin bitimi sonrası on yıllık uzama süresi sona ermelidir. Kiracı belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az on beş gün önce  bildirimde bulunmazsa, sözleşme aynı koşullarla bir yıl daha uzatılmış olacaktır. Bu  şekilde sözleşme on yıl boyunca uzamalıdır. 

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 2017/7238 Esas, 2017/16609 sayılı ve 28.11.2017 tarihli  Kararı uyarınca, “Türk Borçlar Kanununun 347/1-2 maddesi hükmüne göre konut ve çatılı  işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az on beş gün önce  bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır.” 

    Süre mevzuunu 01.05.2012 başlangıç tarihli ve 3 yıl için düzenlenen örnek bir kira  sözleşmesi üzerinden açıklayalım:  

    1. 01.05.2012-30.04.2013 

    2. 01.05.2013-30.04.2014

    3. 01.05.2014-30.04.2015 

    Bu kapsamda sözleşme süresi 30.04.2015 tarihinde sona erecek ve kiracının gerekli  bildirimde bulunmaması durumunda sözleşme aynı koşullarla bir yıl uzatılmış sayılacaktır.  Kiracının on yıl boyunca bu bildirimde bulunmadığını farz edelim: 

    4. 01.05.2015-30.04.2016 

    5. 01.05.2016-30.04.2017 

    6. 01.05.2017-30.04.2018 

    7. 01.05.2018-30.04.2019 

    8. 01.05.2019-30.04.2020 

    9. 01.05.2020-30.04.2021 

    10. 01.05.2021-30.04.2022 

    11. 01.05.2022-30.04.2023 

    12. 01.05.2023-30.04.2024 

    13. 01.05.2024-30.04.2025 

    Böylece on yıllık uzama süresi 30.04.2025 tarihinde sona erecektir.  

    c. On yıllık uzama süresini takip eden uzama yılının bitiminden en az üç ay önce  bildirimde bulunulması durumunda, kiraya veren kira sözleşmesini sebepsiz  olarak sonlandırabilecektir. 

    VI. Kiraya Verenin Bildirim Külfeti 

    Bildirim şekil, süre ve içerik bakımından çeşitli şartlara uygun olmalıdır. Bildirimin  geçerliliğine ilişkin şekil şartını düzenleyen Türk Borçlar Kanununun 348. maddesi uyarınca,  “konut ve çatılı işyeri kiralarında fesih bildiriminin geçerliliği, yazılı şekilde yapılmasına  bağlıdır.” Bu kapsamda sözlü olarak yapılan bildirim geçerli olmayacaktır. Uygulamada, çeşitli  mesajlaşma uygulamalarından yapılan bildirim ispat sorununa sebep olabilmektedir. Bu  kapsamda bildirim yapılırken noter kanalı, iadeli taahhütlü mektup gibi yöntemler  kullanılabilecektir.  

    Bildirimin Kanunda belirtilen zaman içerisinde yapılması gerekmektedir. On yıllık  uzama süresinin bitimi sonrası devamındaki uzama yılının, diğer bir deyişle 01.05.2025- 30.04.2026 yıllarını içerir kira yılının bitiminden en az üç ay yani en geç 30.01.2026 tarihine kadar bildirimde bulunulması durumunda, kiraya veren kira sözleşmesini sebepsiz olarak  sonlandırabilecektir. Zira sebepsiz fesih hakkı bir külfet niteliğinde olup usulüne uygun bildirim şartına bağlıdır. Bildirimin yapılmaması durumunda fesih o yıl için geçerli  olmayacaktır. İlaveten bildirimin açık bir şekilde yapılmış olması, diğer bir deyişle sözleşmenin  hangi dönem için sona erdirildiğinin tereddüde yer vermeyecek şekilde belirlenmesi gerekmektedir.  

    Kiraya verenin yapacağı fesih bildiriminin süresi içinde yapılıp yapılmadığı hususu bildirimin yapıldığı değil, kiracıya ulaştığı tarih bakımından incelenir. Bu husus Yargıtay  içtihatlarında da açıkça ifade edilmektedir. 

