Blog

  • Apilex Bülten #11

    Apilex Bülten #11

    13 – 19 Temmuz tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    Kişisel Veri Suçunda Resen Soruşturma Anayasa’ya Uygun Bulundu

    Anayasa Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nun 139. maddesinde yer alan ve “verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” suçunu şikâyete bağlı suçların dışında bırakan ibarenin iptali istemini oy birliğiyle reddetti. İtiraz başvurusunda, TCK m. 136 kapsamındaki bu suçun resen soruşturulmasına karşılık daha nitelikli kabul ettiği özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun takibinin şikâyete bağlı tutulmasının, korunan hukuki değer bakımından benzer konumdaki kişiler arasında eşitsizlik doğurduğunu; kuralın Anayasa’nın 2., 10. ve 20. maddelerine aykırı olduğunu ileri sürülmüştü.

    Mahkeme, ceza muhakemesinde suç şüphesinin öğrenilmesiyle soruşturmanın resen başlatılmasının esas olduğunu, hangi suçların şikâyete bağlı kılınacağını suçun niteliği ve kamu düzeni bakımından taşıdığı önemi gözeterek belirleme konusunda kanun koyucunun takdir yetkisi bulunduğunu belirtti. Kararda, kişisel verilerin hukuka aykırı biçimde verilmesi veya ele geçirilmesinin yalnızca bireysel menfaati değil, toplumun kişisel verilerin korunmasına duyduğu güveni ve kamu düzenini de etkilediği ifade edildi.

    Eşitlik incelemesinde ise farklı hukuksal menfaatleri koruyan suç tiplerinin takibinin farklı usul kurallarına bağlanmasının kanun önünde eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmadığı, farklı hukuki konumdaki faillerin farklı düzenlemelere tabi tutulmasının eşitsizlik doğurmayacağı sonucuna varıldı. Anayasa Mahkemesi, kuralın Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olmadığına 16 Nisan 2026 tarihinde oy birliğiyle karar verdi.

    Kaynak: T.C. Resmî Gazete, 14 Temmuz 2026, Sayı: 33310 (AYM E.2026/34, K.2026/81)

    İzinsiz Ticari SMS Gönderen Şirkete Ceza

    Kişisel Verileri Koruma Kurulu, açık rıza olmaksızın pazarlama amaçlı ticari elektronik ileti gönderdiği ve telefon numarasını hukuka aykırı biçimde işlediği gerekçesiyle bir tasarruf finansman şirketine 1 milyon lira idari para cezası uyguladı. Kayseri’de bir avukat, açık rızası ve bilgisi olmaksızın cep telefonu numarasına pazarlama amaçlı SMS gönderilmesi, ardından sesli aramalar yapılması üzerine, açık rızasının alınmadığı ve aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilmediği gerekçesiyle Kurula şikâyette bulundu.

    Şirket savunmasında, telefon numarasının başka bir müşteri tarafından sisteme eklendiğini, şikâyet üzerine ilgili kişiye ait tüm verilerin sistemden kalıcı olarak silindiğini ve SMS panellerinden engellendiğini ileri sürdü.

    Kurul, 6698 sayılı Kanun kapsamında açık rızanın veri işleme faaliyetinden önce, belirli bir konuya ilişkin, bilgilendirmeye dayanan ve özgür iradeyle verilmiş olması gerektiğini değerlendirdi. Kararda, Elektronik Ticaretin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile İleti Yönetim Sistemi (İYS) düzenlemelerine atıf yapılarak, veri sahibinin onayı bulunmaksızın ticari elektronik ileti gönderilmesinin hukuka aykırı olduğu belirtildi.

    Kurul, telefon numarasının üçüncü bir kişi aracılığıyla temin edilerek işlenmesini de hukuka aykırı bularak şirkete 1 milyon lira idari para cezası uygulanmasına karar verdi.

    Kaynak

    KVKK, Kanun Kapsamına Girmeyen Halleri Özel Sayı Bülteninde Ele Aldı

    Kişisel Verileri Koruma Kurumu, 2026 “15 Temmuz Özel Sayısı” bülteninde “6698 Sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun Kapsamına Girmeyen Haller” başlıklı bir değerlendirmeye yer verdi. Yazı, Kanun’un 28. maddesinde düzenlenen ve uygulamada tam ile kısmi istisnalar olarak ayrılan hâlleri konu alıyor.

    Maddenin birinci fıkrasındaki tam istisnalarda Kanun hükümleri hiç uygulanmıyor. Bu kapsamda kişisel verilerin gerçek kişilerce münhasıran kendisiyle veya aynı konutta yaşayan aile fertleriyle ilgili faaliyetler çerçevesinde işlenmesi; resmî istatistikle anonim hâle getirilerek araştırma, planlama ve istatistik amaçlarıyla işlenmesi; sanat, tarih, edebiyat, bilim veya ifade özgürlüğü kapsamında işlenmesi ve millî savunma, millî güvenlik, kamu güvenliği ile kamu düzenine yönelik faaliyetler yer alıyor.

    İkinci fıkradaki kısmi istisnalarda ise Kanun’un yalnızca üç maddesi devre dışı kalıyor: aydınlatma yükümlülüğünü düzenleyen 10. madde, zararın giderilmesini talep etme hakkı hariç ilgili kişinin haklarını düzenleyen 11. madde ve Veri Sorumluları Siciline kayıt yükümlülüğünü düzenleyen 16. madde. Bu istisna; suç işlenmesinin önlenmesi veya suç soruşturması, ilgili kişinin kendisi tarafından alenileştirilmiş veriler, yetkili kamu kurumlarının denetim ve düzenleme görevleri ile Devletin ekonomik ve mali çıkarlarının korunması hâllerinde geçerli oluyor. İstisnaların, Kanun’un amacına ve temel ilkelerine uygun ve orantılı olması şartı korunuyor.

    Kaynak: Kişisel Verileri Koruma Kurumu, 15 Temmuz Özel Sayısı Bülteni (2026)


    GLOBAL RADAR

    EDPB’den Blockchain-GDPR Rehberi

    Avrupa Veri Koruma Kurulu (EDPB), 8 Temmuz 2026’da yaptığı genel kurul toplantısında, kişisel verilerin blockchain teknolojileri aracılığıyla işlenmesine ilişkin rehberinin (Guidelines 02/2025) kamuoyu istişaresi sonrası nihai versiyonunu kabul etti. Rehber, farklı blockchain mimarilerinin kişisel veri işleme bakımından doğurduğu sonuçları ele alıyor ve veri sorumluları için GDPR uyum çerçevesi sunuyor.

    Rehber, blockchain kullanımına karar verilmeden önce aynı amaca daha az müdahaleci bir teknolojiyle ulaşılıp ulaşılamayacağının, DPIA kapsamında gerekçelendirilmesini bekliyor. Kişisel verilerin mümkün olduğunca zincir dışında (off-chain) tutulmasını; açık metin, şifreli veya hash’lenmiş kişisel verinin zincir üzerinde saklanmamasını öneriyor. EDPB, hash’lenmiş verinin de kişisel veri sayıldığını ve teknik imkânsızlığın GDPR yükümlülüklerine uymamak için gerekçe gösterilemeyeceğini vurguluyor.

    Silme hakkı dâhil ilgili kişi haklarının blockchain kullanımıyla ortadan kalkmadığı; teknik tasarımın silme veya etkili anonimleştirmeyi mümkün kılması gerektiği belirtiliyor. Rehber ayrıca, rızanın geri alınması fiilen mümkün değilse rızaya dayanılmamasını, smart contract’ların GDPR m. 22 kapsamında otomatik karar verme niteliği taşıyabileceğini ve kuantum bilişim dâhil şifreleme risklerinin işleme yaşam döngüsü boyunca periyodik olarak yeniden değerlendirilmesini öngörüyor.

    Kaynak: Guidelines 02/2025 on processing of personal data through blockchain technologies (v2.0)

    Meta’nın Rızasız Görsel İşleme Özelliği, “Varsayılan Opt-Out” Tartışmasını Yeniden Açtı

    Meta, 7 Temmuz 2026’da tanıttığı Muse Image görsel üreticisinde, kullanıcıların herkese açık Instagram hesaplarını etiketleyerek o hesaptaki fotoğrafları yeni yapay zeka görsellerinde referans almasına imkân tanıyan işlevi, üç gün sonra geri çekti. Tartışmanın hukuki merkezinde, bir kişinin görüntüsünün ve fotoğraflarının, kendisinden açık rıza alınmaksızın üçüncü kişilerce yapay zeka üretimlerinde işlenebilmesi yer aldı.

    Özellik, 18 yaş üstü herkese açık hesaplar için varsayılan olarak etkinleştirilmiş; kullanmak istemeyenlerin ayarı elle kapatması öngörülmüştü. Hukuki eleştiriler iki noktada yoğunlaştı: veri işlemenin rıza yerine varsayılan katılıma dayandırılması ve hesap sahibine ne önceden onay ne de sonradan bildirim sağlanması. Bu yapı, kişisel verinin işlenmesinde açık ve önceden alınmış rıza standardını esas alan veri koruma rejimleriyle karşılaştırmalı olarak gündeme getirildi; kişilik hakkı ve deepfake yoluyla oluşturulabilecek gerçek olmayan görüntüler de riskler arasında sayıldı.

    Meslek kuruluşları CAA ve SAG-AFTRA, korumanın istisna değil varsayılan olması gerektiğini savunarak açık rıza modeli talep etti. Meta, 10 Temmuz 2026’da işlevin “hedefi ıskaladığını” belirterek yalnızca bu referans alma özelliğini devre dışı bıraktığını, Muse Image’ın görsel üretme ve düzenleme işlevlerinin kullanımda kaldığını duyurdu.

    Kaynak: Meta Newsroom, “Introducing Muse Image” (7 Temmuz 2026 duyurusu, 10 Temmuz 2026 güncellemesi)

    EDPB, Yapay Zeka Eğitiminde Web Scraping Rehber Taslağını Görüşe Açtı

    EDPB, 8 Temmuz 2026’da üretken yapay zeka modellerinin eğitimi ve fine-tuning’i için internetten büyük ölçekli ve otomatik kişisel veri toplanmasını ele alan rehber taslağını (Guidelines 03/2026) kamuoyu görüşüne açtı. EDPB, GDPR’ın; scraping, verilerin çıkarılması, saklanması, yapılandırılması veya erişilebilir hâle getirilmesi gibi işleme faaliyetleri içerdiğinde uygulandığını belirtti.

    Taslak, ilk olarak rol dağılımına odaklandı: scraping’i yapan taraf her zaman veri sorumlusu olmadı; scraping kriterlerini ve veri setinin oluşturulmasını belirleyen yapay zeka geliştiricisi sorumlu, hizmeti sağlayan taraf ise somut durumda işleyen ya da müşterek sorumlu sayıldı. Şeffaflık bakımından, bireysel bilgilendirmenin orantısız olduğu hâllerde kamuya açık, ayrıntılı bir aydınlatma metni öngörüldü.

    Veri minimizasyonu, scraping öncesi tasarım yükümlülüğü olarak ele alındı; robots.txt, ai.txt ve CAPTCHA gibi önlemlerle scraping’e karşı irade gösteren kaynakların dışlanması istendi. Hukuki sebep tarafında meşru menfaat otomatik dayanak sayılmadı, üç aşamalı denge testi arandı. Özel nitelikli veriler için ise GDPR m. 6 yanında ayrıca m. 9/2 istisnası gerekli görüldü. Taslak 30 Ekim 2026’ya kadar görüşe açık kaldı.

    Kaynak: European Data Protection Board, Guidelines 03/2026 on web scraping in the context of generative AI


    LEGALTECH SAHNESİ

    Garante’den Character.AI’a 158 Bin Euro İdari Para Cezası

    İtalyan Kişisel Verileri Koruma Kurumu (Garante), Character.AI adlı üretken yapay zeka hizmetini işleten ABD merkezli Character Technologies Inc. hakkında 158 bin euro idari para cezasına hükmetti. Karar, kullanıcıların (reşit olmayanlar dâhil) sanal karakterler oluşturup onlarla sohbet edebildiği hizmete ilişkin olarak, Kurumun resen başlattığı soruşturma sonucunda 3 Temmuz 2026’da alındı.

    Garante, veri koruma mevzuatına yönelik çeşitli ihlaller tespit etti. Kullanıcılara verilerinin nasıl işlendiğine dair sunulan aydınlatma metninin yetersiz olduğu; bu kapsamdaki bir işleme faaliyeti için hizmet başlatılmadan önce yapılması gereken veri koruma etki değerlendirmesinin geç yapıldığı; AB temsilcisinin atanmasında gecikildiği belirtildi. Kurum ayrıca reşit olmayanların korunmasına ilişkin güvencelerde ve yaş doğrulama prosedürlerinin etkinliğinde eksiklikler saptadı.

    Garante, soruşturma sırasında şirketin aldığı önlemleri kayda geçirmekle birlikte, çocukların erişebildiği üretken yapay zeka tabanlı bir eğlence hizmetinin taşıdığı riskleri gözeterek ek tedbirler emretti. Şirketin yaş doğrulama sistemlerinin düzgün çalışmasını sağlaması, engellenen küçüklerin yeniden kayıt olmasını önleyen mekanizmaların etkinliğini güvence altına alması ve reşit olmayanların profillerini varsayılan olarak gizli moda ayarlaması istendi. Şirket, aldığı önlemleri kararın tebliğinden itibaren 120 gün içinde Kuruma bildirecek.

    Kaynak

    ABD Federal Mahkemesinden AI İle Hazırlanan Dilekçeye Yaptırım

    ABD Michigan Doğu Bölge Mahkemesi, bir sosyal güvenlik davasında sunulan özet karar talebindeki maddi olgu çarpıtmaları nedeniyle davacı avukatı ve bürosu hakkında Federal Hukuk Muhakemesi Kuralları m. 11 (Rule 11) uyarınca yaptırıma hükmetti. Mahkeme, 13 Temmuz 2026 tarihli kararında dilekçedeki ifadelerin idari dosyayla desteklenmediğini tespit etti; örneğin hekimin “konuşmasında belirgin bir bozukluk fark etmedim” notunun dilekçeye tam aksi biçimde yansıtıldığını belirtti.

    Avukat sorumluluğu kabul edip ifadeleri geri çekti ve hataların, idari dosyayla yeniden doğrulanmamış önceki çalışma ve özetlere dayanmaktan kaynaklandığını açıkladı; büronun hacimli tıbbi kayıtları özetlemek için zaman zaman yapay zeka kullandığını kabul etti. Mahkeme, avukatın daha önceki bir kararda var olmayan içtihatları atıf gösterme konusunda yapay zeka kaynaklı riske karşı uyarılmış olduğunu hatırlattı ve çarpıtmaların iradî olduğu sonucuna vardı.

    Mahkeme, parasal ceza yerine caydırıcılık için etik ve yapay zekanın etik kullanımına ilişkin sürekli hukuk eğitimi derslerinin tamamlanmasını; ayrıca Rule 11(c)(1) uyarınca büronun sorumlu tutulması gereğince, aynı bölgedeki derdest dilekçelerin benzer hatalar bakımından gözden geçirilmesini emretti.

    Kaynak: U.S. District Court, Eastern District of Michigan — No. 1:26-cv-10137-PTM, Opinion and Order (13 Temmuz 2026, Hâkim Patricia T. Morris)


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    “Lex Sportiva” Kavramı ve Ulusal Hukuk Sistemleriyle Çatışması

    Av. Furkan ÖZBEK

    “…Teoride kusursuz görünen bu uluslarüstü spor düzeni, pratikte devletlerin egemenlik hakları ve kendi vatandaşlarını korumak amacıyla koyduğu “emredici hukuk kuralları” ile sık sık kafa kafaya çarpışır. Ortada iki farklı norm grubu vardır: Bir tarafta ulusal iş hukuku, ceza yasaları ve anayasal güvenceler; diğer tarafta ise spor kuruluşlarının oyunun kurallarını belirleyen talimatları; örneğin, yabancılık unsuru taşıyan bir antrenör ile futbol kulübü arasındaki sözleşmesel uyuşmazlık, sadece FIFA oyuncu statüsü kurallarına göre mi çözülecektir, yoksa tarafların bulunduğu ülkenin emredici iş kanunu hükümleri mi devreye girecektir?…”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Anlaşmalı Boşanma Protokolü: Geçerli Bir Anlaşmanın Olmazsa  Olmazları  

    Anlaşmalı boşanma, eşlerin boşanmanın hem kendisi hem de sonuçları üzerinde uzlaştığı, hızlı  ve daha az yıpratıcı bir yoldur. Ancak bu yolun temelinde tek bir koşul yatar: her şeyin  protokolde açık, eksiksiz ve tutarlı biçimde düzenlenmiş olması. Eksik ya da çelişkili bir  protokol, davanın çekişmeli boşanmaya dönüşmesine veya boşanma kesinleştikten sonra telafisi  güç hak kayıplarına yol açabilir. Bu yazıda, geçerli bir anlaşmalı boşanma protokolünde mutlaka  bulunması gereken unsurlar ele alınmaktadır. 

