Blog

  • Nasıl Evlat Edinilir?

    Evlat edinme, bir kişinin veya evli bir çiftin aralarında kan bağı bulunmayan bir küçüğün veya erişkin bireyin bakımı ve eğitimi gibi sorumluluklarını üstlenip hukuk kuralları aracılığıyla evlat edinilen birey ile soybağı kurmasıdır. Evlat edinen kişilere ait haklar ve yükümlülükler evlat edinilene geçer. Evlat edinilen bireyler ailenin mirasçısı olur.

    Evli çiftler, evlat edinilen ayırt etme gücüne sahip olmayan küçüklerin nüfus kaydına anne ve baba olarak adlarını yazdırır. Evlat edilenin geldiği aile kütüğü ile evlat edinenin aile kütüğü arasında bağ kurulur. Evlatlıkla ilgili kesinleşmiş mahkeme kararı iki nüfus kütüğüne de işlenir.

    Evlat edinme ile ilgili kayıtlar ise gizlidir, sadece mahkeme kararıyla veya evlatlık bireyin rızasıyla açıklanabilir.

    Evlat edinmek için hangi kurumlara başvurmak gerekir? 

    Bir küçüğü evlat edinmek isteyen bireyler yaşadıkları ildeki Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğüne istenilen belgeler ile başvuruda bulunmalılardır. 

    Küçüklerin veya erginlerin ve kısıtlıların evlat edinmesi için aranan koşullar sağlandığında, evlat edinmek isteyen bireyler yaşadıkları yerin Aile Mahkemesine dilekçe ile başvurur. Davalı bölümüne evlat edinmek istenen kişinin adı yazılır. Evlatlık ilişkisi sadece mahkeme kararıyla kurulabilir.

    Kimler evlat edinebilir?

    Evli olmayan çiftler birlikte evlat edinemez, evli olan çiftler ise beraber evlat edinirler. 

    Evli çiftlerin evlat edinebilmesi için ya beş yıldan beri evli olmaları ya da otuz yaşını doldurmuş olmaları gerekir. Eşlerden biri diğerinin çocuğunu, iki yıldan beri evli olmaları ya da kendisinin otuz yaşını doldurmuş olması koşuluyla evlat edinebilir. Bu şartlar Medeni Kanunu’nun 306. Maddesinde yer almaktadır. 

    Tek başına evlat edinebilir mi?

    Evli olmayan kişi otuz yaşını doldurması koşuluyla tek başına evlat edinebilir. Evli çiftlerde ise, eğer eşlerden biri otuz yaşını doldurmuş ve diğer eşin sürekli yoksunluğu veya iki yıldan fazla süredir nerede olduğunun bilinmemesi ya da mahkeme kararı uyarınca eşlerin iki yıldan fazla süredir ayrı yaşamaları halinde, evlat edinmek isteyen taraf tek başına evlat edinebilir. 

    Küçüklerin evlat edinilmesi

    Küçüklerin evlat edinilmesi aşağıdaki şartlara bağlıdır:

    • Evlat edinmek isteyen bireyler bir yıl süreyle evlat edinmek istenen küçüğe bakmış ve eğitmiş olması gerekmektedir. 
    • Evlat edinmenin küçüğün yararına olması gerekmektedir.
    • Evlat edinilen küçük ile evlat edinen birey arasında en az on sekiz yaş farkı olması gerekmektedir.
    • Küçüğün evlat edinilmek için rızası bulunmalıdır. 
    • Küçüğün anne ve babasının rızası bulunmalıdır. Rızanın, küçüğün veya anne ve babasının ikamet ettiği yer mahkemesinde sözlü veya yazılı açıklanması üzere tutanak kaydı alınır. Eğer anne ve babasının kim olduğu veya nerede oldukları bilinmiyorsa ya da küçüğe karşı sorumluluklarını yeterli seviyede yerine getirmiyorlarsa ve küçük ayırt etme gücüne sahip değilse, anne ve babadan rıza alınması gerekmez. Bu duruma yer mahkemesi küçüğün yerleştirildiği evlat edinme kurumunun istemiyle karar verebilir ya da evlat edinme işlemleri gerçekleştirilirken mahkemece karar verilir. 
    • Küçüğün anne ve babasının rızasının geçerli olması için evlat edinen bireylerin yazılı olarak belirtilmiş olması gerekmemektedir. 
    • Ancak rızanın geçerli olabilmesi için küçüğün doğumundan altı hafta geçmesi gerekmektedir. 

    Yukarıdaki şartlar sağlandığında evlat edinecek bireyler Evlat Edinme Geçici Bakım Sözleşmesi imzalarlar. Küçük, en az bir yıl bakımı ve eğitimi için evlat edinen bireylerin yanına yerleştirilir ve izlenir.

    Bu sırada küçük evlat edinenin soyadını alır. Evlat edinenler, küçüğe yeni bir ad vermek için mahkemeye talepte bulunabilir. 

    Erginlerin ve kısıtlıların evlat edinilmesi

    Erginlerin evlat edinilmesi aşağıdaki şartlara bağlıdır:

    • Evlat edinen altsoyunun açık muvafakati gerekmektedir.
    • Bedensel veya zihinsel engeli bulunması sebebiyle ergin kişi sürekli yardıma muhtaç ise, evlat edinen birey tarafından beş yılı aşkın süredir bakılması gerekmektedir. 
    • Evlat edinen birey, ergin kişiyi küçük iken beş yılı aşkın sürede bakımını sağlamış ve eğitmiş olması gerekmektedir. 
    • Diğer haklı sebepler mevcut ise, evlat edinilen kişinin beş yılı aşkın süredir evlat edinen bireylerle yaşıyor olması gerekmektedir. 
    • Evlat edinmek istenen ergin kişi evli ise eşinin rızası aranmaktadır. 

    Küçüklerin evlat edinilmesine ilişkin hükümler kıyas yoluyla erginlerin ve kısıtlıların evlat edinmesine uygulanır. Örneğin; evlat edinen ile evlat edinilen arasındaki en az on sekiz yaş farkı kıyas yoluyla ergin bireyler hakkında da uygulanır. 

    Küçüklerden farklı olarak, ergin kişiler isterse evlat edinenin soyadını alabilir. 

  • Güncel Yargıtay İçtihatları Işığında Muhdesat Davaları 

    I. Muhdesat Kavramı 

    Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 22.12.1995 tarih ve 1/3 sayılı İçtihadı  Birleştirme Kararı uyarınca muhdesat; bir arazi üzerinde yapı ve tesisler ile bağ ve bahçe  şeklinde dikilen ağaçları ifade etmektedir. İçtihadı Birleştirme Kararında ayrıca muhdesatın  mütemmim cüz, diğer bir deyişle bütünleyici parça niteliğinde olduğu ifade edilmiştir. Türk  Medeni Kanununun 684. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, “bütünleyici parça, yerel âdetlere  göre asıl şeyin temel unsuru olan ve o şey yok edilmedikçe, zarara uğratılmadıkça veya yapısı  değiştirilmedikçe ondan ayrılmasına olanak bulunmayan parçadır.” Türk Medeni Kanununun  bütünleyici parçanın kapsamını açıklayan 718. maddesinin 2. fıkrası uyarınca “bu mülkiyetin  kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer.” 

    Bu kapsamda muhdesat; bir arazi üzerindeki geçici ve taşınabilir olmayan,  taşınmaza sıkı sıkıya bağlı yapı ve tesisler ile bağ ve bahçe şeklinde dikilen ağaçları ifade  etmektedir. Örneğin; bina, depo, duvar, meyve ağacı, su kuyusu gibi unsurlar muhdesat  kapsamında değerlendirilebilir. Taşınmazdan kolayca ayrılabilen nitelikteki şeyler ise muhdesat sayılamayacaktır.  

    İlaveten muhdesat için faydalı veya zorunlu masraflar yapılması, muhdesatın meydana  getirildiği anlamına gelmemektedir. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2019/2245 Esas, 2021/2982  sayılı ve 31.03.2021 tarihli Kararı uyarınca, “…O halde, davacı tarafından taşınmaz üzerine  daha önce mevcut bir muhdesata yeni bölümler ilave edilmesi, muhdesatın tamamlanması veya  mevcut muhdesatın bakım ve onarımının yaptırılması bağımsız bir muhdesat meydana getirme  niteliğinde olmadığından, davacının eve ve ilave odaya yönelik talebinin reddine karar  verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi de hatalı olmuştur.” 

    Muhdesatı meydana getirmeyen fakat faydalı veya zorunlu masraf yapan kişinin  talepleri genellikle sebepsiz zenginleşme kapsamında değerlendirilmektedir. Fakat bu noktada  zamanaşımı hususuna dikkat edilmesi gerekmektedir. Zira 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun  82. maddesi uyarınca “sebepsiz zenginleşmeden doğan istem hakkı, hak sahibinin geri isteme  hakkı olduğunu öğrendiği tarihten başlayarak iki yılın ve her hâlde zenginleşmenin  gerçekleştiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar.” 

    II. Muhdesatın Hukukî Niteliği

    Bütünleyici parça olmasının bir sonucu olarak muhdesat, sahibine taşınmaz  mülkiyetinden ayrı, bağımsız bir aynî hak sağlamamaktadır. Muhdesat sahibinin hakkı, sadece  bir şahsî haktır. Bunun neticesinde “üst arza tabidir” ilkesi gereğince, kural olarak muhdesatın  arz malikinden başkasına aidiyetinin tespiti de istenemeyecektir.  

    Kural olarak muhdesatı meydana getiren ve tapu maliki olmayan üçüncü kişinin  muhdesatın aidiyetinin tespiti davası açmada hukukî yararının bulunduğu kabul edilmemektedir. Bu durumda sebepsiz zenginleşme (Bkz. Türk Borçlar Kanununun 77-82.  maddeleri) hükümlerine göre talepte bulunulabilecektir. Fakat kamulaştırma ve kentsel  dönüşümle ilgili durumlarda üçüncü kişinin hukuki yararının varlığı kabul edilmektedir.  Örneğin; Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2016/2612 Esas, 2019/2516 sayılı ve 11.03.2019 tarihli  Kararı uyarınca “…Kamulaştırma ve kentsel dönüşümle ilgili durumlarda muhdesatın tespiti  davasının muhdesatı meydana getiren üçüncü kişi tarafından da açılması mümkündür…” 

    III. Muhdesatın Aidiyetinin Tespiti Davasının Hukukî Yarar Şartı Ekseninde Amacı 

    6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 106. maddesinin ilk iki fıkraları uyarınca,  “(1) Tespit davası yoluyla, mahkemeden, bir hakkın veya hukukî ilişkinin varlığının ya da  yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesi talep edilir. 

    (2) Tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta  hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunmalıdır.” 

    Muhdesatın aidiyetinin tespiti davasının açılabilmesi için güncel hukukî yararın somut  ve mevcut bir menfaate dayanması gerekmektedir. Uygulamada muhdesatın aidiyetinin tespiti  davası, ortaklığın giderilmesi davasında satış bedeli ile paydaşlara düşecek miktarın ve kentsel  dönüşüm süreçlerinde hak sahipliğinin belirlenmesi, kamulaştırma bedellerinin dağıtımı gibi  amaçlarla açılmaktadır. 

    Güncel hukukî yarar muhdesatın aidiyetinin tespiti davası bakımından bir dava şartı teşkil etmekte olup yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülebileceği gibi, hâkim  tarafından da re’sen gözetilir. Hukukî yararın bulunmadığının tespiti halinde davanın, dava şartı  yokluğundan usulden reddine karar verilmelidir. Taşınmaz hakkında mevcut durumda hiçbir  somut uyuşmazlığın olmadığı, neticesinde herhangi bir hak kaybının önlenmediği durumlarda  muhdesatın aidiyetinin tespiti davasının açılmasında güncel hukukî yararın varlığı kabul  edilmemektedir.

    Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 2024/2474 Esas, 2025/833 sayılı ve 17.02.2025 tarihli  Kararı uyarınca, “…Dosya içeriği ve kapsamına göre taraflar arasındaki uyuşmazlık;  muhdesatın aidiyetinin tespiti istemine ilişkindir…Tespit davası, kendine özgü davalardan olup  dava sonucunda istihsal edilecek ilamın icra ve infaz kabiliyeti bulunmamaktadır. Bunun doğal  sonucu olarak da bu davaların uygulama alanı sınırlıdır. Bilindiği üzere, tespit davalarının  görülebilmesi için güncel hukuki yararın bulunması (6100 s.lı HMK 106/2 m) ve dava  sonuçlanıncaya kadar da güncelliğini kaybetmemesi gerekir. Tespit davaları eda davalarının  öncüsüdür, bu nedenle eda davası açılmasının mümkün olduğu hallerde, tespit davası  açılmasında hukuki yararın bulunmadığı kabul edilmektedir. Hukuki yararın bulunması dava  şartı olup, yargılamanın her aşamasında taraflarca ileri sürülebileceği gibi, hakim tarafından  da re’sen gözetilir. Hukuki yararın bulunmadığının tespiti halinde davanın, dava şartı yokluğu  gerekçesiyle usulden reddine karar verilmelidir (HMK 114/1-h, 115 m.).” 

    IV. Muhdesatın Aidiyetinin Tespitinde İspat Meselesi 

    4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 6. maddesi uyarınca “Kanunda aksine bir hüküm  bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla  yükümlüdür.” Bu kapsamda ispat yükü üzerinde olan davacının dava konusu muhdesatları  kendisinin meydana getirdiğini yasal delillerle kanıtlaması gerekmektedir. Yargıtay 8. Hukuk  Dairesinin 2016/8129 Esas, 2016/9639 sayılı ve 02.06.2016 tarihli Kararı uyarınca, 

    “…Taşınmaz üzerindeki muhdesatın kim tarafından meydana getirildiğinin tespitine ilişkin  davalarda Mahkemece araştırılması gereken husus, muhdesatın kim tarafından, hangi  gelirlerle, kimin adına ve hesabına yaptırıldığıdır.” 

    Bu kapsamda muhdesatın niteliği, ne zaman meydana getirildiği, kim tarafından  yapıldığı, kimin adına ve hesabına yapıldığı, muhdesatın taşınmaz üzerindeki ekonomik etkisi  (özellikle ortaklığın giderilmesi davalarında muhdesat – arz oranının belirlenmesinde) ispatlanırken; tanık ve mahalli bilirkişi beyanları, keşif, bilirkişi incelemesi, kadastro  tutanakları (Kadastro Kanununun 19. maddesi uyarınca, “taşınmaz mal üzerinde malikinden  başka bir kimseye veya paydaşlarından birine ait muhdesat mevcut ise bunun sahibi, cinsi,  ihdas tarihi ve iktisap sebebi belirtilerek tutanağın ve kütüğün beyanlar hanesinde gösterilir.”),  tapu kayıtları (özellikle beyanlar hanesi), elektrik ve su abonelikleri, hava fotoğrafları (özellikle  muhdesatların yapılma yahut dikilme tarihinin tespiti bakımından) gibi deliller  kullanılabilecektir.

    Muhdesatın Aidiyetinin Tespiti Davalarının Uygulama Alanları ve Özellikle Ortaklığın  Giderilmesi Davaları 

    Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 2024/1018 Esas, 2024/5567 sayılı ve 09.12.2024 tarihli  Kararı uyarınca, “…Öğretide ve Yargıtay’ın devamlılık gösteren uygulamalarında, taşınmaz  hakkında derdest ortaklığın giderilmesi davasının, kentsel dönüşüm uygulamasının ya da  kamulaştırma işleminin bulunması gibi istisnai durumlarda muhdesatın tespiti davasının  açılmasında güncel hukuki yararın bulunduğu kabul edilmektedir.”  

    a. Ortaklığın Giderilmesi (İzale-i Şuyu) Davalarında Muhdesat 

    Ortaklığın giderilmesi davaları, paylı (müşterek mülkiyet) veya elbirliği (iştirak hâlinde  mülkiyet) mülkiyetine konu bir taşınmaz yahut taşınır mal üzerindeki ortaklık ilişkisinin sona  erdirilmesi ve malın hak sahibi olanlar arasında aynen veya nakden paylaştırılmasını  sağlamaktadır. Taşınmaz üzerindeki muhdesatlar bütünleyici parça niteliğinde olduğundan  kural olarak arzdan ayrı satılamayacaktır. Muhdesatın aidiyetinin tespiti çoğunlukla ortaklığın  giderilmesi davalarında önem kazanmaktadır. Zira bu durumda muhdesatın hangi ortak  tarafından meydana getirildiğinin tespiti doğrudan ekonomik sonuç doğuracak olup, bu  belirleme yapılmadan satış bedelinin adil paylaşımı yapılamayacaktır. Bu kapsamda davacının  güncel hukuki yararı mevcuttur.  

    6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 165. maddesi uyarınca, “bir davada hüküm  verilebilmesi, başka bir davaya, idari makamın tespitine yahut dava konusuyla ilgili bir  hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise mahkemece o  davanın sonuçlanmasına veya idari makamın kararına kadar yargılama bekletilebilir. 

    Bir davanın incelenmesi ve sonuçlandırılması başka bir davanın veya idari makamın  çözümüne bağlı ise mahkeme, ilgili tarafa görevli mahkemeye veya idari makama  başvurması için uygun bir süre verir. Bu süre içinde görevli mahkemeye veya idari makama  başvurulmadığı takdirde, ilgili taraf bu husustaki iddiasından vazgeçmiş sayılarak esas  dava hakkında karar verilir.” 

    Ortaklardan birinin muhdesat iddiasında bulunması durumunda öncelikle muhdesat  iddiasını kabul edip etmediklerine dair tüm tarafların beyanlarının tespit edilmesi, muhdesat  konusunda ihtilaf bulunduğunda muhdesat iddiasında bulunan davalılara muhdesatın  aidiyetinin tespiti hususunda dava açmak için uygun bir süre verilmesi, açılması durumunda da muhdesatın aidiyetinin tespiti davasının bekletici mesele yapılarak sonucunun beklenmesi  gerekmektedir.  

    Tüm tarafların muhdesat iddiasını kabul etmesi veya muhdesatın aidiyeti davası açılıp da  muhdesatın davalılara aidiyetine karar verilmesi halinde; bilirkişiden rapor alınmak suretiyle  satış bedelinden ne kadarının muhdesata isabet ettiğinin yüzdelik oran kurulmak suretiyle  belirlenerek, muhdesata isabet eden kısmın muhdesat sahibi paydaşa, geri kalan bedelin payları  oranında tüm paydaşlara dağıtılması ve dağıtım oranlarının hükümde açıkça gösterilmesi  gerekmektedir (Bkz. Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 2017/636 Esas, 2020/7096 sayılı ve  10.11.2020 tarihli Kararı, Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 2023/2219 Esas, 2023/2702 sayılı ve  18.05.2023 tarihli Kararı). Bu şekilde hakkaniyete uygun olacak şekilde muhdesatı meydana  getiren kişinin emeğinin korunması sağlanmaktadır. Mahkemece verilen süre içerisinde dava  açılmadığı takdirde ise o konuda uyuşmazlık yokmuş gibi davaya devam edilmesi gerekmektedir.  

    Ortaklığın giderilmesi davasının açıldığı sırada muhdesatın aidiyetinin tespiti davasını  açmaya ilişkin dava şartı olan güncel hukukî yarar, ortaklığın giderilmesi davasının sona ermesi  durumunda ortadan kalkacaktır. Zira Yargıtay 8.Hukuk Dairesinin 2016/10195 Esas,  2016/10371 sayılı ve 13.03.2016 tarihli Kararı uyarınca “…Somut olaya gelince; dava konusu  … parsel sayılı taşınmazdaki ortaklığın giderilmesi amacıyla … 1. Sulh Hukuk  Mahkemesi’nin … sayılı dosyasında dava açıldığı, bu davada muhdesatın tespiti davasının  bekletici sorun yapılmadığı ve ortaklığın giderilmesi davasının sonuçlandığı, dolayısıyla  davacının başlangıçta var olan güncel hukuki yararının da ortadan kalktığı  anlaşılmaktadır. Bu durumda davacının güncel hukuki yararının bulunduğundan söz  edilemez. Mahkemece hukuki yarar yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine (HMK  115) karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi isabetsiz olmuş, bozmayı  gerektirmiştir.” 

    Taşınmaz üzerindeki muhdesatın paydaşlardan birine değil de üçüncü kişiye ait olması  durumunda, bu kişinin muhdesat sahibi olarak davaya dahil edilmesi mümkün değildir. Zira  Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 2019/4121 Esas, 2019/8775 sayılı ve 17.12.2019 tarihli Kararı  uyarınca “…Bütünleyici parçanın (muhdesat) arzın paydaşlarına (ortaklarına) değil de üçüncü  şahsa ait olduğunun anlaşılması halinde bu kimseyi muhdesat sahibi olarak davaya dahil etmek  ve ona satış bedelinden pay vermek mümkün değildir.” Bu kapsamda, üçüncü kişi olan  muhdesat sahibi veya mirasçıları, ortaklar aleyhine şartları mevcutsa sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanarak tazminat yahut alacak davası açabilir, bazı durumlarda haksız yapı  (TMK m. 724) hükümlerine dayanarak talepte bulunabileceklerdir. 

    Ortaklığın giderilmesi davalarında, diğer paydaşlara muhdesat iddialarını kabul edip  etmediklerine ilişkin beyanları alınmadan muhdesatın aidiyetinin tespiti davası açılması  durumunda, davalıların davaya sebebiyet verip vermeyeceğinin tartışılmadığı, bu kapsamda  yargılama giderleri ve vekâlet ücretlerinden sorumlu tutulamayacakları kabul edilmektedir.  (Bkz. Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 2012/5424 Esas, 2012/7675 sayılı ve 07.11.2012 sayılı  Kararı) 

    b. Kamulaştırma (İstimlak) İşlemlerinde Muhdesat 

    Kamulaştırma, devletin veya kamu kurumlarının, kamu yararına dayalı olarak gerçek  karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamına veya  bir kısmına rızaları dışında el koyması işlemidir (1982 tarihli T.C. Anayasasının  “Kamulaştırma” başlıklı 46. maddesi). Bu durumda muhdesatın kime ait olduğunun tespiti,  kamulaştırma bedelinin ödenmesinde önem arz etmekte olup davanın açılmasında güncel  hukukî yarar bulunmaktadır.  

    c. Kentsel Dönüşüm ve Benzeri Dönüşüm Süreçlerinde Muhdesat 

    Taşınmazın kentsel dönüşüm veya benzeri bir dönüşüm sürecine girmesi durumunda, o  taşınmaz üzerindeki muhdesatın kime ait olduğunun belirlenmesi, dönüşüm neticesinde  doğacak hak veya bedel paylaşımı etkilemektedir. Bu kapsamda, dönüşüm neticesinde ortaya  çıkacak menfaatin korunabilmesi açısından muhdesat davasında güncel hukukî yarar  bulunmaktadır.  

    V. Sonuç 

    Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, muhdesatın aidiyetinin tespiti davaları Yargıtay’ın ısrarlı içtihatlarıyla da altı çizilen “güncel hukuki yarar” kavramıyla sınırları  oldukça net bir şekilde belirlenen; ortaklığın giderilmesi, kamulaştırma ve kentsel dönüşüm ile  benzeri dönüşüm süreçlerinde hak dengesini gözetmek amacıyla tanınmış bir güvence  niteliğindedir.  

    VI. Konuya İlişkin Yargıtay İçtihatları 

    Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 2024/1018 Esas, 2024/5567 sayılı ve 09.12.2024 tarihli Kararı

    “…Bir şeye malik olan kimse, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olur (4721 s.lı TMK  684/1 m). Arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve  altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyet kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak  üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer (TMK 718 m). 22.12.1995 tarih ve 1/3 sayılı  Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da vurgulandığı gibi Eşya Hukuku’nda, muhdesattan,  bir arazi üzerinde yapı ve tesisler ile bağ ve bahçe şeklinde dikilen ağaçları anlamak gerekir. 

    Muhdesat, sahibine arazi mülkiyetinden ayrı, bağımsız bir mülkiyet veya sınırlı bir ayni hak  bahşetmez. Muhdesat sahibinin …, sadece şahsi bir haktır (TMK 722, 724, 729 m.ler). Taşınmaz  üzerindeki bina, ağaç gibi bütünleyici parça niteliğindeki muhdesatların taşınmazın arzından  ayrı bir mülkiyetinin varlığından söz edilemez. Açıklanan ilke ve esaslara göre, kural olarak  muhdesatın arz malikinden başkasına aidiyetinin tespiti istenemez. Ne var ki; çoğun içinde az  da vardır kuralı gereğince, muhdesatın mülkiyetinin aidiyetinin tespiti isteğinin, muhdesatı  meydana getirenin tespitini de kapsadığı kabul edilmelidir. 

    Öğretide ve Yargıtay’ın devamlılık gösteren uygulamalarında, taşınmaz hakkında derdest  ortaklığın giderilmesi davasının, kentsel dönüşüm uygulamasının ya da kamulaştırma işleminin  bulunması gibi istisnai durumlarda muhdesatın tespiti davasının açılmasında güncel hukuki  yararın bulunduğu kabul edilmektedir. 

    Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelince; taraflar arasında Aybastı Sulh Hukuk  Mahkemesinin 2019/341 Esas sayılı dosyasında görülmekte olan ortaklığın giderilmesi  davasında, dava konusu muhdesatın zemin kat + 1-2-3. normal katları yönünden davalı tarafın  açık bir kabulü bulunmadığından, davacının taşınmaz üzerinde bulunan muhdesatın tüm  katlarına yönelik aidiyetinin tespitini istemesinde hukuki yararı vardır…” 

    Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2019/2245 Esas, 2021/2982 sayılı ve 31.03.2021 tarihli Kararı 

    “…Taşınmaz üzerine daha önce mevcut bir muhdesata yeni bölümler ilave edilmesi, muhdesatın  tamamlanması veya mevcut muhdesatın bakım ve onarımının yaptırılması bağımsız bir  muhdesat meydana getirme niteliğinde olmayıp mevcut muhdesatın daha kullanılır hale  gelmesini, bir başka deyişle muhdesattan sağlanacak faydanın artmasını sağlayan işlerdir. Bu  işler için harcanan giderler de muhdesatın değerini artıran faydalı ve zorunlu giderlerdendir. 

    İyileştirici nitelikteki giderleri tek başına karşılayan taşınmaz malik ya da maliklerinin  koşullarının varlığı halinde bu giderlerden paylarına düşen kısmını TBK’nin 77 ve onu izleyen maddeleri hükmüne ve sebepsiz zenginleşme kurallarına göre açacağı eda nitelikli bir alacak  davası ile taşınmazın diğer maliklerinden isteyebileceği kuşkusuzdur. İyileştirme giderlerini  yapan malik ya da maliklerin taşınmazın ortaklığının giderilerek satılması ve muhdesattan  yararlanmalarının son bulması ile istenebilir hale gelecek bu giderler için eda nitelikli alacak  davası açma hakkı mevcut iken önceden bu iyileştirme giderlerinin tespitini dava etmekte  hukuki yararı bulunduğundan söz edilemez. 

    Açıklanan ilke kapsamında tüm dosya kapsamı incelendiğinde, davacının dava konusu  taşınmazlar üzerinde bulunan evin bakımı için yapılan masrafların ve eklentilerinin kendisi  tarafından yapıldığını belirterek tespitini talep ettiği, Bölge Adliye Mahkemesince evin bakım  ve onarım işleri ve ilave odanın davacı tarafından yaptırıldığı kabulü ile bu muhdesatların  davacı tarafından meydana getirildiğinin tespitine karar verildiği görülmüş, yargılama  aşamasında dinlenen taraf tanıkları ve mahalli bilirkişilerin anlatımlarından evin davacı ve  tarafların murisi tarafından birlikte inşa edildiği belirlenmiştir. 

    O halde, davacı tarafından taşınmaz üzerine daha önce mevcut bir muhdesata yeni bölümler  ilave edilmesi, muhdesatın tamamlanması veya mevcut muhdesatın bakım ve onarımının  yaptırılması bağımsız bir muhdesat meydana getirme niteliğinde olmadığından, davacının eve  ve ilave odaya yönelik talebinin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar  verilmesi de hatalı olmuştur…” 

    Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2016/2612 Esas, 2019/2516 sayılı ve 11.03.2019 tarihli Kararı  

    “…Muhdesatın mülkiyetinin aidiyetinin tespiti talebinin niteliğine gelince, taşınmaz üzerindeki  bina, ağaç gibi bütünleyici parça niteliğindeki muhdesatların taşınmazın arzından ayrı bir  mülkiyetinin varlığından söz edilemez ve kural olarak muhdesatın arz malikinden başkasına  aidiyetinin tespiti istenemez. Çoğun içinde az da vardır kuralı gereğince, muhdesatın  mülkiyetinin aidiyetinin tespiti ve tapunun beyanlar sütununa tescili isteğinin, muhdesatı  meydana getirenin tespiti isteğini de kapsadığı kabul edilmelidir. Bu tür davalarda, güncel  hukuki yararın mevcut olması ve iddianın kanıtlanması durumunda, muhdesatın davacı tarafça  meydana getirildiğinin tespitine karar verilmesi gerekir. Tapu maliki olmayan davacının  muhdesatın tespiti isteğine gelince, kural olarak, malik olmayan davacının, sebepsiz  zenginleşme hükümlerine göre taleple bulunması mümkün iken, muhdesatın tespiti davasını  açmasında hukuki yarar bulunmamaktadır. Kamulaştırma ve kentsel dönüşümle ilgili durumlarda muhdesatın tespiti davasının, muhdesatı meydana getiren üçüncü kişi tarafından  da açılması mümkündür. 

    Somut olaya gelince; her ne kadar Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş ise de,  davacılar tarafından aidiyetinin tespiti istenen dava konusu kavak ağaçlarının niteliği  itibariyle, belli bir süre arz üzerinde kaldıktan ve belli bir büyüme süresine geldikten sonra  kesilecek ağaç türlerinden olduğu, ticari maksatla dikilen ve olgunlaştığında yani bir süre  sonra kesilip yararlanılmak üzere dikilen kavak ve söğüt gibi ağaçların taşınmazın mütemmim  cüzü yani tamamlayıcı parçası niteliğinde kabul edilmediği, 22/12/1995 tarih ve 1/3 sayılı  Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararında ise, muhdesatın, mütemmim cüz niteliğinde olduğu, bir  başka deyişle geçici ve taşınabilir olmaması ve taşınmaza sıkı sıkıya bağlı bulunması  gerektiğini söylemenin yanlış olmayacağının vurgulandığı, kavak ve söğüt gibi ağaçların ise  muhdesat niteliğinde olmadığı, taşınır hükümlerine tabi mal niteliğinde olduğu, bu nedenle  sorunun çözümünün TMK’nin 728. ve 729. maddelerinde aranması gerektiği karşısında,  Mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeler ile kabulüne karar  verilmesi doğru görülmemiştir…” 

    Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 2019/4121 Esas, 2019/8775 sayılı ve 17.12.2019 tarihli Kararı 

    “…Paydaşlığın (ortaklığın) satış yoluyla giderilmesi halinde dava konusu taşınmaz üzerinde  bina, ağaç v.s. gibi bütünleyici parçalar (muhdesat) varsa bunların arzla birlikte satılması  gerekir. Ancak muhdesatın bir kısım paydaşlara (ortaklara) ait olduğu konusunda tapuda şerh  varsa veya bu hususta bütün paydaşlar ittifak ediyorlarsa ve muhdesat arzın değerinde bir artış  meydana getiriyorsa bu artışın belirlenmesi için dava tarihi itibariyle arzın ve muhdesatın  değerleri ayrı ayrı tespit edilir. Belirlenen bu değerler toplanarak taşınmazın tüm değeri  bulunur. Bulunan bu değerin ne kadarının arza ne kadarının muhdesata isabet ettiği yüzdelik  (%…) oran kurulmak suretiyle belirlenir. Satış sonunda elde edilecek bedelin bölüştürülmesi  de bu oranlar esas alınarak yapılır. Muhdesata isabet eden kısım muhdesat sahibi paydaşa,  geri kalan bedel ise payları oranında paydaşlara (ortaklara) dağıtılır. 

    Bütünleyici parçanın (muhdesat) arzın paydaşlarına (ortaklarına) değil de üçüncü şahsa ait  olduğunun anlaşılması halinde bu kimseyi muhdesat sahibi olarak davaya dahil etmek ve ona  satış bedelinden pay vermek mümkün değildir.

    Somut olaya gelince; hükmün üçüncü bendinde, “muhdesatların % 12,23 oranındaki değer  artışının ölü davalı … mirasçılarına aidiyetine,” karar verilmişse de, kayıt maliki olmayan  muhdesat sahiplerine satış bedelinden pay verilmesi söz konusu değildir. 

    O halde, mahkemece öncelikle dava konusu taşınmazlar üzerindeki muhdesatların sahibi …  mirasçılarından hangilerinin kayıt maliki olduğu, gerekirse taşınmaza ait tedavüllü tapu  kayıtları getirtilmek suretiyle irdelenmeli, mirasçılarının tamamının paydaş olmadığı tespit  edilirse, muhdesattan dolayı pay verilmeksizin satış bedelinin dağıtılmasına; mirasçılarının  tamamının paydaş olduğunun tespiti halinde ise yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda  karar verilmesi gerekir. 

    Mahkemece, değinilen hususlar gözardı edilerek eksik inceleme ile yazılı şekilde karar  verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir…” 

    Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 2012/5424 Esas, 2012/7675 sayılı ve 07.11.2012 sayılı Kararı 

    “…Somut olaya gelince; davalılar …, … … ve …’ın dışındaki davalıların eldeki davada kabul  beyanları bulunmamaktadır. Mahkemece ortaklığın giderilmesi dosyası getirtilerek  incelenmemiş, davacıların muhdesat iddialarını davalıların kabul edip etmedikleri  belirlenmemiş, bu hususlar duruşma zaptına geçirilmemiştir. Ortaklığın giderilmesi davasında  muhdesat iddialarını kabul edenlerin eldeki davada taraf olarak gösterilmesi gerekli olmayıp,  gösterilmesi halinde bu kişiler yönüyle davanın husumet nedeni ile reddi gerekir. Ortaklığın  giderilmesi davasında muhdesat iddialarını kabul etmeyenlerin ise eldeki davada taraf  olmaları zorunludur. Muhdesatın aidiyetinin tespiti davasının bir kısım davalılarca kabulü  halinde kabul beyanında bulunmayan diğer davalıların yargılama giderleri ve yargılama  giderlerinden sayılan vekalet ücreti ile sorumlu oldukları tartışmasızdır. 