    Örneğin, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 2017/6655 Esas, 2018/712 sayılı ve 25.01.2018  tarihli Kararı uyarınca, “TBK’nun 347.madde metninde de görüleceği üzere ihtar “…her uzama  yılının bitiminden itibaren en az üç ay önce…”yapılmalıdır denilmekle, kanunun  düzenlemesinden verilen üç aylık sürenin asgari süre olduğu bildirimin uzama yılının bitimine  üç ay kala kiracının elinde olmasının yeterli olduğu anlaşılmaktadır… Davacı tarafından  davalıya gönderilen 06.06.2014 tarihli ihtarı davalıya 19.06.2014 tarihinde tebliğ edilmiş dava  ise 01.12.2015 tarihinde açılmıştır. Fesih bildiriminin altı aylık kira döneminin sonu için üç  aylık fesih bildirim süresine uyularak yapıldığı ve davanın süresinde açıldığı anlaşılmakla,  mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, davanın süre yönünden reddine  karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” 

    VII. Sonuç 

    Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, kiraya verenin sebepsiz fesih hakkı  bakımından düzenlenen sürelerin sözleşme özgürlüğüne ve kiraya verenin mülkiyet hakkına  müdahale niteliğinde olduğu tartışılsa da bu iddia Anayasa Mahkemesince kabul görmemiştir.  Sonuç olarak, sebepsiz fesih hakkı kiraya verene mutlak bir tahliye yetkisi tanıyor olsa da bu  hakkın doğumu Kanunda belirtilen sürelerin dolması ile tamamen usulüne uygun ve zamanında  yapılacak bildirim külfetinin eksiksiz ifasına bağlıdır. Zira Türk Borçlar Kanununun 347.  maddesi ile esas olarak kira sözleşmelerinin zayıf tarafı olan kiracı korunmaktadır.  

    VIII. Konuya İlişkin Yargıtay Kararları 

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2017/458 Esas, 2021/614 sayılı ve 25.05.2021 tarihli  Kararı 

    “13. Kira sözleşmesi kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmasıyla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere kira sözleşmesi karşılıklı edimleri içeren bir sözleşmedir. 

    14. Başka bir anlatımla kira sözleşmesi, bir bedel karşılığında geçici bir süre için tarafa veya başkasına ait taşınır veya taşınmaz malın veya bir hakkın kullanımını sağlayan sözleşmedir.  Kira sözleşmesi karşılıklı iradelerin birleşmesi suretiyle oluşur. Kira sözleşmesinin tarafları, kiraya verilen maldan bedel karşılığı yararlanan kiracı ile yararlanmaya razı olan  kiralayandır. 

    15. Kira sözleşmesinde kiracının asli edim yükümü, kira bedelini ödemesi; kiraya verenin asli edim yükümü ise, kiralananı kira süresince kiracının kullanımına hazır bulundurmasıdır. TBK’nın 301. maddesine göre “Kiraya veren, kiralananı kararlaştırılan tarihte, sözleşmede amaçlanan kullanıma elverişli bir durumda teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlüdür.” Kiraya verenin teslim borcunu yerine getirmesi tek başına asli edim yükümlülüğünü yerine getirmesi anlamına gelmemekte olup sözleşme süresince de kiralananı kullanıma elverişli bir şekilde bulundurmakla yükümlüdür. 

    16. Bu aşamada konut ve çatılı işyeri kira sözleşmeleri hakkında açıklama yapılmasında fayda bulunmaktadır. 

    17. Kanun koyucu, konut ve çatılı işyeri kiralarını TBK’da bağımsız bir ayrım içinde özel olarak düzenlemiştir. Bunun nedeni, konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, sözleşmenin zayıf tarafını oluşturduğu için bu tür kira sözleşmelerinin nitelik ve içerik olarak kiracıyı korumaya yönelik hüküm ve kurallardan oluşma gereksinimidir (Eren, F.: Borçlar Hukuku Özel Hükümler, Ankara 2019, s. 398). 