    Anlaşmalı Boşanmanın Yasal Şartları  

    Türk Medeni Kanunu m. 166/3 uyarınca anlaşmalı boşanmanın geçerli olabilmesi için birkaç  koşulun bir arada bulunması gerekir. İlk olarak, evlilik en az bir yıl sürmüş olmalıdır. İkinci  olarak, eşler ya birlikte mahkemeye başvurmalı ya da bir eşin açtığı boşanma davasını diğer eş kabul etmelidir. Üçüncü olarak, hâkim tarafları bizzat dinleyerek iradelerini serbestçe  açıkladıklarına kanaat getirmelidir. Son olarak hâkim, tarafların ve varsa çocukların  menfaatlerini göz önünde bulundurarak boşanmanın mali sonuçları ve çocukların durumuna  ilişkin düzenlemeyi uygun bulmalıdır. Hâkim gerekli gördüğü değişiklikleri isteyebilir; bu  değişiklikler taraflarca kabul edildiğinde boşanmaya karar verir. 

    Protokolde Bulunması Gereken Unsurlar  

    Protokol, tarafların boşanmanın tüm sonuçları üzerinde anlaştığını gösteren ve mahkemece  onaylanacak olan belgedir. Düzenlenmesi gereken konular, mali konular ile çocuklara ilişkin  konular olmak üzere iki başlıkta toplanabilir. 

    Mali Konular  

    Mali konular kapsamında, mal rejiminin tasfiyesi ya da mal paylaşımının nasıl yapılacağı;  yoksulluk nafakası talep edilip edilmediği, talep ediliyorsa miktarı; maddi ve manevi tazminata ilişkin tarafların iradesi ve düğünde takılan ziynet eşyaları ile ev eşyalarının paylaşımı açıkça  düzenlenmelidir. Tarafların bu konularda karşılıklı feragat ediyor olması da protokolde net  biçimde ifade edilmelidir.  

    Çocuklara İlişkin Konular  

    Müşterek çocuk bulunması hâlinde protokolde velayetin hangi eşe verileceği, velayet kendisine  verilmeyen eş ile çocuk arasında kurulacak kişisel ilişkinin kapsamı (görüş gün ve saatleri,  yarıyıl tatili, yaz tatili ve bayram düzeni) ve iştirak nafakasının miktarı ile her yıl ne oranda  artırılacağı belirtilmelidir. Bu düzenlemelerin somut ve uygulanabilir olması, ileride doğabilecek  uyuşmazlıkları önler.  

    Hâkimin Denetimi ve Müdahale Alanları  

    Hâkim, tarafların mali konulardaki iradelerine kural olarak müdahale etmez. Buna karşılık  velayet ve iştirak nafakası gibi çocuğun üstün yararını ilgilendiren konularda resen inceleme  yapar. Çocuğun menfaatine aykırı bulduğu düzenlemeleri onaylamaz ve gerektiğinde değişiklik  talep eder. Bu nedenle çocuğa ilişkin hükümlerin yalnızca tarafların değil, çocuğun da yararını  gözetecek biçimde hazırlanması önem taşır. 

    Anlaşmalı Boşanma Süreci ve Kesinleşmesi  

    Anlaşmalı boşanmada süreç, boşanma dilekçesi ile imzalı protokolün mahkemeye sunulmasıyla  başlar. Hâkim, tarafları aynı duruşmada bizzat dinleyerek iradelerinin özgürce açıklandığını ve  protokolün uygun olduğunu tespit ederse boşanmaya karar verir. Bu nedenle anlaşmalı boşanma  çoğu zaman tek duruşmada sonuçlanır. Kararın gerekçesinin yazılmasının ardından, taraflar  kanun yoluna başvurmaktan feragat ederse karar daha kısa sürede kesinleşir; aksi hâlde istinaf  süresinin dolmasıyla kesinleşir. Boşanma, ancak karar kesinleşip nüfus kütüğüne tescil  edildiğinde hukuken tamamlanmış olur. 

    Sık Yapılan Hatalar 

    Uygulamada en sık karşılaşılan hata, internetten edinilen hazır şablonların somut duruma  uyarlanmadan kullanılmasıdır. Bunun yanında mal paylaşımının belirsiz bırakılması,  gayrimenkul, araç veya banka hesaplarının protokolde atlanması; ziynet eşyasının hiç  düzenlenmemesi; iştirak nafakasında artış oranının belirtilmemesi ve kişisel ilişki düzeninin  muğlak bırakılması sık görülen eksikliklerdir. Özellikle kritik bir nokta şudur: boşanmanın  kesinleşmesiyle birlikte, protokolde düzenlenmeyen ve yargılama sırasında istenmeyen  yoksulluk nafakası ile maddi ve manevi tazminat talepleri kural olarak sonradan ileri sürülemez.  Bu nedenle hakların protokolde açıkça talep edilmesi ya da bunlardan feragat edildiğinin bilinçli  biçimde kayda geçirilmesi gerekir. 

    Protokolün Bağlayıcılığı ve Sonradan Değişiklik  

    Onaylanan protokol, kural olarak tarafları bağlar. Bununla birlikte mali konular ile çocuğa ilişkin  konular bakımından protokolün sonradan değiştirilebilirliği farklıdır. Mal paylaşımı ve tazminat  gibi mali hükümler, boşanma kesinleştikten sonra kural olarak yeniden ele alınamaz. Buna  karşılık velayet, kişisel ilişki ve iştirak nafakası, çocuğun üstün yararına ilişkin olduğundan  değişen koşullara göre yeniden dava konusu yapılabilir. Aynı şekilde yoksulluk nafakası da Türk  Medeni Kanunu m. 176 uyarınca, tarafların mali durumlarının değişmesi hâlinde artırılması,  azaltılması veya kaldırılması talebiyle dava edilebilir. 

    Sonuç  

    Anlaşmalı boşanma, doğru hazırlandığında tarafların en hızlı ve en az yıpratıcı şekilde sonuca  ulaşmasını sağlar. Ancak protokolün hâkimce uygun bulunmaması veya taraflardan birinin  duruşmada iradesinden dönmesi hâlinde dava çekişmeli boşanmaya döner ve uzar. Protokolün  eksiksiz, tutarlı ve somut olaya uygun biçimde hazırlanması, hem sürecin hızlı tamamlanması  hem de hak kayıplarının önlenmesi bakımından belirleyicidir. Bu nedenle protokolün bir avukat  eşliğinde hazırlanması önerilir. 

    Kaynakça  

    1. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (özellikle m. 166/3). 

    2. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin konuya ilişkin yerleşik içtihatları.

  • Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinde Müteahhidin Temerrüdü (Eksik İfa)

    Evini kentsel dönüşüme veren veya boş arsasını değerlendirmek amacıyla bir müteahhitle (yükleniciyle) anlaşan arsa sahiplerinin en büyük beklentisi, sözleşmede kararlaştırılan tarihte, teknik şartnameye ve yasal imar mevzuatına bütünüyle uygun, eksiksiz ve kusursuz bir yapıya kavuşmaktır. Ancak gayrimenkul hukuku uygulamasında, inşaatın süresinde bitirilememesi, temel aşamasında yarım bırakılması veya sözleşmede taahhüt edilen niteliklerin çok uzağında, eksik ve ayıplı bir şekilde teslim edilmesi en sık karşılaşılan hukuki uyuşmazlıkların başında gelmektedir. Halk arasında “müteahhidin işi yarım bırakması” veya “inşaatın yılan hikayesine dönmesi” olarak tabir edilen bu durum, hukuki terminolojide “müteahhidin temerrüdü” ve “eksik/ayıplı ifa” kavramlarıyla karşılanmaktadır. 

    Birçok arsa sahibi, elinde karşılıklı imzalanmış bir sözleşme olduğu ve sözleşmede “gecikme halinde her ay için şu kadar cezai şart ödenir” şeklinde bir madde bulunduğu için alacağının ve mülkiyetinin tam bir güvence altında olduğunu sanmaktadır. Fakat gayrimenkul hukuku ve borçlar hukuku pratiği, sanıldığı kadar basit değildir. Müteahhidin yasal olarak temerrüde düşürülmesinden fesih sürecinin yönetilmesine, eksik işlerin tespitinden üçüncü kişilere yapılan tapu devirlerinin akıbetine kadar uzanan süreç, usule ve şekle ilişkin son derece katı kurallar barındırır. Usulüne uygun atılmayan tek bir adım, çekilmeyen bir ihtarname veya yanlış açılan bir dava, arsa sahibinin hem arsasından hem de yıllarca sürecek hukuki masraflardan dolayı ağır zararlara uğramasına yol açabilir. 

    Bu rehber niteliğindeki kapsamlı araştırma raporu; müteahhidin inşaatı geciktirmesi, eksik veya ayıplı yapması durumunda arsa sahiplerinin sözleşmeyi feshetme, tazminat alma ve “nama ifa” yoluyla inşaatı başka bir müteahhide tamamlattırma süreçlerini, Yargıtay’ın güncel kararları, doktrin tartışmaları ve özellikle 2025 yılında gayrimenkul piyasasında deprem etkisi yaratan tarihi Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ışığında bütüncül bir şekilde detaylandırmaktadır. 

    Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Niteliği ve Geçerlilik Şartları 

    Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri (APKİS), arsa sahibinin “arsa payının mülkiyetini devretme” borcu altına girdiği, yüklenicinin ise bunun karşılığında “eser meydana getirme (bina inşa etme)” borcunu üstlendiği, tam iki tarafa borç yükleyen karma nitelikli sözleşmelerdir. Bu sözleşmeler, mülkiyetin devrini içerdikleri için kanun koyucu tarafından çok sıkı şekil şartlarına bağlanmıştır. 

    Resmi Şekil Şartı: Türk Medeni Kanunu (TMK) madde 706, Türk Borçlar Kanunu (TBK) madde 12, Tapu Kanunu madde 26 ve Noterlik Kanunu madde 60 hükümleri uyarınca, taşınmaz mülkiyetinin devri vaadini içeren bu tür sözleşmelerin mutlaka “düzenleme şeklinde” noter huzurunda yapılması emredici bir kuraldır. Tarafların kendi aralarında adi yazılı bir kağıda imza atarak kurdukları sözleşmeler kural olarak hukuken “kesin hükümsüz (batıl)” kabul edilir. 

    Geçersizliğin Sonuçları: Adi yazılı şekilde yapıldığı için geçersiz sayılan bir sözleşmeye dayanılarak, karşı taraftan aynen ifa, gecikme tazminatı veya cezai şart talep edilemez. Bu durumda mahkeme, sözleşmeyi geçersiz kabul edip sebepsiz zenginleşme hükümleri çerçevesinde tarafların verdiklerini geri almasına karar verir. Arsa sahibi tapuları geri isteyebilir, müteahhit ise o güne kadar yaptığı inşaatın faydalı masraf bedelini (rayiç değer üzerinden) talep edebilir. 

    Şekil Eksikliğinin İstisnası: Yargıtay içtihatlarına göre, sözleşme resmi şekilde yapılmamış olsa bile; taraflar edimlerini karşılıklı olarak büyük oranda ifa etmişse (örneğin müteahhit inşaatı %90 seviyesine getirmiş, arsa sahibi de bazı tapuları devretmişse), bu aşamadan sonra sözleşmenin geçersizliğini ileri sürmek TMK madde 2’de düzenlenen “dürüstlük kuralı” ile bağdaşmaz ve hakkın kötüye kullanılması sayılır. Bu gibi istisnai hallerde Yargıtay, şekle aykırı sözleşmeyi geçerli kabul ederek uyuşmazlığı çözmektedir. 

    Müteahhidin Temerrüdü: Hangi Hallerde Oluşur ve Şartları Nelerdir? 

    İnşaat sözleşmelerinde temerrüt, vadesi gelmiş (muaccel) ve ifası mümkün olan bir borcun, alacaklının usulüne uygun ihtarına rağmen borçlu müteahhit tarafından zamanında yerine getirilmemesi durumudur. Gayrimenkul hukuku kapsamında müteahhit temerrüdü başlıca iki farklı aşamada ortaya çıkabilir: 

    1) İşe Başlamada ve Meydana Getirmede Temerrüt (TBK m. 473/1): Müteahhit, sözleşmede kararlaştırılan tarihte hafriyat ve temel atma işlemlerine başlamazsa veya işi öylesine yavaş yürütür ki kararlaştırılan sürede bitirmesinin objektif olarak imkânsız olduğu açıkça anlaşılırsa, arsa sahibi sözleşmedeki kesin teslim tarihini (vadeyi) beklemek zorunda kalmaksızın sözleşmeden dönme hakkını kullanabilir. Bu hüküm, arsa sahibini yıllarca sürecek bir belirsizlikten kurtaran erken bir koruma kalkanıdır. 

    2) Eserin Tesliminde Temerrüt (TBK m. 117): İnşaat yapılmış, fiziki olarak belirli bir seviyeye gelmiş veya tamamlanmış olmasına rağmen, sözleşmede öngörülen kesin teslim tarihinde arsa sahibine fiilen ve hukuken (iskanlı olarak) teslim edilmemesi halidir. Teslim borcunda temerrüdün oluşabilmesi için kanunen şu şartların bir arada gerçekleşmesi aranır: 

    İfa İmkânsızlığının Bulunmaması: Borcun yerine getirilmesinin objektif olarak mümkün olması gerekir. İnşaat yapılacak arsanın kamulaştırılması, sit alanı ilan edilmesi veya fenni imkânsızlıklar gibi müteahhidin sorumlu tutulamayacağı mücbir sebepler varsa temerrüt değil, kusursuz imkânsızlık doğar. 

    Borcun Muaccel Olması ve İhtarname Şartı: İnşaatın teslim tarihi sözleşmede takvime bağlı kesin bir vade (“30.12.2026 tarihinde teslim edilecektir”) olarak belirlenmişse, bu tarihin geçmesiyle müteahhit kendiliğinden temerrüde düşer. Ancak teslim süresi “inşaat ruhsatının alınmasından itibaren 24 ay” gibi şarta bağlı veya esnek ifadelerle yazılmışsa, sürenin dolmasının ardından arsa sahibinin noter aracılığıyla bir “ihtarname” göndererek müteahhidi usulüne uygun şekilde temerrüde düşürmesi şarttır. 

    Uygulamada Sıkça Yapılan Hata: Birçok arsa sahibi, sözlü olarak müteahhidi uyardığı için hukuki sürecin başladığını düşünür. Oysa Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 09.03.2016 tarihli, 2014/23-740 E. ve 2016/283 K. sayılı kararı bu konuda son derece nettir: “İnşaat sözleşmesinde davalı usulüne uygun temerrüde düşürülmemiş ise gecikme tazminatı istenemez.”. Usulüne uygun bir ihtarname çekilmediği sürece, mahkeme sürecinde faiz, cezai şart ve gecikme tazminatı gibi kalemlerin işletilmesi mümkün olmayacaktır. Bu ihtarname, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulduğu, fesih ve tazminat taleplerini içeren şematik bir hukuki metin olmalıdır. 

    Eksik İfa ile Ayıplı İfa Arasındaki Hayati Ayrım: Hak Kayıplarına Dikkat! 

    Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin uygulamasında, arsa sahiplerinin ve mahkemelerin en çok mesai harcadığı konu “eksik ifa” ile “ayıplı ifa” kavramlarının birbirine karıştırılmasıdır. Yargıtay içtihatları bu iki kavramı kesin çizgilerle birbirinden ayırmış olup, her birinin hukuki sonuçları, ihbar yükümlülükleri ve zamanaşımı süreleri bütünüyle farklıdır. 

    Eksik İfa (Eksik İş) Nedir? 

    Sözleşme, teknik şartname veya mimari proje uyarınca yüklenici tarafından yapılması taahhüt edilen, ancak fiiliyatta hiç yapılmamış olan işlerdir. Örnek: Sözleşmeye göre binaya kapalı otopark, çift asansör ve yangın merdiveni yapılması gerekirken, asansörün tek yapılması veya otoparkın hiç inşa edilmemesi tam anlamıyla bir “eksik ifa” halidir. 