    Ne var ki; eldeki davada davalı …, … … ve …’ın ilk celse kabul beyanları bulunmakta ise de  ortaklığın giderilmesi davasında davacıların muhdesat iddialarını kayıtsız ve şartsız olarak  kabul edip etmedikleri, davacılara muhdesat iddiaları hakkında dava açmaları için verilen  10 günlük kesin süreden önce davalıların kabul beyanlarının olup olmadığı belirlenmemiş,  bir başka anlatımla davalılarca eldeki davanın açılmasına sebebiyet verilip verilmediği  tartışılmamıştır. 

    Hal böyle olunca; mahkemece az yukarda açıklanan olgular dikkate alınarak davacıların tüm istemleri hakkında olumlu ya da olumsuz hüküm kurulmalı, taraflar lehine takdir edilecek 

    yargılama giderleri ve yargılama giderlerinden sayılan vekalet ücretinin belirlenmesinde az  yukarıda belirtilen hususlar ile birlikte davacıların ancak kendi payları dışındaki muhdesat  payına yönelik dava açabileceği dikkate alınarak vekalet ücretinin miktarının belirlenmesinde  bu olgu da gözönünde bulundurulmalı, toplanan ve toplanacak tüm deliller birlikte  değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmelidir…” 

    Yararlanılan Kaynaklar 

    https://karararama.yargitay.gov.tr

  • Apilex Bülten #8

    Apilex Bülten #8

    22 – 28 Haziran tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

    TÜRKİYE GÜNDEMİ

    Arabuluculara Elektronik Tebligat Adresi Zorunluluğunda Son Tarih 23 Temmuz 2026

    Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı, sicile kayıtlı arabulucuların elektronik tebligat adresi edinmesine ilişkin bir duyuru yayımladı. Duyuruda anılan hükümler uyarınca sicile kayıtlı arabulucular ve bilirkişiler, tebligatın elektronik yolla yapılması zorunlu kişiler arasında sayılıyor. 

    Duyuruya göre arabulucuların 23 Temmuz 2026 tarihine kadar tebligata elverişli elektronik tebligat adresi edinmesi gerekiyor. Bu tarihten itibaren yazışmalar elektronik tebligat adresi üzerinden yapılacak. Belirtilen tarih itibarıyla elektronik tebligat adresi bulunmayan arabuluculara, arabuluculuk bürolarınca dava şartı arabuluculuk kapsamında dosya tevzi edilmeyecek ve kayıtları aktiften pasife çevrilecek.

    Kaynak

    Belediyelerin Turistik Canlı Yayınlarına Uyarı

    Kişisel Verileri Koruma Kurumu, belediyelerin turistik tanıtım amacıyla cadde, meydan, park ve sahil gibi alanlara kurduğu kameralarla internet üzerinden yaptığı canlı yayınlara ilişkin kamuoyu duyurusu yayımladı. Kuruma çok sayıda ihbar ve şikayet ulaşması ve uygulamanın ülke genelinde yaygın olması üzerine inceleme başlatıldı.

    Kurulun tespitine göre, kameraların açıları nedeniyle gerçek kişilerin yüzleri görünmekte ve araç plakaları okunabilmektedir. Görüntülerin kaydedilmese dahi internet üzerinden canlı yayımlanması, kişisel verileri erişilebilir kıldığından 6698 sayılı Kanun kapsamında kişisel veri işleme faaliyeti sayıldı.

    Duyuruda, 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 14’üncü maddesindeki turizm ve tanıtım yetkisinin doğrudan canlı kamera yayını için yasal dayanak oluşturmadığı belirtildi. Kurul, meşru menfaat dengesinde müdahaleyi orantısız buldu.

    Kurul, 6698 sayılı Kanun’un 5’inci maddesinde yer alan hukuki sebeplere dayanmayan canlı yayınların ivedilikle durdurulmasını; aykırı davranan veri sorumlusu belediyeler hakkında aynı Kanun’un 18’inci maddesi uyarınca idari yaptırım uygulanabileceğini bildirdi.

    Kaynak

    Evde Sağlık ve Palyatif Bakım Hizmetlerinde Bütünleşik Model

    Sağlık Bakanlığı’nca hazırlanan Evde Sağlık ve Palyatif Bakım Hizmetlerinin Sunumu ve Koordinasyonuna İlişkin Yönetmelik, 23 Haziran 2026 tarihli ve 33289 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Düzenleme, 2/6/2023 tarihli ve 32209 sayılı Evde Sağlık Hizmeti Sunumu Hakkında Yönetmeliği yürürlükten kaldırdı.

    Yönetmelik; Sağlık Bakanlığı, üniversiteler, belediyeler ve özel sağlık kuruluşlarındaki palyatif bakım hizmetleri ile kamu kurum ve kuruluşlarında sunulan evde sağlık hizmetlerini kapsıyor. Palyatif bakım ilk kez müstakil ve ayrıntılı bir yasal çerçeveye kavuşturuldu; servis yapılanması, yatak kapasitesi planlaması, palyatif kritik bakım ve çocuk palyatif bakım servisleri tanımlandı.

    Mevcut tescilli birimler bir yıl içinde yeni düzenlemeye uyum sağlayacak.

    Kaynak


    GLOBAL RADAR

    Garante’den Emirates’e Engelli Yolcu Sağlık Verisinin İşlenmesi Nedeniyle Ceza

    İtalya’nın veri koruma otoritesi Garante, hareket kabiliyeti kısıtlı yolcuların sağlık verilerini hukuka aykırı işlediği gerekçesiyle Emirates’e 180.000 euro idari para cezası verdi. Soruşturma, bir yolcunun şikayeti üzerine Ocak 2025’te başlatıldı. Olay, gerekli kategoride olmadığı halde kendisinden tıbbi form (MEDIF) doldurması istenen bir yolcunun başvurusundan kaynaklandı. Garante, güvenli taşıma ve yardımın sağlanması bakımından sağlık verisi işlenmesini hukuka uygun bulurken, şeffaflık ve veri saklama süresi yönünden ihlal tespit etti.

    Otoriteye göre Emirates, verinin neden toplandığı ve nasıl işleneceği konusunda web sitesinde ve personeli aracılığıyla yeterince açık bilgilendirme yapmadı; ayrıca tıbbi formlarla toplanan sağlık verisini yedi yıl saklayarak ölçüsüz davrandı. Düzenleyici, Montreal Sözleşmesi’nin iki yıllık zamanaşımına dayanarak havayolunun yedi yıllık saklama gerekçesini reddetti. Garante, Emirates’in üç yılı aşan tıbbi kayıtları silmesine hükmetti.

    Kaynak

    Kanada’da Bill C-36 ile Mahremiyetin Temel Hak Tanınması ve Yeni Yaptırım Otoritesi

    Kanada hükümeti, Protecting Privacy and Consumer Data Act olarak da bilinen Bill C-36’yı parlamentoya sundu. Tasarı, mahremiyeti temel hak olarak tanıyor; rıza ve silme haklarını güçlendiriyor, çocuklara yönelik korumaları artırıyor ve özel sektör denetimini önemli ceza yetkilerine sahip yeni bir Dijital Güvenlik ve Veri Koruma Komisyonu’na devrediyor. 

    Tasarı ayrıca Personal Information Protection and Electronic Documents Act’i (PIPEDA) değiştirerek kişisel veri işleyen kuruluşlara yeni yükümlülükler getiriyor. PIPEDA’nın modernizasyonu kapsamında anlamlı rıza için daha güçlü şartlar getiriliyor; tüketiciler, AI deepfake’ler dahil verilerinin silinmesini talep edebiliyor. 

    Mevcut Mahremiyet Komiserliği Ofisi (OPC) kamu sektöründe Privacy Act’i düzenlemeye odaklanırken, özel sektör şikayet ve soruşturmaları yeni otoriteye aktarılacak. Komisyon, bağlayıcı yaptırım kararları verme ve en ağır ihlallerde 25 milyon Kanada dolarına veya küresel cironun yüzde 5’ine kadar para cezası uygulama yetkisine sahip olacak.

    Kaynak


    LEGALTECH SAHNESİ

    AB Yapay Zeka Yasası’nda Sadeleştirme ve “Nudifier” Yasağı

    Avrupa Parlamentosu, Yapay Zeka Yasası’nın (AI Act) sadeleştirme önlemlerini onayladı. Parlamento ve Konsey, rıza olmaksızın belirlenebilir bir kişinin mahrem bölgelerini gösteren veya cinsel içerikli faaliyetlerde betimleyen görüntü, video ya da ses üreten yapay zeka sistemleri ile çocukların cinsel istismarına ilişkin materyal oluşturan sistemleri yasaklamak konusunda anlaştı. Tedarikçiler, uygun teknik güvencelere sahip olmadıkça bu sistemleri AB pazarına süremeyecek; yasak kullanıcıları da kapsayacak. Şirketler sistemlerini 2 Aralık 2026’ya kadar uyumlu hale getirecek. 

    Biyometri, kritik altyapı, eğitim, istihdam, kolluk, adalet ve sınır yönetimini kapsayan yüksek riskli sistemlere ilişkin yükümlülükler 2 Aralık 2027’ye ertelendi. Yapay zeka ürünü içeriklerin okunabilir biçimde etiketlenmesi (watermarking) yükümlülüğü ise 2 Aralık 2026’ya ötelendi. 

    Kaynak


    APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

    Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

    Denkleştirici Adalet İlkesi: Sepet Hesabında Taşınmaz Değer Artış Oranı Ölçütünün Çerçevelenmesi

    Av. Aslıhan ACARTÜRK

    “…Denkleştirici adalet ilkesi, geçersiz sözleşmelerin sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre tasfiyesinde gerçek iadenin sağlanmasını hedefleyen ve Yargıtay içtihatlarıyla teknikleştirilmiş bir standarttır. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi kararları güncellemenin somut verilerle dönemsel hesap yapılarak ve ortalama alınarak gerçekleştirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi ise enflasyon, endeks, altın, döviz ve maaş artışları gibi etkenlerin ortalamasıyla güncelleme yapılmasına ilişkin uygulama örneklerini göstermektedir…”

    🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

  • Taksirle Öldürme Suçu (TCK m.85)

    1. Tanım

    Taksirle öldürme suçu, failin gerekli dikkat ve özeni göstermemesi (tedbirsizlik, dikkatsizlik, meslekte veya sanatta acemilik, kurallara uymama vb.) sonucunda, istemeden başkasının ölümüne sebebiyet verdiği hâlidir. Failin asıl amacı öldürmek değildir; ancak, gerekli özeni göstermediği için ölüm neticesi meydana gelmiştir.

    TCK m.85 hükmü şu şekildedir (özetlenmiştir):

    (1) “Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
    (2) “Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

    Bu düzenlemenin amacı, ölümü öngörmemekle birlikte, tedbirsiz veya kurallara aykırı davranışları yüzünden başkasının hayatına son verilmesinin cezai sorumluluğa tabi olduğunu göstermektir.


    2. Suçun Unsurları

    a) Fail ve Mağdur

    • Fail: Herhangi bir kimse olabilir. Sürücüler, işverenler, meslek sahipleri veya gündelik hayatında dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket eden herkes bu suçun faili olabilir.
    • Mağdur: Ölüm neticesine maruz kalan kişidir. Taksirli fiil sonucunda hayatını kaybeden herkes mağdur olabilir.

    b) Fiil (Taksirli Davranış)

    1. Dikkat ve Özen Yükümlülüğüne Aykırılık: Fail, yasaların veya mesleki kuralların emrettiği dikkat ve özeni göstermemiştir.
    2. Öngörülebilirlik: Fail, normalde öngörülebilir olan bir neticeyi öngörmemiş veya gerekli tedbiri almamıştır.

    Örnekler: Trafikte hız limitinin çok üzerinde araç kullanmak, gerekli güvenlik önlemi olmaksızın inşaat faaliyeti yürütmek vb.

    c) Netice (Ölüm)

    Fiil, bir kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanır. Taksirli davranış ile ölüm neticesi arasında illiyet bağı (nedensellik bağı) olmalıdır.

    d) Manevi Unsur: Taksir

    • Fail, öldürmeyi istememektedir. Netice, bilinçsiz veya bilinçli taksir sonucu doğar.
      • Bilinçsiz Taksir: Fail neticeyi öngörmez, ancak öngörmesi gerekirdi.
      • Bilinçli Taksir: Fail, neticenin meydana gelmesini öngörür ancak bunu istemez ve “nasıl olsa olmaz” düşüncesiyle hareket eder. Bu durumda ceza artırılır (TCK m.22/3).

    3. Cezası

    1.Temel Hâl (TCK m.85/1)

    • Taksirle bir kişinin ölümüne sebebiyet verilirse, fail iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

    2.Birden Fazla Kişinin Ölümü veya Ölüm + Yaralanma (TCK m.85/2)

    • Eğer netice, birden fazla insanın ölümü ya da bir veya birkaç kişinin ölümü ile birlikte ek olarak yaralanmalara neden olduysa, ceza iki yıldan onbeş yıla kadar hapis olarak belirlenmiştir.
    • Bu düzenleme, olayda birden çok mağduriyetin doğması hâlini ağırlaştırıcı neden olarak kabul eder.

    3.Bilinçli Taksir (TCK m.22/3)

    • Fail, neticenin meydana gelmesini öngörmesine rağmen gerçekleşmeyeceğine güvenerek hareket etmişse, taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.

      4. Uygulamada Önemli Noktalar

      1.İş Kazaları & Trafik Kazaları

      • Taksirle öldürme suçuna sıklıkla trafik kazalarında veya iş kazalarında rastlanır. İşveren, gerekli iş güvenliği tedbirlerini almadan işçi çalıştırırsa ve bu ihmaller ölüme yol açarsa taksirle öldürme söz konusu olabilir.

      2.Bilinçli Taksir – Bilinçsiz Taksir Ayrımı

      • Bilinçli taksirde fail “ölebilir ama olmaz” düşüncesiyle davranır. Ceza daha yüksektir.
      • Bilinçsiz taksirde fail öngörmemiştir, ancak öngörme yükümlülüğü vardır.

      3.Mağdurun Birden Fazla Olması

      • Bir fiil, birden fazla kişinin ölümüne yol açarsa (Örn: Toplu trafik kazası), ceza TCK m.85/2’ye göre belirlenir ve genellikle daha ağır olur.

      4.İştirak ve Teşebbüs

      • Taksirli suçlarda teşebbüs mümkün değildir. Çünkü suçun manevi unsuru kast değil taksirdir; fail neticeyi istemeden, ihmal veya dikkatsizlikle ortaya çıkarmıştır.
      • İştirak ise taksirli suçlarda herkese kendi kusuruna göre ceza verilmesiyle sonuçlanır (TCK m.22/5).

      5.Ceza Ertelemesi ve Adlî Para Cezasına Çevirme

      • Taksirli suçun cezası, mahkûmiyetin süresi gibi faktörlere göre hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) veya erteleme veya adlî para cezasına çevrilme gibi ceza bireyselleştirme tedbirlerinden yararlanabilir. (Bilinçli taksir ve ek ölü sayısı, cezanın artmasına yol açar, dolayısıyla bu imkânlar zorlaşabilir.)

      6.Görevli Mahkeme

      • Taksirle öldürme suçunda cezanın üst sınırı 15 yıla kadar olduğundan, yargılama çoğu durumda ağır ceza mahkemesi yerine asliye ceza mahkemesinde yapılır. Ancak ölü sayısının çokluğu veya bilinçli taksir gibi unsurlarla üst sınır artabiliyorsa görevli mahkeme duruma göre belirlenir.

        SIKÇA SORULAN SORULAR (TCK 85)

        1) Taksirle Öldürme Suçunun Cezası Nedir?

        Cevap: Taksirle öldürme suçunda ceza, 2 yıldan 6 yıla kadar hapis olarak belirlenmiştir. Eğer birden fazla kişinin ölümü veya ölümle birlikte yaralanmalar söz konusuysa ceza 2 yıldan 15 yıla kadar çıkabilir. Ayrıca bilinçli taksir durumunda ceza artar.


        2) Bilinçli Taksir Nedir ve Cezayı Nasıl Etkiler?

        Cevap: Bilinçli taksir, failin öngördüğü neticeyi (ölüm) istememesi, ancak yine de “olmaz” diyerek ihtimali göz ardı etmesidir. Bu durumda mahkeme, taksirli suça verilecek cezayı üçte birden yarısına kadar artırır (TCK m.22/3).


        3) Trafik Kazasında Taksirle Öldürme Suçu Nasıl Oluşur?

        Cevap: Trafik kurallarına (hız, kırmızı ışık, emniyet şeridi vb.) riayet edilmemesi sonucu ölüme yol açan kazada sürücü, taksirle öldürme suçundan yargılanabilir. Bilinçli taksir söz konusuysa ceza daha da yükselir.


        4) Taksirle Öldürmede Teşebbüs Mümkün mü?

        Cevap: Taksirli suçlarda fail neticeyi istemez; bu yüzden “teşebbüs” kavramı uygulanamaz. Örnek olarak, “taksirle öldürmeye teşebbüs” diye bir durum söz konusu olmaz.


        5) Birden Fazla Kişinin Ölümü Durumunda Ceza Nasıl Belirlenir?

        Cevap: TCK m.85/2’ye göre, birden fazla insanın ölümü veya ölümle birlikte yaralanma meydana gelirse ceza 2 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasıdır. Mahkeme, meydana gelen zarar ve failin kusur durumuna göre cezanın miktarını belirler.


        6) Bilinçsiz Taksir mi, Bilinçli Taksir mi? Ayrım Nasıl Yapılır?

        Cevap:

        • Bilinçsiz Taksir: Fail neticeyi öngörmemiştir; fakat öngörmesi gerekirdi.
        • Bilinçli Taksir: Fail, neticeyi öngörmüştür; ama yine de “olmaz” düşüncesiyle hareket etmiştir. Ayrım, failin hareket sırasındaki düşünce yapısı ve olayın koşulları incelenerek mahkemece yapılır.

        7) Taksirle Öldürme Suçunda Haksız Tahrik ya da Meşru Savunma Uygulanır mı?

        Cevap: Taksirle işlenen suçlarda failin kastı ve mağdurun haksız davranışı gibi unsurlar arandığından, genel olarak haksız tahrik veya meşru savunma devreye girmez. Bu kurumlar kasten işlenen suçlarla ilgilidir. Ancak somut olayın özelliklerine göre mahkeme değerlendirme yapabilir.


        Sonuç

        Taksirle öldürme suçu (TCK m.85), failin gerekli dikkat ve özeni göstermemesi nedeniyle istemeden bir kimsenin ölümüne yol açmasıdır. Trafik kazaları, iş kazaları veya günlük hayatta dikkatsiz davranışlar tipik örneklerdir. Suçun cezası temel olarak 2 yıldan 6 yıla kadar hapis olup, mağdur sayısının veya bilinçli taksirin varlığı hâlinde cezalar artmaktadır. Bu davalarda, failin kusur derecesi, mağdur sayısı ve olayın niteliğine göre cezanın bireyselleştirilmesi (erteleme, HAGB, adlî para cezasına çevirme vb.) mümkündür.

      1. Bandrolün Ardındaki Sınır:Kaçakçılık Suçunda Ticari Amaç Eşiği ve Savunma Stratejileri

        Diyarbakır’ın sıcak bir temmuz gecesiydi. İlçeye bağlı küçük bir kasabada, tenekeden çatısı güneşte çatlamış bir büfenin arkasında Remzi, kepenkleri yarıya kadar indirmiş, son müşterisini bekliyordu. Tezgâhın altında gazete kâğıdına sarılı yirmi paket sigara duruyordu; üzerlerinde ne bandrol vardı ne de tanıdık bir marka. Akrabası bırakmıştı; “İçersin, kalanını komşuya verirsin,” demişti. Remzi üzerinde durmamıştı bile.

        O gece devriye gezen jandarma ekibi büfenin önünde durduğunda, Remzi’nin hayatı tek bir soruya sıkıştı: Bu yirmi paket, bir adamın kendi keyfi miydi, yoksa bir ticaretin başlangıcı mı?

        Türk hukuku bu sorunun cevabını tek bir kavrama bağlamıştır: ticari amaç. Vatandaşın diline ise daha çıplak bir biçimde yerleşmiştir: kaçakçılık.

        “Verginin Ödenmediği Yerde Suç Başlar.”

        Sigara, puro, nargile tütünü, makaron, yaprak sigara kâğıdı, kaçak içki, etil alkol, akaryakıt… Hepsi 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun aynı çatısı altında toplanır. İşin merkezinde küçük bir kâğıt parçası vardır: bandrol. Bandrol, ürünün yasal üretimden çıktığını ve üzerindeki verginin ödendiğini gösteren güvenlik işaretidir. Bandrolü olmayan ya da taklit bandrol taşıyan her tütün mamulü, devletin gözünde vergisi ödenmemiş, yani kaçak üründür.

        Kanunun 3. maddesinin ilgili fıkrası nettir: ambalajında bandrol, etiket, hologram, pul, damga bulunmayan ya da taklit/yanıltıcı işaret taşıyan tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol, metanol ve alkollü içkileri ticari amaçla üreten, bulunduran, nakleden, satışa arz eden, satan veya bu özelliğini bilerek ticari amaçla satın alan kişi, üç yıldan altı yıla kadar hapis ve yirmi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.

        Önemli bir kıvrım daha vardır. Ürünün kaçak olarak yurda sokulduğu anlaşılırsa devreye m.3/10 girer ve ceza yarısından iki katına kadar artırılır; üç yıldan da az olamaz. Yani yurt içinde sahte bandrolle üretilmiş bir koli sigara ile sınırı geçirilmiş bir tır dolusu kaçak ürün, aynı terazide tartılmaz.

        Görünmeyen Eşik: “Ticari Amaç”

        İşin püf noktası tek bir cümlede saklıdır: Kanun, çoğu fiilde “ticari amaç” arar. Bu, suçun manevi unsurudur; özel kasttır. Ticari amaç, maddi menfaat, yani kazanç elde etme amacıdır. Failin amacı kazanç değilse, suçun manevi unsuru eksik kalır ve bina temelinden boşa çıkar.

        Burada hukuk, sanığa çoğu zaman fark edilmeyen bir kapı aralar: kişisel kullanım. Kendi içmek için makul miktarda bandrolsüz sigara bulunduran kişi ile satmak üzere koli koli istifleyen kişi, aynı maddenin içinde iki ayrı dünyadır. Birincisi savunmanın beraat hattıdır; ikincisi iddianamenin tam göbeğidir.

        Peki ticari amaç nasıl ölçülür? Kanun matematiksel bir sınır koymaz; bu boşluğu Yargıtay somut ölçütlerle doldurur:

        • Ele geçen ürünün miktarı: Ticari miktar mı, yoksa kişisel kullanım sınırında mı?
        • Ürün çeşitliliği: Tek marka kişisel kullanımı, çeşit bolluğu satışı düşündürür.
        • Ambalajlama ve istifleme biçimi: vitrinde veya tezgâhta satışa hazır mı?
        • Failin mesleği, iş yerinin niteliği ve geçmişi.
        • Yanında ele geçen terazi, poşet, fiyat etiketi, müşteri ifadesi gibi ticarete işaret eden emareler.

        Yargıtay’ın yerleşik yaklaşımı iki yönlü keskindir: Satış fiilen gerçekleşmese dahi, ticari miktarda bandrolsüz ürün bulundurmak başlı başına cezai sorumluluk doğurur. Ama tersi de doğrudur; miktar ve emareler kişisel kullanımı gösteriyorsa suçun unsuru oluşmaz ve beraat kapısı açılır.

        Üç Soru, Üç Risk

        Bir paket sigara nasıl olur da bir insanı asliye ceza sıralarına oturtur?

        Çünkü kanun, “bandrol” denen küçük kâğıt parçasına devasa (tabii ki bir o kadar da önemli ve gerekli olan) bir anlam yükler. O işaret yoksa, devletin gözünde vergi ödenmemiştir; vergi ödenmemişse, ürün kaçaktır.

        İçmek için aldığını söyleyen bir insanı, ne “tüccar” yapar?

        İspat çoğu zaman miktarın ve emarelerin diline emanettir. Kişi “ben içecektim” dese de, dosyada teraziyle, fiyat listesiyle veya müşteri ifadesiyle karşılaşırsa savunması erir. Bu yüzden savunma, daha ilk dakikadan miktarın küçüklüğünü ve ticari emarenin yokluğunu kayda geçirmek zorundadır.

        Ürün yurt içinde mi üretildi, yoksa sınırı mı geçti?

        Bu ayrım cezanın tonajını belirler. Yurt içinde sahte bandrolle üretilen ürün ile yurt dışından kaçak sokulan ürün arasındaki fark, m.3/10’un artırım hükmüyle doğrudan yıllara dönüşür.

        Savunma Stratejileri

        Adalet çoğu zaman yalnızca “suçsuzum” diyenin değil, aynı zamanda dosyayı doğru kuranın yanındadır. Kaçakçılık dosyalarında zaferi getiren şey duruşmadaki itiraz değil; teknik detayların sessiz örgüsüdür. Bir kaçakçılık savunmasının omurgası şu eksenlerde kurulur:

        1. Ticari amacın yokluğu.

        İlk ve en güçlü hat budur. Ele geçen miktar kişisel kullanım sınırındaysa, ürün satışa hazır biçimde istiflenmemişse, terazi/etiket/müşteri gibi emare yoksa, suçun manevi unsuru oluşmamıştır. Bu durumda talep indirim değil; doğrudan beraattir.

        2. Değer azlığı indirimi.

        Suça konu eşyanın gümrüklenmiş değerinin hafif veya pek hafif olması hâlinde mahkemeye ceza indirimi yetkisi tanınmıştır. Tek bir koli ile bir tır dolusu kaçak ürün aynı terazide tutulmaz; değerin doğru ve düşük tespiti cezayı görünür biçimde aşağı çeker. Bilirkişinin değer tespitine itiraz, bu hususun can damarıdır.

        3. Etkin pişmanlık — m.5/2 (ödeme yoluyla indirim).

        Kanunun sunduğu en somut olanak budur. Fail, suç konusu eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı kadar parayı Devlet Hazinesine öderse:

        • Soruşturma evresi sona erinceye kadar öderse, ceza yarı oranında indirilir.
        • Kovuşturmada hüküm verilinceye kadar öderse, ceza üçte bir oranında indirilir.

        Bu hak, savcı veya hâkim tarafından sanığa ihtar edilmek zorundadır; ihtarın yapılmaması başlı başına usul bir hata olarak bozma sebebidir. Yalnız iki istisna unutulmamalıdır: bu hüküm mükerrirler hakkında ve suç bir örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmişse uygulanmaz.

        4. Etkin pişmanlık — m.5/1 (haber verme).

        Resmî makamlar haber almadan önce fiili, diğer failleri ve kaçak eşyanın saklandığı yerleri bildiren ve verdiği bilgi yakalamayı ya da eşyanın ele geçirilmesini sağlayan kişi hiç cezalandırılmaz. Haber alındıktan sonra fiilin ortaya çıkmasına yardım eden faile ise ceza üçte iki oranında indirilir.

        5. HAGB, erteleme ve uzlaşmanın sınırı.

        Koşulları varsa hükmün açıklanmasının geri bırakılması ya da cezanın ertelenmesi gündeme gelebilir. Buna karşılık, 5607 kapsamındaki suçlar uzlaşma kapsamında değildir; bu yolun kapalı olduğu hususu müvekkile en baştan açıkça bildirilmelidir.

        6. Müsadere ve usul denetimi.

        Etkin pişmanlıkla ceza düşse bile, suç konusu eşya hakkında müsadere uygulanabilir. Ayrıca aramanın hukuka uygunluğu, el koyma tutanağının usulü, numune alımı ve bilirkişi incelemesinin CMK’ya uygunluğu; her biri dosyayı çökertebilecek usul kapılarıdır. Hukuka aykırı aramayla elde edilen delil, savunmanın en keskin silahıdır.

        Remzi’nin Sessiz Savunması

        Yazının başındaki Remzi bir kurgu değil, bir tipolojidir — tıpkı diğer bir yazımızda mirastaki hakkını yıllarca sessizce bekleten İsmail gibi. İsmail susarak, Remzi ise “zararı yok” deyip aldırmayarak kendi sessiz hatasını işler. Türkiye’nin her ilçesinde, “akrabam bıraktı”, “içecektim”, “satacak hâlim yoktu” diyen binlerce Remzi vardır. Çoğu, ilk celsede ne yapacağını bilemez; çünkü kendisine “nasılsa içeri girersin” denmiştir.

        Oysa hukuk Remzi’ye sandığından çok daha geniş bir manevra alanı tanır. Yirmi paketin ticari miktar mı kişisel kullanım mı olduğu; teraziyle mi yoksa cebinde mi bulunduğu; yurt içinde mi üretildiği yoksa sınırı mı geçtiği; hepsi, doğru kurulduğunda beraate, yanlış kurulduğunda ise yıllara dönüşür.

        Remzi’nin dosyasını kazanan şey duruşmadaki yüksek ses değil; miktarın küçüklüğünü gösteren tutanak, ticari emarenin yokluğunu ortaya koyan ifade ve değer azlığını ispatlayan bilirkişi itirazıdır. Bunlar arşivin tozlu raflarında değil, savunmanın daha ilk dilekçesinde bir bütün hâlinde sıralanmak zorundadır.

        Bu gece tezgâhının altında, deponun köşesinde ya da aracının bagajında “zararı yok” diye duran o bandrolsüz paketler bir keyfin mi, yoksa bir iddianamenin mi başlangıcı; biliyor musunuz?

        Bandrol küçük bir kâğıttır; ama yokluğu, insanı keyfiyle iddianame arasında bir yere koyar. O yeri, dosyayı kurgulayan belirler.

        Kaynakça

        • 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu, m.3 (kaçakçılık fiilleri); özellikle m.3/10 (tütün, akaryakıt ve benzeri eşyada ceza artırımı) ve m.3/18 (bandrolsüz ya da sahte/taklit bandrollü tütün mamulleri, makaron, yaprak sigara kâğıdı, etil alkol,
          metanol ve alkollüiçkilerin ticari amaçla bulundurulması, nakli, satışa arzı ve satışı).
        • 5607 sayılı Kanun, m.5 (etkin pişmanlık) — m.5/1 (haber verme suretiyle cezasızlık veya indirim) ve m.5/2 (gümrüklenmiş değerin iki katının Hazineye ödenmesi suretiyle indirim).
        • 5607 sayılı Kanun’a 14/15.04.2020 tarih ve 7242 sayılı Kanun ile getirilen değişiklikler (değer azlığı indirimi ve etkin pişmanlıkta ihtar yükümlülüğü).
        • 4733 sayılı Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkol Piyasasının Düzenlenmesine Dair Kanun.
        • 213 sayılı Vergi Usul Kanunu, mükerrer m.257 (bandrol/işaret zorunluluğu).
        • 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, m.204 (resmîbelgede sahtecilik) — sahte bandrol bağlantısı.
        • 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, m.231 (HAGB) ve hukuka aykırı delillere ilişkin hükümler.
        • Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin kaçakçılık suçlarında ticari amaç ve ispat unsurlarına ilişkin yerleşik içtihatları.
      2. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Şahsi Sorumluluğu: “Ticarî Karar İlkesi” (Business Judgment Rule) ve İbra Kararlarının Hukukî Sınırları

        Özet

        Anonim şirket yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu, modern şirketler hukukunun en gerilimli hattında yer alır: Bir yanda şirket menfaatini büyütmek için risk almayı zorunlu kılan ticari hayat; öte yanda pay sahiplerinin, alacaklıların ve piyasanın şeffaflık ve hesap verilebilirlik talebi. Bu makale, Türk Ticaret Kanunu’nun 369. maddesinde karşılığını bulan tedbirli yönetici ölçüsü ile bu ölçünün yorum ufkunda yer alan Business Judgment Rule (BJR) / ticarî karar ilkesi yaklaşımının Türk hukukundaki işlevini; ayrıca ibra kurumunun sorumluluk davaları bakımından doğurduğu sonuçları ve sınırlarını, özellikle TTK m. 424 ve m. 558 ekseninde inceler. İnceleme, içtihatlarda öne çıkan iki ana fikri temel alır: (i) yönetim kurulu sorumluluğunda “her zarar” otomatik tazminat doğurmaz; (ii) ibra, “bilinen ve açıklanan maddi olaylar” bakımından sonuç doğurur; bilinmeyen/örtülen işlemler açısından ibra kalkanı zayıflar. Makale, ayrıca BJR ile ibra arasındaki gerilimi ispat yükü ve delil dengesi bakımından sistematikleştirir; BJR’nin sınırını “ticarî takdir alanı” ile “emredici hüküm alanı” ayrımı üzerinden netleştirir; ibra etmeme kararlarının iptali bakımından dürüstlük kuralı denetimi ile hukuki yarar tartışmasını fonksiyonel bir çerçeveye yerleştirir. Sonuç olarak hukuk düzeni, şirket yönetimini ne “dokunulmaz” ne de “sürekli sanık” görmek ister; aradığı şey, iyi niyetli ve bilgiye dayalı kararın korunması, kötü niyetli ve şeffaflıktan kaçan davranışın ise sorumlulukla karşılanmasıdır.

        Anahtar Kelimeler: Yönetim kurulu sorumluluğu, tedbirli yönetici, business judgment rule, ticarî takdir yetkisi, ticari karar ilkesi, iş adamı kararı, ibra, bilanço onayı, sorumluluk davası, kusur, illiyet bağı, ispat yükü, hak düşürücü süre, dürüstlük kuralı, alacaklılar.