    18. Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmeleri belirli süreli veya belirsiz süreli olarak kararlaştırılabilir. Açık veya örtülü biçimde bir süre belirlenmişse ve herhangi bir bildirim olmaksızın kararlaştırılan sürenin geçmesiyle sona erecek kira sözleşmesi belirli süreli kira sözleşmesidir. Başlangıcı belli süresi belli olan sözleşmelerdir (Ceran, M.: Kira Sözleşmesi ve Tahliye Davaları Ankara 2019, s. 130). 

    19. Belirli süreli konut ve çatılı işyeri kiraları, bildirim yoluyla sona erdirilebileceği gibi, dava yoluyla da sona erdirilebilir. Konut ve çatılı işyerlerine ilişkin belirli süreli kira sözleşmelerinin bildirim yoluyla sona ermesi TBK’nın 347. maddesinde düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre 

    “Konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en  az onbeş gün önce bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış  sayılır. Kiraya veren, sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. 

    Ancak, on yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının  bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin  sözleşmeye son verebilir. Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren  ise kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle  sözleşmeyi sona erdirebilirler. Genel hükümlere göre fesih hakkının kullanılabileceği  durumlarda, kiraya veren veya kiracı sözleşmeyi sona erdirebilir.” 

    20. Öte yandan 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un geçici 2. maddesine göre “Bu Kanunun 1 inci maddesinin son cümlesi hükmü bir defaya mahsus olmak üzere, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce Türk Borçlar Kanununun 347 nci maddesinin birinci fıkrasının son cümlesinde öngörülen kira sözleşmelerinden on yıllık uzama süresi dolmamış olmakla birlikte geri kalan süre beş yıldan daha kısa olanlar hakkında, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl; on yıllık uzama süresi dolmuş olanlar hakkında da yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl sonra uygulanır.” hükmü bulunmaktadır. 

    21. Belirli süreli kira sözleşmelerinde, sözleşme süresi on yıllık uzama süresini  tamamlamamışsa, geriye kalan süre beş yıldan daha kısa ise Kanun’un yürürlük tarihinden itibaren beş yıl sonra kiraya veren bu hakkını kullanabilecektir. On yıllık uzama süresi dolmuş ise, bu Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl sonra tahliye isteminde bulunabilecektir. 6101 sayılı Kanun 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girdiğine göre on yıllık uzama süresi dolan sözleşmeler için 01.07.2014 tarihinden itibaren kiraya veren bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden itibaren en az üç ay önce bildirimde bulunmak suretiyle herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir. Uzama süresi on yılı doldurmamışsa ve kalan süre beş yıldan az ise, Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren  beş yıl sonra uygulanacağı için 01.07.2017 tarihinden sonra izleyen her uzama yılının  bitiminden itibaren en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla kiraya veren, herhangi bir  sebep göstermeksizin tahliye talebinde bulunabilecektir. 

    22. TBK’nın 347. maddesinde açıkça belirtildiği üzere, konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az on beş gün önce bildirimde bulunmak suretiyle isterse, sözleşmeyi sona erdirebilir. Ancak, kiracı böyle bir bildirimde bulunmadığı takdirde sözleşme, aynı şartlarda bir yıl için uzatılmış sayılır. Buna karşılık kiraya veren, aynı imkâna sahip olmadığı için onun, sözleşme süresinin bitiminden on beş gün önce bildirimde bulunmak suretiyle sözleşmeyi sona erdirme hakkı yoktur. Kiraya veren ancak on yıllık uzama süresi sonunda, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak şartıyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeyi sona erdirebilir. Bu hüküm kiraya veren lehine konulmuş emredici bir hüküm olduğu için taraflar sözleşmede bunun aksine bir kayıt koyamazlar. 