    Ayıplı İfa (Ayıplı İş) Nedir? 

    İşin yapılmış, monte edilmiş ve teslim edilmiş olması; ancak teslim edilen eserin sözleşmedeki teknik standartlara, kaliteye veya dürüstlük kuralı gereği taşıması gereken asgari vasıflara sahip olmamasıdır. Örnek: Asansör yapılmış ve monte edilmiştir ancak motoru sürekli arıza vermektedir. Veya çatı yapılmıştır ancak ilk yağmurda su sızdırmaktadır. Boya badana yapılmıştır ama dökülmektedir. Bu imalatlar hiç yapılmamış sayılamayacağı için eksik ifa değil, “ayıplı ifa” olarak nitelendirilir. 

    1)Muayene ve İhbar (Bildirim) Yükümlülüğündeki Farklar: Eksik ve ayıplı ifa ayrımının pratikteki en yakıcı sonucu, arsa sahibinin daireyi teslim alırken göstermesi gereken reflekstir. 

    Ayıplı İfada İhbar Zorunludur: Türk Borçlar Kanunu madde 474 uyarınca arsa sahibi, eseri teslim aldıktan sonra imkân bulur bulmaz işi gözden geçirmek (muayene külfeti) ve tespit ettiği açık ayıpları uygun bir süre içinde müteahhide yazılı olarak (tercihen noter ihtarname yoluyla) bildirmek zorundadır. Eğer arsa sahibi bu muayeneyi yapmaz ve ihtarı çekmezse, binayı o ayıplı haliyle kabul etmiş sayılır ve bir daha onarım masrafı veya bedel indirimi talep edemez. Sonradan kullanımla ortaya çıkan “gizli ayıplar” ise fark edildikleri an derhal yükleniciye ihbar edilmelidir. 

    Eksik İfada İhbar Gerekmez: Yargıtay’ın istikrar kazanmış içtihatlarına göre, yapılmayan bir işin teslimi ve gözden geçirilmesi mantıken söz konusu olamayacağından, eksik işler için arsa sahibinin teslimat sırasında bir ihtirazi kayıt (çekince) koymasına veya sonradan ihbarda bulunmasına gerek yoktur. 

    Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 2019/2102 E., 2019/4778 K. sayılı kararı bu ayrımı tescillemiştir: “İşin yapılmayan kısmının teslim ve muayenesi söz konusu olamayacağından arsa sahibinin eksik işler yönünden ihbarda bulunmasına ya da ihtirazı kayıt koymasına gerek yoktur. Arsa sahibinin muayene ve ihbar yükümlülüğü sadece ayıplı işler içindir.”. 

    2) Zamanaşımı Sürelerindeki Farklar: Dava açma süreleri de ifanın niteliğine göre şekillenir. 

    Eksik İfa: Türk Borçlar Kanunu’nun 146. ve 147. maddelerindeki genel hükümlere tabi olup, niteliğine göre 5 veya 10 yıllık genel zamanaşımı süreleri içinde talep edilebilir. Bu süre boyunca herhangi bir ihbar şartı aranmaksızın dava açılabilir.

     Ayıplı İfa: TBK madde 478 uyarınca, yüklenicinin kusurunun ağırlığına göre teslim tarihinden itibaren 5 yıllık zamanaşımına tabidir. Ancak müteahhit ayıbı kasten (hile ile) veya ağır kusuruyla gizlemişse (örneğin kolonlardan demir çalmışsa), bu durumda zamanaşımı süresi 20 yıla uzar. 

    Arsa Sahibinin Seçimlik Hakları: Müspet Zarar ve Gecikme Tazminatı 

    Müteahhit inşaatı zamanında teslim etmediğinde arsa sahibi derhal sözleşmeyi feshetmek zorunda değildir. Kanun, arsa sahibine duruma göre stratejik olarak kullanabileceği seçimlik haklar tanımıştır. 

    1)Aynen İfa ve Gecikme Tazminatı Talebi: Arsa sahibi, sözleşmeyi ayakta tutarak (fesihten vazgeçerek) inşaatın tamamlanmasını ve kendisine düşen bağımsız bölümlerin aynen teslimini talep edebilir. Bu gecikme süresi boyunca uğradığı maddi kayıpları ise “gecikme tazminatı” veya “kira mahrumiyeti” adı altında müteahhitten ister. Gecikme tazminatı bir “müspet zarar” kalemidir. Yani arsa sahibi, sözleşme zamanında ifa edilseydi hangi malvarlığına sahip olacak idiyse, o seviyeye getirilmesini talep eder. En önemli unsur Yoksun Kalınan Kira Geliridir. Eğer daireler zamanında teslim edilseydi arsa sahibi bunları kiraya vererek gelir elde edecekti; işte mahkeme, bilirkişi marifetiyle emsal kira bedellerini rayiç üzerinden hesaplayarak müteahhidin bu bedeli arsa sahibine ödemesine hükmeder. Ayrıca sözleşmede cezai şart öngörülmüşse ve bu cezai şartın niteliği “ifa ile birlikte istenebilecek” türdense, arsa sahibi hem inşaatı hem de cezai şartı birlikte talep edebilir. 

    2)Sözleşmeden Dönme ve Menfi Zararın Tazmini: Eğer müteahhitten artık umut kesilmişse, inşaatın bitirilme ihtimali yoksa, arsa sahibi ifadan vazgeçtiğini bildirerek sözleşmeden dönme hakkını kullanır. Bu durumda sözleşme hukuken ortadan kalkar ve arsa sahibi “menfi zararını” (sözleşmeye güvenerek yaptığı masraflar, noter harçları, proje çizim bedelleri vs.) talep edebilir. 

    Sözleşmenin Feshi Süreci ve Meşhur “%90 Kuralı” 

    İnşaat sözleşmelerinin feshinde en kritik soru şudur: İnşaat yüzde kaç seviyesine gelmiştir? 

    Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun (YİBBGK) 25.01.1984 tarihli, 1983/3 E. ve 1984/1 K. sayılı kararı uyarınca, inşaatın fiziki gerçekleşme oranı feshin niteliğini belirler. Bu içtihat doğrultusunda Yargıtay Daireleri, fesih davalarında katı bir “%90 Kuralı” uygulamaktadır. 

    1)Geriye Etkili Fesih (İnşaat Seviyesi %90’ın Altındaysa): Yapılan bilirkişi incelemesi sonucunda inşaatın fiziki tamamlanma oranı %90’ın altında çıkarsa (örneğin %60 kaba inşaat seviyesi), arsa sahibi sözleşmenin “geriye etkili (ex tunc)” feshini talep edebilir. 

    Sonucu: Geriye etkili fesihte sözleşme hiç yapılmamış gibi geçmişe dönük olarak ortadan kalkar. Arsa sahibi, inşaatın başında müteahhide avans olarak devrettiği tapuların iptalini ve kendi adına tescilini sağlar. 

    Müteahhidin Hakkı: Sözleşme feshedilmesine rağmen ortada duran bir betonarme yapı vardır. Müteahhit, bu faydalı imalatın arsa sahibinin malvarlığında yarattığı artışı, “sebepsiz zenginleşme” hükümleri uyarınca o günkü rayiç bedel üzerinden arsa sahibinden talep edebilir. Yani arsa sahibi tapusunu geri alır ama yapılan inşaatın parasını (kendi arsa payına düşen oranda) müteahhide ödemek zorunda kalabilir. 

    2)İleriye Etkili Fesih (İnşaat Seviyesi %90 veya Üzerindeyse): 

    Eğer inşaat büyük ölçüde tamamlanmış, örneğin %93 seviyesine ulaşmış ancak müteahhit son peyzajı veya iskan ruhsatını almadan işi bırakmışsa; Yargıtay, sözleşmenin geriye etkili feshini TMK madde 2 (dürüstlük kuralı) gereği reddeder. Bu durumda sözleşme ancak “ileriye etkili (ex nunc)” feshedilebilir.

     Sonucu: İleriye etkili fesihte sözleşme o güne kadar geçerli sayılır. Müteahhit, %93 oranındaki ifasına denk gelen arsa paylarını hak etmiş kabul edilir. Arsa sahibi, eksik kalan %7’lik kısmın tamamlanma maliyetini (eksik ifa bedelini) belirler ve bu bedel, müteahhidin alacağı dairelerden kesilerek veya bu dairelerin satılarak karşılanması yoluyla tahsil edilir. 

    Depo Edilme Kurumu: Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin yerleşik kararlarına göre, inşaat %90’ın üzerindeyken arsa sahibi fesih davası açarsa; müteahhit veya müteahhitten bağımsız bölüm alan 3. kişiler, eksik kalan işlerin bedelini mahkeme veznesine nakit olarak “depo” ederlerse (yatırırlarsa), arsa sahibinin fesih talebi tamamen reddedilir ve tapular devredilir. Bu durum, müteahhitten ev alan 3. kişileri koruyan önemli bir mekanizmadır. 

    Kaçak Yapı Detayı: Eğer inşaat %100 bitmiş olsa dahi, yapı imar mevzuatına aykırı, ruhsatsız veya ruhsata aykırı (kaçak) yapılmışsa ve yasal hale getirilmesi (tadilat ruhsatı veya imar barışı ile) mümkün değilse; Yargıtay bu inşaatın fiziki tamamlanma oranını %0 (Sıfır) olarak kabul eder. Kaçak yapılarda %90 kuralı uygulanmaz, arsa sahibi doğrudan geriye etkili fesih ve binanın yıkımını (kal) talep edebilir. 

    Nama İfa Davası: İnşaatı Masrafı Müteahhitten Çıkarak Tamamlatmak 

    Uygulamada sözleşmeyi feshetmek arsa sahipleri için her zaman kârlı bir çözüm değildir. Özellikle inşaat belirli bir seviyeye gelmişse, sözleşmeyi feshedip mahkemelerde yıllarca uğraşmak yerine “Nama İfaya İzin” müessesesi kullanılabilir. Nama ifa (TBK m. 113), müteahhidin yerine getirmediği yapma borcunun (eksik işlerin), masrafı müteahhide ait olmak üzere arsa sahibinin kendisi veya anlaşacağı 3. bir kişi tarafından tamamlanmasına mahkemece izin verilmesidir. 

    Nama İfaya İzin Verilmesinin Şartları ve Süreci: 

    1. Sözleşmenin Ayakta Olması: Nama ifa talebi, “aynen ifa” şemsiyesi altındadır. Bu nedenle, arsa sahibi sözleşmeyi feshetmişse veya geriye dönük dönme talebinde bulunmuşsa nama ifa isteyemez. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 2018/4438 E., 2019/802 K. sayılı kararına göre; “Nama ifaya izin verilebilmesi için sözleşmenin feshedilmemiş, yani yürürlükte olması gerekir.”. 

    2. Temerrüt Şartı: Yüklenici, işi teslimde veya yapımda hukuken geçerli bir şekilde temerrüde düşmüş olmalıdır. 

    3. Bilirkişi Raporu ve Eksiklik Bedeli: Mahkeme, inşaat mahallinde keşif yaparak eksik ve ayıplı işlerin neler olduğunu tespit eder. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 12.03.2025 tarihli kararına göre; eksikliklerin giderilmesi için gereken maliyet, davanın açıldığı tarihteki fiyata göre değil, mahkemenin “karar vereceği tarihe en yakın” serbest piyasa rayiçlerine göre hesaplanmalıdır.. 

    4. Avans Satış İzni: Arsa sahibi, eksiklikleri tamamlamak için cebinden para harcamak zorunda bırakılmaz. Mahkeme, tespit edilen eksik iş bedelini karşılamak üzere, sözleşme gereği müteahhide düşecek olan bağımsız bölümlerden yeteri kadarının arsa sahibi tarafından satılmasına (avans mahiyetinde) karar ve yetki verir. Böylece arsa sahibi, bu daireleri satarak elde ettiği bütçeyle inşaatı başka bir ekibe tamamlattırır ve iskanını alır. 

    Gayrimenkul Hukukunda 2025 Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı 

    Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde yıllardır en büyük kriz noktası, müteahhidin inşaatı yarım bırakması halinde, müteahhitten temelden (topraktan) ev satın alan vatandaşların (üçüncü kişilerin) akıbetinin ne olacağıydı. Yıllarca süregelen Yargıtay uygulamasına göre (“Avans Tapu” kuramı); arsa sahibi sözleşmeyi geriye etkili feshettiğinde, müteahhit adına olan tapular iptal ediliyor ve “yolsuz tescil” sayıldığı için müteahhitten tapu devralan üçüncü kişilerin de tapuları elinden alınıyordu. Üçüncü kişinin tapu siciline güvenerek işlem yaptığını savunması dinlenmiyordu. Bu durum, birikimlerini müteahhide verip tapu alan binlerce aileyi evsiz bırakıyordu. 

    Tarihi Değişim (16.05.2025 Tarihli Karar): Mülkiyet hakkı ile tapu güvenliği arasındaki bu orantısızlık, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun (YİBBGK) 16.05.2025 tarihli, 2024/1 Esas ve 2025/2 Karar sayılı içtihadıyla (18.07.2025 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlandı) kökten değiştirildi. 

    Kararın Sonuçları ve Kapsamı: 

    1. İyiniyetli Kazanımın Korunması (TMK m. 1023): Karara göre; arsa sahibi ile müteahhit arasındaki sözleşme geçersiz olsa veya geriye etkili olarak feshedilse dahi, yükleniciden (müteahhitten) tapuda devir alan üçüncü kişilerin “tapu siciline güven ilkesi” kapsamında iyiniyetli edinimleri kesin olarak korunacaktır. Yani vatandaşın veya krediye ipotek koyan bankanın tapusu artık elinden alınmayacaktır. 

    2. İyiniyet Karinesi ve İspat Yükü (TMK m. 3): Karar, hukukumuzdaki iyiniyetin asıl olduğu kuralını teyit etmiştir. Eğer arsa sahibi, müteahhitten daire alan kişinin aslında “kötüniyetli” olduğunu (örneğin müteahhidin akrabası olup mal kaçırdığını veya inşaatın yarım kalacağını bildiği halde ucuzdan kapattığını) iddia ediyorsa, bu durumu somut delillerle ispatlamak arsa sahibinin üzerindedir. Arsa sahibi bunu ispatlayamazsa taşınmazı temelli kaybeder. 

    3. Arsa Sahipleri İçin Kritik Uyarı: Bu tarihi karar, müteahhitten ev alanları korurken, evini müteahhide veren arsa sahiplerinin riskini devasa boyutta artırmıştır. Arsa sahipleri, sözleşme imzalanırken tapunun tamamını veya büyük bir kısmını peşinen (avans olarak) müteahhide kesinlikle devretmemelidir. Tapular, hakediş usulüyle (inşaat ilerledikçe %20, %40, %60 şeklinde) devredilmeli ve tapu siciline mutlaka “kat karşılığı inşaat sözleşmesinin şerhi” işlenmelidir. 

    Uygulamada Sıkça Düşülen Tuzaklar ve Hukuki Tavsiyeler 

    Hukuki süreçlerin yönetimi esnasında, haklıyken haksız duruma düşmemek için şu stratejik adımlara dikkat edilmelidir: 

    Delil Tespiti Yaptırmadan İnşaata Girmeyin: Müteahhit inşaatı bıraktığında, öfkeyle şantiye alanına girip kendi başınıza usta sokmak, hukuki süreci çökertir. Çünkü sonradan açılacak davada, “müteahhidin inşaatı hangi seviyede bıraktığı” ispatlanamaz hale gelir. Derhal Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurularak bir “Delil Tespiti” davası açılmalı ve bilirkişiler aracılığıyla inşaatın anlık fiziki durumu, eksik işler ve kusurlar resmi bir rapora bağlanmalıdır. 

    İhtarnameleri “Noter” Kanalıyla Gönderin: Ayıplı ifa bildirimleri, teslimde temerrüt veya ek süre (mehil) verilmesi gibi durumların e-posta, WhatsApp veya şifahi sözlerle yapılması ispat zorluğu yaratır. Tüm yasal süreçler Noter kanalıyla yürütülmelidir. 

    Sözleşmeyi İncelemeden Tapuya Gitmeyin: Müteahhitlerin getirdiği matbu sözleşmeler genellikle sadece yükleniciyi korur. Teknik şartname detaylandırılmalı, malzeme kalitesi marka/model olarak yazılmalı ve gecikme cezai şartı (müspet zarar kalemleri) mutlaka açıkça belirtilmelidir.