        1. Giriş: Riskin Hukuku, Hesabın Vicdanı

        Şirket yönetimi, bir anlamda “geleceğe borçlanma” sanatıdır: Yönetim kurulu, bugünün verisiyle yarının belirsizliğine karar verir. Ticaretin ritmi hızdır; hukukunsa ritmi, delil ve gerekçedir. Bu iki ritim, uyum sağladığında büyüme bir mükâfat; uyum bozulduğunda zarar bir kader değil, çoğu kez bir ihmalin mahkeme tutanağı olur. Ne var ki hukuk, belirsizliği bütünüyle yönetim kurulunun üzerine yıkarsa, iyi niyetli yöneticilik cesaretini cezalandırmış olur; buna karşılık belirsizliği bahane ederek denetimi gevşetirse, şirket malvarlığını “hesapsız güç” alanına terk eder. Şirketler hukukunun büyük denge arayışı, tam bu eşikte başlar: ticarî riskin meşruiyeti ile hesap verilebilirliğin zorunluluğu arasında.

        Bu denge arayışı yalnızca Türk hukukuna özgü değildir. Delaware Chancery Mahkemesi’nin içtihatlarından (klasik BJR tanımı için bkz. Aronson v. Lewis, 473 A.2d 805, Del. 1984; ağır ihmal standardı için bkz. Smith v. Van Gorkom, 488 A.2d 858, Del. 1985) Alman Aktiengesetz’e kadar (Alman hukukundaki BJR benzeri düzenleme için bkz. AktG § 93(1); yargısal yorum için bkz. BGHZ 135, 244 – ARAG/Garmenbeck) pek çok hukuk sisteminde, yönetim kurulu sorumluluğunun sınırı “Business Judgment Rule” (BJR) / ticarî karar ilkesi ile çizilmeye çalışılmıştır. Ancak her hukuk sistemi, bu ilkeyi kendi özen standardı ve ispat rejimi içinde yeniden yorumlamıştır. Türk hukukunda BJR, TTK m. 369’daki “tedbirli yönetici” ölçütünün bir yorum tekniği olarak varlık kazanmış; mahkemeleri kararın ekonomik yerindeliğini denetlemekten alıkoyan, ancak süreç özenini denetlemeyi sürdüren bir araç hâline gelmiştir.

        Bu denge, Türk hukukunda üç temel kurum ve prensip üzerinden okunabilir. Birincisi, TTK m. 553’teki kusura dayalı sorumluluk rejimidir: Yönetim kurulu üyesi her zarar doğuran karardan dolayı değil, kanundan veya esas sözleşmeden doğan yükümlülüğünü kusuruyla ihlal ettiği ölçüde sorumludur. İkincisi, TTK m. 369’daki tedbirli yönetici standardıdır: Bu standart, bir yandan “özen” ile yönetimi disipline ederken, diğer yandan ticarî hayatın kaçınılmaz riskini de örtük olarak kabul eder. Üçüncüsü ise ibra kurumudur: Genel kurul, bir faaliyet döneminin muhasebesini, hukuki anlamda “kapatma” iradesi gösterebilir; ancak bu irade, ancak aydınlatılmış ve dürüst bir zeminde meşruiyet kazanır. İşte bu makale, bu üçlü yapı içinde şu üç soruyu sürekli diri tutar:

        (1) “Kötü sonuç her zaman kusur mudur?”

        (2) “İbra, gerçeğin üstünü örten bir perdeye dönüşebilir mi?”

        (3) “Bu gerilim, mahkeme salonunda ispat yükü ve delil dengesi bakımından nasıl çözülür?”

        Bu üç sorunun ortak paydası, teorik bir norm çatışması değil, bir “ispat mimarisi” sorunudur. BJR ve ibra, soyut kurumlar olarak birbirini tamamlasa da, yargılamanın fiili işleyişinde iki ayrı kalkan gibi çalışır: BJR “belge standardı”, ibra ise “bilgi standardı” üretir. Makale boyunca savunulacak temel tez şudur: Her iki kalkanın da gücü, şirketin kayıt disiplinine, açıklama kültürüne ve delile erişim imkânlarına bağlıdır. Bu nedenle sorumluluk davalarının kaderi, çoğu zaman kararın içeriğinden çok, kararın hangi belgelerle desteklendiği ve genel kurulun hangi bilgilerle aydınlatıldığı üzerinden belirlenir.

        2. Yönetim Kurulu Üyelerinin Şahsi Sorumluluğu: Kural, Unsurlar ve Denetim Mantığı

        2.1. Sorumluluğun Niteliği: Kusur Merkezli Rejim ve Unsurlar

        TTK m. 553, sorumluluğu “yükümlülüklerin kusurla ihlali”ne bağlayarak, sorumluluğu otomatikleştiren değil, normatif değerlendirme gerektiren bir rejim kurar. Bu rejimde sorumluluğun iskeleti, klasik özel hukuk sorumluluk unsurlarıyla örülüdür: zarar, hukuka aykırılık, kusur ve illiyet bağı. Bu noktada altı çizmemiz gerekir ki, 6102 sayılı TTK m. 553 rejimi, yönetim kurulu sorumluluğunu “sonuç sorumluluğu”na yaklaştıran bir anlayıştan uzaklaştırıp, “kusur sorumluluğu” çizgisinde tutar. Dolayısıyla mahkemenin görevi, yalnız zarar tablosuna bakarak sorumluluk kurmak değil, zararın kusurlu yükümlülük ihlalinden doğup doğmadığını değerlendirmektir.

        Nitekim uygulamada bu unsurlar, içtihat diliyle açık biçimde ifade edilir; yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna hükmedebilmek için bu koşulların birlikte gerçekleşmesi aranır:

        İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi 2021/1347 E., 2023/898 K. : “Yönetim kurulu üyelerinin Türk Ticaret Kanununa istinaden hukuki sorumluluklarına hükmedilebilmesi; zarar, hukuka aykırılık, kusur, illiyet bağı koşullarının gerçekleşmesine bağlıdır.”

        Bu yaklaşım, ticarî hayatın kaçınılmaz unsuru olan “risk” ile hukuken kusur sayılan “özen eksikliği”ni birbirinden ayırmayı zorunlu kılar. Zira yöneticiden risksiz yönetim beklemek, şirketten de fiilen kârsız ve durağan bir hayat beklemekle eşdeğer olabilir; hukuk düzeni bu nedenle riski yasaklamaz, riski “özen” ile kayıt altına alır.

        Bu çerçeve, şirket yönetiminde risk almayı yasaklayan bir yaklaşım değildir; fakat riskin özen ve sadakat ekseninde yönetilmesini zorunlu kılar. Böylece sorumluluk rejimi “sonuç odaklı” değil, “davranış odaklı” bir biçimde işler.

        Bu noktada TBK m. 50’nin genel ispat kuralı (zarar görenin zararını ve kusuru ispatı) ile şirketler hukukundaki delil asimetrisi birlikte düşünülmelidir: Teoride davacı zarar ve kusuru ispatla yükümlüdür; pratikte ise karar öncesi raporlar, alternatif teklif dosyaları, danışman görüşleri, komite notları gibi “süreç belgeleri” çoğu kez yönetimin erişim alanındadır. Bu nedenle sorumluluk davalarının kaderi, salt normdan ziyade ‘delilin kimde olduğu’ gerçeğiyle biçimlenir.

        Ancak burada kritik bir pratik gerçeklik vardır: Şirket yönetimi çoğu zaman kapalı dosyalarda karar verir; davacı (şirket veya pay sahibi) ise çoğu kez kararın iç dinamiklerine, alternatiflere, danışman görüşlerine, risk raporlarına erişemez. Bu nedenle yönetim kurulu sorumluluğu davalarında, hukuken unsurların ispatı davacıda kalsa da, fiilen delil üretimi çoğu kez davalının elindedir. İşte BJR tartışmasının Türkiye’de “soyut bir teori” değil, “belge rejimi” tartışması olarak görülmesi gerektiği nokta burasıdır.

        “İspat yükü” ile “ispat faaliyetinin fiilî ağırlık merkezi” aynı şey değildir. İspat yükü HMK m. 190’a tabidir; ancak şirket içi belgelere erişim imkânı, mahkemenin delil değerlendirmesinde yönetimden açıklama ve belge beklemesini (ve belgesizliği aleyhe yorumlamasını) fiilen mümkün kılar. Bu, kusurun otomatik kabulü değil; kusur tartışmasının ‘süreç belgesi’ üzerinden yürütülmesidir.

        2.2. TTK m. 369 ve BJR’nin Türk Hukukundaki Yeri: Süreç Odaklı Özen Denetimi

        TTK m. 369’daki “tedbirli yönetici” ölçütü, modern şirketler hukukunun şu temel fikrini taşır: “Yönetici, sonuç garantisi vermez; fakat özenli bir karar alma süreci kurmak zorundadır”. Türk hukukunda BJR, kavram olarak kanun metninde yer almasa da TTK m. 369’un gerekçesi ve uygulamada mahkeme kararları üzerinden “yerleşen bir yorum tekniği”dir. Bu yorum tekniği, mahkemenin kararın ekonomik yerindeliğine değil, kararın alınış biçiminin özenliliğine bakmasını hedefler.

        Bu noktada BJR’nin Türk hukukundaki doğru işlevi, “mahkeme ekonomist değildir” şeklindeki basit bir motto değildir; “mahkeme yönetim kurulunun yerine geçmez, fakat yönetim kurulunun karar sürecinin özenli olup olmadığını denetler” şeklindeki yöntemsel bir ilkedir. Bu yöntemsel ilke, yerindelik denetimini dışlar; süreç denetimini zorunlu kılar.

        Nitekim yargı kararları TTK m. 369 gerekçesine dayanarak “iş adamı kararı” yaklaşımını açıkça benimsemiştir:

        İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesi 2021/190 E., 2022/1005 K. : “Tedbirli bir yönetici ölçüsünün, yönetim kurulu üyesi tarafından kurumsal yönetim ilkelerine uygun olarak “iş adamı kararı” (business judgement rule) verilebileceğini kabul ettiği ve riskin bundan doğduğu durumlarda üyenin sorumlu tutulmaması esasına dayandığı TTK md. 369 gerekçesinde ifade edilmiştir.”

        Benzer şekilde, gerekli araştırmalar yapılıp bilgi toplandığı durumda “zarar doğmuş olsa bile” otomatik özensizlik sonucuna varılamayacağı vurgulanmıştır:

        Antalya 4. Asliye Ticaret Mahkemesi 2018/324 E., 2022/544 K. : “Genel kabul gören kural uyarınca, duruma uygun araştırmalar yapılıp, ilgililerden bilgiler alınıp yönetim kurulunda karar verilmişse, gelişmeler tamamen aksi yönde olup şirket zarar etmiş olsa bile özensizlikten söz edilemez.”

        Bu içtihatlar, BJR’nin “dokunulmazlık” üretmediğini; aksine yönetim kurulunu “belgesiz kahramanlık”tan uzaklaştırıp “kanıtlanabilir özen” alanına çağırdığını gösterir. Böylece mahkeme, “geri dönük bilgelik” (hindsight bias) tuzağından kaçınarak, kötü sonucun otomatik kusur sayılmasını engeller; fakat aynı zamanda süreç özenini denetleyerek “risk” ile “ihmal” arasındaki çizgiyi kurar.

        Bu çizginin yargı kararlarındaki açık formülü şudur: Hâkim kararın yerindeliğini tartışmamalı; fakat yönetim kurulunun konuya vakıf olup olmadığını, kararın bilincinde olup olmadığını ve şirket çıkarlarına yabancı etkilerin bulunup bulunmadığını TTK m. 369 özen standardı içinde araştırmalıdır. Bu, BJR’nin yargısal “çalışma biçimi”ni gösterir.

        2.3. BJR’nin Normatif Sınırı: Ticarî Takdir Alanı ile Emredici Hüküm Alanı Ayrımı

        BJR’nin en sık yanlış okunan yönü, onu “ticarî karar” etiketiyle her tür davranışı koruyan bir şemsiye gibi görmektir. Oysa BJR’nin gerçek işlevi, mahkemenin yönetim kurulunun yerine geçip ekonomik tercih yapmasını engellemektir; kanunu ihlal etmeyi meşrulaştırmak değil. Bu nedenle makalede net bir ayrım kurulmalıdır: BJR, ticarî takdir alanında güçlüdür; emredici hüküm alanında zayıftır.

        Ticarî takdir alanı, alternatifler arasında makul bir tercihin yapılabileceği, “en iyi”nin sonradan kesinleşmediği kararlardır: yatırımın yeri, zamanlaması, finansman türü, yeni pazara girme gibi. Emredici hüküm alanı ise kanunun doğrudan çizgi çektiği, menfaat çatışmasını düzenlediği, kendisiyle işlem/borçlanma yasağı koyduğu veya genel kurul izni şartı aradığı alanlardır. Bu alanlarda mesele “yerindelik” değil, “hukuka uygunluk”tur. Bu nedenle BJR, menfaat çatışması (ör. TTK m. 393) veya şirketle işlem yasağı (ör. TTK m. 395) gibi konularda bir “kurtuluş” tezi olarak sunulamaz. BJR’nin alanı, hukuka uygunluk denetimini ortadan kaldırmaz; sadece yerindelik denetimini sınırlar.

        Burada “emredici hüküm alanı”na ilişkin metodolojik sonuç şudur: Tartışma artık ‘makul ticarî tercih’ değil; ‘kanuni sınır ihlali var mı?’ tartışmasıdır. Bu nedenle emredici hüküm ihlalinin iddia edildiği dosyalarda mahkeme BJR’ye değil; izin/çatışma/uygunsuzluk tartışmasına odaklanır. Örneğin menfaat çatışması halinde (TTK m. 393) çekilme ve beyan yükümlülüğü; şirketle işlemde (TTK m. 395/1) genel kurul izni; rekabet yasağında (TTK m. 396) izin ve menfaat aktarımı tartışmaları ön plana çıkar.

        Bu ayrımın pratik sonucu; yönetim kurulu üyesi, emredici hükmü ihlal etmişse, artık “süreç özenliydi” savunması tek başına yeterli olmaz; çünkü hukuka aykırılık zaten sorumluluğun kapısını aralamıştır. Bu aşamada “süreç özeni” tartışması, hukuka uygunluk tartışmasının yerine geçmez; en fazla kusurun derecesi ve illiyet bağının kurulması bakımından tali bir rol oynayabilir. Buna karşılık hukuka uygun çerçevede kalınmış ve karar ticarî takdir alanında alınmışsa, süreç özeni BJR kapsamında koruma üretir.

        Son olarak, BJR’nin fiilî çalışma şartını “asgarî karar hazırlığı” olarak ifade etmek mümkündür: karar öncesi bilgi seti, uzman görüşü, alternatif değerlendirme, menfaat çatışmasının bertarafı ve gerekçeli tutanak. Bu asgarî hazırlık yoksa BJR savunması, mahkemenin süreç denetimi karşısında zayıflar; varsa zarar doğsa bile kusur isnadı güç kaybeder.

        3. İbra Kurumu: Menfi Borç İkrarı, Aydınlatılmış İrade ve Sınırlar

        İbra, anonim şirketler hukukunda “hesap verme” ilkesinin kurumsal karşılığı; yönetim kurulunun faaliyet dönemine ilişkin icraatının genel kurul nezdinde bir tür hesaplaşma ve kapatma işlemidir. Ne var ki ibra, çoğu kez yanlış anlaşılır: Bazen yönetim kuruluna mutlak dokunulmazlık sağladığı sanılır; bazen de ibra edilmeme, sanki tek başına tazmin borcu doğuruyormuş gibi değerlendirilir. Oysa ibra, doğru okunduğunda, şirketin iç barışını ve yönetim istikrarını sağlayan; fakat bu barışı şeffaflık ve aydınlatılmış irade şartına bağlayan, sınırları belirli bir kurumdur. Bu nedenle ibra, “davanın önünü kesen sihirli bir karar” değil; ancak açıklanan, bilinen ve tartışılan maddî olaylar bakımından sonuç doğurabilen bir kurumsal barış mekanizmasıdır (TTK m. 558/2).

        3.1. İbranın Mahiyeti: Menfi Borç İkrarı ve “Kurumsal Barış” İşlevi

        İbra, şirketin en yüksek karar organı olan genel kurulun, yönetim kurulu üyelerine (ve ilgili dönemde görev yapan yöneticilere/denetçilere) yönelttiği şu beyanla özetlenebilir: “Bu faaliyet dönemi bakımından, açıklanan işler ve işlemler nedeniyle sizi sorumlu tutmayacağım.” Bu beyanın hukukî niteliği, öğretide ve yargısal metinlerde çoğunlukla menfi borç ikrarı olarak ifade edilir. Uygulama dilinde bu, şirketin—belirli koşullarda—tazminat talep etme iradesinden vazgeçmesi veya en azından o dönem bakımından bu talebi ileri sürmeyeceğini kabul etmesi anlamına gelir.

        Bu noktada ibra, Borçlar Kanunu anlamındaki “ibra sözleşmesi”nden farklı bir yapıya sahiptir: Şirketler hukukunda ibra, genel kurulun tek taraflı irade beyanı niteliğinde bir organ kararı olarak ortaya çıkar; bu nedenle sonuçlarını, genel kurulun aydınlatılmış iradesi ve kanunun çizdiği kapsam sınırları belirler.

        Bu mahiyet, içtihatlarda açıkça ifade edilmiştir:

        Bakırköy 3. Asliye Ticaret Mahkemesi 2018/671 E., 2019/348 K. : “Genel kurul ibra kararı ile, yönetim kurulu üyelerini ilgili dönemdeki faaliyetleri sebebiyle sorumlu tutmayacağını açıklamaktadır. Bu açıdan ibra bir menfi borç ikrarı niteliği taşır.”

        Bu noktada ibranın şirketler hukukundaki temel fonksiyonu “kurumsal barış”tır. Şirketin her faaliyet dönemini bir sonraki dönemde yeniden yargılaması, yönetimin devamlılığını ve sermaye istikrarını zedeler. Bu nedenle ibra; şirketin, geçmiş dönem icraatını belli ölçüde “kapatıp” ileriye bakabilmesini sağlar. Ancak bu barışın meşruiyeti, sırf çoğunluk iradesine değil; aydınlatılmış iradeye dayanır. Çünkü ibra, bilgiye muhtaçtır: Bilgi yoksa irade sakatlanır; irade sakatlanırsa ibra, adaleti sağlayan bir barış olmaktan çıkıp gerçeği örten bir perdeye dönüşebilir.

        İbra, “kurumsal barış” üretirken aynı anda “kurumsal hafıza” da üretmelidir: Genel kurulun neyi bildiği, neyi tartıştığı ve hangi belge seti üzerinden irade oluşturduğu, ibra kararının kapsamını belirleyen asıl veridir.

        Bu nedenlerle ibra kurumunun hukuken anlamlı olabilmesi için, genel kurulun önüne konulan bilgi setinin eksiksiz, anlaşılır ve yanıltıcı olmaması gerekir. Kanun koyucu da bu fikri, bilançonun onayı–ibra ilişkisini düzenlerken açıkça dikkate almıştır. Bu bağlamda ibra kurumunun “şeffaflıkla meşruiyet” ilişkisi, TTK m. 424 istisnası ile pozitif hukuka taşınmıştır.

        3.2. Bilançonun Onaylanması ve Örtülü İbra (TTK m. 424) ile İstisna

        TTK m. 424, bilançonun onaylanmasının kural olarak ibra sonucunu doğurduğunu söyler. Bu düzenleme, uygulamada “örtülü (zımni) ibra” tartışmalarını doğurur. Şirketin bilançosu ve faaliyet raporu, yönetimin faaliyetlerinin özetidir; genel kurul bunları onayladığında, çoğu kez yönetimin faaliyet dönemini de “kapatmış” olur. Ne var ki aynı hüküm, ibra etkisini doğrudan sınırlayan güçlü bir istisna getirir: Bilançoda bazı hususlar hiç veya gereği gibi belirtilmemişse, bilanço şirketin gerçek durumunun görülmesine engel olacak kayıtlar içeriyorsa ve bu hususta bilinçli hareket edilmişse, onay ibra etkisi doğurmaz.

        Bu istisna, ibra kurumunun kötüye kullanılmasına karşı kanunun koyduğu “dürüstlük filtresi”dir. Uygulamada bu filtre, çoğu zaman “finansal tabloların dürüst resme aykırılığı” iddiası ve buna ilişkin bilirkişi raporları üzerinden işler. İçtihatta da bu ilke açık biçimde tekrar edilmiştir:

        İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi 2021/347 E., 2023/898 K.   (TTK 424 – bilançodaki eksiklik/gerçeği engelleme ve bilinçli hareket): “TTK’nun 424/1 maddesi uyarınca; bilançonun onaylanmasına ilişkin genel kurul kararı, kararda aksine açıklık bulunmadığı takdirde yönetim kurulu üyelerinin, yöneticilerin ve denetçilerin ibrası sonucunu doğurur. Bununla birlikte bilançoda bazı hususlar hiç veya gereği gibi belirtilmemişse veya bilabço şirketin gerçek durumunun görülmesini engelleyecek kayıtları içeriyorsa ve bu hususta bilinçli hareket edilmişse onama ibra etkisine doğurmaz.”

        Bu yaklaşım, ibra kurumunu “çoğunluğun tasarrufu” olmaktan çıkarıp “şeffaflığın ödülü” hâline getirir. Bilinçli gizleme, ibra etkisini keser; çünkü gizleme, genel kurul iradesini sakatlar.

        Uygulama bakımından buradaki kritik ispat noktası; bilançodaki eksikliğin ya da gerçeği engelleyen unsurun varlığı yanında, “bu hususta bilinçli hareket” unsurunun da somut emarelerle ortaya konulmasının gerekliliğidir. Bu emareler çoğu kez (i) dipnotların yetersizliği, (ii) ilişkili taraf işlemlerinin görünmez kılınması, (iii) denetim raporlarındaki uyarıların genel kurula doğru yansıtılmaması, (iv) kayıt ve sınıflandırmaların gerçek mali durumu maskelemesi gibi olgulardan üretilir.

        3.3. İbranın Sınırı: “Açıklanan Maddi Olaylar” ve Yargıtay’ın “Açıklık–Bilinme–Tartışılma” Ölçütü

        TTK m. 558/2, ibra kararının dava hakkını kaldırıcı etkisini “ibranın kapsadığı açıklanan maddi olaylar” ile sınırlar. Bu sınırlama, ibra savunmasının merkezidir: İbra, her şeyi değil; açıklanan, bilinen ve tartışılan olayları kapsar. Bu noktada “açıklanan maddi olaylar” ifadesi, ibra kurumunun “mutlak” değil “nispi” etkisini gösterir: Genel kurulun bilgisine sunulmayan, açıklanmayan veya makul bir pay sahibinin anlayamayacağı şekilde örtülen işlemler bakımından ibra kalkanı tartışmalı hale gelir. Bu yaklaşım, örtülü ibra (TTK m. 424) ile açık ibra arasında ortak bir ölçüt üretir: ölçüt, açıklanabilirlik ve tartışılabilirliktir.

        Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, bu noktada ibra kurumunun kurtarıcı etkisini şu üçlü koşula bağlar: açıkça ortaya konulma, bilinme ve tartışılma. Bu cümle, ibra tartışmasının pusulasıdır.

        Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2012/10126 E., 2013/9344 K. : “Ancak, ibranın borçtan kurtarıcı sonucu doğurabilmesi ibraya konu işlemlerin açıkça ortaya konulması, bilinmesi ve tartışılmasına bağlıdır.”

        Bu ölçüt, iki önemli sonuç doğurur. Birincisi, ibra savunması “formel bir tutanak”la değil, “aydınlatılmış irade” ile güçlenir: Genel kurulun önüne konulan bilgi seti, ibra kalkanının kalınlığını belirler. İkincisi, ibra kurumunun adaletle bağını kurar: Açıklanmayan bir fiilin affedilmesi, gerçekte affetmek değil; bilmemeyi zorla kabule dönüştürmektir. Bu nedenle ibra, bilgiye dayalı bir barıştır; bilgi yoksa barış, hukuka değil, suskunluğa dayanır.

        Bu üçlü ölçüt (açıklık–bilinme–tartışılma), uygulamada “iz” yaklaşımıyla somutlaştırılabilir:

        (i) faaliyet raporunda açık ve anlaşılır anlatım,

        (ii) finansal tablo dipnotlarında şeffaf açıklama,

        (iii) genel kurul tutanağında müzakere/soru-cevap izleri,

        (iv) denetçi raporlarında konuya temas.

        Bu izlerin yokluğu, ibra savunmasının kapsam bakımından daralmasına; varlığı ise ibra kalkanının güçlenmesine yol açar.

        Son olarak, ibranın kapsadığı maddi olayların belirlenmesinde “genel kurulun bilgisine ulaşma” kavramının yalnız o toplantı anıyla sınırlanmadığı; faaliyet yılı içinde pay sahiplerine ulaştırılan ve genel kurulun edinebileceği bilginin de kapsamı etkileyebileceği, uygulamada kabul görmektedir. Bu nedenle ibra kapsamı tartışması, yalnız genel kurul tutanağına değil; faaliyet raporu, finansal tablolar, denetim raporları ve pay sahiplerine gönderilen bilgilendirme setine birlikte bakılarak yürütülmelidir.

        4. BJR ile İbra Arasındaki Gerilim: Aynı Nehri İki Kez Okumak

        4.1. Gerilimin Haritası: Süreç Koruması ile Olay Affı Arasındaki Sürtünme

        BJR ve ibra, ilk bakışta birbirini tamamlar:

        • BJR, yönetim kurulunun karar alma sürecini korur (özenle alınmış risk).
        • İbra, genel kurulun dönemsel hesaplaşmasını sağlar (kurumsal barış).

        Ancak sorumluluk davası bağlamında bu iki kurum sık sık sürtünür. Çünkü BJR “özenli süreç” üzerinden sorumluluğu daraltırken, ibra “açıklanan maddi olaylar” üzerinden dava hakkını ortadan kaldırabilir. Bu sürtünme, en keskin hâlini şu iki senaryoda alır:

        (i) özenli karar + kötü sonuç;

        (ii) özensiz/çıkar çatışmalı karar + ibra.

        İlk senaryoda BJR, zarara rağmen sorumluluğu engelleyebilir; ikinci senaryoda ibra, kusurlu davranışı örtmeye aday hâle gelebilir. Hukuk düzeni, bu iki uç arasında, hem risk alma cesaretini koruyacak hem de şeffaflıktan kaçışı ödüllendirmeyecek bir çözüm bulmak zorundadır.

        Bu çözüm, çoğu zaman teoride değil, yargılamanın “ispat mimarisi”nde doğar. Zira BJR bir “süreç standardı”, ibra ise bir “bilgi standardı” üretir. Mahkemenin BJR’ye yaklaşımındaki temel metodolojik çizgi, “yerindelik denetimi”nden kaçınmak; buna karşılık karar sürecinin özen ölçüsünü incelemektir. Bölge Adliye Mahkemesi, hâkimin kararın yerinde olup olmadığını tartışmaması; fakat kararın bilgiye dayalı olup olmadığı, şirket çıkarlarına yabancı hususların karara etkisi bulunup bulunmadığı gibi ölçütleri TTK m. 369’daki özen standardı içinde araştırması gerektiğini açıkça vurgulamaktadır.

        İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi 2019/1855 E., 2022/378 K. : “Hâkim, yönetim kurulunun karar verdikleri konuya vakıf olup olmadıklarını, verdikleri kararın bilincinde olup olmadıklarını ve şirketin çıkarlarına yabancı hususların karara etkisinin bulunup bulunmadığını, TTK m. 369’da benimsenen özen ölçüsünde araştıracaktır (…) Çünkü bu durumda yönetim kurulunun tercihine saygı duyulmalı, kararın yerinde olup olmadığı tartışılmamalıdır.”

        Şirket doğru kayıt tutmazsa, BJR kalkanı zayıflar; şirket doğru açıklama yapmazsa, ibra kalkanı delinmeye açık hâle gelir. Bu nedenle, kurumsal yönetişimin belgesel altyapısı, sorumluluk davalarının kaderini belirler.

        Bu çalışmamızın pratik omurgasını şu şekilde ifade edebiliriz: BJR, kararın doğruluğunu değil “kararın ispat edilebilir özenle alınıp alınmadığını” korur; ibra ise çoğunluğun iradesini değil “aydınlatılmış genel kurul iradesini” korur.

        4.2. İspat Yükü ve Delil Dengesi: “Açıklanan Maddi Olay” Kapsamını Kim İspatlar?

        Bu soru, uygulamacılar için kilit bir bölümdür. Mevzuat, ibra kapsamına ilişkin ispat yükünü açıkça düzenlemez; ancak usul hukukunun genel ilkeleri ve şirketler hukukuna özgü delil asimetrisi, meseleyi yalnız “kim iddia etti?” sorusuyla değil, aynı zamanda “kim belgeye daha yakındır?” sorusuyla birlikte çözmeyi zorunlu kılar.

        Sorumluluk davasında davacı (şirket veya pay sahibi), TBK m. 50 ve TTK m. 553 çerçevesinde zararı ve kusuru ileri sürüp kural olarak ispatlamakla yükümlüdür. TBK m. 50’nin genel kuralı, zarar görenin zararını ve kusuru ispat yükü altında olduğunu açıkça söyler; ancak şirketler hukukunda karar sürecine ilişkin belge ve kayıtların çoğu kez yönetim kontrolünde olması, ispat faaliyetinin fiilî ağırlık merkezini davalı tarafa doğru kaydırabilir.

        Ancak bu genel çerçeve, HMK m. 190’ın açık hükmüyle birlikte okunduğunda daha teknik bir hâl alır: İspat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Bu nedenle davacı, sorumluluğun kurucu vakıalarını (zarar–hukuka aykırılık–kusur–illiyet) kurarken; davalı yönetim kurulu üyesi de kendi lehine sonuç doğuran “kurtarıcı vakıaları” (örneğin ibra savunması, ibra kapsamı, açıklanan maddi olay iddiası) somutlaştırmak ve yargılamada tartışılır hâle getirmek durumundadır (HMK m. 190). Bu noktada somutlaştırma, sadece söylem değil yargılama tekniğidir; soyut iddialar üzerinden değerlendirme yapılamayacağı içtihatlarda da vurgulanmıştır.

        Ankara Batı Asliye Ticaret Mahkemesi 2022/84 E., 2022/370 K. : “Bir davada haklı çıkabilmek için soyut veya genel hatlarıyla bir iddiayı ortaya koymak yeterli değildir. Aynı zamanda bu iddiaların, ispata elverişli hale getirilerek zaman, mekân ve içerik olarak somutlaştırılması gerekir. En azından iddianın araştırılabilmesine yönelik somut bilgi ve açıklamaların sunulması gerekir. İddia somutlaştırıldıktan sonra hâkim ve karşı taraf, bunun üzerinden savunma ve yargılama yapabilecektir. Soyut iddialar ve vakıalar üzerinden değerlendirme yapılması mümkün değildir. Somutlaştırma yükü, genel anlamda tarafların açıklama ödevinin bir parçası ve layihalar teatisi aşamasındaki tezahür şeklidir. Somutlaştırma yükü, basit yargılama ve kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda da geçerlidir.”

        Bu teknik çerçevede ibra savunması, çoğu dosyada “salt bir savunma cümlesi” değil; davanın kaderini etkileyen, hatta bazı hâllerde dava hakkını ortadan kaldıran nitelikte bir def’i gibi çalışır. Dolayısıyla ibra savunmasını ileri süren davalı, en azından:

        • ibra kararının varlığını,
        • usulünce alınmış olduğunu,
        • hangi faaliyet dönemini kapsadığını

        belgeleriyle ortaya koymalıdır.

        Ancak ibra savunmasının “kurtarıcı” olabilmesi, yalnız kararın varlığıyla değil, kapsamın TTK m. 558/2’deki “açıklanan maddi olaylar” filtresini geçmesiyle mümkündür. Bu noktada Yargıtay 11. HD, ibra kararının borçtan kurtarıcı etkisini, işlemlerin açıkça ortaya konulması, bilinmesi ve tartışılmasına bağlamaktadır.

        Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2012/10126 E., 2013/9344 K. : “… ibranın borçtan kurtarıcı sonucu doğurabilmesi ibraya konu işlemlerin açıkça ortaya konulması, bilinmesi ve tartışılmasına bağlıdır.”

        Asıl tartışma “kapsam”a geldiğinde, şirketler hukukunda ispat rejimi bir adım daha ileri gider. Zira ibra, TTK m. 558/2 gereğince ancak “ibranın kapsadığı açıklanan maddi olaylar” bakımından sonuç doğurur. Bu noktada mahkeme, soyut beyanlarla değil “iz”lerle çalışır: Faaliyet raporunda olayın açık anlatımı var mı? Dipnotlarda işlem/riske ilişkin şeffaf açıklama var mı? Genel kurul tutanağında soru-cevap veya müzakere izi mevcut mu? Denetçi raporlarında konuya temas edilmiş mi? İşte bu izler varsa ibra kalkanı güçlenir; yoksa, ibranın kapsamı daralır.

        Bu aşamada delil asimetrisini dengeleyen en önemli usul araçları şunlardır:

        1) Belge İbrazı (HMK m. 219): Şirket içi karar süreçlerine ilişkin raporlar, komite notları, danışman görüşleri, teklif dosyaları ve yazışmaların önemli kısmı davalı tarafın/şirketin elindedir. HMK m. 219, bu belgelerin ibrazı yönündeki taleplerin hukuki dayanağıdır. Uygulayıcı bakımından pratik kural şudur: İbraz talepleri, BJR süreç kriterlerine ve ibra kapsamına ilişkin tartışma başlıklarına tek tek bağlanacak kadar hedefli kurulmalıdır.