    23. On yıllık süre sonunda da olsa burada kiraya veren lehine bir bozucu nitelikte yenilik doğuran fesih bildirim hakkı tanınmıştır. Kiraya veren hakkında 6570 sayılı Kanun’da sözleşmeyi sona erdiren böyle bir hak tanınmamıştı (Eren, s. 416-417). 

    24. Kiraya verenin TBK’nın 347. maddesinden yararlanabilmesi için öncelikle taraflar  arasında düzenlenen kira sözleşmesindeki sürenin bitmesi, taraflar arasında yeni bir sözleşme yapılmaksızın ilk yapılan sözleşmenin TBK’nın 347. maddesinde belirtildiği gibi birer yıllık uzama süresinin on yıl olması, on yıldan sonra en son uzama yılının bitiminden en az üç ay önce fesih ihbarda bulunması ve davanın da uzama yılının sonunda açılması gerekir. 

    25. İlk sözleşmeden sonra taraflar bir araya gelerek yeniden bir kira sözleşmesi yapmışlar ise on yıllık süre bu sözleşmenin bitim tarihinden sonra hesaplanmalıdır. Yani her dönemde  yapılan yenileme sözleşmesi on yıllık süreyi yeniden başlatır (Ceran, s. 930). 

    26. Kanun koyucunun iradesi ilk sözleşme tarihinin ölçü alınması olsaydı, uzama süresi  kavramını hiç kullanmayıp kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra diyerek, belirli süreli  kira sözleşmelerinde kira ilişkisinin sona ermesini hükme bağlardı. Bu nedenle her yapılan kira  sözleşmesi bir yeni sözleşme olarak kabul edilecektir ve bu sözleşmenin bitim tarihi önemlidir.  Aksi durum düşünülürse uzatma süresi kavramının hiçbir anlamı olmayacaktır (Sever, Ö.:  Konut ve Çatılı İşyeri Kiralarında Sözleşmenin Sona Ermesi bilka.org.tr. s. 4-5). 27. Taraflar, on yıllık uzama süresi devam etmekte iken, sonradan yaptıkları yeni bir anlaşma  ile, yeni bir kira süresi belirlemek ya da kira ilişkisinin daha ne kadar devam edeceğini  belirlemek istemişlerse, bu durumda kural olarak taraf iradelerine saygı duyulması gerekir  (Yağcı, K.: Belirli Süreli Konut ve Çatılı İşyeri Kiralarında On Yıllık Uzama Süresinin  Başlangıç Anı ve Kiraya Verenin Fesih Bildiriminde Bulunabileceği En Erken Zaman Dilimi,  İstanbul Hukuk Mecmuası 2018, s. 659). 

    28. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olaya gelince; kiraya veren dava dışı … İnş.  Taah. Aliminyum San. ve Tic. A.Ş. ile davalı arasında düzenlenen 01.12.1994 başlangıç tarihli  ve beş yıl süreli kira sözleşmesi ile 158 nolu parselde bulunan binanın 1 ve 3 nolu bağımsız  bölümleri banka şubesi olarak kullanılmak üzere davalıya kiraya verilmiştir. Bundan sonra  kiraya veren Niyazi, Osman, Necat, Enver, Ahmet, Orhan ve … ile davalı arasında 01.12.1999  tarihli ve üç yıl süreli kira sözleşmesi düzenlenmiştir. Kira ilişkisi devam ederken davaya konu  1 nolu bağımsız bölüm 28.12.2004 tarihinde davacılardan Osman Şişik’e, devredilmiş ve davalı ile davacılardan … arasında 1 nolu depolu dükkan vasıflı bağımsız bölüme ilişkin olarak  01.12.2005 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmesi düzenlenmiştir. 3 nolu bağımsız  bölüm ise 29.12.1995 tarihinde davacılara devredilmiş olup bu taşınmaza ilişkin olarak davalı  ile davacılardan … arasında 01.12.2005 başlangıç tarihli 1 yıl süreli kira sözleşmesi  düzenlenmiştir. 