  • Tenkis Davası: Saklı Payın Korunması, Dava Şartları ve Hukuki Sonuçları

    Türk miras hukukunda mirasbırakan, kural olarak malvarlığı üzerinde ölümünden sonra hüküm doğuracak tasarruflarda bulunabilir; ancak bu özgürlük sınırsız değildir. Kanun koyucu, mirasbırakanın altsoyu, ana ve babası ile sağ kalan eşini belli ölçüde koruma altına almış; bu kişilerin mirastan asgari düzeyde yararlanmasını saklı pay kurumu ile güvenceye bağlamıştır.

    Mirasbırakanın gerçekleştirdiği kazandırmalar nedeniyle saklı paylı mirasçılar kanunen korunmuş paylarını elde edemez hâle gelmişse, başvurulacak temel yol tenkis davasıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 560. maddesi uyarınca, saklı paylarının karşılığını alamayan mirasçılar, mirasbırakanın tasarruf edebileceği kısmı aşan tasarruflarının tenkisini isteyebilirler. Böylece işlem bütünüyle geçersiz sayılmaz; yalnızca saklı payı ihlal eden kısmı ölçüsünde etkisiz hâle getirilir.

    1. Tenkis Davasının Amacı ve Hukuki Niteliği

    Tenkis davasının amacı, bir yandan mirasbırakanın tasarruf özgürlüğünü korumak, diğer yandan saklı paylı mirasçıların kanundan doğan asgari miras hakkını güvence altına almaktır. Bu yönüyle tenkis, mirasbırakanın iradesini tümden ortadan kaldıran bir yaptırım değil, koruyucu ve sınırlayıcı nitelikte bir miras hukuku kurumudur.

    Dava, mirasbırakanın yaptığı işlemin irade bozukluğu, ehliyetsizlik, şekil eksikliği veya muvazaa nedeniyle geçersizliğine dayanmaz. Esas mesele, geçerli bir kazandırmanın mirasbırakanın tasarruf edebileceği kısmı aşıp aşmadığıdır. Bu nedenle tenkis, iptal davasından ve muris muvazaasına dayalı tapu iptali ve tescil davasından farklıdır.

    2. Saklı Paylı Mirasçılar ve Saklı Pay Oranları

    Saklı paylı mirasçılar Türk Medeni Kanunu’nun 505. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre mirasbırakanın:

    • altsoyu,
    • ana ve babası,
    • sağ kalan eşi

    saklı paylı mirasçıdır.

    Güncel düzenleme bakımından kardeşler saklı paylı mirasçı değildir.

    Saklı pay oranları ise TMK 506. maddede belirlenmiştir:

    • Altsoy için: yasal miras payının yarısı
    • Ana ve babadan her biri için: yasal miras payının dörtte biri
    • Sağ kalan eş için:
    • altsoy veya ana ve baba zümresi ile birlikte mirasçı ise yasal miras payının tamamı,
    • diğer hâllerde yasal miras payının dörtte üçü

    Burada önemli nokta, yasal miras payı ile saklı payın birbirine karıştırılmamasıdır. Yasal miras payı, mirasbırakanın hiç tasarrufta bulunmaması hâlinde mirasçının tereke üzerindeki payını ifade eder. Saklı pay ise bu yasal payın kanunen korunan kısmıdır.

    Örneğin, mirasbırakanın eşi ve iki çocuğu varsa, sağ kalan eşin yasal miras payı 1/4, çocukların toplam yasal miras payı 3/4 olur. İki çocuk bulunduğundan her bir çocuğun yasal miras payı 3/8, saklı payı ise bunun yarısı olan 3/16’dır. Sağ kalan eş altsoy ile birlikte mirasçı olduğundan onun saklı payı da kendi yasal miras payının tamamı, yani 1/4 olarak kabul edilir.

    3. Tasarruf Edilebilir Kısım ve Tenkis Hesabı

    Mirasbırakanın saklı paylar dışında kalan serbest tasarruf alanı tasarruf edilebilir kısımdır. TMK 507. maddesine göre bu kısım, terekenin mirasbırakanın ölümü günündeki durumuna göre belirlenir.

    Tenkis hesabı yapılırken yalnızca ölüm anında tereke içinde bulunan mallar dikkate alınmaz. Öncelikle terekenin aktif ve pasifi belirlenir; bu kapsamda:

    • mirasbırakanın borçları,
    • cenaze giderleri,
    • terekenin mühürlenmesi ve yazımı giderleri,
    • mirasbırakanla birlikte yaşayan ve onun tarafından bakılan kişilerin üç aylık geçim giderleri

    terekeden indirilir. Ardından tenkise tabi sağlararası kazandırmalar da hesaba katılarak tenkise esas tereke oluşturulur.

    Bu hesap, uygulamada banka kayıtları, tapu kayıtları, araç kayıtları, şirket ortaklık payları, vergi kayıtları ve gerektiğinde bilirkişi incelemesi ile ortaya konulur. Zira tenkis davasında doğru sonuca ulaşabilmek için mirasbırakanın ölüm tarihindeki malvarlığının yanı sıra, tenkise tabi kazandırmaların da tam olarak belirlenmesi gerekir.

    4. Tenkise Tabi Ölüme Bağlı Tasarruflar

    Mirasbırakanın tasarruf edebileceği kısmı aşan ölüme bağlı tasarrufları tenkise tabidir. Vasiyetname ile belirli bir kişiye mal bırakılması, vasiyet alacağı kurulması veya miras sözleşmesi ile kazandırma yapılması buna örnektir.

    Ölüme bağlı tasarrufun tenkise tabi olması için mirasbırakanın saklı payı ihlal etme kastı taşıması şart değildir. Tasarrufun objektif olarak saklı payı ihlal etmesi yeterlidir. Mirasbırakan saklı payları ihlal ettiğini bilmeyebilir; buna rağmen tenkis talep edilebilir.

    Birden fazla ölüme bağlı tasarruf varsa TMK 561. maddesi uyarınca, aksi tasarruftan anlaşılmadıkça, saklı payı aşan kazandırmalar orantılı olarak tenkis edilir.

    5. Tenkise Tabi Sağlararası Kazandırmalar

    Her sağlararası işlem tenkise tabi değildir. Gerçek bir satış, olağan ticari işlem veya karşılıklı edimli sözleşme kural olarak tenkis kapsamında değerlendirilmez. Buna karşılık TMK 565. maddesinde sayılan bazı karşılıksız kazandırmalar tenkise tabidir.

    Bunlar arasında özellikle:

    • mirasçılık sıfatını kaybeden yasal mirasçıya miras payına mahsuben yapılan sağlararası kazandırmalar,
    • miras haklarının ölümden önce tasfiyesi amacıyla yapılan kazandırmalar,
    • mirasbırakanın serbestçe dönme hakkını saklı tutarak yaptığı bağışlamalar,
    • ölümünden önceki bir yıl içinde âdet üzere verilen hediyeler dışında yapılan bağışlamalar,
    • saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla açıkça yapılan kazandırmalar

    yer alır.

    Burada önemli olan husus, kazandırmanın görünüşte satış veya başka bir işlem şeklinde yapılması değil, gerçek niteliğinin ne olduğudur. Eğer işlem gerçekte bağış niteliği taşıyor ve kanunun öngördüğü tenkis koşullarına uyuyorsa tenkise tabi olabilir.

    6. Bölünemeyen Mallarda Tenkis

    Tenkise tabi kazandırmanın konusu bölünebilir nitelikteyse saklı payı ihlal eden bölüm kolaylıkla indirilir. Ancak bazı malların bölünmesi, ekonomik değer kaybına yol açabilir. Örneğin taşınmaz, işletme veya bütünlük arz eden bir ekonomik değer söz konusu olabilir.

    TMK 564. maddesi uyarınca, değerinde azalma meydana gelmeksizin bölünmesine olanak bulunmayan belirli bir mal vasiyeti tenkise tabi olursa, vasiyet alacaklısı seçimlik hakka sahiptir. Buna göre:

    • tenkisi gereken kısmın değerini ödeyerek malın kendisine verilmesini isteyebilir,
    • ya da tasarruf edilebilir kısmın değerini karşılayan parayı isteyebilir.

    Aynı kurallar sağlararası kazandırmaların tenkisinde de uygulanır. Böylece hem malın ekonomik bütünlüğü korunur hem de saklı pay ihlali giderilir.

    7. Tenkiste Sıra

    Tenkisin hangi tasarruftan başlayarak yapılacağı TMK 570. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre tenkis sırası şöyledir:

    1. Önce ölüme bağlı tasarruflar tenkis edilir.
    2. Bu yeterli olmazsa, en yeni tarihlisinden en eskisine doğru geriye gidilmek üzere sağlararası kazandırmalar tenkis edilir.
    3. Kamu tüzel kişileri ile kamuya yararlı dernek ve vakıflara yapılan ölüme bağlı tasarruflar ve sağlararası kazandırmalar ise en son sırada tenkis edilir.

    Bu sistem, mirasbırakanın ölümünden önce yaptığı daha yeni tarihli kazandırmaların önce hedef alınmasını sağlar. Böylece tenkis hesabında kanunun öngördüğü öncelik korunur.

    8. Davanın Tarafları, Görevli ve Yetkili Mahkeme

    Tenkis davasını kural olarak saklı payı zedelenen mirasçı açabilir. Her saklı paylı mirasçı, kendi saklı payı ölçüsünde dava hakkına sahiptir; bir mirasçının açtığı dava, diğer saklı paylı mirasçılar bakımından kendiliğinden sonuç doğurmaz.

    TMK 562. maddesi kapsamında bazı hâllerde mirasçının alacaklılarına ve iflas idaresine de dava açma imkânı tanınmıştır. Bunun için kanunda öngörülen özel koşulların gerçekleşmesi gerekir.

    Dava, tenkise tabi kazandırmadan yararlanan kişiye yöneltilir. Bu kişi ölmüşse, geri verme yükümlülüğünün kapsamına göre mirasçılarına karşı da dava açılması gündeme gelir.

    Görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise TMK 576. maddesi uyarınca mirasbırakanın son yerleşim yeri mahkemesidir.

    9. Hak Düşürücü Süreler

    TMK 571. maddesi uyarınca tenkis davası açma hakkı, mirasçıların saklı paylarının zedelendiğini öğrendikleri tarihten başlayarak bir yıl içinde kullanılmalıdır. Her hâlde vasiyetnamelerde vasiyetnamenin açılma tarihinden, diğer tasarruflarda ise mirasın açılması tarihinden itibaren on yıl geçmekle dava hakkı düşer.

    Bu süreler zamanaşımı değil, hak düşürücü süre niteliğindedir. Bu nedenle mahkemece kendiliğinden dikkate alınır. Bir yıllık sürenin işlemeye başlaması için mirasçının yalnızca kazandırmayı öğrenmesi yetmez; saklı payının ihlal edildiğini anlayabilecek ölçüde gerekli olguları öğrenmiş olması gerekir.

    Ayrıca kanun, tenkis iddiasının def’i yoluyla her zaman ileri sürülebileceğini de düzenlemektedir. Bu husus, süresi geçmiş olsa bile bazı savunma durumlarında tenkis iddiasının ileri sürülebilmesini sağlar.

    10. Tenkis Kararının Hukuki Sonuçları

    Tenkis kararı, mirasbırakanın tasarrufunu baştan itibaren bütünüyle geçersiz kılmaz. Tasarruf yalnızca saklı payın tamamlanması için gerekli miktarda azaltılır. Bu nedenle tenkis, kendine özgü bir miras hukuku yaptırımıdır; amaç, saklı payı ihlal eden kısmı ortadan kaldırmaktır.

    Tenkise tabi kazandırmadan yararlanan kişinin geri verme sorumluluğu, iyiniyetli olup olmamasına göre değişir. TMK 566. maddesi uyarınca:

    • iyiniyetli kişi, yalnızca mirasın geçmesi anında kazandırmadan elinde kalanı geri vermekle yükümlüdür,
    • iyiniyetli olmayan kişi ise iyiniyetli olmayan zilyedin geri verme borcuna ilişkin hükümlere göre sorumlu olur.

    Bu düzenleme, tenkis sonucunda saklı paylı mirasçının korunmasını sağlarken, kazanımı elde eden kişinin iyiniyet durumunu da dikkate alır.

  • Apilex Bülten #10

    Apilex Bülten #10

    6 – 12 Temmuz tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    Sağlık Verileri: Geçmiş Tanılar İşe Girişte Esas Alınamayacak

    Sağlık Bakanlığı’nın Kişisel Sağlık Verileri Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’i 4 Temmuz 2026 tarihli ve 33300 sayılı Resmî Gazete’de yayımlandı. Yönetmeliğe eklenen 13/A maddesiyle, kişiler önceden konulmuş tanılarının güncel sağlık durumlarını yansıtmadığı gerekçesiyle sağlık hizmeti sunucularına başvurarak yeniden değerlendirme talep edebilecek.

    Düzenlemeye göre, tanının kişinin güncel durumunda bulunmadığına ilişkin durum bildirir sağlık kurulu raporu alınması hâlinde, ilgili mevzuattaki hükümler saklı kalmak kaydıyla, işe giriş süreçleri başta olmak üzere tüm iş ve işlemlerde geçmişte konulmuş tanılar esas alınamayacak. Yeniden değerlendirme, tek hekim tanılarında üç hekimli sağlık kurulunca, kurul tanılarında ise tam teşekküllü sağlık kurulunca yapılacak.

    Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girdi.

    Kaynak

    Elektronik A.TR: 150 Avro Altı AB Gönderilerinde Yeni Sistem

    Ticaret Bakanlığı, Basitleştirilmiş Gümrük Beyannamesi (BGB) kapsamında AB’ye ihracatta elektronik A.TR Dolaşım Belgesi düzenlenmesine yönelik sistemi kullanıma sundu. Sistem, Bakanlıktan operatör yetkisi alan hızlı kargo firmaları ile posta idaresinin kullanımına açıldı.

    Düzenlemeye göre, BGB kapsamında AB ülkelerine ihraç edilen ve değeri 150 avroyu aşmayan eşya için, e-ticaret iş modeline uygun kolaylaştırılmış A.TR Dolaşım Belgesi, BGB veri alanları uyarınca otomatik oluşturulabilecek. Bakanlık düzenlemenin dayanağını, Gümrük Birliği’nin yasal çerçevesinin korunması ve Türkiye ile AB arasında e-ticarette ikili ve tercihli bir mekanizmanın tesisi olarak belirtti.

    Uygulamaya ilişkin usul ve iş akışlarını içeren “BGB Kapsamında Elektronik A.TR Dolaşım Belgesi Düzenlenmesine İlişkin Kılavuz” da yayımlandı. Kılavuzda beyan oluşturma esasları ile belgelerin doğrulama, sorgulama ve görüntüleme işlemleri yer alıyor.

    Düzenleme, AB’nin 1 Temmuz 2026 itibarıyla düşük değerli gönderilerde de minimis muafiyetini kaldırmasıyla oluşan yeni gümrük dönemine denk geldi.

    Kaynak

    AYM: Hatalı İnfaz Oranına İtirazın Gerekçesiz Reddi Kanunilik İhlali

    Anayasa Mahkemesi, koşullu salıverilme oranının kanunda öngörülen üçte iki yerine hatalı biçimde dörtte üç belirlenmesine yapılan itirazın gerekçesiz reddedilmesini, suçta ve cezada kanunilik ilkesinin (Anayasa m.38) ihlali saydı. 27/1/2026 tarihli ve 2023/5933 başvuru numaralı karar, 6 Temmuz 2026 tarihli ve 33302 sayılı Resmî Gazete’de yayımlandı.

    Başvurucunun gizliliğin ihlali ve suçluyu kayırma suçlarından içtima edilen cezası, müddetnamede 3713 sayılı Kanun’un 17’nci maddesine göre dörtte üç oranıyla infaza konuldu. Mahkeme, dörtte üç oranının yalnızca Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar için geçerli olduğunu; bu suçların anılan kapsamda bulunmadığını belirtti.

    Kararda, infaz oranının cezanın infaz süresini doğrudan etkilediği için kanunilik ilkesi kapsamında değerlendirildiği; derece mahkemelerinin başvurucunun itirazlarını gerekçelendirmeden reddetmesinin belirsizlik doğurduğu tespit edildi. İhlalin giderilmesi için dosya yeniden değerlendirme amacıyla infaz hâkimliğine gönderildi.

    Kaynak

    MEB’den Okullarda Kişisel Veri Güvenliği İçin 10 Maddelik Tedbir

    Millî Eğitim Bakanlığı Bilgi İşlem Genel Müdürlüğü, merkez ve taşra teşkilatı ile eğitim kurumlarında işlenen öğrenci, veli, öğretmen ve personel verilerine ilişkin 10 maddelik tedbir yazısı yayımladı. Yazıda, kişisel verilerin 6698 sayılı Kanun’a uygun, yalnızca görev gerekleriyle sınırlı ve amaçla bağlı süre boyunca işlenmesi gerektiği vurgulandı.