        Bu noktada HMK m. 220/3’ün yaptırım etkisi özellikle önemlidir: Mahkemece ibrazına karar verilen belgenin ibraz edilmemesi halinde, mahkeme belgenin içeriği konusunda diğer tarafın beyanını kabul edebilir. Böylece ibraz mekanizması, yalnız “delile erişim” değil, aynı zamanda “belge saklama stratejisini” kıran bir usul kaldıraçtır.

        2) Ticari Defterlerin Delil Rejimi (HMK m. 222): İbra kapsamı tartışmasının maddi zeminini çoğu kez “işlemin kayıtlara nasıl yansıdığı” belirler. Defterlerin usulüne uygun tutulması ve kayıtların tutarlılığı, hem “açıklanan maddi olay” savunmasına hem de zararın hesaplanmasına hizmet eder. Buna karşılık defterlerin usulsüzlüğü, kayıtların tutarsızlığı veya kritik işlemlerin örtülü/başka kalemler altında gösterilmesi, davacı lehine güçlü emareler üretir. Bu nedenle ticari defter incelemesi, sorumluluk davasında sadece “muhasebe hesabı” değil; aynı zamanda “şeffaflık ve açıklama” denetimidir.

        HMK m. 222’nin kritik sonucu, usulüne uygun tutulmayan defterler sahibi lehine delil olmaz; bazı hâllerde defter kayıtları sahibi aleyhine delil etkisi doğurabilir. Bu durum, ibra tartışmasında “kayıt var mı?” sorusunu, “kayıt hukuken güvenilir mi?” sorusuna dönüştürür.

        Bu bağlamda önerilen “katmanlı ispat” modeli şudur: Davalı, ibra kararını sunar; ayrıca olayın genel kurulun bilgisi dâhilinde olduğunu gösteren izleri (rapor, dipnot, tutanak, denetim belgeleri) ortaya koyar. Davacı ise, olayın açıklanmadığını, tartışılmadığını veya bilançonun gerçeği göstermediğini somut emarelerle ileri sürer; gerekli hâllerde HMK m. 219 ibraz ve HMK m. 222 defter incelemesiyle delili “yargı alanına” taşır. Bu aşamada mahkeme, soyut beyanlarla değil, “iz”lerle çalışır: Faaliyet raporunda olay var mı? Bilanço dipnotlarında açıklama var mı? Genel kurul tutanağında soru-cevap veya müzakere izi var mı? Denetçi raporlarında konuya temas edilmiş mi? Bu izler varsa, ibra kalkanı güçlenir; yoksa, Yargıtay’ın kriteri gereği ibra savunması zayıflar.

        Burada ispat yükü, “kural olarak davacıdadır” cümlesiyle bitmez. Çünkü ibra savunmasını genişleten, olayın “açıklanmış maddi olay” olduğunu iddia eden taraf, bu açıklanmışlığı gösterecek delilleri (rapor, dipnot, tutanak) sunmaya elverişli taraftır. Böylece yargılama, adaletin klasik yöntemine döner: Delile en yakın olan, delili getirir. Bu, ispat yükünün hukuken yer değiştirmesi değil; HMK m. 190–219–222 üçgeni içinde ispatın fiilî adaletle uyumlu yürütülmesidir.

        4.2.1. İspat Yükü ve Delil Asimetrisi: HMK Usul Araçlarıyla “Delile Erişim” Stratejisi

        Yönetim kurulu sorumluluğu ve ibra tartışmalarında en belirleyici olgu, çoğu kez “hukuki teori” değil, delile fiilen erişimdir. Şirket içi belgeler, e-postalar, komite raporları, danışman görüşleri, teklif dosyaları çoğu zaman yönetim kontrolündedir. Bu nedenle davacı (şirket/azınlık pay sahibi/alacaklı) açısından yargılamanın ilk hedefi, “esasa ilişkin kusur tartışması”ndan önce, delil altyapısını kurmak olmalıdır. Bu stratejinin özü, kusurun ispatı bir “kanaat” değil, bir “belge inşası” sürecidir.

        4.2.2. HMK m. 219 Kapsamında Belge İbrazı (İbraz Talepleri) – Hedef Belge Seti

        HMK m. 219 uyarınca taraflar, dayandıkları delilleri ve ellerindeki belgeleri ibraz etmek zorundadır. Bu hüküm, şirket içi uyuşmazlıklarda “delil asimetrisini” azaltan temel usul aracıdır. Uygulamada ibraz talebi, soyut değil, hedefli kurulmalıdır. Örnek hedef setler:

        • Yönetim kurulu karar tutanakları ve ekleri (sunum, rapor, teklif)
        • Komite raporları (denetim/risk/kurumsal yönetim)
        • İlişkili taraf işlem dosyası (varsa)
        • Değerleme raporları, bağımsız danışman raporları
        • Finansal tabloların dipnot çalışma dosyaları
        • Genel kurul bilgilendirme dokümanları ve toplantı öncesi pay sahiplerine gönderilen materyaller

        Bu talep, BJR süreç kriterlerinin her birine karşılık gelecek biçimde (örn. “alternatif değerlendirme” için teklif toplama belgeleri) kurgulanırsa, mahkeme denetimi de sistematikleşir.

        Uygulayıcı için pratik formül: “Hangi belge – hangi süreç kriteri – hangi vakıanın ispatı” eşleştirmesi yapılırsa, ibraz talepleri hem HMK 219 ölçüsünde zorunlu hem de yargılamayı aydınlatıcı görülecektir.

        4.2.3. Delil Tespiti: Yargılama Öncesi/Başında “Belge Kaybı” Riskini Yönetme

        Yönetim kurulu sorumluluğu dosyalarında en kritik risk, belgenin kaybolması/erişilemez hâle gelmesidir. Bu nedenle, dava açılmadan önce veya dava başında, delil tespiti yolu (HMK sistematiğinde) düşünülmelidir. Delil tespitinin uygulama amaçları:

        • Şirket kayıtlarının (özellikle elektronik yazışmaların) korunması
        • Belirli sunucular/kurumsal mail hesapları için log kayıtlarının tespiti
        • Karar sürecinde kullanılan raporların, tekliflerin, sözleşme taslaklarının tespiti
        • Finansal tabloların hazırlanma sürecine ilişkin çalışma kağıtlarının tespiti

        Elektronik veriler bakımından gecikme tehlikesi daha yüksek olduğundan, delil tespiti talebi ile eşzamanlı olarak hangi zaman aralığına ve hangi hesap/sunucu kayıtlarına erişim istendiği somutlaştırılmalıdır. Aksi halde talep, “belirsiz ve ölçüsüz” bulunarak daraltılabilir.

        4.2.4. Ticari Defterlerin Delil Niteliği ve Stratejik Kullanımı

        Ticari defterler, sorumluluk ve ibra tartışmalarında iki yönlü iş görür:

        (i) İşlemin şirket kayıtlarına yansıyıp yansımadığını; dolayısıyla ibra bakımından “açıklanan maddi olay” savunmasının maddi zeminini,

        (ii) Zarara ilişkin finansal izleri (kayıt, değer düşüklüğü, karşılıklar) ortaya koyar.

        Bu nedenle davacı bakımından hedef, defterlerin “varlığı” kadar “bütünlüğü ve tutarlılığı”dır; davalı bakımından ise defterlerin işlemi açıkça gösterdiğini ve genel kurulun bilgisine sunulduğunu ispatlamaktır. Bu noktada bilirkişi incelemesi genellikle kaçınılmazdır; ancak bilirkişiye yöneltilecek soruların (aşağıda 7. bölümde yer verilecek şekilde) BJR süreç kriterleri ve ibra kapsamı ile uyumlu kurulması gerekir.

        Defter incelemesinin “ibra kapsamı” boyutunda amacı, işlemin görünürlüğünü; “sorumluluk” boyutunda amacı ise zararın ve illiyet zincirinin finansal izlerini ortaya koymaktır. Bu iki hedef ayrıştırılırsa bilirkişi incelemesi de daha net sonuç verir.

        4.3. TTK m. 558/2’de Altı Aylık Hak Düşürücü Süre: Kurumsal Barış ile Bilgi Asimetrisi Arasındaki İnce Çizgi

        TTK m. 558/2’nin ikinci cümlesi, ibra lehine oy vermeyen veya farklı statüde olan pay sahipleri bakımından, ibra tarihinden itibaren altı ay içinde dava açılmadığında dava hakkının düşeceğini düzenler. Bu süre, kurumsal barış açısından anlaşılabilir bir tercihtir: Şirket, sonsuz bir dava tehdidi altında yönetilemez. Ancak bu süre, bilgi asimetrisi ve delil erişimi sorunları nedeniyle pratikte “dar bir pencere”ye dönüşebilir. Pay sahibi, ibra tarihinde olayın gerçek mahiyetini bilmeyebilir; özellikle ilişkili taraf işlemleri, grup içi transferler, örtülü kazanç veya karmaşık sözleşme zincirleri, gerçeğin ortaya çıkmasını geciktirebilir. Bu nedenle TTK m. 558/2’deki “açıklanan maddi olaylar” sınırlaması, altı aylık sürenin adaletle bağını kuran kritik bir filtredir: Açıklanmamış bir olay bakımından, altı aylık sürenin işletilmesi, “bilmemeyi” pay sahibine yükleyen haksız bir sonuç üretebilir.

        Bu nedenle 6 aylık süre tartışması, soyut bir “zaman aşımı” tartışması değil; somut olayda “açıklanan maddi olay” olup olmadığı tartışmasıdır. Bir olay açıklanmamışsa, süreye ilişkin tartışma da ibra kapsamı tartışmasının içinde erir; mahkeme önce kapsamı belirler, ardından sürenin etkisini değerlendirir.

        Bu nedenle vardığı normatif öneri şudur: Altı aylık sürenin işlevselliği, genel kurulun aydınlatılmış iradesine bağlıdır. Şeffaflık artarsa süre meşruiyet kazanır; şeffaflık azalırsa süre, adalet duygusunu zedeleyebilir. Bu da şirketler hukukunda bir “ters teşvik” tehlikesini gösterir: Bilgi saklayan yönetim, kısa süre kalkanına sığınmamalıdır; hukuk düzeni bu sonucu, TTK m. 424 istisnası ve Yargıtay’ın “açıklık–tartışma” kriteriyle frenlemektedir.

        4.4. BJR ile “Kusur Karinesi” Dili Arasındaki Etkileşim: BJR Pratikte Daralıyor Mu?

        BJR’nin en kritik sınavı, zarar doğduğunda başlar. Teoride BJR, özenli süreçle alınmış kararın kötü sonuç doğurmasını kusur saymaz. Fakat uygulamada, zarar ispatlandığında kusurun karine gibi ele alınabildiği görülür. Yargıtay 11. HD’nin 2012/10126 E., 2013/9344 K. sayılı kararında, zarar sabitse kusurun karine kabul edilebileceğine dair ifade yer alır. Bu dil, ilk bakışta BJR’nin alanını daraltıyor gibi görünür. Ancak yapılması gereken şey, bu iki yaklaşımı çatıştırmak değil, uzlaştırmaktır: Karine dili, çoğu zaman “kusur otomatik kabul edilir” demek değildir; “yönetim kurulu üyesi süreç özenini somut delillerle açıklamalıdır” demektir.

        Bu nedenle BJR ile “karine” dili arasındaki gerilim, çoğu dosyada ispat yükünün hukuken yer değiştirmesinden ziyade, delil üretiminin fiilen hangi tarafta yoğunlaştığı sorunu olarak ortaya çıkar: süreç belgesi yoksa karine dili güçlenir; süreç belgesi varsa BJR savunması güçlenir.

        Dolayısıyla BJR’nin pratik işlevi burada belirginleşmektedir: BJR, soyut bir teori değil, bir delil standardıdır. Yönetim kurulu, karar öncesi raporları, danışman görüşlerini, alternatif analizleri, risk değerlendirmelerini ve menfaat çatışmasının bertarafını belgeleyebilmişse, zarar doğsa bile kusur isnadı zorlaşır. Buna karşılık karar alma süreci belgesizse, mahkeme “özenli süreci” görmez; göremediği şeyin varlığına hükmetmekte tereddüt eder. Böylece BJR’nin alanı, şirketin kayıt disiplinine paralel genişler veya daralır. Bu nedenle makalenin bu bölümdeki ana mesajı şudur: BJR’nin korunması, kurumsal kayıt ve açıklama kültürüne bağlıdır.

        5. Alacaklılar Boyutu: İbra, İflas ve Şirket Dışına Taşan Sorumluluk

        5.1. Alacaklının Konumu: Dış İlişki Sorumluluğunun Normatif Çerçevesi (TTK m. 553–556)

        Yönetim kurulu sorumluluğu tartışması, şirket ve pay sahibi ile sınırlı tutulduğunda eksik kalır; çünkü şirketler hukukunun en sert sınavı, şirketin ödeme gücünü yitirdiği yerde başlar. Bu noktada sahneye alacaklılar çıkar. TTK m. 553, yönetim kurulu üyelerinin kusurlu ihlallerinden doğan zarardan sadece şirkete ve pay sahiplerine değil, şirket alacaklılarına karşı da sorumlu olabileceğini ifade eder. Bu, sorumluluğun “dış ilişki” boyutudur. Dahası, şirketin iflası hâlinde TTK m. 556, alacaklılara (iflas idaresi aracılığıyla ve belirli koşullarla) tazminatın şirkete ödenmesini isteme hakkı tanır.

        Bu noktada vurgulanması gereken ilk teknik eşik şudur: TTK m. 556 mekanizması, alacaklının “bireysel tahsil” amacına değil; şirket zararının iflas masasına kazandırılması suretiyle “kolektif tatmin” amacına hizmet eder. Dolayısıyla dava hakkı, dava sırası ve tazminatın muhatabı bu kolektif tatmin mantığına göre şekillenir.

        Ancak burada kritik teknik ayrım şudur: Alacaklının yönetim kurulu üyelerinden talep edebileceği zarar her zaman aynı nitelikte değildir. Uygulamada “dolaylı (yansıma) zarar” ile “doğrudan zarar” ayrımı, hem dava yolunu hem de tazminatın kime ödeneceğini belirler. Şirketin malvarlığında meydana gelen zarar çoğu kez alacaklıya “yansır”; bu durumda alacaklının talebi TTK m. 556 mekanizması içinde, kural olarak “tazminatın şirkete/iflas masasına ödenmesi” şeklinde ileri sürülür. Buna karşılık alacaklının kendi malvarlığında, şirket zararından bağımsız biçimde oluşan bir doğrudan zarar varsa, genel hükümler çerçevesinde alacaklıya bizzat ödeme istenmesi tartışılabilir.

        Dolaylı zarar senaryosunda “şirketin malvarlığı azalmıştır”; doğrudan zarar senaryosunda ise “zarar, doğduğu anda şirket malvarlığında azalma yaratmaksızın alacaklının malvarlığında gerçekleşmiştir” (örneğin yöneticilerin edimi ifa etmemek amacıyla şirketi atıl bırakması gibi). Bu ayrım, TTK m. 556 (iflas + masaya ödeme) yolunun mu, yoksa genel hükümler yolunun mu işletileceğini belirleyen ilk filtredir.

        Bu çerçeve, içtihatlarda açık biçimde dile getirilmiştir:

        İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi 2022/217 E., 2024/32 K. : “… Bu hükümlere göre dava açılabilmesi için şirketin iflas etmiş olması ve davanın da öncelikle iflas idaresi tarafından açılması gerekir. (TTK m. 556/1) İflas idaresi davayı açmadığı takdirde şirket alacaklısı da açabilir. (TK m. 556/2); açılan davada tazminatın şirkete ödenmesi istenmelidir. (TTK m. 556/1) Şirket alacaklısının bu davası “dolaylı zarar”lar bakımındandır; “doğrudan zarar” söz konusu olduğunda alacaklı, bu hükümlere bağlı olmaksızın genel hükümler çerçevesinde tazminatın bizzat kendisine ödenmesini talep edebilir. …”

        TTK m. 556 açısından bir diğer kritik nokta, “önce iflas idaresi” ilkesidir. Kanun koyucu, iflas hâlinde yönetim kuruluna karşı sorumluluk davasının (dolaylı zarar yönünden) öncelikle iflas idaresi tarafından açılmasını öngörür; iflas idaresi açmazsa alacaklı/pay sahibi dava açabilir. Bu, kolektif tatmin mantığının usule yansımasıdır. İçtihatta bu öncelik açıkça vurgulanır:

        İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 43. Hukuk Dairesi 2024/907 E., 2024/1011 K. : “TTK’nın 556/1 ve 3. maddelerine göre zarara uğrayan şirketin iflası hâlinde, tazminatın şirkete ödenmesini isteme hakkını şirket alacaklıları da haiz olup, ancak pay sahiplerinin ve şirket alacaklılarının istemlerinin önce iflas idaresince ileri sürülmesi, iflas idaresi birinci fıkrada öngörülen davayı açmadığı takdirde şirket alacaklılarınca anonim şirketin yönetim kurulu üyeleri hakkında dava açılması mümkündür. Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu kusur sorumluluğu olup, yönetim kurulu üyesi üzerine düşen dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirdiğini kanıtlayarak her zaman sorumluluktan kurtulabilir.”

        Bu noktada TTK m. 556/2’nin “hasıla dağıtımı” düzeni de unutulmamalıdır: Alacaklı/pay sahibi tarafından açılan davada elde edilen hasıla, İİK hükümlerine göre paylaştırılır; önce dava açan alacaklıların alacakları, sonra pay sahipleri (koşulları varsa) ve artan iflas masasına döner. Bu hüküm, TTK 556 davasının özünde “masaya yarar üretme” fonksiyonunu açık biçimde ortaya koyar.

        Bu sistematik, ibra tartışmasını da yeniden çerçeveler. İbra, şirket içi bir “dönem kapatma” kararıdır. Ancak iflas hâlinde şirketin malvarlığı, alacaklıların tahsil alanına dönüşür. Bu durumda, şirketin iç barışı ile alacaklıların adalet talebi arasındaki gerilim büyür. Normatif tespitimiz şudur: İbra, iç ilişkide barış üretse bile, şirket malvarlığının korunması ve alacaklıların tatmini gibi kamuya yakın menfaatler söz konusu olduğunda, ibra kararının etkisi fonksiyonel olarak sınırlanır. Hukuk düzeni, yönetim kurulunun “şeffaflık” yükümlülüğünü sadece pay sahipleri için değil, piyasadaki güven ilişkisi için de önemser.

        Bu nedenle iflas sonrası TTK m. 556 çerçevesinde yürüyen sorumluluk tartışması, salt “şirket içi ibra” mantığına indirgenemez: Dava konusu talep, çoğu kez şirkete/iflas masasına dönecek tazminatın kolektif tatmin aracı olmasıdır. Bu yapı içinde ibra savunmasının etkisi, ibra kapsamının “açıklanan maddi olaylar” ile sınırlı oluşu (TTK m. 558/2) ve bilançonun gerçeği gizlemesi halinde ibra etkisinin doğmayacağı (TTK m. 424 istisnası) gibi filtreler üzerinden ayrıca değerlendirilmelidir. Başka bir deyişle: İbra vardır diye alacaklı/iflas idaresi talepleri otomatik olarak bertaraf edilemez; ibra kapsamının ve aydınlatılmış iradenin somut olayda incelenmesi gerekir.

        Bu tartışma, uygulamada “ibra def’isi”nin iflas sonrası davada “mutlak engel” değil; “kapsam ve açıklık filtresine tabi” bir savunma aracı olduğunu gösterir. İbra savunmasının davada başarı şansı, (i) açıklanan maddi olay izleri (faaliyet raporu/dipnot/tutanak/denetçi raporu), (ii) TTK 424 istisnası bakımından bilinçli gizleme emarelerinin bulunup bulunmadığı ve (iii) dava konusunun dolaylı zarar mı doğrudan zarar mı olduğu gibi üç katmanlı bir incelemeye bağlıdır.

        Bu noktada BJR de yeniden anlam kazanır. Şirketin iflasa gidişini hızlandıran kararlar, çoğu zaman “risk” kisvesi altında savunulur. Oysa iflas bağlamında mahkeme, riskin makul yönetimini değil, bazen borca batıklık işaretlerine rağmen gerekli tedbirlerin alınıp alınmadığını, yönetim kurulunun özen standardını “kriz yönetimi” perspektifinden denetler. Bu nedenle, BJR’yi sadece büyüme döneminin değil, kriz döneminin de hukuki standardı olarak görüyoruz: Tedbirli yönetici, kriz işaretlerini görmezden gelen değil; onları belgeleyen, raporlayan, önlem öneren ve gerekirse genel kurulu/mahkemeyi harekete geçiren kişidir.

        Bu kriz perspektifinde özellikle TTK m. 376/3 belirleyici bir eşik oluşturur: borca batıklık şüphesini uyandıran işaretler varsa ara bilanço çıkarma, aktiflerin alacaklıları karşılamaya yetmediği anlaşılırsa mahkemeye bildirimde bulunma ve iflas isteme yükümlülüğü söz konusudur. Bu tür emredici yükümlülüklerin ihlali, artık ticarî takdir alanında değerlendirilemez; BJR’nin koruma alanı daralır ve tartışma “kanuni yükümlülüğün ihlali” eksenine kayar. Mahkemeler, borca batıklık bildirimini geciktiren bir yöneticinin “şirketi kurtaracaktım” savunmasını BJR kapsamında “makul risk” olarak değil, “kanuna aykırı ihmal” olarak nitelendirme eğilimindedir.

        Yargılama pratiği açısından belirtmeliyiz ki; borca batıklık işaretlerinin ağırlığı, ara bilanço düzenlenip düzenlenmediği, yönetim kurulunun genel kurulu bilgilendirme/iyileştirme adımları ve bunların hangi belgelerle ispatlandığına göre değişebilir.

        Sonuç olarak kriz döneminde BJR savunmasının ikna gücü, olağan dönemden daha sıkı bir belge disiplini gerektirir: ara bilançolar, risk analizleri, yeniden yapılandırma alternatifleri, alacaklılarla görüşme tutanakları ve yönetim kurulu karar gerekçeleri. Krizde “karar almak” kadar, “kararı belgelendirmek” de tedbirli yöneticiliğin ayrılmaz parçasıdır. Yönetici için en büyük koruma, krizin derinleştiği her aşamada m. 376’nın emredici basamaklarını izlediğini ispatlayan bir “delil dosyası” oluşturmaktır.

        Uygulayıcılara hatırlatırız ki, “delil dosyası” yalnız yönetim kurulu karar defteriyle sınırlı değildir. Ara bilançoların hazırlanma süreci, bağımsız uzman/danışman yazıları, alacaklılarla yeniden yapılandırma müzakereleri, yönetim kurulu içinde muhalefet şerhleri ve risk komitesi kayıtları da aynı dosyada düzenlenmelidir.

        5.2. Dolaylı Zarar / Doğrudan Zarar Ayrımı İçin 4 Senaryo Vaka Tablosu

        1) Yönetim kurulunun kusurlu yatırımı / kötü yönetim nedeniyle şirket malvarlığı azalıyor; alacaklı tahsil edemiyor.Dolaylı (yansıma) zarar: şirket zararı alacaklıya yansırŞirket iflas etmişse: TTK 556 (önce iflas idaresi; açmazsa alacaklı TTK 556/2)Şirkete / iflas masasına (hasıla İİK’ye göre paylaştırılır)İflas kararı, şirket zararını gösteren bilirkişi raporu, ticari defter ve kayıtlar (HMK 222), yatırım karar dosyası (rapor–tutanak–teklif), denetim raporlarıSüreç özeni (BJR) belgeleri: fizibilite/risk analizi, alternatiflerin karşılaştırılması, danışman raporu; zarar-illiyet bağının kesilmesi; piyasa koşulları savunması
        2) Yönetim kurulu, edimi ifa etmemek amacıyla şirketi atıl bırakıp acze sürüklüyorDoğrudan zarar: alacaklının zararı, şirket zararından bağımsız doğrudan ortaya çıkıyorGenel hükümler + TTK 553 (doğrudan zarar iddiası)Alacaklının kendisine (doğrudan talep)İfa etmeme kastını/amaç birliğini gösteren yazışmalar, faaliyetlerin bilinçli durdurulması, ödeme planı/temerrüt kayıtları, alacak ilişkisinin sözleşme-belgeleri, şirketin fiilen çalışmadığını gösteren tespitlerZararın “şirket zararı” olduğu ve doğrudan olmadığı savunması; ifa etmeme kastı yokluğu; mali imkânsızlık/force majeure; alacaklının müterafik kusuru iddiası
        3) Şirket iflas etmiş; iflas idaresi dava açmıyor, alacaklı yazılı başvuru yapıp ama sonuç alamıyorDolaylı zararTTK 556/2 ile alacaklının dava ikamesi (ön şart: iflas + iflas idaresinin dava açmaması)Şirkete / iflas masasına (hasıla İİK’ye göre paylaştırılır)İflas dosyası belgeleri, iflas idaresine yazılı başvuru ve cevapsızlık/ret, yönetim kurulu işlemlerinin kusurlu olduğunu gösteren rapor ve kayıtlar, masanın menfaatini gösteren hesaplama (muhtemel tazminat)İflas idaresinin aslında dava açma hazırlığında olduğu/henüz makul süre dolmadığı; alacaklının dava ehliyeti/şartlar tartışması; idareye başvuru yapılmadığı iddiası; zararın doğmadığı/illiyet yokluğu
        4) Şirket iflas etmemiş; alacaklı şirket zararının alacağına yansıyacağını ileri sürüyorDolaylı zarar – ancak iflas yokTTK 556 yolu kapalı (iflas şartı yok); alacaklının “dolaylı zarar” için doğrudan TTK 556 temelli dava yetkisi yok (uygulamada dava şartı/hukuki yarar tartışması doğabilir)–          İcra takip evrakı, borç ödememe göstergeleri, şirket finansal zayıflık emareleriÖn itiraz: iflas yokluğu nedeniyle TTK 556 uygulanamaz; talebin şirket zararına ilişkin olduğu; alacaklının doğrudan zararını ispat edemediği

        5.3. İflas İdaresi Dava Açmazsa Alacaklının TTK 556/2 Kapsamında Dava Açma Süreci

        Aşağıdaki adımlar, “dolaylı zarar” mantığında tazminatın masaya dönmesi hedefiyle kuruludur:

        1-     İflas şartının varlığını netleştir: Şirket hakkında verilmiş iflas kararı olmalıdır (TTK 556/1). Uygulamada, iflas dosyası ve iflas idaresinin teşkili belgelenir.

        2-     Talebin niteliğini belirle (dolaylı mı/doğrudan mı?):

        • Şirket malvarlığındaki zarar alacaklıya yansıyorsa: Dolaylı zarar → TTK 556 yolu.
        • Zarar doğrudan alacaklı malvarlığında doğmuşsa: Genel hükümler → farklı dava stratejisi.

        3-     İflas idaresine yazılı başvuru yap (öncelik kuralı): TTK 556/1 gereği “önce iflas idaresi” ilkesini işletmek için, yönetim kurulu üyelerine karşı sorumluluk davası açılması resmen talep edilmelidir. Başvuru dilekçesinde, olay örgüsü, zarar, kusur, illiyet ve talep edilen davanın masaya yararı (muhtemel tazminat miktarı) özetlenir.

        4-     İflas idaresinin dava açmama tutumunu belgele: İflas idaresi açıkça “açmıyorum” diyebilir ya da fiilen hareketsiz kalabilir. Bu durum, alacaklının TTK 556/2 ile dava açmasının “pratik eşiği”dir.

        5-     TTK 556/2 kapsamında davayı ikame et:

        • Davacı: şirket alacaklısı (veya pay sahibi).
        • Davalı: sorumlu yönetim kurulu üyeleri / yöneticiler.
        • Talep: tazminatın şirkete/iflas masasına ödenmesi (TTK 556/1 mantığı).

        6-     Dava dilekçesinde “hasıla dağıtımı” rejimini doğru konumlandır: TTK 556/2 gereği elde edilecek hasıla İİK’ye göre paylaştırılır; bu nedenle davanın amacının “masaya yarar üretmek” olduğu açıkça belirtilir

        7-     Delil setini üç hedefe göre kur:

        (i) Sorumluluk unsurları (zarar–hukuka aykırılık–kusur–illiyet),

        (ii) İflas ve idare önceliği (iflas kararı, iflas idaresine başvuru, iflas idaresinin dava açmaması),

        (iii) Zararın şirket zararına ilişkin olduğu (dolaylı zarar niteliği).

        8-     Bilirkişi incelemesini “şirket zararını” merkez alacak şekilde yönlendir: Zararın ve illiyetin şirket malvarlığı üzerinden kurulması, “dolaylı zarar” davasının doğasına uygundur.

        5.4. İflas sonrası TTK 556 davasında ibra savunması nasıl ele alınır?

        İflas sonrası TTK 556 davasında ibra savunması gündeme geldiğinde, tartışma iki eksende yürümelidir:

        5.4.1. İbra Savunmasının “Kapsam” Filtresi: TTK 558/2 (Açıklanan Maddi Olaylar)

        İbra, her şey hakkında değil; “açıklanan maddi olaylar” bakımından sonuç doğurur. Bu nedenle TTK 556 davasında ibra savunması ileri sürülüyorsa mahkeme şu soruları sorar:

        1.      Dava konusu olay/işlem genel kurul önüne açıkça getirildi mi?

        2.      Pay sahipleri bu olayı bilecek/öğrenebilecek durumda mıydı?

        3.      Genel kurulda tartışılabilir şekilde ortaya kondu mu?

        Bu çerçeve, Yargıtay’ın “açıklık–bilinme–tartışılma” kriteriyle de uyumludur (makalemizin 3.3. başlığı altında işlendiği eksende).

        5.4.2. Bilanço Onayı ile İbra Savunmasının Kırılma Noktası: TTK 424 İstisnası

        İbra savunması bilançonun onayına dayanıyorsa, TTK 424 istisnası kritik hale gelir. Bilançoda bazı hususlar hiç veya gereği gibi belirtilmemişse, şirketin gerçek durumunun görülmesini engelliyorsa ve bilinçli hareket varsa, onama ibra etkisi doğurmaz.

        Dolayısıyla iflas sonrası davada, ibra savunmasının başarısı için davalı yönetici aşağıda sayılan hususları delillerle göstermek zorundadır:

        • işlemin finansal tablolarda ve dipnotlarda şeffaf biçimde yer aldığını,
        • genel kurulun bilgilendirildiğini,
        • “bilinçli gizleme” bulunmadığını.

        Davacı alacaklı/iflas idaresi ise:

        • dipnot eksikliği,
        • örtülü sınıflandırma,
        • denetim raporu uyarıları,
        • genel kurul tutanağında müzakere izinin olmayışı

        gibi emarelerle ibra savunmasını “kapsam dışı” bırakmaya çalışır.

        5.4.3. TTK 556’nın Kolektif Tatmin Fonksiyonu Nedeniyle “İbra = Otomatik Engel” Yaklaşımı Kurulamaz

        TTK 556 davasının amacı, şirket zararını masaya kazandırmak ve tüm alacaklılara paylaştırmaktır. Bu nedenle ibra savunması, bir “tek cümlelik kilit” gibi değil; yukarıdaki filtrelerden geçerek değerlendirilir. Özetle; ibra savunması, iflas sonrası davada da ileri sürülebilir; ancak kapsam ve aydınlatılmış irade bakımından yoğun denetime tabidir.

        6. İbra Etmeme Kararının İptali: Dürüstlük Kuralı Denetimi ile Hukuki Yarar Denetiminin Fonksiyonel İlişkisi

        İbra kararları kadar, ibra etmeme kararları da uygulamada uyuşmazlık üretir. Bir yandan genel kurulun takdir yetkisi vardır; diğer yandan bu yetki dürüstlük kuralı ile sınırlıdır. Bu sınır, iptal davasının normatif temelini TTK m. 445’te bulur: Genel kurul kararları kanuna, esas sözleşmeye ve özellikle dürüstlük kuralına aykırıysa iptal edilebilir. Bu nedenle ibra etmeme kararlarının iptali davalarında “dürüstlük kuralı” (TMK m. 2) çoğu kez esasa ilişkin ana iptal sebebi olarak karşımıza çıkar. Ayrıca iptal davasını kimin açabileceği (aktif husumet) ve dava açma koşulları bakımından TTK m. 446’daki sınırlamalar, uygulamada davanın kaderini belirleyen ilk eşiktir.

        Uygulamada bazı kararlar, somut bir gerekçe olmaksızın ibradan kaçınmanın dürüstlük kurallarına aykırı olabileceğini vurgular:

        Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi 2022/1035 E., 2024/125 K. : “Genel kurulun ibra konusunda geniş taktir yetkisi bulunmakla birlikte bu yetki sınırsız olmayıp sorunsuz bir bilanço ve yıllık raporlarla, faaliyet dönemine ait işlemlerin hesabını veren yönetim kurulunun ibra edilmesi gerektiği, ortada somut nedenler yokken ve diğer yönetim kurulu üyeleri ibra edilmiş iken ibradan kaçınılmasının dürüstlük kurallarına aykırı düşeceği de kabul edilmelidir.”

        Benzer şekilde BAM düzeyinde de bu yaklaşımın izi görülür:

        İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi 2024/331 E., 2024/438 K. : “Genel kurulun ibra konusunda geniş bir takdir hakkı bulunmaktadır. Ancak bu yetki sınırsız değildir. Genel kurul sorunsuz bir bilanço ve yıllık faaliyet dönemine ait işlemlerin hesabın veren yönetim kurulunu ibra etmelidir. Ortada somut bir neden yokken ibradan kaçınılması dürüstlük kurullarına aykırıdır.”