    29. Taraflar arasındaki kira ilişkisi daha öncesinde yani 01.12.1994 tarihli kira sözleşmesi ile  başlamış olsa bile, taraflar bir araya gelerek önce 01.12.1999 tarihli ve üç yıl süreli kira  sözleşmesini, daha sonra da 01.12.2005 tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmelerini  imzalamışlardır. Açıklamalar bölümünde de belirtildiği üzere, ilk sözleşmeden sonra taraflar  bir araya gelerek yeniden bir kira sözleşmesi yapmışlar ise on yıllık süre bu sözleşmenin bitim  tarihinden sonra hesaplanmalıdır. Yani her yenileme sözleşmesi on yıllık süreyi yeniden  başlatır. Belirtilen sözleşmelere göre, TBK’nın 347. maddesinin 1. fıkrasının son cümlesinde  öngörülen hükmün uygulanabilmesi için 01.12.2005 tarihli kira sözleşmesinin bitim tarihi olan  01.12.2006 tarihinden itibaren sözleşmenin kendiliğinden yıldan yıla yenilenerek uzaması, bu  şekildeki yenilemenin on yıllık uzama süresine ulaşması gerekir. En son düzenlenen 01.12.2005  tarihli kira sözleşmesine göre on yıllık uzama süresi dolmamıştır. Bu durumda kiraya veren  yönünden TBK’nın 347. maddesinde belirtilen bildirim yoluyla kira sözleşmesinin sona ermesi  şartları oluşmamıştır.” 

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 2017/6655 Esas, 2018/712 sayılı ve 25.01.2018 tarihli Kararı 

    “Davacı; davalının 10.01.2000 yılından itibaren sözlü kira sözleşmesi uyarınca kiracı olduğunu, 10 yıllık uzama süresinin dolduğunu ileri sürerek, davalının tahliyesini istemiştir. Davalı; davanın süresinde olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, fesih  bildiriminin yasanın yürürlük tarihinden önce gönderildiği gerekçesiyle davanın reddine karar  verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 6098 Sayılı Türk Borçlar  Kanunu’nun 347.maddesi hükmüne göre, konut ve çatılı işyeri kiralarında kiraya veren  sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak, on yıllık uzama  süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce  bildirimde bulunmak koşuluyla herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşemeye son verebilir. Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren ise kiranın başlangıcından  on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilirler.  6101 Sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun Geçici 2.maddesi uyarınca, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce TBK.nun 347.maddesinin birinci fıkrasının son cümlesinde öngörülen kira sözleşmelerinde 10 yıllık uzama süresi dolmamış olmakla birlikte geri kalan süre beş yıldan daha kısa olanlar hakkında yürürlüğe girdiği  tarihten itibaren beş yıl, on yıllık uzama süresi dolmuş olanlar hakkında da yürürlüğe girdiği  tarihten itibaren 2 yıl sonra uygulanacağı öngörülmüştür. 6101 Sayılı TBK’ nun Yürürlüğü ve  Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunun geçici 2. maddesi gereğince TBK’nun 347.maddesi 01.07.2014 tarihinden itibaren uygulanmaya başlanacak olup, TBK’nun 347.madde metninde de görüleceği üzere ihtar “…her uzama yılının bitiminden itibaren en az üç ay önce…”yapılmalıdır denilmekle, kanunun düzenlemesinden verilen üç aylık sürenin asgari süre  olduğu bildirimin uzama yılının bitimine üç ay kala kiracının elinde olmasının yeterli olduğu anlaşılmaktadır. 6101 Sayılı Yasanın Geçici 2. maddesi ile TBK’ nun347 maddesinde verilen fesih imkanının konut ve çatılı işyeri kiraları sözleşmeleri bakımından bir defaya mahsus olmak üzere ertelenmesinin gerekçesi; TBK’ nun 347/1 maddesinin derhal uygulanması sonucunda kiracıların zarara veya mağduriyete uğramalarının ve doğması muhtemel sorunların önlenmesidir. 6101 Sayılı Yasanın geçici 2. maddesinden dava açma için şart olunan bildirim tarihinin de 01.07.2014 tarihine kadar ertelendiği anlamı çıkarılamaz. Olayımıza gelince; Davacı 10.01.2000 başlangıç tarihli sözlü kira sözleşmesine dayanarak TBK’ nun 347. Maddesi gereğince sözleşmenin sona ermesi nedeniyle tahliye isteminde bulunmuştur. Davalı sözleşmenin başlangıcına karşı çıkmamıştır. Bu durumda uyuşmazlığın TBK’ nun 347/2 maddesinde düzenlenen belirsiz süreli kira sözleşmesinin sona ermesi hükümlerine göre çözümlenmesi gerekir. TBK’ nun 347/2. maddesi maddesi gereğince belirsiz süreli kira  sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren ise kiranın başlangıcından on yıl geçtikten  sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilir. Davacı tarafından  davalıya gönderilen 06.06.2014 tarihli ihtarı davalıya 19.06.2014 tarihinde tebliğ edilmiş dava  ise 01.12.2015 tarihinde açılmıştır. Fesih bildiriminin altı aylık kira döneminin sonu için üç  aylık fesih bildirim süresine uyularak yapıldığı ve davanın süresinde açıldığı anlaşılmakla,  mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, davanın süre yönünden reddine  karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” 

    Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 2025/4720 Esas, 2025/5281 sayılı ve 05.11.2025 tarihli  Kararı

    “Uyuşmazlık, taraflar arasındaki kira sözleşmesinin on yıllık uzama süresinin bitimi  nedeniyle 6098 sayılı Kanunun 347. Maddesi uyarınca feshi nedeniyle tahliyesi istemine  ilişkindir.  

    Türk Borçlar Kanunun (6098 sayılı Kanunun) 347. maddesinde; “Konut ve çatılı işyeri  kiralarında kiracı, belirli süreli sözleşmelerin süresinin bitiminden en az onbeş gün  önce bildirimde bulunmadıkça, sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır. Kiraya  veren, sözleşme süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez.  Ancak, on yıllık uzama süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının  bitiminden en az üç ay önce bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin  sözleşmeye son verebilir. 

    Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde, kiracı her zaman, kiraya veren ise kiranın  başlangıcından on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona  erdirebilirler. Genel hükümlere göre fesih hakkının kullanılabileceği durumlarda, kiraya veren  veya kiracı sözleşmeyi sona erdirebilir,” düzenlemesi mevcuttur.  

    Söz konusu hüküm gereğince; konut ve çatılı işyeri kiralarında kiracı, belirli süreli  sözleşmelerde sözleşme süresinin bitiminden en az onbeş gün önce bildirimde bulunmadıkça,  sözleşme aynı koşullarla bir yıl için uzatılmış sayılır. Kiraya veren, belirli süreli  sözleşmenin süresinin bitimine dayanarak sözleşmeyi sona erdiremez. Ancak, on yıllık uzama  süresi sonunda kiraya veren, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden en az üç ay önce  bildirimde bulunmak koşuluyla, herhangi bir sebep göstermeksizin sözleşmeye son verebilir. 

    Konut ve çatılı iş yeri kirasında fesih ve tahliye sebepleri sınırlı sayıda olarak kanunda  düzenlendiğinden taraflar sözleşmeyle kiracı aleyhine olacak şekilde fesih ve tahliye sebebi  kararlaştıramaz. Bu kira sözleşmeleri için 6098 sayılı kanunun 347/son maddesinde Kira  sözleşmesi genel hükümler bölümünde belirtilen fesih sebepleri ile kiraya verenden  kaynaklanan sebeplerle açılacak tahliye davaları TBK m.350… ‘de, kiracıdan kaynaklanan  sebeplerle dava yolu ile kira sözleşmesinin sona erdirilmesi ise TBK m.352 de düzenlenmiştir.  Kira sözleşmesi genel hükümlerinden olan temerrüt nedeniyle fesih (TBK m.315) ve sözleşmeye  aykırılık (TBK m.316) nedeniyle açılacak fesih ve tahliye davaları için kanun düzenlemesinde  bir süre öngörülmemiş ise de dairemizin istikrar kazanan içtihatlarında bu davaların makul  sürede açılması gerekir. Yine TBK m 350, 3 51… . maddesindeki hâllerde dava açma süresi  açıkça düzenlenmiş, bu dava açma süresinde yazılı bildirim hâlinde dava açma süresinin bir  kira yılı uzayacağı TBK m.353’ de belirtilmiştir. 