    Düzenlemeye göre, okul internet siteleri ve sosyal medya hesaplarında sınıf listeleri, öğrenci numaraları, T.C. kimlik numaraları, sınav ve devamsızlık bilgileri ile fotoğraf ve videoların kamuya açık yayımlanması yasaklandı. Daha önce yayımlanmış bu tür içeriklerin geriye dönük gözden geçirilerek kamuya açık erişimden kaldırılması istendi.

    Bakanlık ayrıca sistemlere erişimde kullanıcı adı, parola ve doğrulama kodlarının paylaşılmamasını; yetkisiz üçüncü parti yazılım, bot ve veri çekme araçlarının kullanılmamasını öngördü. Erişim ve sorgu işlemlerinin log kayıtlarıyla izlendiği, ihlal tespitinde idari ve hukuki süreç yürütüleceği belirtildi. Okul yöneticileri uygulamadan birinci derecede sorumlu tutuldu.

    Kaynak: MEB Bilgi İşlem Genel Müdürlüğü, 29.06.2026 tarih ve E-44222578-951.01.09-162807709 sayılı yazı


    GLOBAL RADAR

    İspanya: Teams’in Kazara Kaydettiği Özel Konuşma Delil Sayılmadı

    İspanya’da Bask Bölgesi Yüksek Adalet Mahkemesi (TSJ), işverenin dijital araçlarla kazara elde edilen özel bir konuşma kaydına dayanarak çalışan hakkında işlem yapmasının hukuka aykırı olduğuna hükmetti.

    Üst düzey bir yöneticinin katıldığı Microsoft Teams toplantısı bittikten sonra kayıt düzgün sonlandırılmadı; sistem, çalışan ile eski CEO ve bir yönetim kurulu üyesi arasındaki toplantı dışı özel konuşmaları katılımcıların haberi olmadan kaydetmeye devam etti. Aylar sonra göreve gelen yeni yönetim bu kayda erişti ve çalışanla yaptığı görüşmede kayıt içeriğine atıfla güven kaybından söz etti. Çalışan, rızası dışında elde edilen bu kayıtların işveren tarafından kendisine karşı kullanılmasının özel hayatının gizliliği ve haberleşme hürriyetini ihlal ettiğini ileri sürerek, iş sözleşmesinin işverenin ağır kusuru nedeniyle kendisi tarafından haklı nedenle feshedilmesi talebiyle dava açtı.

    İlk derece mahkemesi bu talebi reddedip kaydı delil olarak kabul etmiş, üstelik çalışanı kötü niyetli dava açtığı gerekçesiyle para cezasına çarptırmıştı. Çalışanın istinafı üzerine TSJ, teknik hatanın çalışanın makul mahremiyet beklentisini ortadan kaldırmadığını, kayıttan haberdar edilmediğini ve hataya kendisinin yol açmadığını tespit etti. Mahkeme, asıl ihlalin işverenin kayda sonradan erişip iş ilişkisinde kullanması olduğunu belirterek kaydın çalışan aleyhine delil sayılamayacağına hükmetti; işverenin ciddi ihlali nedeniyle sözleşmenin haklı nedenle feshini kabul etti ve işvereni 328.491,62 euro yasal, 7.501 euro manevi tazminat ödemeye mahkûm etti.

    Kaynak: GDPRhub, TSJ PV – 1713/2026

    Fransa: CNIL’den Bağlı Araçların Konum Verileri İçin Tavsiye Kararı

    Fransız veri koruma otoritesi CNIL, bağlı araçların (connected vehicles) konum verilerinin işlenmesine ilişkin nihai tavsiye kararını yayımladı. Karar, bireysel kullanıcıların (araç sahibi veya kiracı) verilerini kapsıyor; üreticiler, kiralama şirketleri ve telematik sağlayıcılarına somut uyum kriterleri getiriyor.

    CNIL, konum verilerinin kişinin gittiği yerleri, ilgi alanlarını, sağlık kuruluşu veya ibadethane gibi hassas mekânları ortaya çıkarabildiği için yüksek düzeyde kişisel veri sayıldığını vurguladı. Bu nedenle çoğu kullanım için kullanıcının açık rızasının zorunlu olduğunu; verinin yalnızca talep edilen hizmet için gerekliyse ve gerektiği ölçüde toplanabileceğini belirtti. 

    Tavsiyede ayrıca şeffaflık (araç içi ikon ve QR kodları), veri güvenliği, çok kullanıcılı araçlarda kimlik doğrulamalı profiller ve rızanın kolayca geri alınabilmesi öngörüldü. CNIL kararı, geçen yıl 800 binden fazla elektrikli araç sahibinin konum verisinin sızmasının ardından geldi.

    Kaynak: CNIL, Délibération n° 2026-063, 16.04.2026

    EDPB’den Blokzincirde Kişisel Veri İşleme Kılavuzu

    Avrupa Veri Koruma Kurulu (EDPB), 8 Temmuz 2026 genel kurulunda, blokzincir teknolojileriyle kişisel veri işlemeye ilişkin kılavuzun nihai versiyonunu kabul etti. Kamuoyu istişaresinin ardından kesinleşen metin, blokzincir kullanan kuruluşlara GDPR uyumu için pratik bir çerçeve sunuyor.

    Kılavuz, blokzincirin işleyişini ve farklı mimarilerin (izinli/izinsiz ağlar) kişisel veri işleme açısından sonuçlarını değerlendiriyor. EDPB, verinin bir kez zincire yazıldığında pratikte silinmesinin veya değiştirilmesinin çok güç olduğunu; bu nedenle kural olarak kişisel verinin doğrudan tanımlanabilir biçimde blokzincirde saklanmasından kaçınılması gerektiğini vurguladı. Teknik imkânsızlığın, silme hakkı gibi ilgili kişi haklarını bertaraf etmek için gerekçe gösterilemeyeceği belirtildi.

    Kılavuz, tasarımdan itibaren veri koruma ilkesini, rol ve sorumlulukların baştan belirlenmesini ve yüksek risk halinde veri koruma etki değerlendirmesi yapılmasını öngörüyor. EDPB aynı genel kurulda anonimleştirme ile üretken yapay zekada web scraping kılavuzlarını da kabul ederek 30 Ekim 2026’ya kadar kamuoyu istişaresine açtı.

    Kaynak


    LEGALTECH SAHNESİ

    Generatif Yapay Zeka Kullanımına Yargısal Uyarı

    Florida İkinci Bölge Temyiz Mahkemesi, Hulse-Gibson v. Hulse kararında ilk derece mahkemesinin kararını gerekçesiz olarak onadı. Mahkeme, esas hakkında değerlendirme yapmamakla birlikte, tarafın gelecekte yapacağı bireysel başvurularda üretken yapay zeka kullanımına ilişkin ayrıca uyarıda bulundu.

    Kararda, başvuru dilekçelerinde hukuki önermeler, karar adları ve karar atıfları arasında çok sayıda uyumsuzluk bulunduğu belirtildi. Mahkeme, üretken yapay zeka kullanımına bağlı hataların artık tamamen uydurma kararlar yerine, gerçek kararların yanlış alıntılanması veya içeriğinin hatalı aktarılması şeklinde de ortaya çıkabildiğine dikkat çekti.

    Mahkeme, hukuki araştırma ve dilekçe hazırlığında üretken yapay zekadan yararlanan kişilerin, dosyaya sunulmadan önce tüm atıf ve içerikleri doğrulamakla yükümlü olduğunu ifade etti. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi hâlinde yaptırım uygulanabileceği belirtilerek, Florida Genel Uygulama ve Yargı Yönetimi Kuralları’nın 2.515(d)(2) maddesi ile yapay zeka kaynaklı hatalı atıflara ilişkin önceki Florida temyiz kararlarına atıf yapıldı.

    Kaynak


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    Hakaret Suçu ve Şikayet Süreci: Kapsamlı Hukuki Rehber

    Av. Hayri Efe SAVRAN

    “…Hakaret suçu, hem ceza hukuku hem de tazminat hukuku boyutuyla mağdura çeşitli başvuru yolları sunmakta; ancak süreç, kısa hak düşürücü sürelere, karmaşık ispat kurallarına ve sayısız usul ayrıntısına bağlı bulunmaktadır. Bu rehber, hakaret suçunun unsurlarını, nitelikli hâllerini, hukuka uygunluk nedenlerini, şikâyet ve dava sürecini sistematik biçimde ele almayı amaçlamaktadır…”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Arabuluculukta Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre

    Türk Borçlar Kanunu’nun konut ve çatılı işyerleri hakkındaki 339.maddesi ve devamındaki hükümler gereğince, kiralanan yerin tahliyesinin yapılabilmesi, belirli sebeplere ve belirli sürelere bağlanmıştır. Bunun önemli sebeplerinden biri, zayıf durumda bulunan kiracının korunması amacıdır.

    01.09.2023 tarihinde Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nda yapılan değişiklik ile, “kiralanan taşınmazların 2004 sayılı Kanuna göre ilamsız icra yoluyla tahliyesine ilişkin hükümler hariç olmak üzere, kira ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıklar,” dava şartı arabuluculuk kapsamına alınmıştır. Bu durumda Türk Borçlar Kanunu’da düzenlenen dava açma süreleri bakımından nasıl bir uygulamaya gidileceği tereddüt yaratmaktadır.

    Türk Borçlar Kanunu’ndaki, konut ve çatılı işyeri kiraları açısından örneğin; 

    • kiraya verenin ve yakınlarının kiralanana duyduğu gereksinim (TBK m. 350); 
    • mülkiyeti sonradan kazanan malikin duyduğu gereksinim (TBK m. 351); 
    • kiraya verenin kira sözleşmesini, kiralananı yeniden inşası veya imarı amacıyla sona erdirmesi (TBK m. 350 f. 1-2); 
    • kiracının tahliye (boşaltma) taahhütü (TBK m. 352 f. 1); 
    • kiraya verenin, kiracının aynı kira süresi içinde kira bedelini ödememesi nedeniyle yazılı olarak iki haklı ihtarda bulunmasına dayanan tahliye talebi (TBK m. 352 f. 2); 
    • kiracının veya birlikte yaşadığı eşinin aynı ilçe veya belde sınırları içinde oturmaya elverişli bir konutunun bulunması (TBK m. 352 f. 3) ve 
    • kiracının kiralananı başkasına kiralaması (TBK m. 322) nedenine dayanan uyuşmazlıklar ile karşılaşılması mümkündür.

    Türk Borçlar Kanunu’nda yukarıda belirtilen sebepler için dava açma süreleri öngörülmüştür. Mesela,  TBK. 350. maddeye göre, yeniden inşa ve imar gerekçesi söz konusuysa; “kiraya veren, kira sözleşmesini; … belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde kiraya ilişkin genel hükümlere göre fesih dönemine ve fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açacağı dava ile sona erdirebilir.”.

    Yine TBK 351.maddeye göre, yeni malikin gereksinimi için; “kiralananı sonradan edinen kişi, dilerse gereksinim sebebiyle sözleşmeyi sona erdirme hakkını, sözleşme süresinin bitiminden başlayarak bir ay içinde açacağı dava yoluyla da kullanabilir.”.

    6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 18/A maddesinde, dava şartı arabuluculuk kapsamında, arabuluculuğa başvuru tarihi itibariyle zamanaşımı süresinin duracağı, hak düşürücü sürelerin işlemeyeceği düzenlenmiştir.

    Bu noktada zamanaşımı ile hak düşürücü süreler arasındaki farklara dikkat çekmek isterim; 

    Öncelikle, kanunda belirtilen bir zamanaşımı süresi olmalıdır. Bu süre dolunca, hakkın dava edilebilirliği ortadan kalkmaktadır. Zamanaşımı, def’i niteliğindedir. Yani uyuşmazlığın taraflarınca ileri sürülmesi gerekir. Yoksa hakim, kendiliğinden borcun zamanaşımına uğrayıp uğramadığını araştırmaz. 

    Öte yandan zamanaşımı süresi kanunda belirlenen hallerde durabilir ya da kesilebilir.

    Hak düşürücü süre ise; hak kullanılmaksızın süre geçirildiği takdirde, sürenin sona ermesi ile birlikte, hakkın dava edilebilirliği ve bizatihi hak yok olmaktadır. Hak düşürücü süre savunması, zamanaşımından farklı olarak, itiraz niteliğindedir. Taraflarca yargılamanın her aşamasında ileri sürülebilir. Bunun yanında, taraflar ileri sürmese dahi, hakim re’sen hak düşürücü sürenin geçirilip geçirilmediğini tespit edebilir. Yine, zamanaşımından farklı olarak, hak düşürücü sürenin durması veya kesilmesi mümkün değildir.

    O halde, HUAK 18/A’da belirtilen “zamanaşımı durur ve hak düşürücü süre işlemez” hükmünden ne anlamak gerekir?

    Yukarıda açıklandığı üzere, hak düşürücü sürenin niteliği itibariyle durması veya kesilmesi mümkün değildir. Nitekim zamanaşımı ile farklarından biri de bu özelliğidir.

    Ancak kanun koyucu zannımca, burada bir istisna hükmü yaratmıştır. Çünkü uygulamada ben her ne kadar, hukuk kavramının özü itibariyle hak düşürücü sürenin kesilemeyeceğini ya da durmayacağını düşünmüş olsam da, uygulamada, hak düşürücü süreyi durdurmak amacıyla bu hükmün konulduğu belirtilerek, dava süreleri hesaplanmaktadır.

    Yani TBK’da düzenlenen kira sözleşmelerine ait dava açma süreleri bakımından, dava açma süresi içerisinde arabuluculuğa başvurulması halinde, hak düşürücü sürenin bu tarih itibariyle duracağı, son tutanağın düzenlenmesi ile kaldığı yerden devam edeceği şeklinde yorum yapılmaktadır.

    Bu konuda Arabuluculuk Daire Başkanlığının “Ticari Uyuşmazlıklarda Dava Şartı Arabuluculuk”a dair açıklamaları da bu yöndedir. Dolayısıyla kira uyuşmazlıklarında da kıyasen anlattığımız yorum uygulama alanı bulacaktır.

    Faydalı olması dileğiyle…

    Yararlanılan Kaynaklar

    Süleyman Burak GÜNDOĞDU, Kira Uyuşmazlıklarında Dava Şartı Arabuluculuk Uygulaması Üzerine Bazı Düşünceler, Necmettin Erbakan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2023

    H. Kübra KARA, Zamanaşımı ile Hak Düşürücü Süre Kavramları ve Bu Kavramların Farkları

    Hilal Akmaral KESKİN, İş Hukukunda Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre,2020

    Ticari Uyuşmazlıklarda Dava Şartı Arabuluculuk, Adalet Bakanlığı, Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü Arabuluculuk Daire Başkanlığı, 2019

  • Kentsel Dönüşümde Arsa Payı ve Arsa Payına İlişkin Hukuki Uyuşmazlıklar

    GİRİŞ

    Kentsel dönüşüm uygulamaları ile ulaşılmak istenen temel amaç; bireylerin güvenli, sağlıklı ve çağdaş yaşam koşullarına sahip kentlerde yaşamalarını sağlamak, afet risklerini en aza indirmek ve sürdürülebilir şehirleşmeyi temin etmektir. Bu amaç doğrultusunda yürürlüğe konulan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, kentsel dönüşüm uygulamalarının hukuki çerçevesini belirleyen temel mevzuat niteliğindedir. Anılan Kanun’un amacı; afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat normlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşam çevreleri oluşturulmasına yönelik usul ve esasları düzenlemektir.

    6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş merkezli yıkıcı depremler, Türkiye’deki mevcut yapı stokunun ne denli kırılgan olduğunu ve kentsel dönüşümün ertelenemez bir zorunluluk hâline geldiğini açık biçimde ortaya koymuştur. Bu acı tecrübenin ardından, dönüşüm süreçlerini hızlandırmak ve uygulamadaki tıkanıklıkları gidermek amacıyla, 9 Kasım 2023 tarihli ve 32364 sayılı Resmî Gazete’de, 6306 sayılı Kanun’da önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerin temel hedefi; riskli yapıların daha hızlı şekilde yıkılarak yeniden inşa edilmesini sağlamak ve süreci etkinleştirmektir.