        Bu çizgi, ibra kararlarının “şirket içi siyaset aracı”na dönüşmesini frenlemeye dönüktür. Fakat aynı zamanda şu uyarıyı da içerir: İbranın reddi her zaman kötücül değildir; bazen devam eden soruşturma, tespit edilen somut usulsüzlük, kamu düzenine ilişkin ihlaller, menfaat çatışması gibi nedenlerle ibra etmeme, şirket menfaati gereğidir. Dolayısıyla yargısal denetim, “genel kurul takdir yetkisi”ni ortadan kaldıran bir yerindelik denetimi değil; takdir yetkisinin dürüstlük kuralı sınırları içinde kullanılıp kullanılmadığını ölçen bir meşruiyet denetimidir. Bu meşruiyet denetiminde aşağıdaki hususlar birlikte değerlendirilmelidir:

        (i) bilanço/faaliyet raporu/denetim raporlarının içeriği,

        (ii) ibra etmemenin tutanaklara yansıtılan gerekçesi,

        (iii) diğer yönetim kurulu üyeleriyle eşit işlem ilkesi ve

        (iv) şirket zararına ilişkin somut emarelerin bulunup bulunmadığı

        Diğer tarafta ise bazı dosyalarda, ibra etmeme kararının iptali davasında “hukuki yarar”ın bulunup bulunmadığı tartışması öne çıkabilir; özellikle sorumluluk davası zaten açılmışsa, iptal davasının ayrıca ne sağlayacağı sorgulanır. Bu iki yaklaşım, yüzeyde çelişki gibi görünse de fonksiyonel okunduğunda çoğu kez şu sonuca ulaşılır: Dürüstlük kuralı denetimi, genel kurulun keyfî davranışını disipline eder; hukuki yarar denetimi ise mükerrer yargılamayı önlemeye çalışır. Birincisi “maddi adalet”e, ikincisi “usul ekonomisi”ne yakındır. Bu nedenle çözüm, mutlak öncelik değil, somut olay değerlendirmesidir: İbra etmeme kararı, davacı bakımından somut ve güncel bir zararı/menfaati etkiliyorsa hukuki yarar daha kolay kurulabilir; sorumluluk davası zaten yürüyorsa ve iptal davası yalnız aynı tartışmanın tekrarı olacaksa yarar dar yorumlanabilir. Bu noktada “fonksiyonel bağlantı” kavramı belirleyicidir: İptal davası, sorumluluk davasında çözülemeyecek ayrı bir uyuşmazlık alanına (örneğin salt “itibar” ve şirket içi statü) müdahale ediyor mu; yoksa sorumluluk davasında zaten tartışılacak maddi olguları ikinci kez mi taşıyor? Hukuki yarar denetimi bu ayrım üzerinden şekillenir.

        6.1. Hukuki Yarar (Dava Şartı) Ekseninde Teknik Çerçeve: “Ne Değişecek?” Testi

        İbra etmeme kararının iptali davasında hukuki yarar incelemesi, pratikte şu soruya indirgenebilir: İptal kararı verilirse davacının hukuki durumunda somut ve güncel ne değişecektir? Bu “ne değişecek?” testi, hem usul ekonomisini korur hem de genel kurul takdir yetkisinin keyfî kullanılmasını denetimsiz bırakmaz. Teknik olarak burada vurgulanması gereken şudur: Hukuki yarar yalnız dava açıldığı anda bulunmakla kalmamalı; hüküm kesinleşinceye kadar devam etmelidir. Bu ilke, ibra edilmeme kararlarının iptalinde “makul süre” yaklaşımıyla birleşir: Eğer sorumluluk davası açılması beklenen bir durumda makul süre içinde dava açılmazsa hukuki yarar yeniden güçlenebilir; buna karşılık sorumluluk davası açılır ve derdestse, iptal davasının yararı daralabilir.

        6.2. Somut Olay Tipolojileri: Hukuki Yararın Kabul/Ret İhtimalini Etkileyen Senaryolar

        İbra etmeme kararının iptali davalarında “hukuki yarar” incelemesi, çoğu kez görünenden daha derin bir iş görür: Mahkeme, bir yandan genel kurulun şirket yönetimini denetleme ve gerektiğinde hesap sorulabilirliği açık tutma iradesine saygı göstermek; diğer yandan bu iradenin, sırf çoğunluk gücüyle keyfî bir “kurumsal damgalama” aracına dönüşmesini engellemek zorundadır. Bu ikili ödev, hukuki yarar tartışmasını soyut bir dava şartı olmaktan çıkarıp, somut olayın özellikleriyle iç içe geçen bir denge testine dönüştürür.

        İçtihatlarda bu denge arayışının iki ana eksende şekillendiği görülür. İlk eksen, hukuki yararın “davanın açıldığı tarihte bulunmasının yeterli olmadığı; kararın kesinleşmesine kadar devam etmesi gerektiği” yönündeki genel ilkedir:

        Yargıtay 23. HD, 2014/8955 E., 2015/7034 K.: “Hukuki yararın, davanın açıldığı tarihte bulunması yeterli olmayıp, kararın kesinleşmesine kadar devam etmesi gerekir (…) davanın görülebilmesi, makul bir süre geçmesine rağmen sorumluluk davasının açılmamış olmasına bağlıdır.”

        İkinci eksen ise, ibra edilmeme kararının “tek başına icrai nitelik taşımadığı” ve esas tartışmanın çoğu kez açılacak bir sorumluluk davasında somutlaştırılacağı kabulüdür. Bu ikinci eksen, özellikle “derdest sorumluluk davası” bulunan hallerde, iptal davasının hukuki yarar yokluğu sebebiyle usulden reddedilmesi sonucuna varan BAM ve ilk derece kararlarında belirgindir.

        Bakırköy 3. Asliye Ticaret Mahkemesi 2016/861 E., 2018/536 K. : “… davacı hakkında açılmış bir sorumluluk davasının mevcut olduğu belirlenmiş olup, davacı hakkında verilen ibra edilmeme kararının açılmış sorumluluk davasında değerlendirilecek olması karşısında, davacının bu davayı açmakta hukuki yararı bulunmadığından (…) hukuki yarara ilişkin dava şartı noksanlığı nedeniyle reddine …”

        İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi 2024/331 E., 2024/438 K. : “… derdest bir sorumluluk davasının olduğu durumlarda, ayrıca açılan ibra edilmeme kararına ilişkin olarak genel kurul kararının iptali istemi davasında, davacıların hukuki yararının bulunmadığı …”

        Nitekim bir kısım içtihatlarda, sorumluluk davası açılmışsa ibra etmeme kararının iptalini istemekte hukuki yararın bulunmadığı; buna karşılık sorumluluk davası açılmamışsa veya makul sürede açılmayarak yöneticinin belirsizlik altında bırakıldığı hâllerde hukuki yararın doğabileceği belirtilmektedir (Yargıtay 11. HD, 2023/5361 E., 2024/9065 K).

        Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2023/5361 E., 2024/9065 K. : “… ibra edilmemeleri (…) halinin başlı başına iptal davasına konu edilmesi durumunda (…) davacıların hukuki yararlarının bulunmadığı (…) hukuki yararın varlığının kabul edilebilmesi için (…) sorumluluk davasının makul bir süre de açılıp açılmadığının beklenmesi gerektiği …”

        Belirtmeliyiz ki bu alanda uygulama, “tek çizgili” değildir; kararlar, sorumluluk davasının açılıp açılmadığı, açılmışsa derdest olup olmadığı, ayrıca iptal davasının ileri sürdüğü sebebin “şekli” mi yoksa “esasa ilişkin” mi olduğu ayrımına göre farklılaşmaktadır.

        Bu noktada, uygulayıcı için en yararlı yöntem, hukuki yararı “tek cümlelik” bir kabulle değil, somut olay tipolojileriyle kavramaktır. Özellikle şu ayrım kilittir: Toplantı ve karar nisabı, oy hakkından yoksunluk, çağrı usulsüzlüğü gibi “şekli” sakatlık iddiaları, doğrudan genel kurul kararının geçerliliğine yönelir; buna karşılık “somut gerekçesiz ibra etmeme” gibi dürüstlük kuralına dayalı iddialar esasa ilişkindir. Yargıtay 23. HD, şekli sakatlıklar bakımından derhal dava edilebilirlik; esasa ilişkin iptal nedenleri bakımından ise sorumluluk davası bağlantısıyla hukuki yararın daralabileceği yönünde ayrım yapmaktadır.

        Yargıtay 23. Hukuk Dairesi 2014/7247 E., 2015/1931 K. : “… toplantı ve karar nisabına aykırılık gibi şekli nedenlerle yokluğunun tespitini hemen dava edebilme hakları var ise de, esasa ilişkin iptal nedenlerinin açılmış sorumluluk davasında değerlendirilecek olması karşısında, (…) hukuki yararlarının bulunmadığı, ibra edilmeme kararı ile birlikte sorumluluk davası açılması yönünde bir karar alınmış, ancak makul bir süre geçmesine rağmen böyle bir dava açılmamış ise …”

        6.2.1. Tipoloji A: Sorumluluk Davası Açılmamış; İbra Etmeme Kararı Tek Başına Sürekli Bir Belirsizlik ve Tehdit Alanı Yaratıyor

        Bazı dosyalarda genel kurul, yönetim kurulu üyesini ibra etmez; fakat aynı zamanda bu kararın doğal devamı sayılabilecek sorumluluk davasını açmaz veya açıp açmayacağını belirsiz bırakır. Bu durumda ibra etmeme kararı, yalnız geçmiş dönemin değerlendirilmesi değil; yönetim kurulu üyesinin geleceğini etkileyen bir “kurumsal şüphe” kaydı olarak işlev görür. Yeniden seçilme olasılığı, kurumsal itibar, profesyonel kariyer ve şirket içi güven ilişkisi üzerinde fiilî sonuçlar doğurur. Bu fiilî sonuçlar, hukuki yararın değerlendirilmesinde meselenin “kararın tek başına doğrudan icraya elverişli olup olmadığı” gibi dar bir ölçüte indirgenemeyeceğini gösterir. Zira HMK anlamında hukuki yarar, dava şartı olarak (HMK m. 114/1-h, m. 115) davacının dava yoluyla hukuken korunmaya değer, güncel ve pratik bir menfaat elde edip edemeyeceği sorusuna cevap verir. Bu nedenle ibra etmeme kararının iptali davasında hukuki yarar, kararın şeklen “icrai” olup olmamasından ziyade, iptal hükmünün davacının hukuki durumunda fonksiyonel bir iyileşme sağlayıp sağlamadığı üzerinden belirlenir. Başka bir deyişle, “fonksiyonel menfaat” yaklaşımında mahkeme şu soruyu sorar: İptal kararı verilirse davacı, yalnız teorik bir hak doğrulaması mı elde edecektir; yoksa şirket içi statüsü, itibar ilişkileri, yeniden seçilme ihtimali, mesleki kredibilitesi ve kurumsal güven bağları bakımından somut bir hukuki/fiili sonuç doğacak mıdır?

        Bu bağlamda, ibra etmeme kararı tek başına tazminat borcu doğurmasa bile, yönetim kurulu üyesini sürekli belirsizlik altında bırakan; şirket içi yönetişimde “güven kaydı” olarak dolaşıma giren; kimi zaman bankalar, iş ortakları veya yatırımcılar nezdinde dolaylı fakat etkili sonuçlar doğuran bir karar niteliği taşıyabilir. İşte bu durumda, iptal davasının davacının menfaat alanında yaratacağı “fonksiyonel fayda”, hukuki yararın varlığını destekleyebilir. Buna karşılık, karşıt senaryo olarak, aynı maddi vakıalar hakkında derdest bir sorumluluk davası bulunuyorsa ve iptal davası yalnızca bu vakıaların ikinci kez tartışılmasına hizmet edecekse, fonksiyonel menfaat zayıflayabilir; hukuki yarar değerlendirmesi de buna göre daralabilir.

        Bu tipolojide, hukuki yararın kabulü daha güçlü bir zemine oturabilir. Zira ibra etmeme kararı ile belirsizlik, davacı (ibra edilmeyen üye) üzerinde süregelen bir baskı yaratırken; sorumluluk davasının açılmaması, bu baskının “yargısal çözüm”e dönüşmesini engeller. Yargıtay’ın güncel tartışmalarında da, ibra edilmeme ve sorumluluk davası açılmasına karar verildiği hâlde sorumluluk davası açılmamışsa hukuki yararın varlığına işaret eden değerlendirmeler bulunmaktadır (Yargıtay 11. HD, 2023/5361 E., 2024/9065 K.). Bu noktada “makul süre” kavramı, hem davacının belirsizlik altında bırakılmaması hem de şirketin gereksiz davayla sürüklenmemesi arasında denge kuran ölçüttür.

        Bu senaryoda mahkemenin odaklandığı delil alanı, “ibra etmeme kararının somut gerekçesi”dir. Şirketin bilanço ve faaliyet raporları sorunsuzken, diğer yönetim kurulu üyeleri ibra edilmişken veya ibra etmeme gerekçesi tutanaklarda belirsiz bırakılmışken, kararın dürüstlük kuralı (TMK m. 2) bakımından denetlenebilirliği artar.

        Uygulayıcı bakımından pratik önerimiz; Davacı, ibra etmeme kararının fiilî etkilerini (profesyonel itibar, yeniden seçilme, bankacılık/finans erişimi vb.) soyut iddia olarak değil; mümkün olduğunca belgeye bağlayarak (yazışmalar, iç politika belgeleri, toplantı tutanağı ifadeleri) somutlaştırmalıdır.

        6.2.2. Tipoloji B: Sorumluluk Davası Açılmış ve İddialar Sorumluluk Davasında Somutlaştırılmış

        Başka bir senaryoda ise ibra etmeme kararını takiben (veya iptal davası sürerken) yönetim kurulu üyesi hakkında sorumluluk davası açılmıştır. Böyle bir durumda mahkeme, “hukuki yarar” tartışmasını usul ekonomisi ve fonksiyonel ayrım üzerinden daha dar yorumlayabilir: İbra etmeme kararının yerindeliği, zaten sorumluluk davasında somut olgular üzerinden incelenecektir; iptal davası aynı maddi meseleleri ikinci kez yargı önüne getirme riski taşır. Bu doğrultuda içtihatlarda, sorumluluk davası mevcutken esasa ilişkin iptal nedenlerinin sorumluluk davasında değerlendirilecek olması karşısında hukuki yararın bulunmadığı gerekçesiyle usulden ret gerektiği ifade edilmiştir (Yargıtay 23. HD, 2014/2701 E., 2014/6133 K.; aynı doğrultuda bir kısım ilk ve ikinci derece uygulaması).

        Bu tipolojide hukuki yararın varlığını savunmak isteyen tarafın, iptal davasının sorumluluk davasında çözülemeyecek “ayrı ve güncel” bir menfaat sağladığını göstermesi gerekir. Aksi hâlde iptal davası, sorumluluk davasının gölgesinde kalabilir. Bu “ayrı menfaat” çoğu kez itibar ve statü ekseninde kurulmaya çalışılır; ancak mahkemenin hukuki yarar kabulü için, bu menfaatin soyut değil somut ve güncel bir etki olarak ortaya konulması gerekir.

        6.2.3. Tipoloji C: İbra Etmeme Kararı, Azil/Temsile İlişkin Kararlarla Birlikte “Kurumsal Tasfiye Paketi” İçinde

        Bazı genel kurullarda ibra etmeme kararı, tek başına alınmaz; görevden alma, temsil yetkisinin sınırlandırılması, yönetim kurulunun yeniden teşkili gibi kararlarla birlikte bir “paket” hâlinde kurgulanır. Bu paket, yöneticinin şirket içi statüsünü ve kurumsal konumunu doğrudan etkiler. Böyle bir durumda iptal davası, salt sorumluluk davasına devredilebilecek bir tartışma olmaktan çıkar; çünkü “paket karar” statü doğurur ve statüyü ortadan kaldıracak tek yol çoğu kez iptal davasıdır. Bu nedenle hukuki yarar, somut etki sebebiyle yeniden güçlenebilir.

        Bu tipolojide delil odağı, paket kararların objektif gerekçesidir: kararların şirket menfaatiyle ilişkisi, eşit işlem/dürüstlük kuralı denetimi, karar sürecinin şeffaflığı ve gerekçelendirme düzeyidir. Burada ayrıca “kararların birlikte değerlendirilmesi” (paket etki) yaklaşımı önem kazanır; zira ibra etmeme tek başına icrai olmasa bile, azil/temsil sınırı gibi kararlarla birlikte davacının hukuki durumunda somut değişiklik doğurabilir.

        6.2.4. Tipoloji D: İbra Etmeme Kararı, Denetim Raporu/Özel Denetim/Ceza Soruşturması Gibi Süreçlerle Desteklenmiş

        Son tipoloji, ibra etmeme kararının keyfî değil; denetim raporları, özel denetim talepleri, iç soruşturma veya ceza soruşturması gibi süreçlerle desteklendiği hâllerdir. Bu senaryoda ibra etmeme, şirket menfaatini korumaya yönelik “önleyici” bir refleks olarak sunulur. Böyle bir durumda hukuki yarar tartışması tek başına dava şartı düzeyinde kalmayabilir; yarar kabul edilse dahi esasa girildiğinde, ibra etmemenin dürüstlük kuralına aykırı olmadığı sonucuna varılması daha muhtemel hâle gelir. Çünkü karar, “soyut itham” değil, somut emare setiyle beslenmektedir.

        Bu tipolojide delil odağı, emarelerin gerçekliği ve genel kurulun aydınlatılmasıdır: genel kurula hangi bilgi sunulmuştur, hangi somut olaylar tartışılmıştır, ibra etmeme kararı hangi gerekçelerle şekillenmiştir?

        Sonuç olarak bu tipolojiler, ibra etmeme kararının iptali davalarında hukuki yararın “tek formül”le değil, sorumluluk davasının varlığı/yokluğu, kararın davacı üzerindeki somut etkisi ve kararın dayandığı emare setinin yoğunluğu gibi faktörlerle belirlendiğini gösterir. Böylece hukuki yarar tartışması, salt usuli bir formalite olmaktan çıkar; kurumsal adalet ile usul ekonomisi arasındaki dengeyi kuran bir değerlendirme aracına dönüşür. Bu denge, uygulamada “makul süre” kavramı ve “şekli/esasa ilişkin” ayrımı üzerinden somutlaşır.

        6.3. Dürüstlük Kuralı Denetimi ile Hukuki Yarar Denetiminin Birlikte İşletilmesi

        Bu iki denetim birbiriyle çatışmaz; farklı sorular sorar:

        • Hukuki yarar: “Bu dava açılmalı mı?”
        • Dürüstlük kuralı: “Bu karar keyfî mi?”

        Bu nedenle pratik öneri şudur: Mahkeme, önce hukuki yararı “somut etki” üzerinden tartışmalı; yarar varsa esasa girip, ibradan kaçınmanın somut ve savunulabilir gerekçeye dayanıp dayanmadığını dürüstlük kuralı çerçevesinde incelemelidir.

        Bu iki aşamalı yaklaşımın teknik dayanağı şudur: Hukuki yarar dava şartıdır; dava şartı yoksa mahkeme esasa giremez. Bu nedenle “dürüstlük kuralına aykırılık” iddiası çok güçlü olsa bile, mahkeme önce hukuki yararı (somut etkiyi) irdelemek zorundadır.

        Bu bağlamda Yargıtay’ın ibra kararının muhalif pay sahiplerinin sorumluluk davası yönünden etkisine dair ifadesi, ibra tartışmasının “tek boyutlu” olmadığını da hatırlatır:

        Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2024/2936 E. , 2025/3217 K. : “… ortakların aldığı ibra kararının karara muhalif pay sahiplerinin açacağı sorumluluk davaları yönünden etki göstermeyeceği …”

        Bu kesit, ibra kurumunun etkisinin, davacı sıfatı, oy davranışı ve somut olayın kurgusu içinde değişebilen bir yönü olduğunu gösterir. Önerimiz şudur: İbra/ibra etmeme tartışmaları, tek bir “genel kural” cümlesine indirgenmemeli; fonksiyonel ve delile dayalı bir analizle yürütülmelidir. Fonksiyonel analiz yapılırken şu sorular “kontrol listesi” gibi ele alınmalıdır:

        • sorumluluk davası var mı,
        • yoksa makul sürede açılacak mı,
        • iptal davası şekli sakatlık mı ileri sürüyor yoksa esasa ilişkin dürüstlük iddiası mı,
        • ibra etmeme kararı davacının hukuki/fiilî statüsünde ayrıca bir değişiklik yaratıyor mu?

        7. Uygulama Rehberi: BJR Savunması ve İbra Kalkanı İçin Delil Mimarisinin Kurulması

        Makalenin “hukuki mühendislik” değeri, bu bölümde somutlaşır. Zira sorumluluk davaları çoğu zaman belgeler üzerinden yürür; soyut iyi niyet beyanları, mahkeme önünde zayıf kalır. Bu nedenle hem yönetim kurulu üyeleri hem şirket avukatları için bir “delil mimarisi” önerisi yapmak gerekir. Bu önerilerin temel dayanağı şudur: BJR, yerindelik denetimini değil “süreç denetimini” öngörür; dolayısıyla süreç denetiminin dili de belgedir. Nitekim bölge adliye mahkemesi, hâkimin kararın yerinde olup olmadığına değil, karar sürecinin özen ölçüsüne bakacağını vurgulamaktadır.

        İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 14. Hukuk Dairesi 2019/1855 E., 2022/378 K. : “Hâkim, yönetim kurulunun karar verdikleri konuya vakıf olup olmadıklarını, verdikleri kararın bilincinde olup olmadıklarını ve şirketin çıkarlarına yabancı hususların karara etkisinin bulunup bulunmadığını, TTK m. 369’da benimsenen özen ölçüsünde araştıracaktır (…) Çünkü bu durumda yönetim kurulunun tercihine saygı duyulmalı, kararın yerinde olup olmadığı tartışılmamalıdır.”

        7.1. Davacı (Şirket / Pay Sahibi / Alacaklı) Açısından Dava Stratejisi

        7.1.1. Dava Öncesi Hazırlık: Talep Haritası ve Olay Örgüsü

        Dava açılmadan önce “hangi karar/işlem zinciri”nin zarar doğurduğu, hangi dönemde gerçekleştiği, hangi organ kararıyla yürütüldüğü netleştirilmelidir.

        Bu aşamada davacı tarafın en kritik yükümlülüğü “somutlaştırma”dır: Soyut iddia değil, zaman–mekân–içerik bağlamında ispata elverişli vakıa örgüsü kurulmalıdır. Aksi halde ibraz, bilirkişi ve tedbir talepleri de “genel ve soyut” görülerek reddedilmeye daha yatkın hale gelir.

        Ankara Batı Asliye Ticaret Mahkemesi 2022/84 E., 2022/370 K. : “Bir davada haklı çıkabilmek için soyut veya genel hatlarıyla bir iddiayı ortaya koymak yeterli değildir. Aynı zamanda bu iddiaların, ispata elverişli hale getirilerek zaman, mekân ve içerik olarak somutlaştırılması gerekir (…) Soyut iddialar ve vakıalar üzerinden değerlendirme yapılması mümkün değildir.”

        İbra savunması bekleniyorsa, başlangıçtan itibaren “açıklanan maddi olay” tartışmasının izleri (faaliyet raporu, dipnot, genel kurul tutanağı) toplanmalıdır. Özellikle ibra kalkanını “kapsam” yönünden daraltmak için Yargıtay’ın aradığı üçlü ölçüt (açıklık–bilinme–tartışılma) bakımından hangi izlerin eksik olduğu daha dava dilekçesinde işaretlenmelidir.

        Yargıtay 11. HD 2012/10126 E., 2013/9344 K : “Ancak, ibranın borçtan kurtarıcı sonucu doğurabilmesi ibraya konu işlemlerin açıkça ortaya konulması, bilinmesi ve tartışılmasına bağlıdır.”

        7.1.2. Delil Tespiti: Belge Kaybı/Erişim Riski Yüksek Dosyalarda Öncelikli Araç

        Özellikle elektronik yazışmalar, teklif dosyaları, komite notları ve danışman raporlarında kayıp riski yüksektir.

        Delil tespiti; yargılama başlamadan “belgenin varlığını ve içeriğini” korumaya hizmet eder ve bilirkişi incelemesinin sağlıklı yapılmasını kolaylaştırır.

        Elektronik deliller bakımından strateji kurulurken, “erişim yetkisi / veri güvenliği / kişisel veri (KVKK) riski” gözetilmelidir: Her olayda noter tespiti teknik olarak mümkün olmayabilir; ancak gecikme tehlikesi bulunan hallerde mahkemeden delilin korunmasına dönük tespit/koruma mekanizmalarının işletilmesi, delil asimetrisini azaltır.

        7.1.3. HMK m. 219 İbraz Talepleri: Hedefli ve Kriter Bazlı Kurgu

        İbraz talepleri, 2.4’teki BJR süreç kriterlerine ve 4.2.1’deki delil asimetrisi analizine paralel kurulmalıdır. Örnek hedefli ibraz kalemleri:

        • Yönetim kurulu kararının eki olan rapor/sunum/teklif dosyaları
        • Alternatif teklif toplama belgeleri, ihale dosyası, emsal fiyat çalışmaları
        • Değerleme raporları ve dayanak çalışma kağıtları
        • İlişkili taraf/menfaat çatışması beyanları ve çekilme şerhleri
        • Faaliyet raporu çalışma dosyası, dipnot çalışma tabloları
        • Genel kurul bilgilendirme dokümanları, toplantı soru-cevap notları

        Burada kritik ek nokta: İbraz talebinin “yaptırımı” HMK m. 220’de bulunur. Mahkemece ibrazına karar verilen belgenin süresinde ibraz edilmemesi halinde, mahkeme belgenin içeriği konusunda diğer tarafın beyanını kabul edebilir. Bu nedenle ibraz talepleri yalnız delile erişim değil, aynı zamanda karşı tarafın “belge saklama” stratejisini bozan bir usul kaldıracıdır.

        Pratik öneri: İbraz talepleri, “hangi belgenin hangi BJR kriterini ispatlayacağı/çürüteceği” gösterilerek kurulursa (bilgi toplama – alternatif karşılaştırma – uzman görüşü – menfaat çatışması – gerekçeli tutanak), mahkemenin ‘gereksiz araştırma’ endişesi azalır ve ibraz kararı alma ihtimali yükselir.

        7.1.4. İhtiyati tedbir: “zararın büyümesini” veya “delilin yok olmasını” önleme

        Sorumluluk davalarında ihtiyati tedbir iki amaçla gündeme gelir:

        • Malvarlığını koruma: Tazminatın tahsil kabiliyetini tehlikeye sokacak devir/kaçırma riskine karşı.
        • Uyuşmazlık konusunu koruma: Örneğin belirli varlıkların devrinin durdurulması veya belirli tasarrufların askıya alınması.

        Tedbir talebinin başarısı, “yaklaşık ispat” standardını karşılayacak bir ön delil seti ile doğrudan bağlantılıdır (işlem zinciri, zarar emareleri, aciliyet).

        Bu nedenle tedbir dilekçesinde yalnız “zarar ihtimali” değil; (i) hangi varlığın hangi işlemle elden çıkarılacağı, (ii) elden çıkarma halinde tahsil kabiliyetinin neden ortadan kalkacağı, (iii) aciliyetin hangi olgularla doğduğu somutlaştırılmalıdır.

        7.1.5. Bilirkişi incelemesi: soruların isabetli kurulması

        Bilirkişiye yöneltilecek sorular, yalnız “zarar var mı?” ile sınırlanmamalıdır. Örnek olarak şu sorular yöneltilmelidir:

        • İşlem/karar, karar tarihinde mevcut verilerle makul görülebilir miydi? (süreç kriterleri)
        • Alternatifler ve piyasa emsalleri nelerdi?
        • Finansal tablolarda işlem/riske ilişkin açıklama yeterli miydi? (TTK 424-558 bağlantısı)
        • Zararın miktarı ve illiyet zinciri nasıl kuruluyor?

        Ek öneri: Bilirkişi soruları, BJR’nin süreç kriterleriyle “eşleştirilmiş” biçimde kurulmalıdır. Örneğin “alternatif değerlendirme” kriteri için bilirkişiden (i) emsal piyasa fiyatları, (ii) alternatif tekliflerin varlığı, (iii) tekliflerin karşılaştırılabilirliği ve (iv) karar tarihindeki veriye göre makullük analizi istenmelidir. Böylece rapor, yalnız muhasebe değil, süreç denetimi de üretir.

        7.2. Davalı (Yönetim Kurulu Üyesi) Açısından Savunma Stratejisi

        7.2.1. BJR savunması: “Süreç dosyasını” mahkemeye taşıma

        Savunma, soyut “ticari takdir” iddiası değil; somut süreç belgeleri üzerinden kurulmalıdır:

        • Karar öncesi rapor seti
        • Uzman görüşleri
        • Alternatif karşılaştırmaları
        • Menfaat çatışmasının bulunmadığı/bertaraf edildiği kayıtlar
        • Gerekçeli tutanaklar ve muhalefet şerhleri

        BJR savunmasının “çekirdeği” şudur: Mahkeme kararın yerindeliğini tartışmayacaksa, savunmanın hedefi kararı değil, karar sürecini görünür kılmaktır. Bu noktada BAM’ın yaklaşımı, yönetim kurulunun tercihine saygı duyulması gerektiğini; ancak karar sürecindeki özen ölçüsünün denetleneceğini belirtir (bkz. BAM 14. HD 2019/1855 E., 2022/378 K. içtihadı).

        7.2.2. İbra savunması: “açıklanan maddi olay”ın izlerini gösterme

        İbra savunması yapılacaksa hedef delil seti şudur:

        • Faaliyet raporunda açık anlatım
        • Dipnot açıklamaları
        • Genel kurul tutanağında müzakere/soru-cevap izleri
        • Denetçi raporunda konuya temas

        Bu izler yoksa, Yargıtay’ın “açıklık–bilinme–tartışılma” kriteri nedeniyle ibra kalkanı zayıflayabilir.

        Bu nedenle davalı vekili, ibra kararının varlığını sunmakla yetinmemeli; ibra kapsamına giren “açıklanan maddi olay” izlerini (rapor/dipnot/tutanak/denetim belgesi) dosyaya taşımalıdır. Aksi halde ibra savunması, formel kalır ve kapsam tartışmasında zayıflar.

        7.3. BJR ve İbra İçin Özet Delil Mimarisi (Koruyan / Zayıflatan Deliller)

        BJR bakımından yönetim kurulunun elinde bulunması gereken temel deliller şunlardır:

        (i) karar öncesi bilgi seti (pazar araştırması, finansal analiz, risk raporu),

        (ii) uzman görüşleri (değerleme, hukuk, finans),

        (iii) alternatiflerin karşılaştırılması (en az iki senaryo),

        (iv) menfaat çatışmasının açıklanması ve bertarafı (tutanağa şerh, toplantıdan çekilme),

        (v) gerekçeli toplantı tutanakları.

        Bu deliller, ticarî kararın “makul ve özenli süreçte” alındığını gösterir. Böylece zarar doğsa bile, kusur isnadına karşı somut bir savunma zemini oluşturur.

        BJR bakımından tek bir belgenin eksikliği her zaman otomatik olarak korumanın kalktığı anlamına gelmez; ancak süreç kriterlerinde “ciddi boşluklar” veya menfaat çatışması emareleri, özen denetimini sertleştirir ve BJR savunmasını zayıflatır.

        İbra bakımından ise, “açıklanan maddi olay” şartının gereği olarak şunlar önemlidir:

        (i) faaliyet raporunda kritik işlemlerin açık ve anlaşılır anlatımı,

        (ii) bilançoda ve dipnotlarda ilgili işlem/riske ilişkin şeffaf açıklamalar,

        (iii) genel kurulda soru-cevap ve müzakere izlerinin tutanağa geçirilmesi,

        (iv) denetçi raporlarında konunun yer alması,

        (v) gerekiyorsa gündemde özel madde olarak düzenlenmesi.

        Böylece ibra, “bilgiyle güçlenen” bir barış hâline gelir.

        Bu noktada “iz” yaklaşımı belirleyicidir: faaliyet raporu–dipnot–tutanak–denetim raporu zincirinde iz yoksa, Yargıtay’ın kriteri gereği ibra kalkanı kapsam bakımından tartışmalı hale gelir.

        Bu bölüm, aynı zamanda davacı taraf için de bir strateji sunar. Davacı (şirket veya pay sahibi) açısından BJR’yi delmek, kararın kötü sonuç vermesinden çok, karar sürecinin “özensiz” olduğunu göstermeyi gerektirir. Bu nedenle davacı, tutanaklarda gerekçe yokluğunu, alternatif araştırması yapılmadığını, uzman raporu alınmadığını, menfaat çatışması şüphesini ve şeffaflık eksikliğini ortaya koymalıdır. İbra savunmasını kırmak için ise, olayın raporlarda yer almadığını, dipnotlarda gizlendiğini veya genel kurulda tartışılmadığını; TTK m. 424 istisnası bakımından gerçeği gizleme iddiasını destekleyecek emareleri (bilanço çelişkileri, bağımsız raporlar, sonradan ortaya çıkan işlem zinciri) göstermelidir.

        Sonuçta BJR ve ibra, şirketler hukukunda iki ayrı “kalkan”dır; ama her kalkanın bir bedeli vardır: BJR’nin bedeli belgedir; ibra kalkanının bedeli açıklıktır. Bu iki bedel ödenmediğinde, en iyi niyetli yönetici dahi mahkeme önünde korunmasız kalabilir; ödenebildiğinde ise zararla sonuçlanan riskli kararlar dahi otomatik sorumluluk doğurmayabilir.

        8. Sonuç: Hukuk, Ticareti Ürkütmeden Korumayı Hedefler

        Yönetim kurulu sorumluluğu, şirketin kalbinde atan iki nabzı aynı anda duymayı gerektirir: büyüme nabzı ve güven nabzı. Türk Ticaret Kanunu’nun 369. maddesi, yönetim kurulunu risk almaktan men etmez; riskin özenli ve sadakatli bir süreç içinde yönetilmesini ister. 553. madde ise her zarar için değil, kusurla ihlal edilen yükümlülük için sorumluluk kurar. Business Judgment Rule (BJR) yaklaşımı, bu çerçevede mahkemeyi “yerindelik denetimi” tuzağından alıkoyan; buna karşılık yönetim kurulu kararlarını süreç özeni üzerinden denetlemeyi zorunlu kılan bir yöntemdir. İbra ise şirketin kurumsal barış mekanizmasıdır; ancak TTK m. 424’ün istisnası ve TTK m. 558/2’nin “açıklanan maddi olaylar” sınırı nedeniyle, gerçeği saklayan bir zırha dönüşemez. Bu iki kurumun ortak paydası, şirketin kayıt düzeni ve şeffaflık kültürüdür: kültür güçlüyse her iki kalkan da işler; zayıfsa her ikisi de delinir.