    Kiraya veren, belirli süreli konut ve çatılı iş yeri kiralarında süre bitimi sonrası 10 yıllık  uzayan sürenin bitimi sonrası, belirsiz süreli kira sözleşmelerinde ise kiranın başlangıcından on yıl geçtikten sonra, genel hükümlere göre fesih bildirimiyle sözleşmeyi sona erdirebilirler.  TBK m.348 uyarınca ise konut ve çatılı iş yeri kiralarında fesih bildirimlerinin geçerliliği yazılı  şekilde yapılmasına bağlıdır. Kiraya veren veya kiraya veren olmayan malik konut ve çatılı iş  yeri kiraları bakımından TBK 347 maddesi uyarınca belirli süreli kirada bu sürenin  bitimi sonrası on yıllık uzama süresi sonunda, bu süreyi izleyen her uzama yılının bitiminden  en az üç ay önceden yazılı bildirimde bulunmak koşuluyla herhangi bir sebep göstermeksizin  kira sözleşmesini sona erdirebilir. Kiraya veren tarafından kiracıya gönderilen bu akit bozucu  yazılı bildirim kiracıya yapılması ile kira sözleşmesi fesih bildiriminin yapıldığı uzayan bir kira  yılının sonu itibariyle sonuçlarını ortaya çıkarır. Kiraya veren süresinde yapacağı bu yazılı  bildirim sonrası davasını ihtarın kapsadığı dönemin bitiminden itibaren bir sonraki dönem kira  yılı sonuna kadar her zaman açabilir. Kanun düzenlemesinde bu tahliye davasının açılması için  kısıtlayıcı bir süre getirilmemiş ise de bu davanın yazılı fesih bildirimi yapılan dönemin  bitiminden itibaren sonraki kira yılı sonuna kadar 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında  Arabuluculuk Kanunun 18/A -1-a. maddesine uygun olarak dava şartı arabuluculuk yoluna  gidilerek anlaşmama hâlinde açılmalıdır.  

    Somut olayda; 01.08.2004 tarihli ve 5 yıl süreli çatılı iş yeri kira sözleşmesinde  beş yıllık sürenin 01.08.2009 tarihinde sona erdiği, sözleşmenin 1’er yıl uzadığı, on yıllık  uzama süresinin 01.08.2019 tarihinde tamamlandığı, en son uzayan kira yılının bitimi olan  01.08.2023 tarihinden en az üç ay öncesi olan 20.03.2023 tarihinde yazılı  fesih bildiriminin yapılarak, davanın da süresinde açıldığı anlaşılmakla, davalı vekilinin  temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan kararın onanmasına karar  verilmiştir.” 

    Yararlanılan Kaynaklar 

    DURAL, Mustafa / SARI, Suat, Türk Özel Hukuku Cilt I: Temel Kavramlar ve Medeni Kanunun Başlangıç Hükümleri, Filiz Kitabevi, İstanbul 2019. 

    Anayasa Mahkemesi, T. 07.09.2016, E. 2015/102, K. 2016/151. 

    Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, T. 25.05.2021, E. 2017/458, K. 2021/614. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, T. 05.11.2025, E. 2025/4720, K. 2025/5281. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, T. 25.01.2018, E. 2017/6655, K. 2018/712

    Türk Borçlar Kanunu, Kanun No: 6098, Kabul T.: 11.01.2011, RG T.: 04.02.2011, RG S.:  27836.