    Bu kapsamda en dikkat çekici düzenleme, kentsel dönüşüm kararlarında aranan çoğunluk oranının arsa payı bakımından üçte ikiden salt çoğunluğa indirilmiş olmasıdır. Ancak bu değişiklik, arsa payı kavramının kentsel dönüşüm sürecindeki belirleyici rolünü daha da merkezi hâle getirmiştir. Zira, gerek dönüşüm kararlarının alınmasında gerekse karar yeter sayısının belirlenmesinde temel ölçüt, malik sayısı değil arsa payı oranıdır.

    Öte yandan arsa payı, yalnızca karar alma sürecinde değil; riskli yapının yıkılmasından sonra maliklerin mülkiyet hakkının tespitinde de belirleyici bir role sahiptir. Yapının yıkılmasıyla birlikte bağımsız bölümler varlıklarını kaybetmekte; maliklerin mülkiyet hakkı, arsa hâline gelen taşınmaz üzerindeki arsa payları oranında devam etmektedir. Nitekim 6306 sayılı Kanun’un 6. maddesi uyarınca, yıkım sonrası kat mülkiyeti veya kat irtifakı resen terkin edilmekte ve maliklerin mülkiyet hakkı arsa payları esas alınarak tescil edilmektedir.

    Sonuç olarak, özellikle çok katlı yapılaşmanın yaygın olduğu Türkiye’de, arsa payı; kentsel dönüşümün hukuki temelini oluşturan, maliklerin hak ve yükümlülüklerini doğrudan etkileyen ve uygulamada en fazla uyuşmazlığa konu olan kavramlardan biridir. Arsa payı, yalnızca tapuda yazılı bir oran değil; mülkiyet hakkının kapsamını, karar alma gücünü ve ekonomik paylaşımı belirleyen asli bir hukuki parametredir.

    Arsa Payı Nedir?

    Arsa payı, bir yapıda yer alan bağımsız bölümlerin, üzerinde bulundukları arsadan, kendi değerleri oranında aldıkları payı ifade eder. Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 3. maddesi uyarınca, kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurulurken her bağımsız bölüme, o bölümün değeriyle orantılı bir arsa payı tahsis edilmesi zorunludur. Bu pay, tapu kütüğünde açıkça gösterilir.

    Arsa payı, binanın üzerinde bulunduğu arsanın ortak mülkiyet rejimine tabi olmasının doğal bir sonucudur. Her malik, arsa üzerindeki ortak mülkiyet hakkına, sahip olduğu bağımsız bölümün arsa payı oranında katılır.

    Değer Oranı

    Bir bağımsız bölümün arsa payı; büyüklüğü, konumu, cephesi, kullanım amacı ve piyasa değeri gibi unsurlar dikkate alınarak belirlenir. Daha büyük ve değerli bağımsız bölümlerin arsa payı, daha küçük veya tali nitelikteki bağımsız bölümlere kıyasla daha yüksek olmalıdır.

    Hak ve Yükümlülük Oranı

    Arsa payı, yalnızca mülkiyet oranını değil; ortak giderlere katılımı, oy hakkını, yeniden yapım veya yıkım kararlarındaki ağırlığı ve arsanın değerlendirilmesi hâlinde elde edilecek payı da belirler.

    ARSA PAYININ HUKUKİ NİTELİĞİ VE KENTSEL DÖNÜŞÜMDEKİ ESASLI KONUMU

    Arsa payı, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 3. maddesi uyarınca, bağımsız bölümle ayrılmaz bir bütün oluşturur ve kamu düzenine ilişkin emredici bir nitelik taşır. Bu pay, bağımsız bölümden ayrı olarak devredilemez ve bağımsız bölümün değeriyle orantılı olmak zorundadır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da arsa payındaki orantısızlığın her zaman ileri sürülebileceği ve düzeltilmesinin mümkün olduğu açıkça kabul edilmektedir.

    Kentsel dönüşüm sürecinde arsa payının önemi; karar alma mekanizmasında belirleyici olması, yeni yapılacak bağımsız bölümlerin paylaşımını etkilemesi ve mali yükümlülüklerin dağılımında esas alınması nedeniyle daha da artmaktadır.Kentsel dönüşüm sürecinde arsa payının hukuki ve stratejik önemi şu başlıklar altında incelenebilir:

    *Karar Alma Süreci ve Oy Hakkı : Kentsel Dönüşüm Kanunu’nda 2023 yılında yapılan son değişikliklerle, riskli yapının yıkılması ve yeniden inşası veya güçlendirilmesi yönündeki kararların alınmasında aranan malik çoğunluğu, toplam arsa paylarının salt çoğunluğuna (%50 + 1) düşürülmüştür. Bu radikal değişiklik, önceki 2/3 çoğunluk şartının getirdiği bürokratik tıkanıklıkları ve malikler arasındaki uzlaşmazlıkları aşmayı hedeflemiştir. Artık, maliklerin arsa payları toplamının yarıdan bir fazlasına sahip olanların onayı, projenin başlatılması için yeterli hukuki zemini sağlamaktadır. Bu durum, arsa payının, maliklerin sayıca çokluğundan bağımsız olarak, projenin geleceği üzerindeki mutlak ağırlığını ve dönüşüm sürecindeki belirleyici rolünü net bir şekilde ortaya koymaktadır. Yüksek arsa payına sahip malikler, bu yeni düzenleme ile dönüşüm projesinin kaderinde daha etkin ve doğrudan bir rol oynama imkanına kavuşmuşlardır.

    * Yeni Bağımsız Bölüm Paylaşımının Esası: Dönüşüm sonrası inşa edilecek yeni bağımsız bölümlerin malikler arasında ne şekilde paylaşılacağı, genellikle mevcut arsa payları veya bu payların adil bir şekilde yeniden değerlenmesi sonucunda belirlenen oranlar üzerinden yapılır. Bu paylaşım, sıklıkla kat karşılığı inşaat sözleşmeleri veya arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri ile tanzim edilir. Arsa payının adil ve doğru tespiti, bu sözleşmelerin hukuki geçerliliği, taraflar arasındaki menfaat dengesi ve ileride doğabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi açısından kritik öneme sahiptir. Yeni proje kapsamında bağımsız bölümlerin büyüklüğü, katı, cephesi ve diğer nitelikleri de bu arsa payı oranlarına göre adil bir şekilde dağıtılmalıdır.

    * Mali Yükümlülüklerin ve Hakların Dağılımı: Kentsel dönüşüm sürecinde ortaya çıkabilecek ek inşaat maliyetleri (örneğin, şerefiye farkları, teknik giderler), geçici barınma için sağlanan kira yardımları, faiz destekleri gibi devlet teşvikleri ve diğer finansal yükümlülükler ve haklar da çoğunlukla arsa payı oranlarına göre dağıtılır veya hesaplanır. Yıkım sonrası arsanın değerlendirilmesi veya satışa çıkarılması durumunda da maliklerin elde edeceği pay, sahip oldukları arsa payları oranındadır. Bu da arsa payının sadece fiziksel bir dağılım aracı değil, aynı zamanda finansal yükümlülük ve hak paylaşımında da temel referans noktası olduğunu gösterir. 

    Bu nedenle, kentsel dönüşüm sürecine girmeden önce veya sürecin başında, mevcut arsa paylarının güncel piyasa değerleri ve bağımsız bölümlerin nitelikleriyle uyumlu olup olmadığı mutlaka kontrol edilmelidir. Gerekirse, dönüşüm sürecinden önce veya dönüşüm sözleşmesi yapılırken, arsa paylarının düzeltilmesi için gerekli hukuki adımlar atılmalıdır. Bu, hem dönüşüm sürecinin sorunsuz ilerlemesini sağlar hem de tüm maliklerin adil bir şekilde haklarını almasını garanti altına alır.

     SONUÇ: KENTSEL DÖNÜŞÜMDE ADALETİN VE HUKUKİ GÜVENLİĞİN TEMİNATI OLARAK ARSA PAYI

    Kentsel dönüşüm, yalnızca yapıların yenilenmesi değil; aynı zamanda mülkiyet hakkının korunması ve adil paylaşımın sağlanması sürecidir. Arsa payı, bu sürecin hem hukuki hem de ekonomik temelini oluşturmaktadır. Karar alma eşiğinin salt çoğunluğa indirilmesi, dönüşümü hızlandırmakla birlikte, arsa payı dengesinin bozulduğu yapılarda ciddi hak kayıplarına yol açma riskini de beraberinde getirmiştir.

    Bu nedenle, kentsel dönüşüm sürecine girilmeden önce arsa paylarının gerçek değerleri yansıtıp yansıtmadığının denetlenmesi, gerekli hâllerde arsa payı düzeltim davalarının açılması ve sözleşmelerin mevcut arsa paylarına tam uyumlu şekilde düzenlenmesi, dönüşümün sağlıklı ve sürdürülebilir şekilde tamamlanabilmesi açısından zorunludur.

    Kentsel dönüşüm, ancak mülkiyet hakkına saygılı, hukuki güvenliği esas alan ve adil paylaşımı gözeten bir anlayışla başarıya ulaşabilir.

  • Mühür Bozma Suçu (Yargı Kararlarıyla)

    Mühür egemenliğin bir simgesidir. Eskiden yalnızca iktidar sahiplerinin elinde bulunan mühür günümüzde memurların kullandığı bir iktidar sembolüdür. Bir yasağın devlet iktidarı ve yasayla ilişkisini gösterir, kesinlik belirterek ilan eder.

    Bu çalışma, mühür bozma suçunun kanuni çerçevesine değil; yüksek yargı organlarının suça ilişkin kavramları nasıl yorumladığına, hangi kriterleri benimsediğine ve uygulamanın hangi çizgide şekillendiğine odaklanmaktadır.

    1.SUÇUN OLUŞMASI

     Mühür bozma suçunun oluşabilmesi için öncelikle hukuken geçerli, yetkili merci tarafından ve usulüne uygun şekilde tesis edilmiş bir mühürleme işleminin bulunması gerekir; geçersiz, hukuka aykırı veya idare mahkemesince iptal edilmiş bir mühürleme işlemine dayanılarak TCK m.203 kapsamında sorumluluk kurulamaz.

      “Mühürleme işleminin dayanağı olan 31.5.1996 tarihli belediye encümen kararı hakkında Adana İdare Mahkemesinin 281.1997 ile 31.3.1997 tarihli kararlarında da mühürleme işleminin geçerli yasal bir nedene dayanmadığı gerekçesiyle iptal edilmiş bulunması karşısında, yasal ve hukuka uygun bir mühürleme işlemi bulunmadığı gözetilmeden, hükümlülük kararı verilmesi, bozmayı gerektirmiştir”. (Yargıtay 4. CD, 05.06.2000, E. 2000/3847, K. 2000/4844)

     Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na göre mühür bozma suçu iki şekilde işlenebilir:

    1) Mührün yetkili makamca konulan fizikî engelinin kaldırılması

    2) Mührün konuluş amacına aykırı hareket edilmesi

    Mühür bozma suçunda “konuluş amacı” esasen mühürlemenin hangi gerekçeyle yapıldığına göre belirlenir: Kaçak yapıyı durdurmak amacıyla konulan mühürde inşaata devam edilmesi; ruhsatsız veya mevzuata aykırı işletmenin durdurulması amacıyla konulan mühürde işyerinin yeniden faaliyete geçirilmesi; sağlık–hijyen gerekçesiyle konulan mühürde üretim veya satışa devam edilmesi; güvenlik ve tehlike önleme amacıyla konulan mühürde ise risk giderilmeden faaliyetin sürdürülmesi, mühür fizikî olarak kırılmamış olsa dahi konuluş amacına aykırılık oluşturur ve suçun maddi unsurunu tamamlar.

    Bu kapsamda:

    • Mühürleme işleminden haberdar olmak, kasıt için yeterlidir; tutanağın tebliği zorunlu değildir.
(Yargıtay CGK, E. 2017/23 K. 2017/452 T. 31.10.2017)
    • Mührün kırılmasına gerek yoktur; mükemmel biçimde korunmuş olsa bile konuluş amacına aykırı kullanım suçun oluşması için yeterlidir.
(Yargıtay 11. CD., E. 2014/5193 K. 2014/20374 T. 27.11.2014)

    II.MÜHRÜN GEÇERLİLİĞİNE İLİŞKİN YARGISAL KRİTERLER

    1. Yetkili merci tarafından konulmuş olma şartı
    • Yetkisiz mercinin koyduğu mühür suçun konusunu oluşturmaz.
(Yargıtay CGK., E. 2014/455 K. 2014/541 T. 09.12.2014)
    • Özelleştirilmiş kurumun abonelik borcundan dolayı koyduğu mühür devlet otoritesini temsil etmediğinden suç doğurmaz.
(Yargıtay 11. CD 04.12.2014 / Yargıtay CGK 08.03.2016 / Yargıtay 11. CD 01.02.2017)
    • Özelleştirme öncesi kurumun koyduğu mühür ise suçun konusudur.
(Yargıtay 2. CD., E. 2016/15722 K. 2016/15831 T. 23.11.2016)
    1. Belediyenin mühürleme yetkisinin sınırları
    • Sanığın kiracı olarak işlettiği belediyeye ait işyerinin kira sözleşme süresinin bitmesi nedeniyle tahliye amacıyla belediye tarafından mühürlenmesi üzerine mührü bozup işe devam etmesi biçimindeki ve hukuki uyuşmazlık niteliğindeki eyleminin, belediyenin kiralama konusunda mühürleme yetkisinin bulunmaması karşısında mühür bozma suçunu oluşturmayacağı gözetilmeden, beraat kararı yerine hükümlülük kararı verilmesi…”
(Yargıtay 4. CD, E. 2000/6576 K. 2000/7010 T. 24.10.2000)
    1. Usule aykırı mühürleme işlemlerinde suç oluşmaz
    • Mühürleme işlemindeki usulsüzlük veya eksiklik suçun oluşmasını engeller.
(Yargıtay 11. CD., E. 2015/8184 K. 2016/6597 T. 29.9.2016)
    1. Fiili mühürlemenin ispatı gereklidir
    • Sadece “mühürleme yapılmıştır” yazan tutanak yeterli değildir; fiili mühürleme yoksa suç oluşmaz.
(Bursa BAM, 8. CD., E. 2019/518 K. 2020/840 T. 24.9.2020)
    • Mühürleme tutanağı sunulamıyorsa ve mühürleme konusunda tereddüt varsa beraat gerekir.
(Ankara BAM, 10. CD., E. 2018/2426 K. 2020/632 T. 20.5.2020)
(Gaziantep BAM, 8. CD., E. 2018/1891 K. 2019/287 T. 11.2.2019)
(Yargıtay 2. CD., E. 2016/3051 K. 2016/5287 T. 23.3.2016)
(Yargıtay 21. CD., E. 2016/9970 K. 2016/6941 T. 21.11.2016)
    1. Yürütmenin durdurulması kararının etkisi
    • Mühürleme işlemine karşı yürütmeyi durdurma kararı varsa, bu kararın aynı inşaatla ilgili olup olmadığı araştırılmadan hüküm kurulamaz.
(Yargıtay 4. CD, E. 2000/2599 K. 2000/2778 T. 11.04.2000)

    III. SUÇUN FAİLİNE VE OLAYIN ŞARTLARINA İLİŞKİN KRİTERLER

    1. Ekonomik veya insani gerekçeler suçun oluşumunu engellemez
    • “Çalışanlar işsiz kalmasın” gibi gerekçeler suçun oluşumunu engellemez.
(Ankara BAM, 11. CD., E. 2018/1223 K. 2019/594 T. 28.5.2019)
    1. Suçun şahsiliği ilkesi
    • Bir şirkette mühür müdürün haberi olmadan işçiler tarafından bozulmuşsa suç ve cezaların şahsiliği ilkesi gereği müdüre ceza verilmez. 
(Yargıtay 4. CD, 23.10.1997, E. 1997/8568, K. 1997/8795)
    • İşyeri baba-oğul birlikte işletiliyor olsa bile bu durum mührün birlikte bozulduğu anlamına gelmez; sanığın mühür bozma fiiline hangi somut delille iştirak ettiğinin tartışılmadan verilen mahkûmiyet kararı hukuka aykırıdır.
(Yargıtay 11. CD, 02.07.2014, E. 2013/23358, K. 2014/13239)
    • Adreste oturmayan ve tutanakta imzası bulunmayan kişiye yalnızca tebligatı aldığı için ceza verilemez.
(Samsun BAM, 2. CD., E. 2017/436 K. 2017/392 T. 24.3.2017)
    1. Kastın yokluğu hâlinde beraat
    • Ailevi sebeplerle gece vakti işyerine girmek zorunda kalan ve kastı olmayan sanığın beraatine karar verilmesi isabetlidir.
(Bursa BAM, 8. CD., E. 2017/150 K. 2018/571 T. 17.5.2018)
    • Bozulması muhtemel gıdaları almak için içeri girmek suç kastı oluşturmaz.
(Yargıtay 11. CD., E. 2015/2132 K. 2015/29195 T. 6.10.2015)
    1. Yapı kayıt belgesinin etkisi
    • Yapı kayıt belgesi, imar kirliliği suçunu kaldırabilir; ancak mühür bozma suçunu etkilemez.
(İzmir BAM, 6. CD., 05.11.2019)