        BJR–ibra gerilimi, nihayetinde bir “norm çatışması” değil, ispat mimarisi meselesidir. İbra, bilgiyle güçlenir; bilgi yoksa zayıflar. BJR, belgeyle güçlenir; belge yoksa daralır. Bu tespit , makalemizin en temel çıkarımıdır: Hukuk, tarafların niyetine değil, ortaya koydukları delillere bakar. Bu nedenle yönetim kurulu üyeleri ve şirket avukatları, sorumluluk riskini yönetmek için öncelikle bir “belge ve açıklama disiplini” kurmalıdır. Şirketler hukukunda iyi yönetişim, sadece etik bir talep değil; aynı zamanda dava riskini yöneten bir delil üretim rejimidir. Hukuk düzeninin aradığı denge, yöneticiyi felç etmeden hesap sorabilmek; ticareti ürkütmeden koruyabilmektir. Ve bu denge, en çok da şirketin kendi kayıtlarında, raporlarında ve genel kurul tutanaklarında kurulmaktadır: Denge soyut bir normda değil, somut bir uygulama disiplinindedir.

        Sonuç / Özet

        1) Yönetim kurulu üyelerinin şahsî sorumluluğu, TTK m. 553 kapsamında kusura dayalıdır; zarar tek başına yeterli değildir. Zarar, hukuka aykırılık, kusur ve illiyet bağının birlikte gerçekleşmesi gerekir. Mülga rejimin dilini taşıyan bazı kararlarda “karine” ifadeleri görülebilse de, 6102 sonrası sistematikte bu dilin pratik karşılığı çoğu kez ispat yükünün otomatik yer değiştirmesi değil, delil asimetrisi nedeniyle yöneticinin karar sürecini belgeleme ihtiyacının artmasıdır.

        2) TTK m. 369 “tedbirli yönetici” standardı ve bunun yorum alanındaki BJR, mahkemenin “sonuç” yerine “süreç” denetimi yapmasını gerektirir. Süreç denetiminin somut kriterleri; yeterli bilgi toplama, uzman görüşü alma, makul alternatif değerlendirme, menfaat çatışmasını bertaraf etme ve gerekçeli karar/tutanak düzenidir.

        3) BJR’nin sınırı, ticarî takdir alanı ile emredici hüküm alanının ayrımında görünür. Emredici hüküm ihlallerinde BJR, “kanuna aykırılığı örten” bir kalkan olarak işletilemez; süreç özeni savunması, hukuka uygunluk denetiminin yerine geçmez.

        4) İbra, yalnız açıklanan maddi olaylar bakımından dava hakkını kaldırır (TTK m. 558/2). Yargıtay’ın ibra için aradığı “açıklık–bilinme–tartışılma” ölçütü, ibranın formel bir tutanak değil, aydınlatılmış irade ile güçlenen bir kurum olduğunu gösterir. Bu üçlü ölçütün pratik izleri; faaliyet raporunda anlaşılır anlatım, finansal dipnotlarda şeffaflık, genel kurul müzakeresinde soru-cevap izleri ve denetim raporlarında konunun görünürlüğüdür.

        5) İbra ve BJR tartışması, çoğu davada ispat yükü ve delil dengesi üzerinden çözümlenir; BJR “belge standardı”, ibra ise “bilgi standardı” üretir. Delil asimetrisini dengeleyen temel usul araçları; HMK m. 219 (belge ibrazı), HMK m. 220 (ibraz etmemenin sonuçları), HMK m. 222 (ticari defterlerin delil rejimi) ve delil tespiti kurumudur. Katmanlı ispat modelinde davalı ibra kararını ve açıklama izlerini sunar; davacı ise bunların yetersizliğini somut emarelerle gösterir.

        6) Alacaklılar boyutu, sorumluluğun şirket dışına taşan yüzüdür; iflas hâlinde sistematik TTK m. 556 ile farklılaşır. İflas hâlinde tazminatın şirkete/masaya kazandırılması ve “önce iflas idaresi” ilkesi, uyuşmazlığı kolektif tatmin mantığına bağlar. Bu çerçevede ibra kararının üçüncü kişiler bakımından etkisi, ibra kapsamı ve aydınlatılmış irade ölçütleriyle birlikte, somut olayda ayrıca değerlendirilir. Kriz döneminde ise BJR koruması, “krizi görmezden gelme”yi değil; krizi belgeleyen ve kanuni yükümlülükleri işleten süreç özenini korur.

        Özellikle vurgulanması gereken nokta: BJR ve ibra, teorik kurumlar olmaktan çok, “belge ve açıklama disiplini” ile yaşayan kurumlardır. Bu disiplinin olmadığı yerde, en haklı yönetici dahi korunamayabilir; disiplinin olduğu yerde ise, zararla sonuçlanan riskli kararlar dahi otomatik olarak sorumluluk doğurmaz. Bu nedenle şirketler, yönetim kurulu karar süreçlerini ve genel kurul bilgilendirme mekanizmalarını, bir “delil üretim rejimi” olarak yeniden tasarlamalıdır.

        Bu Makaleye Atıf Yapılması İçin Önerilen Künye:

        İsmail ALTAY, ““Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Şahsi Sorumluluğu: ‘Ticari Karar İlkesi’ (Business Judgment Rule) ve İbra Kararlarının Hukuki Sınırları”, 2026, https://ismailaltay.com.tr/?p=sayfa&alt=makaleler&id=405  (Erişim Tarihi: …).”

        Kaynakça (Mevzuat)

        TTK – Özen ve Bağlılık Yükümlülüğü – Madde 369: “(1) Yönetim kurulu üyeleri ve yönetimle görevli üçüncü kişiler, görevlerini tedbirli bir yöneticinin özeniyle yerine getirmek ve şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğü altındadırlar.”

        TTK – Çağrı ve Bildirim Yükümü – Madde 376/3: “Şirketin borca batık durumda bulunduğu şüphesini uyandıran işaretler varsa, yönetim kurulu, aktiflerin hem işletmenin devamlılığı esasına göre hem de muhtemel satış fiyatları üzerinden bir ara bilanço çıkartır. Bu bilançodan aktiflerin, şirket alacaklılarının alacaklarını karşılamaya yetmediğinin anlaşılması hâlinde, yönetim kurulu, bu durumu şirket merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesine bildirir ve şirketin iflasını ister.”

        TTK – Müzakereye Katılma Yasağı – Madde 393: “(1) Yönetim kurulu üyesi, kendisinin şirket dışı kişisel menfaatiyle (…) şirketin menfaatinin çatıştığı konulara ilişkin müzakerelere katılamaz. (…) (2) Bu hükümlere aykırı hareket eden yönetim kurulu üyesi (…) şirketin uğradığı zararı tazminle yükümlüdürler.”

        TTK –  Şirketle İşlem Yapma, Şirkete Borçlanma Yasağı – Madde 395: “(1) Yönetim kurulu üyesi, genel kuruldan izin almadan, şirketle kendisi veya başkası adına herhangi bir işlem yapamaz; aksi hâlde, şirket yapılan işlemin batıl olduğunu ileri sürebilir. (2) (…) Pay sahibi olmayan yönetim kurulu üyeleri ile (…) yakınları şirkete nakit borçlanamaz. …” 

        TTK – Bilançonun Onaylanmasına İlişkin Karar – Madde 424: “(1) Bilançonun onaylanmasına ilişkin genel kurul kararı, kararda aksine açıklık bulunmadığı takdirde, yönetim kurulu üyelerinin, yöneticilerin ve denetçilerin ibrası sonucunu doğurur. Bununla beraber, bilançoda bazı hususlar hiç veya gereği gibi belirtilmemişse veya bilanço şirketin gerçek durumunun görülmesine engel olacak bazı hususları içeriyorsa ve bu hususta bilinçli hareket edilmişse onama ibra etkisini doğurmaz.”

        TTK – Kurucuların, Yönetim Kurulu Üyelerinin, Yöneticilerin ve Tasfiye Memurlarının Sorumluluğu – Madde 553: “(1) Kurucular, yönetim kurulu üyeleri, yöneticiler ve tasfiye memurları, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde, (…) hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar.”

        TTK – İflas hâlinde  – Madde 556: “(1) Zarara uğrayan şirketin iflası hâlinde, tazminatın şirkete ödenmesini isteme hakkını şirket alacaklıları da haizdir. Ancak, pay sahiplerinin ve şirket alacaklılarının istemleri önce iflas idaresince ileri sürülür. (2) İflas idaresi birinci fıkrada öngörülen davayı açmadığı takdirde, her pay sahibi veya şirket alacaklısı mezkûr davayı ikame edebilir. Elde edilen hasıla, İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre, önce dava açan alacaklıların alacaklarının ödenmesine tahsis olunur; bakiye, sermaye payları oranında davacı pay sahiplerine ödenir; artan iflas masasına verilir.”

        TTK – İbranın Etkisi – Madde 558: “(2) Şirket genel kurulunun, sorumluluktan ibraya ilişkin kararı, ibranın kapsadığı açıklanan maddi olaylara ilişkin olarak, şirketin, ibraya olumlu oy veren ve ibra kararını bilerek payı iktisap etmiş olan pay sahiplerinin dava hakkını kaldırır. Diğer pay sahiplerinin dava hakları ibra tarihinden itibaren altı ay geçmesiyle düşer.”

        TBK – Zararın ve Kusurun İspatı – Madde 50: “Zarar gören, zararını ve zarar verenin kusurunu ispat yükü altındadır. Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler.”

        TMK – Dürüst Davranma – Madde 2: “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.”

        HMK – Dava Şartı: Hukuki Yarar – Madde 114/1-h: “h) Davacının, dava açmakta hukuki yararının bulunması.”

        HMK – Dava Şartı İnceleme – Madde 115: “(1) Mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırır. (…) (2) Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir.”

        HMK – İspat Yükü – Madde 190: “(1) İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. (2) Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir.”

        HMK – Tarafların Belgeleri İbrazı Zorunluluğu – Madde 219: “(1) Taraflar, kendilerinin veya karşı tarafın delil olarak dayandıkları ve ellerinde bulunan tüm belgeleri mahkemeye ibraz etmek zorundadırlar. (…)”

        HMK – Tarafın Belgeyi İbraz Etmemesi – Madde 220: “(1) (…) mahkeme bu belgenin ibrazı için kesin bir süre verir. (3) Belgeyi ibraz etmesine karar verilen taraf, kendisine verilen sürede belgeyi ibraz etmez (…) mahkeme, duruma göre belgenin içeriği konusunda diğer tarafın beyanını kabul edebilir.”

        HMK – Ticari Defterlerin İbrazı ve Delil Olması – Madde 222: “(1) Mahkeme, ticari davalarda tarafların ticari defterlerinin ibrazına kendiliğinden veya taraflardan birinin talebi üzerine karar verebilir. (2) Ticari defterlerin, ticari davalarda delil olarak kabul edilebilmesi için, kanuna göre eksiksiz ve usulüne uygun olarak tutulmuş, açılış ve kapanış onayları yaptırılmış ve defter kayıtlarının birbirini doğrulamış olması şarttır. … (4) Açılış veya kapanış onayları bulunmayan ve içerdiği kayıtlar birbirini doğrulamayan ticari defter kayıtları, sahibi aleyhine delil olur.”

        Kaynakça (İçtihat)

        Aronson v. Lewis, 473 A.2d 805 (Delaware Yüksek Mahkemesi, 1984). Davada, şirket yönetim kurulunun, şirketle ilişkili bir tarafa yapılan ödemeler nedeniyle görevlerini ihlal ettiği iddiasıyla, hissedar tarafından türev dava açılmıştır. Delaware Yüksek Mahkemesi, Business Judgment Rule’un (BJR) uygulanabilmesi için öncelikle yönetim kurulunun bağımsız ve çıkar çatışmasından uzak olup olmadığının incelenmesi gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme, BJR’nin bir karine olduğunu; yönetim kurulu üyelerinin kararlarını verirken bilgiye dayalı, iyi niyetle ve şirketin en iyi menfaatini gözeterek hareket ettiklerinin varsayılacağını, bu karinenin ancak çıkar çatışması, kötü niyet veya ağır ihmal gibi somut vakıalarla çürütülebileceğini vurgulamıştır. Yargılama sonucunda, davacının yönetim kurulunun bağımsızlığını çürütücü yeterli iddia sunamadığı gerekçesiyle dava reddedilmiştir. Erişim 30.03.2026, https://law.justia.com/cases/delaware/supreme-court/1984/473-a-2d-805-4.html  

        Smith v. Van Gorkom, 488 A.2d 858 (Delaware Yüksek Mahkemesi, 1985). Davada, Trans Union şirketinin yönetim kurulunun, şirketin satışına ilişkin kararı yeterli bilgi ve müzakere olmadan, tek bir toplantıda aceleyle alması nedeniyle hissedarların zarara uğradığı iddia edilmiştir. Delaware Yüksek Mahkemesi, Business Judgment Rule’nin korumasından yararlanabilmek için yönetim kurulunun “bilgiye dayalı karar” (informed decision) almasının zorunlu olduğunu, ağır ihmal (gross negligence) düzeyinde bir bilgi eksikliğinin BJR kalkanını ortadan kaldıracağını ilk kez bu kararla netleştirmiştir. Mahkeme, somut olayda yönetim kurulunun satış fiyatını değerlendirecek yeterli finansal analiz yapmadığı, bağımsız danışman görüşü almadığı ve toplantı süresinin yetersiz olduğu gerekçesiyle ağır ihmalin varlığını kabul etmiş ve yönetim kurulu üyelerinin kişisel sorumluluğuna hükmetmiştir. Erişim 30.03.2026, https://law.justia.com/cases/delaware/supreme-court/1985/488-a-2d-858-4.html

        In re Caremark International Inc. Derivative Litigation, 698 A.2d 959 (Delaware Chancery Mahkemesi, 1996). Davada, Caremark şirketinin yönetim kurulunun, şirket çalışanlarının sağlık hizmeti sağlayıcılarına rüşvet vermesini önleyecek iç kontrol sistemlerini kurmaması nedeniyle şirketin ağır cezai yaptırımlarla karşılaştığı iddia edilmiştir. Chancellor Allen, yönetim kurulunun sadece işlem bazlı kararlarda değil, aynı zamanda şirket içi izleme ve denetim sistemlerini kurma ve işletme konusunda da özen yükümlülüğü bulunduğunu kabul etmiş; bu yükümlülüğün ağır biçimde ihlalinin (sistemik denetim boşluğu) Business Judgment Rule korumasını ortadan kaldıracağını belirtmiştir. Ancak mahkeme, somut olayda yönetim kurulunun tamamen kayıtsız kaldığının ispatlanamadığı, belirli uyarı işaretlerinin bulunmadığı gerekçesiyle sorumluluğa gitmemiş; davanın reddine karar vermiştir. Bu karar, “Caremark sorumluluğu” olarak anılan ve yönetim kurulunun gözetim/denetim yükümlülüğünü (oversight duty) düzenleyen klasik içtihat hâline gelmiştir. Erişim 30.03.2026, https://law.justia.com/cases/delaware/court-of-chancery/1996/13670-3.html

        BGHZ 135, 244 – ARAG/Garmenbeck Kararı (Alman Federal Mahkemesi, 21 Nisan 1997). Davada, ARAG sigorta şirketinin yönetim kurulu üyelerinin, şirket aleyhine sonuç doğuran bazı sözleşme ve ödemelere ilişkin olarak özen yükümlülüklerini ihlal ettiği iddiasıyla, denetim kurulu tarafından şirket adına tazminat davası açılıp açılamayacağı tartışılmıştır. Alman Federal Mahkemesi (BGH), yönetim kurulunun ticarî kararlarının mahkeme tarafından sonradan “yerindelik” (ex-post) denetimine tabi tutulamayacağını, ancak kararın alınmasından önceki “bilgi toplama ve değerlendirme sürecinin” özen yükümlülüğü çerçevesinde denetlenebileceğini kabul etmiştir. Bu karar, Alman Aktiengesetz § 93’te 2005 yılında yapılan Business Judgment Rule benzeri düzenlemenin yargısal temelini oluşturmuş; mahkemelerin sadece karar sürecindeki ağır usulsüzlüklerde müdahale edebileceği ilkesini yerleştirmiştir. Somut olayda, denetim kurulunun dava açma yönündeki takdir yetkisinin sınırsız olmadığı, şirket menfaatinin gerektirdiği durumlarda dava açmak zorunda olduğu belirtilmiş; ancak esas yönetici sorumluluğuna ilişkin incelemede, karar sürecinde yeterli bilgi toplanmadığı gerekçesiyle dosya alt mahkemeye geri gönderilmiştir. Erişim 30.03.2026, https://dejure.org/dienste/vernetzung/rechtsprechung?Gericht=BGH&Datum=21.04.1997&Aktenzeichen=II%20ZR%20175%2F95

        İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi’nin 25.05.2023 tarihli ve 2021/347 E., 2023/898 K. sayılı kararı; İstanbul 10. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 05.02.2020 tarihli ve 2018/1037 E., 2020/114 K. sayılı kararına karşı yapılan istinaf incelemesi sonucunda verilmiştir. Uyuşmazlık, davacı anonim şirketin yönetim kurulu üyesi olan davalının, şirket adına satın alınan bir alan adını kısa süre sonra genel kurul izni olmaksızın ve şirket zararına olacak şekilde kendisine devraldığı, akabinde üçüncü kişilere devrettiği iddiasına dayanmakta olup; bu kapsamda TTK m. 395’e aykırılık nedeniyle işlemin batıl olduğunun tespiti ve iptali ile alan adının şirkete iadesi ve ayrıca yönetici sorumluluğuna dayalı tazminat talebi ileri sürülmüştür. İlk derece mahkemesince, muvazaa iddiasına dayalı iptal talebi bakımından mecburi dava arkadaşlığı kapsamında işlem taraflarının tamamına husumet yöneltilmemesi nedeniyle dava şartı yokluğu sebebiyle usulden ret; tazminat talebi yönünden ise davalının genel kurulda ibra edilmiş olması ve işlemin şirket kayıtlarında yer alması nedeniyle sorumluluğun doğmadığı gerekçesiyle esastan ret kararı verilmiştir. Muvazaa iddiasına dayalı iptal davalarında, işlemin tarafları arasında maddi bakımdan mecburi dava arkadaşlığı bulunduğundan, tüm taraflara husumet yöneltilmesi zorunludur. Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu, TTK m. 553 kapsamında zarar, hukuka aykırılık, kusur ve illiyet bağı unsurlarının birlikte gerçekleşmesine bağlıdır. Bilançonun genel kurulca onaylanması, kural olarak TTK m. 424 uyarınca ibra sonucunu doğurur; ibra kararı ise TTK m. 558/2 gereğince, kapsamına giren açıklanan maddi olaylar bakımından şirketin sorumluluk davası açma hakkını ortadan kaldırır. Şirket kayıtlarında yer alan ve genel kurulun bilgisine sunulan işlemler bakımından verilen ibra kararı, ilgili işlemleri de kapsar ve ayrıca bu işlemlere icazet verilmiş sayılır. Somut olayda dava konusu işlemin şirket ticari defterlerinde kayıtlı olduğu, genel kurulun ilgili faaliyet dönemine ilişkin bilanço ve finansal tabloları onaylayarak yönetim kurulu üyelerini ibra ettiği ve bu ibra kararına karşı herhangi bir iptal davası açılmadığı dikkate alınarak, genel kurulun bu işlem bakımından da bilgi sahibi olduğu ve ibra iradesinin bu işlemi kapsadığı sonucuna ulaşılmıştır. Daire ayrıca, davalının tek başına işlem yapma yetki sınırını aşmış olmasına rağmen, genel kurulun bilanço onayı ve ibra kararı ile bu işleme icazet verdiğini kabul etmiş; bu çerçevede sorumluluk davası açma hakkının ortadan kalktığını değerlendirmiştir. Sonuç olarak, ilk derece mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olduğu, davacının istinaf sebeplerinin yerinde bulunmadığı gerekçesiyle istinaf başvurusunun HMK m. 353/1-b-1 uyarınca esastan reddine karar verilmiştir.

        Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 08.05.2013 tarihli ve 2012/10126 E., 2013/9344 K. sayılı kararı; yönetim ve denetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna ilişkin tazminat davasında, şirket tarafından yapılan hisse devri işleminin zarara yol açtığı iddiasına dayanmaktadır. İlk derece mahkemesince, genel kurulda alınan ibra kararlarına ve davacının zararını ispatlayamadığı gerekçesine dayanılarak davanın reddine karar verilmiş; karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay, ibra kararının hukuki niteliğinin menfi borç ikrarı olduğunu, ancak ibra kararının borçtan kurtarıcı etki doğurabilmesi için ibraya konu işlemlerin açıkça bilinmesi, tartışılması ve genel kurul iradesine bilinçli şekilde yansıması gerektiğini; bu unsurların bulunmadığı hâllerde ibranın sorumluluğu ortadan kaldırmayacağını vurgulamıştır. Ayrıca, anonim şirketlerde yönetim ve denetim kurulu üyelerinin sorumluluğu bakımından zararın varlığının ön koşul olduğunu, zarar ispat edildiğinde kusurun karine olarak kabul edileceğini ve üyelerin ancak kusursuzluklarını ispatlayarak sorumluluktan kurtulabileceklerini belirtmiştir. Somut olayda bilirkişi raporunun yetersiz olduğu, şirketin hisse devri nedeniyle zarara uğrayıp uğramadığının yeterince araştırılmadığı ve ibra kararlarının kapsamının tartışılmadığı gerekçesiyle hüküm bozulmuştur.

        Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 08.05.2025 tarihli ve 2024/2936 E., 2025/3217 K. sayılı kararı; İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 43. Hukuk Dairesi’nin 2020/1772 E., 2024/62 K. sayılı kararının temyizen incelenmesi sonucunda verilmiştir. Uyuşmazlık, anonim şirket genel kurulunda alınan kararların (özellikle finansal tabloların onayı, kârın kullanımı, yönetim kurulu üyelerinin ibrası, yeniden seçimi ve TTK m. 395–396 kapsamında izin verilmesi kararları) butlanı ve/veya iptali istemine ilişkindir. İlk derece mahkemesince, davacının ileri sürdüğü kanuna ve dürüstlük kuralına aykırılık iddialarının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; bu kararın istinaf incelemesi sonucunda esastan reddine hükmedilmiş, karar davacı tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay incelemesinde, genel kurul kararlarında oydan yasaklılık (TTK m. 436) hükümlerinin re’sen gözetilmesi gerektiği vurgulanarak, özellikle TTK m. 395 ve 396 kapsamında izin verilen kişiler ile oy kullananlar arasındaki bağlantının araştırılmamasının hukuka aykırı olduğu belirtilmiş ve bu nedenle Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasına karar verilmiştir. Bununla birlikte kararda, ibra kararının hukuki niteliği çerçevesinde genel kurulun ibra iradesinin kural olarak yönetim kurulu üyelerinin ilgili faaliyet dönemine ilişkin sorumluluğunu ortadan kaldırmaya yönelik olduğu, ancak ortakların aldığı ibra kararının karara muhalif pay sahiplerinin açacağı sorumluluk davaları yönünden etki göstermeyeceği açıkça ifade edilmiştir. Bu suretle Yargıtay, ibra kararının bağlayıcılığını mutlak görmeyerek, özellikle azınlık/muhalif pay sahiplerinin sorumluluk davası açma hakkının korunması gerektiği yönünde yerleşik yaklaşımını teyit etmiştir.

        İstanbul 15. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 22.12.2022 tarihli ve 2021/190 E., 2022/1005 K. sayılı kararı; anonim şirket yönetim kurulu üyelerinin, sermaye artırımı süreçlerinde şirket menfaatine aykırı hareket ederek pay sahiplerinin zararına sebebiyet verdikleri iddiasına dayanan tazminat davasına ilişkindir. Davacı, davalı yönetim kurulu üyelerinin şirketin mali gücü bulunmasına rağmen sermaye artırımlarına katılmama yönünde kararlar alarak pay oranlarını düşürdüklerini, örtülü kazanç aktarımı sağladıklarını ve şirketi zarara uğrattıklarını ileri sürmüştür. Davalılar ise davacının da yönetim kurulu üyesi olarak söz konusu kararlara katıldığını, genel kurulda ibra edildiğini ve zamanaşımı süresinin dolduğunu savunmuştur. Mahkemece yapılan incelemede, davacının bazı yönetim kurulu kararlarına fiilen katılımının engellendiği, şirket faaliyetlerine ilişkin bilgilendirilmediği ve özellikle sermaye artırımına katılmama kararlarının şirket aleyhine sonuç doğurduğu tespit edilmiştir. Mahkeme, TTK m. 369 kapsamında yönetim kurulu üyelerinin “tedbirli yönetici” ölçütüne uygun hareket etme ve şirket menfaatini gözetme yükümlülüğü bulunduğunu; TTK m. 553 uyarınca sorumluluğun doğabilmesi için zarar, kusur ve illiyet bağının birlikte gerçekleşmesi gerektiğini; zarar ispatlandığında kusurun somut olayın özelliklerine göre değerlendirileceğini ve “iş adamı kararı” (business judgement rule) çerçevesinde ancak makul ticari kararların sorumluluk dışında kalacağını ortaya koymuştur. Bu çerçevede, şirketin sermaye artırımına katılmaması sonucu pay oranlarının düşmesi ve kâr kaybına uğranması nedeniyle zararın oluştuğu, davalıların kusurlu olduğu kabul edilerek şirket zararının tazminine karar verilmiş; ancak yönetim kurulu üyelerinin görevden alınması ve kayyum atanması talepleri reddedilmiştir.

        Antalya 4. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 21.06.2022 tarihli, 2018/324 E. ve 2022/544 K. sayılı kararı; davacı azınlık pay sahipleri tarafından, davalı limited şirket müdürünün şirketi zarara uğrattığı iddiasıyla 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 553 ve devamı maddeleri ile 555. maddesine dayanılarak açılan sorumluluk (tazminat) davası ile aynı şirket hakkında TTK m. 636 uyarınca açılan haklı sebeple fesih, bu mümkün olmadığı takdirde ortaklıktan çıkma ve ayrılma akçesi talepli davanın birleştirilerek görülmesi sonucunda verilmiştir. Davacılar, çoğunluk pay sahibi ve şirket müdürü olan davalının, kendi kontrolünde bulunan şirketler üzerinden hammadde temin ederek şirket aleyhine işlemler yaptığını, taşınmaz devirlerinde gecikmelere sebebiyet verdiğini, şirket kaynaklarını etkin kullanmadığını ve şirketi zarara uğrattığını ileri sürmüş; ayrıca ortaklar arasındaki güven ilişkisinin ortadan kalktığını belirterek şirketin feshini veya çıkma talebinin kabulünü istemiştir. Davalı ise tüm işlemlerin şirketin mali sürdürülebilirliği kapsamında alındığını, özellikle nakit akışı sıkıntısı nedeniyle kendi şirketinden hammadde temininin zorunlu ve rasyonel bir tercih olduğunu, alınan kararların genel kurul iradesine dayandığını ve herhangi bir kusurunun bulunmadığını savunmuştur.

        Yargılama sürecinde alınan bilirkişi raporları, ticari defter incelemeleri ve tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde mahkeme, limited şirket müdürünün sorumluluğunun doğabilmesi için yalnızca zararın varlığının yeterli olmadığını; zararın, kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerin kusurlu ihlali sonucu meydana geldiğinin ispatlanması gerektiğini kabul etmiştir. Bu çerçevede, şirket yöneticisinin sorumluluğu bakımından zarar, kusur ve illiyet bağı unsurlarının birlikte gerçekleşmesi gerektiği, ispat yükünün davacı pay sahiplerine ait olduğu, ticari kararların yerindelik denetimine tabi tutulamayacağı, yalnızca özen ve bağlılık yükümlülüğü çerçevesinde hukuka uygunluk denetimi yapılabileceği ve gerekli araştırma ve değerlendirmeler yapılarak alınan kararların “iş adamı kararı” kapsamında değerlendirilmesi hâlinde, sonradan ortaya çıkan zararlar nedeniyle yöneticinin sorumlu tutulamayacağı ilkelerini benimsemiştir.

        Somut olayda, her ne kadar hammadde temininin doğrudan piyasadan yapılması hâlinde daha düşük maliyetli olacağı bilirkişi raporuyla tespit edilmiş ise de, şirketin içinde bulunduğu nakit akışı sıkıntısı ve kredi maliyetleri birlikte değerlendirildiğinde, müdürün kendi şirketi üzerinden tedarik sağlamasının ticari hayatın gereklerine uygun bir tercih olduğu ve “iş adamı kararı” kapsamında kaldığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu nedenle, müdürün özen ve bağlılık yükümlülüğüne aykırı davrandığı ispatlanamadığından sorumluluğuna gidilemeyeceği kabul edilmiştir. Taşınmaz devirlerindeki gecikmeye ilişkin olarak ise, taşınmazların sonradan şirkete devredilmiş olması nedeniyle salt gecikmenin, somut ve kesin bir zarar ortaya konulmadıkça tazmin sorumluluğu doğurmayacağı yönünde değerlendirme yapılmıştır. Sermaye artırımı sürecine ilişkin iddialar bakımından da, müdürün genel kurulu toplantıya çağırarak sermaye artırımı önerisinde bulunmasının sorumluluk doğurmayacağı, bu tür işlemlere karşı başvurulması gereken yolun genel kurul kararlarının iptali davası olduğu belirtilmiştir.

        Birleşen dava yönünden mahkeme, şirketin mali durumunun aktif, özvarlığa sahip ve faaliyetlerini sürdürebilir nitelikte olduğunu, taraflar arasındaki uyuşmazlıkların şirketin devamını imkânsız kılacak ağırlıkta bulunmadığını tespit ederek, limited şirketin haklı sebeple feshine karar verilebilmesi için şirketin amacının gerçekleşmesinin imkânsız hâle gelmesi veya ortaklık ilişkisinin çekilmez hâle gelmesi gerektiği, ortaklar arasındaki her uyuşmazlığın fesih veya çıkma sebebi olarak kabul edilemeyeceği ve haklı sebeplerin davacı tarafından somut ve ciddi şekilde ispatlanmasının zorunlu olduğu ilkelerini ortaya koymuştur.

        Bu gerekçelerle mahkeme, hem müdür sorumluluğuna dayalı tazminat taleplerinin hem de şirketin feshi veya ortaklıktan çıkma taleplerinin ayrı ayrı reddine karar vermiştir.

        Bakırköy 3. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 21.03.2019 tarihli ve 2018/671 E., 2019/348 K. sayılı kararı; davacının %27 pay sahibi olduğu limited şirkette 13.04.2018 tarihli genel kurulda alınan kararların iptali, müdürlerin azli ve özel denetçi atanması taleplerine ilişkindir. Davacı, çoğunluk ortağı ve müdürlerin şirketi kötü yönettiğini, finansal tabloların gerçeği yansıtmadığını, genel kurulun usule ve dürüstlük kuralına aykırı kararlar aldığını ileri sürmüş; özellikle müdürlerin kendi ibralarında oy kullanmasının hukuka aykırı olduğunu iddia etmiştir. Davalılar ise davacının muhalefet şerhi koymadığını, ibra oylamasında oy yasağı bulunmadığını ve genel kurul kararlarının hukuka uygun olduğunu savunmuştur. Yargılama sürecinde bilirkişi incelemesi yapılmış; raporda şirket hesaplarının sağlıklı tutulmadığı, ortaklar cari hesaplarında dayanağı olmayan işlemler bulunduğu ve müdürlerin özen ve bağlılık yükümlülüklerini ihlal ettikleri tespit edilmiştir.

        Limited şirketlerde genel kurul kararlarının iptaline ilişkin olarak anonim şirket hükümleri kıyasen uygulanır (TTK m. 622) ve iptal davası açılabilmesi için kural olarak pay sahibinin toplantıya katılması, olumsuz oy kullanması ve muhalefetini tutanağa geçirmesi gerekir. Bununla birlikte somut olayda davacının toplantıya katıldığı ve muhalif kaldığı tespit edilerek dava şartının gerçekleştiği kabul edilmiştir.

        Genel kurul kararlarının iptalinde ölçüt; kararın kanuna, esas sözleşmeye veya dürüstlük kuralına aykırı olmasıdır (TTK m. 445, TMK m. 2). Mahkeme, finansal tabloların gerçeği yansıtmadığına ilişkin bilirkişi tespitlerini esas alarak bu tabloların ve buna bağlı faaliyet raporunun onayına ilişkin kararların iptaline hükmetmiştir.

        Kâr dağıtımı konusunda genel kurul geniş bir takdir yetkisine sahip olmakla birlikte bu yetki sınırsız değildir; dürüstlük kuralı ve şirketin finansal durumu ile sınırlandırılmıştır. Somut olayda şirketin yüksek borçluluk oranı ve nakit sıkıntısı dikkate alınarak kâr dağıtılmamasına ilişkin kararın yerinde olduğu ve iptal koşullarının oluşmadığı kabul edilmiştir.

        Özel denetçi atanması talebinin genel kurulda reddi halinde, bu kararın iptali değil, TTK m. 439 kapsamında ayrı bir dava açılması gerekir; bu nedenle red kararına karşı iptal davası açılamaz. Ayrıca özel denetçi talebinin ikincil nitelikte olduğu ve öncesinde bilgi alma ve inceleme hakkının kullanılmasının zorunlu olduğu vurgulanmıştır.