    IV.MÜHÜR BOZMA SUÇUNDA “BİLME” KRİTERİ

    1. Genel kast yeterlidir

    Fail;

    • mührün kim tarafından konduğunu,
    • mührün hangi amaçla konduğunu,
    • hareketinin mührü kaldırmaya veya amacına aykırı kullanım oluşturduğunu
biliyorsa kast vardır.
    1. Mühürlüme tutanağı tebliğ edilmemiş olabilir
    • Mühür bozma suçunun kasıt unsurunun varlığından söz edilebilmesi için sanığın mühürleme işleminden haberdar olması yeterli olup, ayrıca mühürlüme tutanağının tebliğine ilişkin yasal bir zorunluluk bulunmamaktadır.
(Yargıtay CGK., E. 2017/23 K. 2017/452 T. 31.10.2017)
    1. Kiracılar veya üçüncü kişiler varsa maddi gerçeğin araştırılması gerekir
    • Sanığın suça konu sayacın bulunduğu yerde uzun süre kiracılarının ikamet ettiğini ve mühürlemeden haberinin olmadığını iddia etmesi karşısında; maddi gerçeğin kuşkuya yer vermeyecek şekilde tespiti yapılmadan ceza ya da beraat kararı verilmesi hukuka aykırıdır.
(Yargıtay 11. CD., E. 2015/3512 K. 2016/8113 T. 6.12.2016)
    1. Eşlerden biri suçu üstleniyorsa

    Diğer sanığın suç kastı araştırılmadan mahkûmiyet kurulamaz.
(Samsun BAM, 2. CD., 06.02.2018)

    1. Yapı tatil tutanağının asılması tebliğ hükmündedir

    İmar Kanunun 32. maddesine göre kaçak inşaata yapı tatil tutanağının asılmasıyla mühürleme tebliğ edilmiş sayılır. Bunun için yapı tatil tutanağının inşaata asıldığı i̇spatlanmalıdır. 
(Yargıtay 4. CD, E. 1999/4405 K. 1999/5327 T. 11.05.1999)

    1. Birden fazla ihlalin zincirleme suç niteliği

    İddianame düzenlenene kadar birden fazla eylem varsa zincirleme suç uygulanır; dava açıldıktan sonra işlenen yeni eylem ayrı suçtur.
(Yargıtay 11. CD., E. 2013/19079 K. 2013/19034 T. 12.12.2013)

    1. Fotoğraf delili

    Mühürleme işlemi fotoğraflarla da ispatlanabilir.
(Gaziantep BAM, 15. CD, 03.05.2017)

    1. Azmettirme ve hukuki nitelendirme

    Şantiye sorumlusu olan sanık N.P.’nin, iş makinesi operatörü bulunan öbür sanığa mührü bozması için verdiği buyruk azmettirme niteliğindedir.
(Yargıtay 4. CD, E. 1999/3686 K. 1999/5124 T. 06.05.1999)

    1. Mühür bozma zarar suçu değildir; bu nedenle zarar yokluğu HAGB’ye engel değildir.

     ”Zarar koşulunun ancak zarar suçlarında dikkate alınması gereken bir unsur olduğu, mühür bozma suçundan meydana gelmiş ne gibi somut bir zararın oluştuğu gösterilmeden ve birikmiş elektrik borcunun suçtan kaynaklanan zarar olmadığı gözetilmeden engel teşkil eden sabıka kaydı da bulunmayan sanık hakkında ‘katılanın uğradığı zararın giderilmediği’ yönündeki yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi…”(Yargıtay 21. CD., E. 2016/9455 K. 2016/7310 T. 30.11.2016)

    1. Suç tarihi belirlenmeden zamanaşımı değerlendirilemez

    ”Mühürlemenin yapıldığı 24.01.1991 tarihi ile suç tarihi arasında geçen sürenin uzunluğu, suçun ani ve eylemin mühürleme iradesine karşı gelindiği anda tamamlandığı gözetilerek mührün bozulduğu tarihin saptanması ve sonucuna göre, eylemin zamanaşımına uğrayıp uğramadığı araştırılmadan, eksik soruşturma ve yetersiz gerekçeyle hüküm kurulması, yasaya aykırıdır”.
(Yargıtay 4. CD, E. 1998/11032 K. 1998/11605 T. 15.12.1998)

  • Apilex Bülten #9

    Apilex Bülten #9

    29 Haziran – 5 Temmuz tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    Ticari Reklam Yönetmeliğinde Yapay Zeka ve Hedefli Reklam Düzenlemesi

    Ticari Reklam ve Haksız Ticari Uygulamalar Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile reklamlarda yapay zeka kullanımına, hedefli reklamcılığa ve sosyal medya etkileyicilerine yönelik yeni yükümlülükler getiriliyor.

    Yönetmeliğin 18. maddesine eklenen fıkrayla, reklamlarda tüketicinin ekonomik davranışını önemli ölçüde etkileyecek biçimde yapay zeka veya başka bir yazılım kullanılması ya da insandan ayırt edilemeyecek dijital karakterlere yer verilmesi halinde, bu durumun açık, anlaşılır ve ayırt edilebilir şekilde belirtilmesi zorunlu tutuldu. Buna paralel olarak 27. maddeye eklenen hükümle, gerçek bir kişinin yapay zeka ile oluşturulmuş dijital kopyasının, gerçeğe aykırı biçimde bir mal veya hizmeti bizzat deneyimlediği ya da tavsiye ettiği izlenimi veren reklamlar yasaklandı.

    Yönetmeliğe eklenen 25/A maddesiyle hedefli reklamcılık tanımlandı. Tüketicilerin çevrimiçi davranışları, konum, demografik veriler ve benzeri kişisel verileri analiz edilerek belirli kişi veya gruplara özel reklam sunulması bu kapsama alındı; söz konusu reklam, hangi kriterlerle gösterildiğine ve bunların nasıl değiştirilebileceğine ilişkin bilgilerin tüketiciye sunulması koşuluyla yapılabilecek. Tüketicinin çocuk olduğunun bilindiği veya makul olarak beklendiği durumlarda kişisel verilere dayalı profilleme ile hedefli reklam yapılması yasaklandı.

    Yönetmeliğe eklenen 23/A maddesiyle sosyal medya etkileyicileri aracılığıyla yapılan reklamlarda içeriğin reklam olduğunun açıkça belirtilmesi zorunlu hale getirildi; paylaşımlarda “Reklam” veya “Tanıtım” ifadesiyle birlikte reklam verenin adına yer verilecek. Ayrıca akademik unvanların yanıltıcı kullanımı, doğrulanamayan mecralardan alınan tüketici değerlendirmelerinin yayımlanması ve yasa dışı şans oyunu reklamları da yasak kapsamına alındı; tüketici şikâyetlerinde satıcıya tanınan cevap süresi 72 saatten 48 saate düşürüldü.

    Değişikliklerin yürürlük tarihi 1 Ağustos 2026’dır.

    Kaynak

    Anayasa Mahkemesi İptali Sonrası E-Tebligat Rejimi 

    7587 sayılı Kanun’un 9. maddesiyle Vergi Usul Kanunu’nun elektronik tebligata ilişkin 107/A maddesi baştan sona yenilendi. Yeni düzenleme, Anayasa Mahkemesi’nin maddedeki yetki devrini iptal etmesiyle doğan norm boşluğunu, e-tebligatın kapsamını, istisnalarını ve çıkış rejimini doğrudan kanun seviyesinde düzenleyerek gideriyor.

    İptal edilen ibare, elektronik adres kullanma zorunluluğu getirme ve tebligat usul ve esaslarını belirleme yetkisini yürütmeye bırakıyordu. Mahkeme, temel ilkeleri belirlenmeksizin sınırsız ve belirsiz bir alanın idareye bırakılmasını Anayasa’ya aykırı bulmuş, mahkemeye erişim hakkının sınırlandığını vurgulamıştı. Yeni 107/A ile zorunlu ve isteğe bağlı kapsam, istisnalar ve sistemden çıkış esasları ilk kez kanunla ayrıntılı biçimde belirlendi.

    Zorunlu kapsamda kurumlar vergisi mükellefleri; ticari, zirai ve mesleki kazançları dolayısıyla gerçek usulde vergilendirilen gelir vergisi mükellefleri; kolektif ve adi komandit şirketler ile ÖTV Kanunu’na ekli (II) sayılı listedeki kayıt ve tescile tabi malların ilk iktisabında adına tescil yapılan kişi ve kuruluşlar yer alıyor. Kapsam dışındakiler talep etmeleri halinde sisteme gönüllü olarak dahil olabilecek.

    İstisna ve çıkış rejiminde, engellilik oranı yüzde 90 ve üzeri olan malul ve engelliler için zorunluluk kaldırıldı; 65 yaşını dolduran kullanıcılar talepleri üzerine sistemden çıkabilecek. Elektronik tebligatın, muhataba iletildiği tarihi izleyen beşinci günün sonunda yapılmış sayılacağına ilişkin kural korundu; Geçici 38. madde uyarınca hâlihazırda kayıtlı olanlar yeniden başvuru yapmadan sistemi kullanmaya devam edecek.

    Kaynak

    Kaza Mağdurlarının Verilerine İlişkin KVKK İlke Kararı

    Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nun kaza mağdurlarının kişisel verilerinin işlenmesine ilişkin 2026/1095 sayılı İlke Kararı, Resmî Gazete’de yayımlandı. Karar, hasar danışmanlık şirketleri ile avukat olmadığı halde kendini avukat olarak tanıtan kişilerin, iş ve trafik kazası mağdurlarıyla rızaları dışında iletişime geçtiği yönündeki şikâyetler üzerine alındı.

    Kurul, kaza mağdurlarına ait kişisel verilerin ancak adli/idari soruşturma, tedavi süreçleri ve araç onarımı gibi kaza sonrası süreçlerin yönetimi amacıyla ve KVKK’nın 4, 5 ve 6. maddelerindeki işleme şartlarına uygun olarak işlenebileceğini belirtti. Geçerli bir işleme şartına dayanmaksızın mağdur verilerini işleyen hasar danışmanlık yapıları ile yetki sınırlarını aşan eksper, ekspertiz şirketi, avukat ve avukatlık ortaklıklarının bu faaliyetlerinin hukuka aykırı olacağı vurgulandı.

    Kararda, Sigortacılık Kanunu uyarınca tazminat alacaklarının yalnızca hak sahibine veya avukatına ödenebileceği, bu alacakların üçüncü kişi, kurum veya kuruluşlara devredilemeyeceği hatırlatıldı. Sigorta eksperlerinin kişisel verileri yalnızca yasal görevleri kapsamında işleyebileceği, görevleri gereği öğrendikleri verileri yetkisiz üçüncü kişilerle paylaşamayacağı belirtildi.

    Kurul, kişisel verilerin hukuka aykırı elde edilmesi veya aktarılmasının Türk Ceza Kanunu’nun 136. maddesinde düzenlenen suça vücut verebileceğini, bu hallerde Cumhuriyet savcılıklarına suç duyurusunda bulunulabileceğini ve konunun idari yönden ilgili bakanlıklar ile baro başkanlıklarına intikal ettirilebileceğini ifade etti. Ayrıca veri sorumlularına, asgari yetki prensibi çerçevesinde rol tabanlı erişim kontrolleri, erişim takip mekanizmaları ve çalışan bilgilendirme/eğitim süreçleri oluşturma yükümlülüğü getirildi.

    Karar yayımı tarihinde yürürlüğe girdi; belirlenen hususlara uymayan veri sorumluları hakkında 6698 sayılı Kanun’un 18. maddesi çerçevesinde işlem yapılacak.

    Kaynak

    Yargıtay: Dava Dilekçesinde Olmayan Talep Kısmen Islahla Davaya Eklenemez

    Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, 2021/8 Esas, 2026/1 Karar sayılı kararıyla, hukuk yargılamasında dava dilekçesinde yer almayan bir talebin kısmen ıslah yoluyla davaya dâhil edilemeyeceğine oy çokluğuyla hükmetti.

    Karar, dava dilekçesinde talep edilmeyen bir alacak kaleminin ıslahla istenip istenemeyeceği konusunda Hukuk Genel Kurulu ile hukuk daireleri arasındaki görüş ve uygulama farklılığını gidermek amacıyla verildi. Uygulamada bazı daireler dava konusu edilmeyen hususun eklenemeyeceği görüşünde iken, diğerleri özellikle işçilik alacakları davalarında usul ekonomisi gerekçesiyle eklenebileceğini kabul ediyordu.

    Kurul, ıslahın HMK’nın 176. maddesi uyarınca daha önce yapılan bir usul işlemini düzeltmeye yaradığını, hiç talep edilmemiş bağımsız bir kalemin bu kapsamda değerlendirilemeyeceğini belirtti. Davanın konusunun dava dilekçesiyle belirlendiği, dilekçede yer almayan talebin ıslahla eklenmesinin ön incelemeyle çizilen uyuşmazlık çerçevesini genişleteceği ve HMK sistematiğine aykırı olacağı vurgulandı.

    Kaynak


    GLOBAL RADAR

    AB-ABD Veri Aktarımı Çerçevesine Yeni Hukuki İtiraz Hazırlığı

    Avusturya merkezli veri koruma örgütü NoYB (None of Your Business), AB-ABD veri aktarım çerçevesi (DPF) hakkında yeni bir hukuki süreç başlatmaya hazırlanıyor. Temmuz 2023’ten bu yana yürürlükte olan DPF, AB’den ABD’ye kişisel veri aktarımı için hukuki çerçeve sağlıyor ve ABD’deki denetim mekanizmalarının bağımsızlığına dayanıyor.

    Süreç, ABD Yüksek Mahkemesi’nin 29 Haziran 2026 tarihli Trump v. Slaughter kararının ardından başladı. Karar, Federal Ticaret Komisyonu (FTC) üyelerinin Başkan tarafından görevden alınabileceğini, dolayısıyla kurumun bağımsızlığının anayasaya aykırı olduğunu tespit ediyor. NoYB’a göre bu tespit AB-ABD veri aktarımını doğrudan etkiliyor; zira Avrupa Komisyonu’nun 2023/1795 sayılı yeterlilik kararı, FTC’nin bağımsız bir denetim otoritesi olduğu varsayımına dayanıyor.

    NoYB, kişisel verilerin korunmasında bağımsız denetim şartını düzenleyen ABİHA’nın 16(2) ve AB Temel Haklar Şartı’nın 8. maddesine dayanarak, FTC’nin artık bağımsız sayılamayacağını ve yeterlilik kararının olgusal temelinin ortadan kalktığını ileri sürüyor. Kuruluş, Avrupa Komisyonu’na gönderdiği mektupta DPF’in yürürlükten kaldırılmasını talep etti ve önümüzdeki haftalarda çerçeveye karşı hukuki süreç başlatacağını açıkladı.

    Örgütün kurucusu Max Schrems’in açtığı Schrems I ve Schrems II davaları sonucunda, önceki iki aktarım çerçevesi Safe Harbor 2015’te, Privacy Shield ise 2020’de AB Adalet Divanı tarafından geçersiz kılınmıştı. Mevcut çerçeve, iptal edilmediği sürece yürürlükte kalmaya devam ediyor.

    Kaynak

    EBA’dan Mica Kapsamında Kripto Varlık İhraççılarına Para Cezası Metodolojisi Taslağı

    Avrupa Bankacılık Otoritesi (EBA), Kripto Varlık Piyasaları Tüzüğü (MiCA) kapsamında para cezalarının belirlenmesine yönelik taslak metodolojiyi istişareye açtı. Metodoloji, EBA’nın doğrudan denetimindeki önemli varlığa dayalı token (s-ART) ve önemli e-para token (s-EMT) ihraççılarını kapsıyor ve ihraççının veya yönetim organı üyesinin kasten ya da ihmalle MiCA’nın V ve VI sayılı eklerindeki bir ihlali işlemesi halinde uygulanacak.