        İbra oylamasında, yönetim organı üyeleri kendi ibralarına ilişkin oylamada oy kullanamaz (TTK m. 436/2); bu yasağa aykırı şekilde kullanılan oylar düşüldüğünde ibra için yeterli çoğunluk kalmıyorsa karar iptal edilir. Somut olayda müdürlerin kendi ibralarında oy kullandıkları ve bu oylar çıkarıldığında ibra için yeterli çoğunluk oluşmadığı tespit edilerek ibra kararı iptal edilmiştir.

        Limited şirket müdürlerinin haklı sebeple azli için özen ve bağlılık yükümlülüğünün ağır ihlali yeterlidir (TTK m. 630, m. 626). Mahkeme, şirket hesaplarının düzensizliği, fiktif işlemler ve finansal kötü yönetim bulgularını dikkate alarak müdürlerin azline ve şirkete kayyım atanmasına karar vermiştir.

        Sonuç olarak mahkeme; genel kurulun finansal tabloların ve faaliyet raporunun onayına ile müdürlerin ibrasına ilişkin kararlarının iptaline, kâr dağıtılmamasına ilişkin kararın geçerliliğine, özel denetçi atanması talebinin reddine, müdürlerin haklı nedenle azline ve şirkete kayyım atanmasına hükmetmiştir.

        Bakırköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 14.02.2024 tarihli, 2022/1035 E. ve 2024/125 K. sayılı kararında; davacılar tarafından, davalı şirketin 15.08.2022 tarihli olağan genel kurulunda alınan yönetim kurulu üyelerinin ibra edilmemesine ilişkin kararın dürüstlük kuralına aykırı olduğu iddiasıyla iptali ile birlikte, bazı yönetim kurulu üyelerinin ibra edilmiş sayılmalarına hükmedilmesi talep edilmiş; birleşen davada ise aynı genel kurulda alınan çeşitli kararların (faaliyet raporunun onayı, ibra, kar dağıtımı ve TTK m. 395-396 kapsamında izin kararları) iptali istenmiştir. Davalı taraf, ibra edilmeme kararının tek başına icra edilebilir nitelik taşımadığını, bu nedenle davacının hukuki yararının bulunmadığını ve kararların kanuna uygun şekilde alındığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Dosyada alınan bilirkişi raporlarında; davacıların aktif husumet ehliyetinin bulunduğu, davaların süresinde açıldığı, bazı kararların dürüstlük kuralına aykırılık veya emredici hükümlere aykırılık nedeniyle iptal edilebilir olduğu, özellikle ibra edilmeme kararlarının somut gerekçeye dayanmadığı durumlarda dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edebileceği yönünde görüş bildirilmiştir.

        Mahkeme, TTK m. 445 ve 446 hükümleri çerçevesinde yaptığı değerlendirmede; ibra edilmeme kararının kural olarak tek başına icra edilebilir nitelik taşımadığı, sorumluluk davası açılabilmesi için ayrıca genel kurul kararı gerektiği tespitine yer vermekle birlikte, somut olayda şirketin finansal tabloları ve faaliyet raporlarında yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunu gerektirir bir husus bulunmadığını, buna rağmen bazı üyelerin ibra edilmemesinin objektif ve haklı bir nedene dayanmadığını, bu durumun dürüstlük kuralına aykırılık teşkil ettiğini kabul etmiştir. Bu çerçevede mahkeme, ibra edilmeme kararının iptal edilebileceği sonucuna ulaşmıştır.

        İlke olarak karar, genel kurulun ibra konusundaki takdir yetkisinin sınırsız olmadığını; şirket faaliyetlerinin sağlıklı, şeffaf ve zararsız şekilde yürütüldüğü durumlarda yönetim kurulu üyelerinin ibra edilmemesinin dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edeceğini; ayrıca ibra edilmeme kararının tek başına sorumluluk doğurucu nitelikte olmamakla birlikte, pay sahipleri arasındaki eşitlik ve objektiflik ilkeleri çerçevesinde yargısal denetime tabi olduğunu ortaya koymaktadır.

        Birleşen dava bakımından ise mahkeme; faaliyet raporlarının usule uygun şekilde düzenlendiğini ve iptalini gerektiren bir aykırılık bulunmadığını, bu nedenle ilgili kararların iptal talebinin reddine karar vermiştir. Buna karşılık, kar payı dağıtılmamasına ilişkin genel kurul kararının, TTK m. 511 kapsamında pay sahiplerinin vazgeçilmez nitelikteki birinci temettü hakkını ihlal ettiği gerekçesiyle iptaline hükmedilmiştir. Ayrıca, TTK m. 436’da düzenlenen oydan yoksunluk kurallarına aykırı biçimde, kendileri hakkında izin verilen yönetim kurulu üyelerinin oylamaya katıldıkları tespit edildiğinden, bu kararlara ilişkin genel kurul kararlarının da iptaline karar verilmiştir.

        Sonuç olarak mahkeme; asıl davayı kabul ederek 2021 yılına ilişkin ibra edilmeme kararının iptaline, birleşen davayı ise kısmen kabul kısmen reddederek bazı genel kurul kararlarının iptaline, bazılarının ise hukuka uygun bulunduğundan reddine karar vermiştir.

        İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi’nin 07.03.2024 tarihli ve 2024/331 E., 2024/438 K. sayılı kararı; İstanbul Anadolu 5. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 15.09.2021 tarihli ve 2019/92 E., 2021/783 K. sayılı kararının istinaf incelemesi sonucunda verilmiştir. Dava, anonim şirket genel kurulunda alınan ibra etmeme kararının iptali ile yönetim kurulu üyelerinin mahkeme kararıyla ibra edilmesi istemine ilişkindir. Davacılar, 2017 faaliyet yılına ilişkin olarak ibra edilmemelerine dair genel kurul kararının somut gerekçeye dayanmadığını, şirketin ilgili yılda yüksek kârlılık elde ettiğini ve kararın dürüstlük kuralına aykırı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Davalı ise davacılar hakkında ayrıca sorumluluk davası açıldığını, bu nedenle ibra etmeme kararının iptaline yönelik davada hukuki yarar bulunmadığını savunmuştur. İlk derece mahkemesi, davacılar hakkında açılmış bir sorumluluk davasının mevcut olması nedeniyle ibra etmeme kararının sonuçlarının bu davada değerlendirileceği ve bu aşamada iptal davası açılmasında hukuki yarar bulunmadığı gerekçesiyle davayı dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddetmiştir. Bu karara karşı davacılar istinaf yoluna başvurmuş, özellikle sorumluluk davasının iptal davasından sonra açıldığını ve hak düşürücü süre içinde dava açma zorunluluğu bulunduğunu ileri sürerek hukuki yararın mevcut olduğunu savunmuşlardır.

        Bölge Adliye Mahkemesi, yerleşik uygulamasını tekrar ederek; anonim şirketlerde ibra edilmeme kararlarının tek başına icrai nitelik taşımadığını, bu kararların esasen yönetim kurulu üyelerine karşı açılacak sorumluluk davasında somutlaştırılacağını ve değerlendirileceğini kabul etmiştir. Bu nedenle, ibra edilmeme kararının iptali davasında hukuki yararın varlığının kabulü için, ilgili kişiler hakkında makul süre içinde sorumluluk davası açılıp açılmadığının dikkate alınması gerektiği, somut olayda davacılar hakkında sorumluluk davası açılmış olması nedeniyle ibra etmeme kararının ayrıca iptalinin talep edilmesinde hukuki yarar bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Davacıların, sorumluluk davasının daha sonra açıldığı yönündeki itirazları da bu değerlendirmeyi değiştirmemiş; mahkeme, sorumluluk davasının varlığını yeterli görerek ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulmuş ve istinaf başvurularını esastan reddetmiştir. Nihai olarak, ibra etmeme kararlarının iptali davalarının, sorumluluk davası ile fonksiyonel olarak bağlantılı olduğu ve bu davanın varlığı halinde ayrı bir iptal davası açılmasında hukuki yararın bulunmadığı yönündeki yaklaşım teyit edilmiştir.

      3. Apilex Bülten #7

        Apilex Bülten #7

        15 – 21 Haziran tarihleri arasında hukuk ve teknolojinin kesişimindeki gelişmeler

        TÜRKİYE GÜNDEMİ

        AYM’den “Alenileştirme Amacı” Kriterine Kanunilik İptali

        Anayasa Mahkemesi, bir emeklilik şirketinin bireysel başvurusunda, Kişisel Verileri Koruma Kurulu’nca verilen idari para cezasının suçta ve cezada kanunilik ilkesini (Anayasa m. 38) ihlal ettiğine oy birliğiyle hükmetti. Karar, 16 Haziran 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. Kurul, halka açık bir internet sitesinden temin edilen verilerin “alenileştirme amacı dışında” kullanıldığı gerekçesiyle KVKK m. 12/1-a’ya aykırılıktan ceza vermiş; cezaya karşı sulh ceza hakimliğine yapılan itiraz reddedilmişti. Mahkeme, kanunilik ilkesinin kabahatler için de geçerli olduğunu, eylemin işlendiği tarihte cezanın kanunla öngörülebilir olması gerektiğini belirtti. “Alenileştirme amacı” kavramının 6698 sayılı Kanun’da düzenlenmediğini, yalnızca Kurul rehberine dayanılarak yorumlandığını; kanunda yer almayan bu unsura dayalı cezanın öngörülebilirlik ve hukuki güvenliği zedelediğini saptadı.

        Karar, KVKK m. 5/2-d kapsamında alenileştirilen verilerde “amaç” sınırının kanuni dayanağına ilişkin tespitle birlikte, yeniden yargılama yapılmak üzere ilgili sulh ceza hakimliğine gönderildi.

        Kaynak: Anayasa Mahkemesi Kararı, B. No: 2020/32193

        7582 Sayılı Kanun: Yeni Varlık Barışı ve Yurt Dışı Gelire 20 Yıl İstisna

        Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7582 sayılı Kanun, 4 Haziran 2026 tarihli ve 33270 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

        Gelir Vergisi Kanunu’na eklenen mükerrer 20/D maddesiyle, Türkiye’ye yerleşmeden önceki son üç takvim yılında Türkiye’de ikametgâhı ve vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişilerin yurt dışı kazanç ve iratları 20 yıl gelir vergisinden istisna tutuldu; bu kazançlar için beyanname verilmiyor. Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu m. 16’ya eklenen hükümle, istisnadan yararlananlarda istisna süresi içindeki veraset yoluyla intikallerde oran %1 uygulanıyor.

        Kurumlar Vergisi Kanunu’na eklenen geçici 19. maddeyle yeni varlık barışı düzenlendi; yurt dışı ve kayıt dışı yurt içi varlıklar 31/7/2027’ye kadar bildirilebiliyor, şartlara göre oran %0’a inebiliyor. Kamu alacaklarında tecil süresi 72 aya çıkarıldı.

        Madde, şartların sağlanması kaydıyla bildirilen varlıklar için vergi incelemesi ve tarhiyat yapılmamasını öngörüyor; getirme ve elde tutma şartlarına uyulmaması hâlinde bu güvence uygulanmıyor.

        Kaynak

        İhracat Kaynaklı KDV İadesinde İnceleme Raporu Esnemesi

        Hazine ve Maliye Bakanlığı (Gelir İdaresi Başkanlığı), Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliği’nde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ (Seri No: 58) ile KDV iade uygulamasında değişikliğe gitti. Tebliğ, 16 Haziran 2026 tarihli ve 33282 sayılı Resmî Gazete’de yayımlandı.

        Tebliğin (IV/A3-1.1.) bölümüne eklenen paragrafa göre, 4760 sayılı Kanun m. 16/4 uyarınca teminat karşılığı ithal edilen malların teminatının hesabına esas ÖTV tutarı üzerinden ödenen KDV’nin, bu malların ihracı nedeniyle KDV iade hesabına dahil edilmesi durumunda; doğrudan yüklenimler nedeniyle iade talebinde bulunulan tutarın azami iade edilebilir vergi tutarını aşan kısmı için vergi inceleme raporu aranmaksızın, iade talebi genel esaslara göre sonuçlandırılıyor.

        Aynı Tebliğ; mazbut vakıf taşınmazlarına ilişkin istisnayı, Darülaceze’yi kapsayan ibare değişikliklerini ve kamulaştırılan taşınmazların devrinde KDV istisnasını (1/6/2026’dan geçerli) düzenliyor. Vergi muafiyetli vakıf üniversitelerinin işlettiği sağlık ve benzeri kuruluşların teslim/hizmetleri ise 1/1/2027’den itibaren genel hükümlere tabi olacak.

        Kaynak


        GLOBAL RADAR

        Fransa Anayasa Konseyi’nden 1881 Basın Kanunu’nun Zamanaşımı İstisnasına İptal 

        Fransa Anayasa Konseyi (Conseil constitutionnel), 12 Haziran 2026 tarihli kararıyla, 29 Temmuz 1881 tarihli Basın Özgürlüğü Kanunu’nun 65-2. maddesini anayasaya aykırı bularak iptal etti. Karar, Fransız Yargıtayı’nın ceza dairesince gönderilen iki öncelikli anayasal sorusu (QPC) üzerine verildi; İnsan Hakları Ligi (LDH) davaya müdahil oldu.

        Kanun’un 65. maddesi uyarınca hakaret suçunda kamu davası ve şahsi dava kural olarak fiilden itibaren üç ay içinde zamanaşımına uğruyor. İptal edilen 65-2. madde ise, cezai nitelik taşıyabilecek bir fiilin isnat edildiği hâllerde bu üç aylık sürenin, isnat edilen kişi hakkındaki ceza kararının kesinleşip onu sorumlu tutmadığı tarihten itibaren yeniden açılmasını ya da yeniden işlemeye başlamasını öngörüyordu.

        Başvurucular, sürenin yeniden açılmasının zaman bakımından sınırlandırılmadığını; ceza süreçleri yıllarca sürebildiğinden, bir yayından çok sonra hakaretten yargılanmanın savunmayı imkânsız kıldığını ileri sürmüştü. Konsey, diğer iddiaları incelemeye gerek görmeksizin hükmü anayasaya aykırı buldu. İptal, 13 Haziran 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımıyla derhal yürürlüğe girdi.

        Kaynak: Conseil constitutionnel, Karar No. 2026-1204/1205 QPC, 12 Haziran 2026 (JORF, 13 Haziran 2026)


        LEGALTECH SAHNESİ

        New York Eyalet Mahkemesinden ChatGPT Kayıtlarına Çalışma Ürünü Koruması

        New York Eyalet Mahkemesi, 4 Haziran 2026 tarihli Assini v. Hayward kararıyla, OpenAI’a yöneltilen ve davalının ChatGPT hesabındaki prompt, yüklenen belge ve çıktıların istendiği celbi iptal etti. 

        Davacılar, kayıtların davalının iddia ve savunmalarının dayanağını test etmek için keşfe elverişli olduğunu savundu; kendini temsil eden davalı ise belgelerin dava hazırlığına ilişkin çalışma ürünü olduğunu ileri sürdü.

        Mahkeme, CPLR § 3101(d) uyarınca dava beklentisiyle hazırlanan materyallerin şartlı ayrıcalıkla korunduğunu belirterek, kendini temsil eden bir tarafın yapay zekâyı dava hazırlığında kullanmasının çalışma ürünü kapsamına girebileceğini; yapay zekâ araçlarının kullanıcı verisi toplamasının gizlilik beklentisini ve korumayı kendiliğinden ortadan kaldırmadığını saptadı (Morgan v. V2X; Warner v. Gilbarco). Davacıların dayandığı federal ceza kararını (Heppner) ceza–özel hukuk ayrımı nedeniyle bağlayıcı görmedi. Mahkeme, korumaya rağmen davalıyı yapay zekâ kullanımına ilişkin 22 NYCRR § 161 kurallarına uymaya yönlendirdi.

        Kaynak: Assini v Hayward, 2026 NY Slip Op 26086


        APİLEX LEGAL’DEN OKUMA ÖNERİSİ

        Apilex Legal, hukuk alanında nitelikli içerik üretimini destekleyen bir platform olarak farklı disiplinlerden hukukçuları aynı çatı altında buluşturuyor. Güncel meselelerin çoklu bakış açılarıyla ele alındığı, akademisyenlerin ve uygulayıcıların bilgi ve deneyimlerini paylaşabildiği erişilebilir bir içerik alanı sunuyor. Bültenimizin bu bölümünde her hafta Apilex Legal’de yayımlanan bir makaleyi öne çıkarıyor olacağız.

        Yapay Zeka ile Oluşturduğunuz Görsel (Muhtemelen) Size Ait Değil!

        Av. Çiğdem KAYA, LL.M.

        “…Markanız için Midjourney’de harika bir görsel oluşturdunuz. Mükemmel görünüyor. Ama hemen bir soru kafanıza takılıyor: Bu görseli ticari amaçlarla kullanma hakkınız var mı? Ve hepsinden önemlisi, gerçekten size mi ait? Bu soru giderek daha fazla profesyonelin gündemine giriyor ve cevap… sanıldığından çok daha karmaşık…”

        🔗 Makalenin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

      4. Kira Sözleşmelerinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

        Günümüzde kira hukukundan doğan uyuşmazlıklar katlanarak artmaktadır. Bu uyuşmazlıkların gerek taraflar arasında anlaşma yoluyla gerek yargılama süreci boyunca çözümünde, tarafların iradesini yansıtması nedeniyle, sözleşme metninde yer alan hükümler büyük bir önem taşımaktadır. Bu yazıda, kira sözleşmesi hazırlanırken kanımızca hangi hükümler ve içeriklerine dikkat edilmesi gerektiği derlenmiştir.

        1. SÖZLEŞME MADDELERİ

        1. Taraflar

        Kira sözleşmeleri taşınır mal veya taşınmazlar üzerine kurulabilir. Teamülde sözleşmelerde mal sahibi “Kiralayan”, karşı taraf “Kiracı” olarak geçer. Tüzel kişilikler arası yapılan kira sözleşmelerinde tüzel kişilik/şirket unvanları da sözleşmede yer alabilir. Sözleşme maddelerinin başlangıcında, tarafların metin boyunca hangi sıfatla temsil edileceğinin belirlenmesi ve karışıklık yaratmaması adına tek bir sıfata sadık kalınması önerilir.

        2. Bildirim

        Zaman zaman sözleşme maddelerinin imza sonrası değişen şartlar nedeniyle revize edilmesine gerek duyulabilir. Sözleşme hükümlerinin uygulanması adına ihtar çekilmesi veya fesih bildiriminin yapılması gerekliliği ortaya çıkabilir. Bu gibi durumlarda tarafların doğru adreslerine, iletişim bilgilerine bildirimin yapılması sürecin sağlıklı işlemesi açısından önemlidir. Doğru iletişim bilgilerinin girilmemesi veya imza sonrası bildirim adreslerinin değişimi halindeki yükümlülüklerin metinde düzenlenmemesi, hukuki uyuşmazlıkların doğması durumunda tarafların ciddi sorunlar yaşamasına sebep olabilir.

        3. Süre

        Kira sözleşmeleri, belirli süreli ve belirsiz süreli olmak üzere ikiye ayrılır. Kira süresinin “X ay/yıl” olarak yazıldığı sözleşmeler belirli süreli olarak nitelendirilir. Süre belirtilmeyen sözleşmeler ise belirsiz süreli olarak kabul edilir.

        Bir kira sözleşmesinin başlangıçta belirli süreli olarak akdedildiği, sürenin dolması akabinde kira ilişkisinin sürdürülmeye devam ettiği durumda, bu kira sözleşmesi 1 senelik sürelerle uzamış kabul edilir ve belirli süreli olma niteliğini sürdürür. Yani belirli süreli kira sözleşmesi, kira süresinin bitimi halinde belirsiz süreli kira sözleşmesine dönmez.

        Örnek vermek gerekirse; 5 yıl süreli düzenlenmiş bir kira sözleşmesi olduğunu varsayalım. Bu sürenin sonunda, kiracı kira sözleşmesini sonlandırmak için en az on beş gün önce bildirimde bulunmadığı sürece, 1 yıllık sürelerle kira ilişkisi uzamaya devam eder (TBK m. 347). 

        Belirli süreli ve belirsiz süreli kira sözleşmeleri Türk Borçlar Kanunu’nda (TBK) farklı ele alınmıştır, örneğin kira sözleşmesinin feshi süreleri farklı belirlenmiştir. Bu nedenle, kira ilişkisi kurulurken taraflar hangi kurallarla bağlı olmak istediğini ayrıntılı olarak incelemeli ve sözleşmede belirlenen sürelere dikkat etmelidir.

        4. Kira bedeli 

        Kira ilişkisinin kurulması için gerekli şartlardan biri kira bedelidir. Bu miktarın açık ve net bir şekilde yazılması gerekir. Bunun yanı sıra ödeme tarihinin, hangi banka hesabına yatırılacağının, ödeme tarihi geçtiği durumda hangi oranda temerrüt faizinin işletileceğinin özellikle belirtilmesi de önem taşır. 

        Kira bedelinin artış oranı sözleşme metninde yer alabileceği gibi, herhangi bir oran belirtilmeden sadece kira artışı yapılacağı da yazılmış olabilir. Her hal ve şartta, konut ve çatılı işyerlerinin kiralanması durumunda, TBK m. 344 uyarınca kira artış oranı bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçemez.

        Yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre, sözleşme metninde belirli bir oran yazılmış ise, bu oran geçerli sayılmaktadır. Ancak, söz konusu oran TÜFE oranına göre yüksek ise, kira artışı da TÜFE oranına göre yapılmalıdır.

        Örneğin; 27/03/2025 başlangıç tarihli bir kira sözleşmesi metninde %10 kira artış oranı belirlendiğini varsayalım. Bir sonraki kira dönemi 27/03/2026’da başlayacaktır. Aylık TÜFE, ÜFE oranları, genellikle bir sonraki ayın 3. gününde TÜİK tarafından açıklanmaktadır. Dolayısıyla, Mart 2026’ta yenilenecek kira dönemine ilişkin ele alınacak TÜFE oranı, Şubat 2026 oniki aylık ortalaması olacaktır. Eğer ki söz konusu TÜFE oranı sözleşme metnindeki %10 oranından yüksek ise, sözleşme metnindeki oran ele alınmalıdır. Fakat, TÜFE oranı sözleşme metnindeki %10 oranından düşük ise, artış yapılırken TÜFE oranı ele alınmalıdır. Sözleşme metninde belirli bir oran yazılı iken bu iradeyi uygulamak esastır. Ancak, TBK m. 344 hükmü TÜFE oranından yüksek artış oranlarını kesin bir dille yasaklamış olması nedeniyle bu kural öncelik taşır.

        5. Güvence bedeli

        Geçmişte kira bedeli ve depozito olarak da bilinen güvence bedeli döviz cinsinde belirlenebilmekteydi. Günümüzde artık kira bedeli ve güvence bedeli kira bedeli Türk lirası olmak zorundadır. Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karara İlişkin Tebliğ’in (Tebliğ No: 2008-32/34) 8. Maddesinin 2. Fıkrasında “konut ve çatılı iş yeri dâhil gayrimenkul kiralama sözleşmelerinde sözleşme bedelini ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülüklerini döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak” kararlaştırılması yasaklanmıştır. 

        Öte yandan, sözleşme maddesinde güvence bedeli açık ve net bir tutar olarak yazılmış ise, kira ilişkisinin sonunda o yazılan tutar, eğer ki “bir aylık kira bedeli” gibi yazılmış ise kira ilişkisinin sona erdiği tarihteki güncel kira bedeli iade edilir.

        6. Kiralananın erkenden teslimi

        TBK m. 325, kiracı tarafından bildirim sürelerine uyulmaksızın sözleşme bitiminden önce kiralananın geri verilmesini düzenler. Kanun hükmünde net bir şekilde ne kadar süre kira bedelinin ödenmeye devam edilmesi gerektiği yazmamaktadır, yalnızca “makul bir süre” tanınmıştır. Genellikle uygulamada 3 aylık kira bedelinin talep edildiği görülmektedir. Bu husus, kiralananın yapısı, bulunduğu konum, Kiralayanın tutumuna bağlı olarak değişkenlik gösterebilir.

        Her ne kadar kira sözleşmesinde yer almayan durumlar için kanun hükümleri uygulanıyor olsa da, özellikle ticari olarak gayrimenkul kiralama alanında faaliyet gösteren şirketler için kira sözleşmelerinde kiralananın erkenden teslimi açısından haklarını koruyan bir maddenin bulunması tavsiye edilir.

        7. Kira sözleşmesinin devri

        Kiralayan dilerse kira sözleşmesinin üçüncü kişilerini devrini sözleşme hükümleri ile yasaklayabilir. Bazı sözleşmelerde Kiralayanın onayı olmadan ve metinde yasaklanmasına rağmen, kira ilişkisinin devri sözleşmenin esaslı ihlali ve dolayısıyla kira ilişkisinin feshi nedenini doğurabilir.

        Sözleşmenin devri hükümleri, Kiracı pozisyonunda bulunan şirketler için de önemlidir. Zira, kira ilişkisi boyunca şirketin ortaklık yapısında değişiklikler olabilir. Uygulamada bazı sözleşmelerde ortaklık yapısının değişmesi sözleşmenin devri gibi kabul görmekte ve esaslı ihlal sayılmaktadır.

        8. Fesih ve tahliye hükümleri

        Her sözleşmede olduğu gibi, sözleşmenin hangi koşullarla derhal feshedilebileceği, derhal fesih nedenlerinin her iki tarafa da tanınıp tanınmadığı, fesih bildiriminin yapılmasının gerekip gerekmediği, bildirim yapılması şartıyla kabul edilen fesih nedenleri ayrıntılı olarak düzenlenmelidir.

        Tahliye sırasında Kiracının kiralanana zarar vermemek kaydıyla kendisi tarafından getirilen dekorasyonları beraberinde götürme hakkı, yapılan tadilatı taşınmaza zarar vermemek kaydıyla sökme hakkı, ekonomik ömürlerini tamamlayan demirbaşlara dair tazmin sorumluluğunun olmaması gibi kira sözleşmelerine özel olarak Kiracıların çeşitli hakları bulunmaktadır.

        Bunun yanı sıra, kiralanana verilen zararlardan Kiracıdan tazminat isteme hakkı, kiralanana yapılan tadilatlar taşınmaza zarar verilmeksizin sökülemeyecekse, bu eşya ve malzemelere dair bedel ödemeksizin kullanma hakkı gibi Kiralayanın da çeşitli hakları bulunmaktadır. 

        Sözleşme metninde Kiralayana ve Kiracıya ait hak ve yükümlülükler esnetilebileceği veya daraltılabileceği gibi, sözleşmenin feshi ve kiralayanın tahliyesi süreçlerinde sonradan hukuki uyuşmazlıklara neden olmamak adına, tarafların sorumlulukları net bir şekilde belirtilmelidir. 

        9. Sözleşme ekleri

        Sözleşme maddelerinde metinde yer almayan hususların düzenlendiği belgelere atıfta bulunulabilir, bu belgelerin sözleşmenin eki olarak kabul edildiği düzenlenebilir. Kira sözleşmelerinde genellikle demirbaş listesi, yönetim planı, kiralanan taşınırın/taşınmazın teslim öncesi fotoğrafları, şirket adına ise imza sirküleri, varsa kefalet beyanı (ve gerekirse eş muvafakatnamesi) gibi eklerle karşılaşılmaktadır. İmza öncesi sözleşme metni ile sözleşmenin bir parçası kabul edilen ekler ayrıntıyla incelenmelidir.

        10. Özel hükümler

        Kiralayanın veya Kiracının ihtiyaçlarına göre sözleşme metnine özel hükümler, izinler, yasaklar, hak ve yükümlülükler eklenebilir. Bu özel hükümlerin, geriye kalan maddelerle çelişip çelişmediği, mevzuat hükümlerine aykırı olup olmadığı, tarafların birine aşırı sorumluluk yükleyip yüklemediği kontrol edilmelidir.

        2. SONUÇ

        Bir kira sözleşmesinin maddeleri yalnızca yukarıda belirtilenlerle sınırlı olmayıp, birçok çeşitlilikte olabileceği unutulmamalıdır. Nitekim, tadilat izinleri, kefalet, sigorta, vergiler gibi alanları düzenleyen maddelere bu yazıda yer verilmemiştir. Kira sözleşmesi düzenlenirken bir bütün olarak okunmalı, maddelerin ve içeriklerinin birbiriyle çelişip çelişmediği incelenmeli, Kiralayana ve Kiracıya yüklenen hak ve yükümlülükler ayrıntısıyla okunduktan sonra kabulü halinde imza aşamasına geçilmelidir.

      5. 2026 ICC Tahkim Kuralları: Yenilikler ve Uygulamaya Etkileri

        Giriş

        Milletlerarası uyuşmazlıkların çözümünde küresel ölçekte en çok tercih edilen kurumsal tahkim mekanizması olan Milletlerarası Ticaret Odası (ICC) Tahkim Divanı, tahkim uygulamasındaki güncel ihtiyaçları karşılamak amacıyla kurallarını kapsamlı bir revizyona tabi tutmuştur. 1 Haziran 2026 tarihinde yürürlüğe giren yeni “ICC Tahkim Kuralları” (2026 Kuralları) ve güncellenmiş “Taraflar İçin Not” (Note to Parties) belgesi, uyuşmazlıkların çözümünde hızı, esnekliği, dijitalleşmeyi ve usul ekonomisini ön plana çıkaran köklü bir modernizasyon sürecinin ürünüdür. Taraflar aksini kararlaştırmadıkça, 1 Haziran 2026 ve sonrasında başlatılan tüm tahkim davaları, tahkim anlaşmasının yapıldığı tarihe bakılmaksızın doğrudan bu yeni kurallara tabi olacaktır. Kuralların getirdiği temel felsefe; bürokratik engellerin azaltılması, esnekliğin artırılması ve hakem heyetlerine tahkim sürecinin yönetiminde daha müdahaleci (interventionist) yetkiler tanınmasıdır.

        I. Görev Belgesi (ToR) Zorunluluğunun Kaldırılması ve Usuli Dönüşüm

          2026 Kuralları kapsamında gerçekleştirilen en köklü usuli değişiklik, standart ICC tahkim yargılamalarında hakem heyetinin Görev Belgesi (“Terms of Reference – ToR”) hazırlama zorunluluğunun tamamen kaldırılmış olmasıdır. Tarihsel olarak Görev Belgesi; tarafların tahkime rızasını teyit etmek, usuli ara kararları ve anlaşmaları kayıt altına almak ve uyuşmazlığın maddi ve hukuki kapsamını belirlemek gibi çok önemli işlevlere sahipti. Ancak modern tahkim uygulamasında bu belgenin hazırlanması ve imzalanması, özellikle davalı tarafın tahkime katılmaktan imtina ettiği durumlarda ciddi gecikmelere ve yüksek maliyetlere yol açan biçimsel bir bürokratik engele dönüşmüştü. Yeni kurallarla birlikte Görev Belgesi zorunlu bir adım olmaktan çıkarılmış, ancak hakem heyetlerinin uygun gördükleri karmaşık davalarda bu belgeyi ihtiyari bir dava yönetim aracı olarak belirleme takdir yetkisi saklı tutulmuştur.

          Bu yeni yapı altında, Madde 24 uyarınca dava dosyasının hakem heyetine iletilmesinden itibaren en geç 30 gün içinde yapılması gereken ilk Dava Yönetim Toplantısı (Case Management Conference (CMC)), yargılamanın en merkezi ve kurucu aşaması haline gelmiştir.

          Tablo 1: 2021 Kuralları ile 2026 Kuralları Arasındaki Usuli Farklar

          2021 Kuralları Altındaki Rejim2026 Kuralları Altındaki Yeni Rejim
          Görev Belgesi (Terms of Reference (ToR))Yargılamanın başında hazırlanması zorunlu olan ve tahkimin çerçevesini çizen belgedir.Zorunlu olmaktan çıkarılmış, hakem heyetinin takdirine bağlı bir yönetim aracına dönüştürülmüştür.
          Dava Yönetim Toplantısı (CMC)Usul kurallarının belirlenmesi amacıyla yapılan standart bir toplantıdır.Dosyanın heyete iletilmesinden itibaren 30 gün içinde yapılması gereken merkezi aşamadır.
          Yeni Taleplerin İleri Sürülmesi (New Claims Cut-Off)Görev Belgesi’nin taraflarca imzalanması veya Divan onayına sunulması kesim noktasıdır.İlk Dava Yönetim Toplantısı (CMC) kesim noktası olarak belirlenmiştir (Madde 25).
          Nihai Kararın Verilmesi İçin Süre SınırıGörev Belgesi’nin son imzayla yürürlüğe girdiği tarihten itibaren standart 6 aydır.Hakem heyetinin taslak karar bildirim tarihi dikkate alınarak ICC Başkanı tarafından esnek belirlenir.

          Görev Belgesi’nin kaldırılmasının doğrudan bir diğer sonucu ise yeni taleplerin ileri sürülebileceği kesim noktasının (cut-off point) değişmesidir. 2021 Kuralları kapsamında tarafların yeni talep ileri sürebilmesi için Görev Belgesi’nin imzalanması aşaması sınır kabul edilmekteydi. 2026 Kuralları (Madde 25) uyarınca bu kesim noktası ilk Dava Yönetim Toplantısı (CMC) tarihine kaydırılmıştır. Bu aşamadan sonra yeni talep ileri sürülmesi ancak hakem heyetinin açık iznine tabi kılınmıştır. Hakem heyeti bu izni verirken yeni talebin niteliğini, yargılamanın mevcut aşamasını, maliyet etkilerini ve uyuşmazlığın diğer somut koşullarını dikkate alarak karar verecektir. Bu durum, tarafların Tahkim Talebi (Request for Arbitration) ile Cevap ve Karşı Dava (Answer and Counterclaim) dilekçelerinde iddia ve savunmalarını henüz en başta “mümkün olduğunca tam ve kapsamlı” bir şekilde sunmalarını zorunlu hale getirmektedir.