    Taslak iki aşamalı bir yapı öngörüyor. İlk aşamada ihlaller çıkar çatışması, şeffaflık yükümlülükleri ve denetimin engellenmesi olmak üzere üç kategoride değerlendirilerek temel ceza tutarı belirleniyor; ikinci aşamada ağırlaştırıcı ve hafifletici unsurlarla tutar düzeltiliyor. Kasıt, tekrar eden ihlal, zayıf iç kontrol yapısı ve finansal suç riski artırıcı; ihlalin hızlı bildirilmesi ve önleyici tedbirler azaltıcı unsurlar arasında.

    MiCA’nın 131. maddesindeki azami sınır korunuyor: ceza s-ART ihraççıları için yıllık cironun yüzde 12,5’ine, s-EMT ihraççıları için yüzde 10’una kadar çıkabiliyor. İstişare 28 Eylül 2026’ya kadar açık.

    Kaynak: European Banking Authority (EBA/CP/2026/10)

    CNIL, Veri İhlali Mağdurlarına Yönelik Sahte Veri Silme Tekliflerine Karşı Uyardı

    CNIL, kişisel veri ihlallerinden etkilenen kişilere gönderilen sahte yardım e-postalarına ilişkin bir uyarı yayımladı. Gönderenler kendilerini “Kişisel Verileri Savunma Ligi”, “Kişisel Verileri Koruma Ligi” veya “Kişisel Verileri Koruma Derneği” gibi adlarla tanıtıyor ve verilerin yayıldığı çevrimiçi platformlara müdahale ederek bunların silinmesini sağlayabileceklerini ileri sürüyor.

    CNIL’e göre bu mesajların etkili olmasının nedeni, çalınan dosyalardan elde edilen gerçek kişisel verileri içermeleri; mesajlarda alıcının kimlik bilgileri, posta adresi veya IBAN’ı yer alabiliyor. Bazı e-postalar, güvenilirlik izlenimi vermek için CNIL’in telefon numarasını da kullanıyor.

    CNIL, çevrimiçi verilerin silinmesini sağlamayı vaat eden her türlü hizmete karşı dikkatli olunmasını, bu mesajlara yanıt verilmemesini, bağlantılara tıklanmamasını ve ek kişisel bilgi ya da belge paylaşılmamasını öneriyor. Otorite, mağdurları cybermalveillance.gouv.fr ve service-public.gouv.fr gibi resmî devlet kaynaklarına yönlendiriyor.

    Kaynak


    LEGALTECH SAHNESİ

    ABD’de Section 230 Muafiyeti Üretken Yapay Zeka Çıktılarına Uygulanmadı

    ABD’de Kaliforniya Kuzey Bölgesi Federal Mahkemesi, Facebook’ta yayımlanan dolandırıcılık amaçlı yatırım reklamlarına ilişkin Bouck v. Meta davasında, platformların aracı sorumsuzluğunu düzenleyen Section 230 muafiyetinin üretken yapay zeka ile üretilen reklam içeriğine uygulanmayacağına hükmetti. Mahkeme, Meta’nın Advantage+ Creative aracının kullanıcı girdisini yeni metin ve görsellerle “geliştirmesi” nedeniyle platformun içeriğin ortak yaratıcısı sayılabileceğini ve bu ölçüde “içerik sağlayıcı” konumuna geldiğini değerlendirdi.

    Aynı hâkim, aynı gün verdiği Suddeth v. Meta kararında ise farklı bir sonuca ulaştı; algoritmik yayılıma (amplification) dayanan iddiaların Section 230 kapsamında kaldığını, zira araçların kendi başına içerik açısından nötr olduğunu belirtti. Ayrım, platformun içeriği bizzat üretmesi ile yalnızca üçüncü kişi içeriğini yaymasına dayandırıldı.

    11 Haziran 2026 tarihli kararla mahkeme, Bouck davasını bu kez federal menkul kıymet hukukunun eyalet hukuku taleplerini bertaraf etmesi (SLUSA) gerekçesiyle reddetti; Section 230 engelini aşan iddiaların davayı menkul kıymet hukuku kapsamına soktuğu belirtildi.

    Kaynak: Bouck v. Meta Platforms, Inc., 2026 WL 1697630


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    Yargıtay Kararları Çerçevesinde Boşanma Davalarında Hukuka Aykırı Yollarla Elde Edilen Delillerin Hukuki Tahlili

    Av. Emrah KARATAY

    “…Kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınmasına dair “İSTİSNA” karar Yukarıda yer verilen kararlardan da görüldüğü üzere, hukuka aykırı bir yöntemle elde edilen delilin hukuken yargılamada kullanılması mümkün olmamakla beraber, Ceza Genel Kurulu’nun 2012/5-1270 Esas, 2013/248 Karar ve 21.05.2013 tarihli kararında “Kişinin kendisine karşı işlenmekte olan suça ilişkin delil elde etmek amacıyla yapılan kaydın hukuka uygunluğu “bir daha kanıt elde etme olanağının bulunmaması” ve “yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı ani gelişen durumların varlığı” şeklinde gelişen iki koşula bağlanmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun bu yorumu; kişilerin mağduru oldukları bir olay ve haksız saldırı nedeniyle delilleri koruma imkanına kavuşmasını sağlayacaktır. Aksi takdirde kanıtların kaybolması ve bir daha elde edilememesi söz konusu olacaktır.”  şeklinde hüküm vermiştir. …”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcılarının Şüpheli İşlem Bildirme Yükümlülüğü

    I. GİRİŞ

    Geleneksel finansal sistemlerin merkezi otoritelere dayalı yapısı, blok zincir sistemlerinin gelişimiyle sarsılmaz niteliğini kaybetmiştir. Blok zincir teknolojisine dayanan kripto varlıklar yeni nesil finansal enstrümanlara dönüşmüştür. Kripto varlıklar sundukları işlem hızı, transfer kolaylığı ve göreceli anonimlik nedeniyle küresel ölçekte yoğun talep görmektedir. Ancak bu özelikler, meşru işlemler için bir avantajdır. Bu avantaj suç gelirlerinin aklanması ve terörizmin finansmanı için elverişli bir zemin hazırlamaktadır. Türkiye, uluslararası alanda Mali Eylem Görev Gücü (FATF) standartlarına uyum sağlamak ve finansal sistemin güvenliğini korumak amacıyla kripto varlık ekosistemini regüle etme yoluna gitmiştir. Bu kapsamda atılan en somut adımlardan biri, Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcılarının (KVHS) 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun (5549 sayılı Kanun) kapsamında yükümlü kabul edilmesidir. Böylelikle geleneksel bankacılık ve finans kuruluşlarına getirilen mali denetim ve bildirim yükümlülüğü KVHS’ler için de getirilmiştir. Bu çalışmada, KVHS’lerin şüpheli işlem bildirme yükümlülüğü mevzuat çerçevesinde incelenecektir. 

    II. KAVRAMSAL ÇERÇEVE

    A. KVHS Tanımı

    6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nda (SPKn) yapılan değişiklikle KVHS mevzuat düzeyinde tanımlanmıştır. SPKn m. 3/1 (cc) bendi uyarınca KVHS; “platformları, kripto varlık saklama hizmeti sağlayan kuruluşları ve bu Kanuna dayanılarak yapılacak düzenlemelerde kripto varlıkların ilk satış ya da dağıtımı dahil olmak üzere kripto varlıklarla ilgili olarak hizmet sağlamak üzere belirlenmiş diğer kuruluşları” ifade eder. Aynı maddenin (dd) bendinde ise platform kavramı “kripto varlık alım satım, ilk satış ya da dağıtım, takas, transfer ve bunların gerektirdiği saklama işlemlerinin gerçekleştirildiği kuruluşlar” olarak tanımlanmıştır. 

    B. Şüphe ve Şüpheli İşlem Tanımı

    Şüphe, işleme konu fon yahut malvarlığının yasadışı kaynaktan elde edilmiş olabileceği veya yasadışı bir amaçla kullanılacağı konusunda işlemi gerçekleştiren ve/veya aracılık edenlerde oluşan sübjektif durumu ifade eder. Buradaki şüphe kavramı, ceza hukukundaki mutlak somut delillere dayalı şüphe derecesinden farklı olarak, finansal piyasaların hızı ve niteliği gereği daha geniş yorumlanan, işlemi gerçekleştiren meslek profesyonellerinde oluşan izdenimdir. Şüpheli işlem, Suç Gelirlerinin Aklanmasının ve Terörün Finansmanının Önlenmesine Dair Tedbirler Hakkında Yönetmelik (Tedbirler Yönetmeliği) m. 27/1’de tanımlanmıştır. Buna göre şüpheli işlem “yükümlüler nezdinde veya bunlar aracılığıyla yapılan veya yapılmaya teşebbüs edilen işleme konu malvarlığının; yasa dışı yollardan elde edildiğine veya yasa dışı amaçlarla kullanıldığına, bu kapsamda terörist eylemler için ya da terör örgütleri, teröristler veya terörü finanse edenler tarafından kullanıldığına veya bunlarla ilgili ya da bağlantılı olduğuna dair herhangi bir bilgi, şüphe veya şüpheyi gerektirecek bir hususun bulunması halidir”.

    III. ŞÜPHELİ İŞLEM BİLDİRME YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜN ESASLARI 

    A. Yükümlülüğün Hukuki Dayanağı

    Tedbirler Yönetmeliği m. 4/1 (ü) bendi uyarınca KVHS’ler 5549 sayılı Kanun’un uygulanmasında yükümlüdür. Tedbirler Yönetmeliği m. 27/2 ve Mali Suçları Araştırma Kurulu Genel Tebliği (Sıra No: 13) (Genel Tebliğ) m. 4/1 hükümleri doğrultusunda; KVHS’ler, kendi nezdlerinde yahut aracılıklarıyla yapılan veya yapılmaya teşebbüs edilen işlemlere konu olan malvarlığının yasadışı yollarla elde edildiğine ya da yasadışı amaçlarla kullanıldığına dair herhangi bir bilgi, şüphe veyahut şüpheyi gerektirecek bir hususun bulunması halinde bu işlemleri MASAK’a bildirmekle mükelleftir. Yükümlülüğün operasyonel sınırları ve teknik detayları ise 26.07.2024 tarihinde yayımlanan Şüpheli İşlem Bildirim Rehberi (Kripto Varlık Hizmet Sağlayıcıları) (Rehber) çerçevesinde şekillenmiştir.

    B. Şüpheli İşlem Bildiriminin Özellikleri

    KVHS’lerin tabi olduğu şüpheli işlem bildirimi (ŞİB) yükümlülüğünün temel özellikleri; işlem bütünlüğünün olması, parasal sınırın bulunmaması, istihbari nitelik taşıması, sorumsuzluk karinesi ve bilgi verme yükümlülüğüdür. Genel Tebliğ m. 4/3 uyarınca şüpheli işlem kavramı, tek bir münferit işlemi ifade edebileceği gibi birbiriyle bağlantılı birden fazla işlemi de kapsayabilir. Parasal Sınır Bulunmaması: Tedbirler Yönetmeliği m. 27/2 ve Genel Tebliğ m. 4/2 hükümleri gereğince, şüpheli işlem bildiriminde bulunulması için herhangi bir alt yahut üst parasal sınır gözetilmez. 1 TL tutarındaki bir transfer dahi şüphe unsuru barındırıyorsa, bildirime tabidir. ŞİB kesin bir suç duyurusu yahut ihbar mahiyetinde olmayıp veri akışıdır. Bu nedenle mutlak ispat şartı aranmaz. 5549 sayılı Kanun m. 10 uyarınca ŞİB “yükümlülüklerini yerine getiren gerçek ve tüzel kişiler hiçbir şekilde hukukî ve cezaî bakımdan sorumlu tutulamaz”. Sözleşmeyle bu sorumsuzluk kaldırılamaz. Şüpheli işlemin, mevzuatın diğer hükümleri kapsamında periyodik yahut devamlı bilgi verme sınırları içinde bildirilmiş olması KVHS’lerin ŞİB yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

    IV. ŞİB USULÜ

    Tedbirler Yönetmeliği m. 28/1 ve Genel Tebliğ m. 4/1 uyarınca KVHS’lerin şüpheli bir durumla karşılaşması halinde yetkileri ve imkanları ölçüsünde gerekli araştırmayı yaptıktan sonra standart bir Şüpheli İşlem Bildirim Formu doldurarak MASAK’a iletmesi gerekir. Bildirimler zorunlu ve mücbir haller dışında münhasıran elektronik ortamda yapılır. İstisnai durumlarda ise form kağıt ortamında ıslak imzalı olarak MASAK’a ulaştırılır. KVHS’ler için özel olarak tasarlanan Şüpheli İşlem Bildirim Formu temelde sekiz ana bölümden oluşur. Bunlar; formu düzenleyen KVHS’nin bilgileri, bildirime ilişkin bilgiler, şüpheli işlem ile ilgili gerçek kişi bilgileri, şüpheli işlem ile ilgili tüzel/diğer kişilere ait bilgiler, şüpheli işlem bilgileri, hesap bilgileri, şüphe kategorileri ve açıklamadır.

    Şüphe kategorisi, işleme konu olan varlıkların kaynağında yahut işlemi gerçekleştirenlerin profillerinde ne tür bir illegalite olabileceğine dair oluşturulmuş bir katalogdur. KVHS’ler bildirim yaparken, sistemde yer alan tablodan en az bir, en fazla üç şüphe kategorisi seçmek zorundadır. Rehber uyarınca, bu alanda seçim yapılması, ilgili kişilerin kesin olarak o suçu işlediğine dair bir hüküm yahut itham niteliği taşımaz. Yalnızca izleme biriminin odaklanacağı öncelikli alanı belirler. Sık karşılaşılan şüphe kategorilerine yasa dışı bahis ve kumar oynatma, bilişim suçları, dolandırıcılık, uyuşturucu madde ticareti, tefecilik, vergi kaçakçılığı ve terörizmin finansmanı örnek gösterilebilir.

    ŞİB’in ne zaman yapılacağı hususu KVHS’ler için katı sürelere bağlanmıştır. Kural olarak bildirim, şüphenin oluştuğu tarihten itibaren en geç 10 iş günü içinde MASAK’a iletilmelidir. Ancak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yahut terörizmin finansmanı gibi yüksek riskli durumlarda bildirim derhal yapılmalıdır. Bildirimde bulunulan bir işlemle ilgili olarak sonradan yeni bilgi, belge ve bulgular elde edilirse, bu durum da derhal ek bildirim formuyla MASAK’a bildirilir.

    V. İFŞA ETMEME YÜKÜMLÜLÜĞÜ VE YAPTIRIMLAR

    ŞİB mekanizmasının etkin bir şekilde çalışabilmesi, sürecin mutlak bir gizlilik içinde yürütülmesine bağlıdır. 5549 sayılı Kanun m. 4/2 uyarınca, KVHS’ler MASAK’a ŞİB’de bulunduklarını yükümlülük denetimi ile görevlendirilen denetim elemanları ile yargılama sırasında mahkemeler dışında, işleme taraf olanlar dahil hiç kimseye açıklayamaz. İfşa etmeme yükümlülüğü, ŞİB formunun MASAK’a gönderildiği andan ibaret değildir. Kurum içindeki uyum biriminde personelin uyum görevlisine yaptığı dahili bildirimler ve değerlendirme aşamaları da bu kapsamdadır. Elektronik ortamda ŞİB’de bulunan uyum görevlileri, sisteme erişim sağlayan şifre, imza kartı ve sair araçları kimseyle paylaşamaz. Gruba bağlı finansal kuruluşlar ŞİB’de bulunduklarına ilişkin bilgi paylaşımında bulunamaz. İfşa etmeme yükümlülüğünün ihlali halinde bu yükümlülüğü ihlal edenler hakkında 5549 sayılı Kanun uyarınca yaptırım uygulanır.

    VI. SONUÇ

    KHVS’lerin Türk mali denetim sistemine entegrasyonu, finansal suçlarla mücadelede yeni bir dönemi başlatmıştır. KVHS’lerin ŞİB yükümlülüğü, salt idari bir form doldurma işlemi olmayıp, blokzincir analitiği, teknolojik takip yetkinliği ve hukuki nosyonun bir arada kullanılmasını gerektiren karmaşık bir süreçtir. Kripto varlıkların sınır tanımayan doğası karşısında, KVHS uyum görevlilerinin verileri titizlikle analiz ederek ŞİB sürecini işletmesi finansal sistemin güvenliği yönünden elzemdir. Mevzuata uyum noktasında gösterilecek hassasiyet, hem KHVS’leri yaptırımlardan koruyacak hem de Türkiye’nin küresel finansal güvenilirlik endekslerindeki konumunu pekiştirecektir.