          Madde 25 – “İlk CMC’den sonra, tahkim heyeti tarafından izin verilmedikçe hiçbir taraf yeni taleplerde bulunamaz. Bu tür yeni taleplerin kabul edilip edilmeyeceğine karar verirken, tahkim heyeti yeni taleplerin niteliğini, tahkim sürecinin aşamasını, olası maliyet etkilerini ve diğer ilgili koşulları dikkate alacaktır.”

          Nihai kararın verilmesi için öngörülen süre sınırlarında da paralel bir güncelleme yapılmıştır. Görev Belgesi’nin imzalanmasından itibaren işleyen ve pratikte neredeyse hiçbir zaman uygulanamayan standart 6 aylık süre kaldırılmıştır. Yeni sistemde (Madde 28), son duruşmanın veya son yazılı sunumun tamamlanmasının ardından mümkün olan en kısa sürede, hakem heyeti karar taslağını ICC Divanı’na onay için sunmayı planladığı tahmini tarihi taraflara ve Sekreterliğe bildirmekle yükümlüdür. Nihai karar verme süresi ise somut davanın özellikleri, usul takvimi ve hakem heyetinin gerekçeli talebi göz önünde bulundurularak doğrudan ICC Başkanı tarafından belirlenecektir (Madde 34). Bu esnek yaklaşım, yargılamanın ne zaman sonuçlanacağı konusunda taraflara çok daha gerçekçi ve öngörülebilir bir takvim sunmaktadır.

          Madde 28 – “Kararda karara bağlanacak hususlara ilişkin son duruşmanın yapılmasından veya bu hususlara ilişkin son yetkili beyanların sunulmasından hangisi daha geç gerçekleşirse, o tarihten itibaren mümkün olan en kısa sürede, tahkim heyeti: 

          a. kararda karara bağlanacak hususlar bakımından yargılamanın kapandığını ilan eder; ve  

          b. Sekreterya’ya ve taraflara, 37. madde uyarınca karar taslağını Mahkeme’nin onayına sunmayı öngördüğü tarihi bildirir. 

          Yargılama kapandıktan sonra, tahkim heyeti tarafından talep edilmedikçe veya izin verilmedikçe, kararda karara bağlanacak hususlarla ilgili olarak başka hiçbir dilekçe veya savunma yapılamaz ya da delil sunulamaz.”

          II. Hızlandırılmış ve Çok Hızlı Tahkim Usullerinde Yeni Standartlar

          Milletlerarası ticari hayatın dinamizmi, uyuşmazlıkların çok daha kısa sürelerde çözülmesini gerektirmektedir. Bu doğrultuda 2026 Kuralları, mevcut Seri Tahkim (Expedited Procedure Provisions (EPP)) kurallarını güçlendirirken, tamamen yeni bir “İleri Düzeyde Hızlandırılmış Tahkim Usulü” (Highly Expedited Arbitration Procedure (HEAP)) ihdas etmiştir.

          A. Seri Tahkim Kuralları (EPP) Parasal Eşiğindeki Değişiklikler

            2026 Kuralları kapsamında, Seri Tahkim Kuralları’nın (Ek V) otomatik olarak uygulanması için öngörülen parasal eşik değer 4.000.000 ABD Dolarına yükseltilmiştir. Bu yeni sınır, 1 Haziran 2026 tarihinde veya sonrasında imzalanan tahkim anlaşmalarından doğan davalarda uygulanacaktır. Önceki tarihlerde imzalanmış olan tahkim anlaşmalarında ise sözleşme tarihinde yürürlükte olan eski parasal eşikler (sözleşme tarihine göre 2 veya 3 milyon ABD Doları) geçerliliğini koruyacaktır.

            Milletlerarası uyuşmazlıkların yaklaşık yüzde kırkından fazlasının bu yeni parasal sınırın altında kaldığı göz önüne alındığında, Seri Tahkim usulünün uygulama alanının belirgin biçimde genişleyeceği ve daha fazla uyuşmazlığın hızlı ve düşük maliyetli bu usulle çözüleceği öngörülmektedir. Bununla birlikte taraf iradesinin özerkliği (party autonomy) korunmuştur; taraflar uyuşmazlık miktarı 4 milyon ABD Dolarının altında kalsa dahi bu usulü dışlamakta (opt-out) veya uyuşmazlık değeri bu sınırı aşsa bile Seri Tahkim Kuralları’nın uygulanmasını kararlaştırmakta (opt-in) serbesttirler. 

            B. İleri Düzeyde Hızlandırılmış Tahkim Usulü (HEAP)

              2026 Kurallarının getirdiği en yenilikçi adımlardan biri olan İleri Düzeyde Hızlandırılmış Tahkim Usulü (HEAP), uyuşmazlık miktarından tamamen bağımsız olarak, sadece tarafların açık mutabakatıyla (opt-in) uygulanan yepyeni bir usuldür (Ek VI). HEAP, herhangi bir otomatik parasal sınır içermemekle birlikte, özellikle hukuki boyutu daha az karmaşık olan, basit maddi vakıalara dayanan veya satın alma bedeli uyarlamaları, teknoloji ya da spor uyuşmazlıkları gibi çok hızlı çözüm gerektiren uyuşmazlık alanları için tasarlanmıştır. Taraflar bu usulü tahkim sözleşmesini kaleme alırken seçebilecekleri gibi, uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra da karşılıklı anlaşarak sürece dahil edebilirler.

              Seri Tahkim Kuralları (EPP – Ek V)İleri Düzeyde Hızlandırılmış Tahkim Usulü (HEAP – Ek VI)
              Uygulanma YöntemiBelirli parasal sınırların altında otomatik (varsayılan) veya tarafların seçimiyle.Tamamen tarafların açık mutabakatına (opt-in) bağlıdır; otomatik uygulama yoktur.
              Parasal Sınır1 Haziran 2026 sonrası tahkim sözleşmeleri için 4.000.000 ABD Dolarıdır.Herhangi bir parasal sınır bulunmamaktadır.
              İlk Dava Yönetim Toplantısı (CMC)Dosyanın hakem heyetine iletilmesinden itibaren makul sürede gerçekleştirilir.Dosyanın iletilmesinden itibaren en geç 7 gün içinde yapılması zorunludur.
              Kararın Verilme SüresiDava Yönetim Toplantısı’ndan (CMC) itibaren 6 aydır.Dava Yönetim Toplantısı’ndan (CMC) itibaren en geç 3 aydır.
              Dilekçe ve Delil Sunum KurallarıHakem heyeti duruşma yapmayabilir veya belge ibrazını tamamen sınırlandırabilir.Dilekçelerle birlikte tüm delillerin en başta (Talep ve Cevap aşamasında) sunulması zorunludur.
              Yargılama Kadrosu ve KatılımGenellikle tek hakemle yürütülür.Tek hakemle yürütülür; davaya katılım ve birleştirme kesinlikle yasaktır.

              İleri Düzeyde Hızlandırılmış Tahkim Usulü’nün (HEAP) sunduğu basitleştirilmiş yargılama rejimi, usul ekonomisini en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanmıştır. Bu usul kapsamında uyuşmazlıklar, tarafların ortaklaşa aday göstermediği durumlarda ICC Divanı tarafından resen atanan tek bir hakem tarafından çözüme kavuşturulur. Taraflar, sürecin daha da hızlanması adına gerekçesiz bir nihai karar verilmesi hususunda anlaşma özgürlüğüne sahiptir. Ancak gerekçelerin bulunmamasının, kararın iptal edilmesi ya da tenfizinin reddedilmesi için yasal bir zemin oluşturabileceği yargı çevrelerinde, tarafların bu seçimin icra üzerindeki potansiyel olumsuz sonuçlarını önceden değerlendirmesi tavsiye edilmektedir. HEAP rejiminde davaya üçüncü kişilerin katılması veya davaların birleştirilmesi gibi süreci karmaşıklaştıracak usuli mekanizmalara izin verilmemekte, tarafların iddia ve savunmalarını en başta, yani Tahkim Talebiyle birlikte Dava Dilekçesini ve Cevapla birlikte de Savunma Dilekçesini sunacak şekilde eksiksiz beyan etmeleri şart koşulmaktadır.

              III. Geçici Hukuki Korumalar: Acil Durum Hakemi (EA) Rejiminde Reformlar ve Ön Kararlar

                Geçici hukuki koruma önlemleri, uyuşmazlığın esası hakkında nihai karar verilene kadar hak kayıplarının önlenmesinde hayati bir role sahiptir. 2026 Kuralları, Acil Durum Hakemi (Emergency Arbitrator (EA)) yargılamasının hem kişisel kapsamını genişletmiş hem de acil durum hakemine daha güçlü yetkiler tanımıştır.

                Eski kurallar tahtında EA hükümleri sadece tahkim anlaşmasının bizzat imzacısı olan taraflar veya onların halefleri için geçerliydi. 2026 Kuralları (Ek IV, Madde 1(2)(c)) ise bu sınırı genişleterek, Divan Başkanı’nın başvuru dilekçesindeki bilgilere dayanarak tahkim sözleşmesi ile bağlı olabileceğine ilk bakışta (prima facie) ikna olduğu herhangi bir üçüncü kişiyi de sürecin kapsamına dahil etmesine imkân tanımıştır. Bu karar yalnızca ilk bakışta yapılan idari bir değerlendirme olup, hakem heyetinin uyuşmazlığın esasına ilişkin yargı yetkisi konusundaki nihai karar verme yetkisini etkilememektedir. Diğer taraftan, tahkim sözleşmesinin bir yatırım koruma kanununda yer alması durumunda EA hükümlerinin uygulanmayacağı açıkça kurallara dercedilmiştir.

                Ek IV, Madde 1(2) – “Acil Durum Hakem Hükümleri yalnızca aşağıdakiler için geçerlidir:  

                a. Başvurunun dayandığı tahkim sözleşmesinin tarafları;  

                b. bu tarafların halefleri; veya  

                c. Başkanın, Başvuruda yer alan bilgilere dayanarak, söz konusu tarafı bağlayıcı bir tahkim sözleşmesinin mevcut olabileceğine ikna olduğu herhangi bir taraf.”

                  Ek IV, Madde 1(3) – “Aşağıdaki durumlarda Acil Durum Hakem Hükümleri uygulanmaz: 

                  a. Kurallar kapsamındaki tahkim anlaşması 1 Ocak 2012 tarihinden önce imzalanmışsa;  

                  b. taraflar Acil Durum Hakem Hükümlerinden muaf kalmayı kararlaştırmışsa; veya 

                  c. Başvurunun dayandığı tahkim anlaşması bir antlaşma veya yatırım koruma kanunundan kaynaklanıyorsa.”

                    EA usulüne getirilen bir diğer önemli reform, “Ön Karar” (Preliminary Order) adı verilen yeni bir geçici koruma mekanizmasının ihdas edilmesidir. Tarafların, karşı tarafın acil tedbir başvurusunun amacını boşa çıkaracak davranışlarda bulunmasını engellemek üzere tek taraflı (ex parte) olarak ön tedbir kararı talep etmelerine izin verilmiştir. Özellikle malvarlığının kaçırılması, delillerin yok edilmesi veya telafisi imkân sız zararların doğması riski bulunan hallerde, karşı tarafa önceden bildirimde bulunulmasının tedbirin etkinliğini zedeleyeceği durumlarda bu tek taraflı kararlar verilebilecektir. Ancak savunma hakkının korunması amacıyla, böyle bir karar verildiği anda diğer tüm taraflara derhal bildirimde bulunulması ve iddialarını sunmaları için gecikmeksizin makul bir fırsat tanınması zorunludur. Acil durum hakemi, sonradan sunulan beyanlar ışığında verdiği ön talimatı değiştirme veya tamamen kaldırma yetkisine de sahiptir.

                    IV. Erken Karar (Early Determination) ile Usul Ekonomisinin Güçlendirilmesi

                      Milletlerarası tahkim yargılamalarında, hukuki ve maddi dayanaktan tamamen yoksun veya hakem heyetinin yetki alanı dışında olduğu aşikâr olan talep veya savunmaların yargılamayı uzatmak amacıyla kötüye kullanılması sıkça karşılaşılan bir sorundur. 2026 Kuralları (Madde 30) ile ilk kez tahkim kuralları metnine doğrudan entegre edilen “Erken Karar” (Early Determination) mekanizması, bu tür kötü niyetli usuli taktiklerin önüne geçmeyi amaçlamaktadır.

                      “Madde 30 – Erken Karar 

                      1. Taraflardan herhangi biri, aşağıdaki gerekçelerle bir veya daha fazla talep veya savunmanın erken karara bağlanması için tahkim mahkemesine başvurabilir: 

                      a. söz konusu talepler veya savunmaların açıkça temelsiz olması; veya  

                      b. söz konusu talepler veya savunmaların açıkça tahkim mahkemesinin yetki alanı dışında olması. 

                      2. Tahkim heyeti, başvurunun kabul edilip edilmeyeceğine kendi takdirine göre karar verir. Tahkim heyeti başvuruyu kabul ederse, taraflarla istişare ettikten sonra uygun gördüğü usul tedbirlerini alır”.

                        Erken Karar mekanizmasının temel özellikleri ve yansımaları şu şekildedir:

                        1.Taraflardan biri, karşı tarafın bir veya birden fazla talep ya da savunmasının “açıkça hukuki dayanaktan yoksun” (manifestly without merit) veya “açıkça hakem heyetinin yetki alanı dışında” (manifestly outside the arbitral tribunal’s jurisdiction) olduğunu ileri sürerek erken karar verilmesini talep edebilir.

                        2.Hakem heyeti, bu talebin usul ekonomisine katkı sağlayıp sağlamayacağını değerlendirerek başvurunun esastan incelenip incelenmeyeceğine karar verme konusunda mutlak takdir yetkisine sahiptir. Heyet, usulün suistimal edilmesini önlemek adına bu aşamada filtreleme görevi üstlenir.

                        3.Hakem heyeti başvuruyu kabul ederse, tarafların görüşlerini aldıktan ve savunma haklarına riayet ettikten sonra 30 gün içinde bir ara karar veya nihai kısmi hakem kararı vermek zorundadır. Bu karar, uyuşmazlığın kapsamını daraltarak yargılamanın geri kalanının çok daha verimli yürütülmesini sağlar.

                        V. Hakemlerin Açıklama Yükümlülükleri, Şeffaflık ve Etik Standartlar

                          Yargılamanın dürüstlüğü ve tarafsızlığı, tahkim kararlarının meşruiyeti açısından vazgeçilmez unsurlardır. 2026 Kuralları, hakemlerin bağımsızlık ve tarafsızlık standartlarını korurken, açıklama ve ifşa yükümlülüklerine ilişkin kuralları daha şeffaf bir yapıya kavuşturmuştur.

                          Madde 12(2) kapsamında yapılan yeni düzenleme ile hakemlerin ifşa standartlarına “Tereddüt Hâlinde İfşa” (disclosure in case of doubt) ilkesi eklenmiştir. Buna göre, bir hakem adayının tarafsızlığı veya bağımsızlığı üzerinde makul şüphe uyandırabilecek bir olgu ya da durumun ifşa edilip edilmemesi gerektiği konusunda en ufak bir tereddüt yaşanması durumunda, ifşanın yapılması zorunlu kılınmıştır. Diğer taraftan hakemlerin daha şeffaf beyanlarda bulunmasını teşvik etmek amacıyla, Madde 12(4) ile bir hakem tarafından yapılan herhangi bir ifşanın tek başına o hakemin bağımsız veya tarafsız olmadığı anlamına gelmeyeceği açıkça teyit edilmiştir.

                          Çıkar çatışmalarının yargılamanın başında tespit edilmesi ve hakemlerin reddi gibi yargılamayı aksatacak süreçlerin önüne geçilmesi amacıyla taraflara aktif bir yükümlülük yüklenmiştir. Madde 12(5) uyarınca taraflar; Tahkim Talebi, Cevap veya diğer usuli dilekçelerin sunulması aşamasında, hakem adaylarının bağımsızlık değerlendirmesi yaparken dikkate alması gerektiğini düşündükleri ilişkili kişi ve kuruluşların listesini gerekçeleriyle birlikte sunmakla yükümlü kılınmıştır. Bu liste, aday hakemlere iletilerek çıkar çatışması analizlerinin çok daha sağlıklı yapılmasına imkân tanıyacaktır.

                          VI. Üçüncü Taraf Finansmanı ve Hakem Sekreterlerinin Statüsü

                            Milletlerarası tahkim yargılamalarında finansman yöntemlerinin çeşitlenmesi, şeffaflık kurallarının bu yeni enstrümanları da kapsayacak şekilde genişletilmesini zorunlu kılmıştır.

                            A. Üçüncü Taraf Finansmanı (Third-Party Funding)

                              2026 Kuralları, üçüncü taraf finansmanını ilk kez açık ve bağlayıcı bir çerçeveye oturtmuştur. Taraflar, dava taleplerinin veya savunmalarının finansmanı amacıyla bir üçüncü kişiyle anlaşma yapmaları ve bu üçüncü kişinin nihai hakem kararında doğrudan veya dolaylı bir ekonomik menfaatinin bulunması durumunda, bu fon sağlayıcının varlığını ve kimliğini derhal Sekreterliğe, hakem heyetine ve diğer taraflara bildirmekle yükümlüdür. Ancak şirketler topluluğu içindeki grup içi finansmanlar, avukat-müvekkil arasındaki başarı ücreti (contingency fee) anlaşmaları veya bankaların mutat ticari faaliyetleri kapsamında sağladıkları krediler, hakem heyeti aksine karar vermedikçe bu bildirim zorunluluğunun dışında tutulmuştur.

                              B. Hakem Heyeti Sekreterleri

                                Uygulamada sıklıkla başvurulan ancak hukuki statüsü tartışmalı olan hakem heyeti sekreterliği kurumu, 2026 Kuralları ile yasal ve etik bir temele kavuşturulmuştur. Hakem heyeti sekreterleri de artık bizzat hakemler gibi bağımsızlık, tarafsızlık ve gizlilik yükümlülüklerine tabi kılınmı ş olup görevlerine başlamadan önce tarafsızlık ve bağımsızlık beyanı imzalamak zorundadırlar. Ayrıca etik standartları korumak ve çıkar çatışmalarının önüne geçmek adına, hakem heyeti ile taraflar arasında sekreterin ücretine ilişkin doğrudan herhangi bir mali anlaşma yapılması kesinlikle yasaklanmıştır.

                                VII. Değerlendirme ve Sonuç

                                  1 Haziran 2026 tarihinde yürürlüğe giren yeni ICC Tahkim Kuralları, milletlerarası tahkim pratiğinde yeni bir çağın kapısını aralamaktadır. Görev Belgesi’nin zorunlu olmaktan çıkarılması ve kesim noktasının ilk dava yönetim toplantısına çekilmesi, tarafları uyuşmazlığın en başından itibaren çok daha hazırlıklı, stratejik ve eksiksiz bir şekilde hareket etmeye zorlamaktadır. Bu durum, dilekçelerin alelacele hazırlanıp süreç içinde olgunlaştırılmasına dayalı eski savunma stratejilerinin tamamen terk edilmesini gerektirecektir.

                                  Yeni getirilen İleri Düzeyde Hızlandırılmış Tahkim Usulü (HEAP), ticari hayatta zaman hassasiyeti yüksek uyuşmazlıklar için fevkalade önemli bir araç sunmakla birlikte, gerekçesiz karar verilmesi imkânı gibi hususların tenfiz aşamasında doğurabileceği riskler nedeniyle ihtiyatla kullanılmalıdır. Acil durum hakeminin yetki alanına giren “Ön Karar” müessesesi ve tek taraflı (ex parte) geçici tedbir kararı verebilme gücü, tahkimin devlet mahkemeleri karşısındaki etkinliğini ve koruyucu gücünü ciddi oranda artırmıştır. Sonuç olarak, 2026 ICC Tahkim Kuralları, taraflara uyuşmazlıklarının niteliğine göre özelleştirebilecekleri, daha esnek, şeffaf ve her şeyden önemlisi usul ekonomisini gözeten modern bir uyuşmazlık çözüm çerçevesi sunmaktadır. Şirketlerin ve hukuk müşavirlerinin, yeni yapacakları sözleşmelerdeki tahkim klozlarını bu güncellemeler ışığında gözden geçirmeleri ve dava stratejilerini bu dinamiklere göre yeniden şekillendirmeleri gerekmektedir.

                                1. Mesafeli Satış Sözleşmesinin Önemli Unsurları

                                  Mesafeli Satış Sözleşmesinin Önemli Unsurları

                                  Birçok e-ticaret işletmesi, sitede bir mesafeli satış sözleşmesi ve ön bilgilendirme formu bulunmasının yeterli olduğunu düşünüyor. Oysa 6502 sayılı TKHK ve Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği’ne aykırı, eksik ya da hatalı düzenlenmiş bir sözleşme; idari para cezalarına, tüketici hakem heyeti kararlarının aleyhe çıkmasına ve Yargıtay’a kadar uzanan uyuşmazlıklara yol açabiliyor. Aşağıda, mesafeli satış sözleşmesinde bulunması gereken zorunlu unsurlar; ön bilgilendirme, cayma hakkı – iade, KVKK boyutu ve Yargıtay kararları ışığında riskler adım adım tarafımca özetlendi. 

                                  Mesafeli Satış Sözleşmesi Nedir? 

                                  • Mesafeli sözleşme; satıcı/sağlayıcı ile tüketicinin eş zamanlı fiziksel varlığı olmadan, uzaktan iletişim araçları kullanılarak kurulan sözleşmedir. 
                                  • İnternet sitesi, mobil uygulama, çağrı merkezi, sosyal medya üzerinden yapılan pek çok satış bu kapsamdadır. 
                                  • Bu sözleşmelere ilişkin özel hükümler TKHK m.48 ve Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği’nde düzenlenir. Dolayısıyla e-ticaret yapan bir satıcı açısından, “hazır şablonu siteye koymak” değil; mevzuata uygun, güncel ve işletmenin süreçleriyle uyumlu bir metin hazırlamak esastır. 

                                  Zorunlu Unsur 1: Ön Bilgilendirme

                                   Ön bilgilendirme, mesafeli satışın kalbidir. Yönetmelik m.5’e göre, tüketici herhangi bir ödeme yapmadan önce açık ve anlaşılır şekilde bilgilendirilmelidir. 

                                  Ön bilgilendirme formunda mutlaka yer alması gereken başlıca kalemler: 

                                  1. Satıcı/Sağlayıcı Kimlik Bilgileri 

                                  • Ticaret unvanı, MERSİS/vergı numarası, açık adres 
                                  • Telefon, e-posta, hızlı iletişim kanalları 

                                  2. Mal/Hizmetin Temel Nitelikleri 

                                  • Ürünün/Hizmetin türü, modeli, önemli teknik özellikleri 
                                  • Dijital içerik ise format, uyumluluk, kullanım şartları 

                                  3. Toplam Fiyat ve Ek Masraflar 

                                  • Vergiler dahil toplam bedel 
                                  • Kargo, teslim, kuruluma ilişkin ilave masraflar 
                                  • Bu masraflar önceden açıklanmazsa, Ticaret Bakanlığı’na göre tüketici bu masrafları ödemekle yükümlü değildir. 

                                  4. Ödeme, Teslim ve İfa Süreleri 

                                  • Teslimat süresi, gecikme durumunda izlenecek yol 
                                  • Teslimatın üçüncü kişiye yapılabilmesi, kargo şirketi bilgisi 

                                  5. Cayma Hakkı ve İstisnaları 

                                  • 14 günlük cayma süresinin ne zaman başlayacağı 
                                  • Cayma hakkının nasıl kullanılacağı (form, e-posta, panel vb.) 
                                  • Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği m.15’te sayılan istisnalar (kişiye özel üretim ürünler, hijyen ürünleri, anında ifa edilen dijital hizmetler vb.). 

                                  6. Şikâyet ve Uyuşmazlık Çözümü 

                                  • Tüketici hakem heyeti ve tüketici mahkemesi yollarına atıf 
                                  • Müşteri hizmetleri–iade süreçlerine ilişkin irtibat bilgileri 

                                  7. KVKK ve Kişisel Veri İşleme Bilgisi 

                                  • Hangi kişisel verilerin hangi amaçla işlendiği 
                                  • Hukuki sebep, saklama süresi ve veri sahibi haklarına (KVKK m.11) atıf içeren aydınlatma metni linki Ön bilgilendirme, en az 12 punto, açık ve anlaşılır bir dilde ve kalıcı veri saklayıcısı (e-posta, PDF vb.) ile sunulmalıdır. 

                                  Zorunlu Unsur 2: Mesafeli Satış Sözleşmesi Metninin İçeriği 

                                  • Ön bilgilendirme, sözleşme öncesi aşamayı; mesafeli satış sözleşmesi ise hukuki ilişkiyi çerçeveleyen ana metni oluşturur. Bu sözleşmede özellikle: 
                                  • Tarafların unvan/ad-soyad ve iletişim bilgileri 
                                  • Sözleşme konusu mal/hizmetin türü, miktarı, marka/modeli 
                                  • Peşin/taahhütlü satışlarda ödeme planı, taksit bilgileri 
                                  • Teslimat şekli ve ifa süresi
                                  • Cayma hakkı, istisnaları ve kullanım usulü 
                                  • İade adresi, iade kargo masrafının kimde olduğu 
                                  • Ayıplı mal prosedürü, garanti koşulları 
                                  • Elektronik ticari iletilere (SMS, e-posta) ilişkin onay ve reddetme mekanizması (6563 sayılı Kanun çerçevesinde) 
                                  • Uygulanacak hukuk ve yetkili/ görevli mahkeme bilgileri açık ve tartışmaya yer bırakmayacak şekilde düzenlenmelidir. 

                                   Cayma Hakkı, İade Süreci ve Süreler 

                                  • TKHK m.48/4 ve Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği uyarınca: 
                                  • Tüketici, 14 gün içinde herhangi bir gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin sözleşmeden cayma hakkına sahiptir. 
                                  • Cayma süresi; Hizmet sözleşmelerinde sözleşmenin kurulduğu gün, Mal satışında ise tüketicinin veya belirlediği üçüncü kişinin malı teslim aldığı gün başlar. 
                                  • Cayma bildiriminin bu süre içinde satıcıya yöneltilmiş olması yeterlidir.  Yargıtay 13. HD, 2015/25017 E., 2018/556 K. İnternet üzerinden alınan tatil paketi nedeniyle açılan davada Yargıtay, sözleşmenin mesafeli satış sözleşmesi niteliğinde olduğunu, tüketicinin cayma hakkına ilişkin bilgilendirildiği ve Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği m.9/2 gereği sürenin sözleşme tarihinden itibaren başladığını vurgulamış; tüketicinin süresinde caymadığı gerekçesiyle davanın reddi gerektiğini belirtmiştir. Bu karar, cayma süresinin başlangıcının sözleşme türüne göre doğru belirlenmesinin satıcı lehine ne kadar kritik olduğunu açıkça gösterir. 

                                  Yargıtay 3. HD, 2022/6784 E., 2022/8533 K. (07.11.2022) İnternet sitesi üzerinden cep telefonu satın alan tüketici, ürünü 14 günlük süre içinde iade etmiş; satıcı ise telefonun 6 gün boyunca kullanıldığını, bu nedenle cayma hakkının dürüstlük kuralına aykırı olduğunu savunmuştur. Yargıtay; 

                                  • Cep telefonunun Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği m.15’teki istisnalar arasında yer almadığını, 

                                  • Tüketicinin 14 günlük cayma hakkının bulunduğunu, 

                                  • Ancak “mutat kullanım” sınırının aşılıp aşılmadığının bilirkişiyle tespit edilmesi gerektiğini, 

                                  • Mutat kullanımı aşan yıpranma varsa bu bedelden tüketicinin sorumlu olacağını vurgulayarak eksik inceleme nedeniyle kararın kanun yararına bozulmasına hükmetmiştir. Bu içtihat, satıcının hem cayma hakkını tanıması, hem de iade edilen ürünün durumunu objektif kriterlerle değerlendirmesinin önemini ortaya koyar. 

                                  Ön Bilgilendirme Eksikse Ne Olur? 

                                  TKHK m.48/4’e göre; satıcı, tüketiciyi cayma hakkı konusunda gerektiği şekilde bilgilendirmezse, tüketici: 

                                  14 günlük süreyle bağlı değildir, 

                                  Her hâlükârda bu süre, normal cayma süresinin bittiği tarihten itibaren bir yıl sonra sona erer. 

                                  Yargıtay 13. HD, 2016/28878 E., 2019/3909 K. Canlı ders hizmetine ilişkin işyeri dışında kurulan sözleşmede Yargıtay, TKHK m.47 ve ilgili yönetmelik çerçevesinde; 

                                  • Tüketicinin cayma hakkı konusunda açık ve anlaşılır şekilde bilgilendirilmesi, 
                                  • Cayma hakkının el yazısıyla belirtilmesi, 
                                  • Cayma formunun ve bilgilendirmenin usulüne uygun teslim edildiğinin satıcı tarafından ispatı gerektiğini vurgulamış; satıcının cayma hakkı konusunda ön bilgilendirme yaptığını ispat edememesi hâlinde, tüketicinin 14 günlük süreyle bağlı olmayacağını açıkça ifade etmiştir. Bu içtihat her ne kadar işyeri dışında kurulan sözleşme özelinde olsada, TKHK m.48/4 ile paralel düzenleme nedeniyle mesafeli satışlarda da aynı mantık geçerlidir: 

                                  KVKK Boyutu: Mesafeli Satış Sözleşmesinin Görünmeyen Yüzü E-ticaret yapan bir satıcı, mesafeli satış sözleşmesi ile 6698 sayılı KVKK’ya uygun bir veri işleme rejimi de kurmak zorundadır. 

                                  En azından şu unsurlar bulunmalıdır: 

                                  • Aydınlatma Metni: Hangi kişisel verilerin (ad-soyad, adres, IP, ödeme bilgisi vb.) Hangi amaçlarla (siparişin tamamlanması, faturalama, kargo, müşteri hizmetleri, pazarlama vb.)

                                  Hangi hukuki sebeplere dayanılarak işlendiği (KVKK m.5/2, m.6) Ne kadar süre saklandığı 

                                  Verilerin kimlere ve hangi amaçla aktarıldığı 

                                  • Açık Rıza Yönetimi: Zorunlu olmayan işleme faaliyetleri (profil çıkarma, kampanya SMS/epostaları vb.) için ayrı ve özgür iradeye dayalı açık rıza mekanizması 
                                  • Çerez Politikası: Analitik ve reklam çerezlerine ilişkin şeffaf bilgilendirme 

                                  Kullanıcının tercihlerini yönetebileceği bir arayüz KVKK’ya aykırı, e-ticaret altyapısı ile uyumsuz sözleşme ve politikalar; Kişisel Verileri Koruma Kurulu kararları, idari para cezaları ve tazminat risklerini gündeme getirebilir.

                                  E-Ticarette Mesafeli Sözleşmelerde Sık Yapılan Hatalar

                                  1. “İadesi Yoktur” İfadesiyle Cayma Hakkının Kaldırılması 

                                  Cayma hakkının kanuni istisnaları dışında, sözleşme ile cayma hakkını tamamen kaldıran kayıtlar geçersizdir; Yargıtay ve doktrin bunu genel olarak haksız şart olarak görmektedir. 

                                  2. Kargo ve Ek Masrafların Gizlenmesi 

                                  Teslim/iadeye ilişkin masrafların önceden açıkça bildirilmemesi hâlinde tüketici bu bedelleri ödemek zorunda değildir.

                                  3. Cayma Formunun Hiç Gönderilmemesi Yönetmelik ekindeki cayma formunun sözleşme anında veya sipariş teyidinde tüketiciye sunulmaması, 14 günlük sürenin uzamasına yol açar.

                                  4. KVKK-Aydınlatma Metni Olmadan Veri Toplanması Üyelik, sipariş, bülten formlarında aydınlatma yapılmaması; açık rıza alanlarının yanlış kurgulanması KVKK yaptırımlarını tetikleyebilir.

                                  5. Mesafeli Sözleşmeler Yönetmeliği’ndeki İstisnaların Yanlış Yorumu Dijital içerik, kişiye özel üretim veya hijyen ürünleri bakımından istisna hükmüne dayanmak isteyen satıcı, Yargıtay’ın mutad kullanım ve istisna hükümlerini oldukça dar yorumladığını gözden kaçırmamalıdır. 

                                  Konu ile ilgili 3 Yargıtay Kararı 

                                  1) 13. HD, 2015/25017 E., 2018/556 K. – “Cayma süresi ne zaman başlar?” Tatil paketi mesafeli satışında, sözleşmede cayma süresinin sözleşme tarihinden itibaren 14 gün olduğu açıkça yazılmış ve gerekli bilgilendirme yapılmıştır. Yargıtay, cayma süresinin hizmetten yararlanma tarihine değil, sözleşme tarihine göre hesaplanması gerektiğini vurgulamıştır. 

                                  2) 3. HD, 2022/6784 E., 2022/8533 K. – “Mutad kullanım sınırı nereye kadar?” Cep telefonu 14 gün içinde iade edilmesine rağmen 6 gün kullanılmıştır. Yargıtay, cayma hakkının varlığını kabul etmiş; fakat mutad kullanımı aşan yıpranma varsa bunun satıcı lehine tazmin edilmesi gerektiğini, bunun da bilirkişi ile belirlenmesi gerektiğini ifade etmiştir. 

                                  3) 13. HD, 2016/28878 E., 2019/3909 K. – “Ön bilgilendirme ve ispat yükü” Canlı ders sözleşmesinde tüketiciye cayma hakkı konusunda usulüne uygun ön bilgilendirme yapılmadığı, el yazısı ile zorunlu ibarelerin bulunmadığı durumda, Yargıtay satıcının ispat külfetini yerine getiremediğini belirterek tüketicinin 14 günlük süreyle bağlı olmadığını kabul etmiştir. Bu üç karar birlikte okunduğunda; metnin içeriği, ön bilgilendirme, cayma süresi ve mutad kullanım başlıklarının sözleşme tasarımında ne kadar kritik olduğu net şekilde görülür.